POST MORTEM

images-41

POST MORTEM :

-Ayy
-Ne oldu anne?
-Ahh
-Ya ayy, ahh ne oldu anne ya? Elinde telefon dıt dıt ay ay vay vay!
-Sorma kızııım sorma. Cafer ölmüş bizim.
-Hangi Cafer bizim, bizim hiç Cafer’imiz olmadı ki!
-Babanın tarafından, babanın analığının kardeşinin torunu olur.
-Torunu mu, kaç yaşında ki?
-Büyük abinle yaşıt.
-Allah rahmet eylesin. Nesi varmış? Cenazeyi nereden kaldıracaklarını mı haber veriyorlar sana?
-Yook kızım, toprağa vermişler bile. Feys’den bakıyorum da, fotoğraflarını çekmiş koymuşlar hemen. Kefenli hali var burada, küçücük kalmış bak çocuuum, vah vah… Ne genç ne genç. Şurada tabuttan çıkartırken, Cavidan’ın kocası inmiş mezara. Yüzünü göremiyoruz Cafer’in. Şurada üzerine toprak atıyor erkekler, annesi de yeni çıkmıştı hastaneden. Bak ne kadar solgun kadıncağız. Rengi ruhsarı atmış hepten. Koluna girmişler garibin. Ana yüreği nasıl dayansın bu acıya? Yavruum size bir şey olsa ben yaşayamam bu dünyada. Gelirim arkanızdan hemen.
-Yaşarsın annem yaşarsın, cenazemizi fotoğraflar facebook’a atarsın. Bizim sana bu dünyada daha çok ihtiyacımız var bir sosyal medya direktörü olarak.
-Saçmalama şimdi.
-Ben mi saçmalıyorum, işi gücü bırakıp kefenli ölü fotoğrafları çekip oraya koyan mı saçmalıyor?
-Belki parayla tutmuşlardır!
-Hiç sanmıyorum. Birden çok gönüllü çıkmıştır merak etme. Kimin hesabı o?
-Cafer’in hesabı bu.
-Cafer senin arkadaş listende miydi?
-Öyle tabii. Akrabam o benim.
-Bundan böyle ölü bir arkadaşın var öyleyse. Sakın kapak fotoğrafı yapmasınlar son halini?
-Hangi halini?
-Kefenli halini. Arka fona da kara toprağı koydular mı gezdiği gördüğü yerler hakkında da bir fikir sahibi olur tüm sevenleri. Romantikler için parlak bir gökyüzü, kötümserler için fırtınaya yakalanmış bir kayık.
-Sana da bir şey söylemeye gelmiyor. Ne güzel işte gidemesek de oturduğumuz yerden üzüldük bak. Bir abdest alır ruhuna okurum şimdi ben çocuğumun. Öyle böyle diyorsun ama Cafer burada yaşayacak ilelebet. Unutturmayacağız bu genç insanımızı!
-Dur bakayım. Bravo valla. Like’ını da yapmışsın. Kırk iki like, üç üzgün surat. Seveni çok olsun.
-Dalga geçme.
-Geçmeyeyim diyorum ama görünce insan mani olamıyor kendine. Bu arada seni de tebrik etmek gerek. Benden daha faalsın sanal ortamlarda. Altı yüz arkadaşı ne ara yaptın sen? Normalde kimse için arkadaşım demeyen insan…
-Akrabalar var; babanın taraf, bizim sülale. Komşular var, bir de babanın soyismiyle aynı soyismi taşıyan bir adamcağız vardı.
-Eeee
-Meğer o, yurdumuzun dört bir yanından aynı soyisme sahip soydaşlarımızı eklermiş. O oldu işte. O eklendi, bu ekledi, yüzer yüzer gitti.
-Anne!
-Söyle kuzum.
-Tanımadığın adamları mı ekledin sen ülkenin dört bir yanından? Aynı soyismi taşıyor diye insan insana akraba olur mu? Screenshot yapıp fotoğraflarını sağa sola koysalar ne olacak?
-Aynı babanın huylar bu sendekiler. Pozitif düşünmemek, öküz altında buzağı aramak hep sizde. Ne ben de ne de bizim tarafta yok böyle acayip huylar. Hem aynı soyisminden zarar gelmez. Bak şunlara çoğu aile bunların.
-Huylarımı kendim tayin etmedim ki anne. Ama sendeki bu rahatlık, insanlara güven, kendine duyduğun özgüven hiç kimsede yok.
-Ben insan seviyorum. Ben de insanım, e öyleyse kendimi de seviyorum. Ne demiş Rumi? Ne olursan ol gel demiş. O da bir insansevermiş. En büyük Türk düşünürü.
-Mevlana Türk değilmiş ki.
-Ya neymiş?
-Afganistan doğumluymuş. Farsça yazmış. Demek ki Farsça düşünmüş.
-Olsun. O bizim Konyamızın… Hem de terazi burcuymuş bak.
-Sakın terazi burçlarını da sırf terazi burcu diye ekliyorum deme de.
-Aaaa yeter ama biraz ciddiye al bakim anneni. Her gün bir özlü söz de bile bugün itibariyle Mevlana’dan paylaşımda bulunulmuş. Bu bir işaret kesin. Bu işareti takip etmek gerekir. Şimdi ben de onun paylaşımının üzerine bir şey yazıp paylaşmalıyım derhal.
-Sözün üstüne söze ne gerek var? Neyse. Söylesene bu kalabalıkta zor olmuyor mu aradığını bulmak?
-Kimisi bir şey koymuyor zaten.
-Onlar röntgencidir.
-Mesleklerini sormadım. Hastanede çalışan var ama. Biz burada ev hanımları olarak whatsapp grubu yaptık. Oradan muhakkak like’larım geliyor. Üç beş derken, kırktan aşağısına düşmez annen, sen merak etme. Seni en iyi şekilde temsil ediyorum orada.
-İyiymiş.
-Bak bu kadın mesela, kadın kolları başkanı aynı zamanda. Ama işini evden yürütüyor. Eylem yapmaya, yürüyüşe çıktıklarında hemen fotoğ…
-Kadın kolları başkanlığının oturduğun yerden yürütüldüğü nerede görülmüş?
-Öyle dedi valla. Eylemden eyleme çıkıyor olamaz mı? Bayrakları kaptığı gibi meydanlara fırlıyordur belki!
-Önlenemez bir şekilde fırlıyordur belki de! Aaa anne bu sensin. Bu da evimiz. Saçlarını sarmışın akşamdan, kahve yapmışın yanında da lokum, dur bakayım ne yazmışın: “Buyurun kaveye!” Elli iki like. Bravo çok iyi düşünmüşsün. Şurada da karnıyarık yapmışın, bir iki üç, tam sekiz tane. Ne demişin “Bostan patlıcanı bunlar!” Altına da Hayriye Tizses demiş ki “Ellerine sağlık, afiyetler olsun arkadaşım!” O bile facebook yapmış, vay anasına! Yalnız sen tutmuşun, biri çekmiş fotoğrafını. Kim o babam mı yoksa? Bak bak kendi parmağını da çekmiş amatör fotoğrafçı.
-Yok. Baban çok karşı facebook’a ve tweet atmaya. Geçenlerde hötledi bana. Gizli profile aldım ben de. Ama gizli gizli paylaşım yapıyorum tabii. Sanal ortamlara takılmadığı için nereden bilecek ki zaten, kuşlar fısıldamazsa tabii. O fotoğrafı çeken de Asiye. O da çok faal.
-Takılmak, tweet atmak… filan… lügata da hakimsin bakıyorum. Gördüm. Saçları sarıp yine bizim evde selfie yapmışsınız. Yüz iki like. İki kişi olunca tabii, onunkiler, seninkiler derken… Burada da bizim arka sokaktaki Neriman Teyze’nin işlettiği kadınlar kahvesinde kahve içip fal kapatmışsınız hepiniz birden. Neyse halimiz demişsiniz. Yuuh yüz doksan like.
-On sekiz kişi gün yaptık. Olmaz mı? Az bile canım. Hesapladım adam başı yirmi etmiyor bile. İlk bir saat yaptın yaptın zaten. Sonrası tek tük gidiyor. Hemen yeni foto’lar, yeni gözde mekanlar çıkıyor, eskiyoruz kuzucum. Bir de kimisi ne yaparsa yapsın popüler olamıyor. Şu mesela. Kimsecikleri yok. Ne ailesi var, ne de arkasını kollayanı. Toplasan toplasan üç beş like.
-Pek havalı duruyor halbuki.
-Dış görünüş aldatıcı. Çevre onunla olmuyor.
-Benim yaptığım gibi yap, kim var kim yoksa ekle sen de deseydin ya.
-Gülmesene!
-Gülmeyeyim diyorum ama duyunca insan mani olamıyor kendisine.
-Geçen ne oldu bak, sana da göstereyim ne üzüldüm kıza. Rana, bizim üç kızla dul kalmıştı, ben ne yapacağım adam da gitti diye kederlenip dururdu. İçine ata ata lösemi olmaz mı? Bir seneyi bulmadan öldü gitti kadıncağız. Ertesi gün kızı paylaşmış beraber çektirdikleri bir fotoğraflarını. Ana kız sarmaşmışlar. Kızı ben de arkandan gelmek istiyorum anne demiş. Bak profil fotoğrafı yapmış yavrum. Hayriye’nin kızı da “biz de bir annenin kızıyız. Bizler de her an için annesiz kalabiliriz.” demiş. Teselli vermiş acılı kıza. Aferin bak Afet’e.

images-27
İşte tam o anda facebook çılgınlığına yakalanmış annesinin eylemleri karşısında şaşkına dönen kızcağızıyla- söyleyecek söz bulamadığından olsa gerek-aralarındaki sessizlik uzunca bir süre devam eder. İki çift meraklı göz kalp içine alınmış fotoğraf ve kırk sekiz like’dan gözlerini alamamaktadır. Süre daha da uzar uzar uzar… Derken;
-Annesi ölenin orada ne işi varmış?
-Ne bileyim anne. Millet delirmiş sanki. Mezara koyuyorlar, ağlaşıyorlar, taziyeleri kabul ediyorlar, kederlerini paylaşıyorlar, helvası, lokması, insan yedisini beklerdi eskiden bir köşede, ne tuhaf insanlar olduk biz böyle! Ölürsem kimse bilmesin Allah aşkına anne. Sanki en büyük Türk düşünürü öldü. Biz kimiz ki? Sıradan faninin kendini önemsetme çabası bunlar. Basit bir memurum alt tarafı Tapu Kadastro’da. Aldığım maaş belli, yaptığım iş belli. Beni beğenseler ne, beğenmeseler ne?
-Öyle ya. Dur bak kafam attı şimdi. Şu televizyonu açalım da kafamız dağılsın azıcık.
-Sen al kumandayı anne, ben bilmiyorum nerede ne var ne yok.
-Nasıl bilmezsin?
-Evde televizyonum yok. Unuttun mu?
-Adetlerin bana o kadar ters ki. Ne diyeyim ben şimdi sana? Benden nasıl çıktın bilmiyorum ki?
Beraber kanal kanal gezerler sükunet içinde. İlk adresleri haber kanallarıdır, sonra magazin programına bakarlar hipnotize olmuşçasına. Kızın tahammül gücü azalmıştır, bir anda patlar ekrana doğru.
-Hayatın gerçekleri, gerçek gündem, bu ülkenin gerçek koşulları bunlar değil ki anne. Deli saçmalarını izletiyorlar. Eskiden eğitmek maksatlı, düzgün konukların katıldığı programlar olurdu. Senin facebook’tan beter olmuş burası. Şu hale bak! Bu adamlar kim? Milletin hali dumanken, şu bahsettikleri mevzulara bak. Göçle gelenler geldikleri yerlere uyum sağlamak gayretindelermiş! Öte yandan göçtükleri yerlerin insanları memnunlar mıymış acep bu halden diye soruyor karşısındaki zat. Yeterince Suriyeli ağırlıyoruz, İstanbul’un hali duman zaten. Kim kimden memnun ki? Asker neden sınır ötesinde? İnsan davasından bıkar zamanla, gerilla savaşıyla hiçbir güç baş edemez diyorlar, şartlar bu insanları bıktırmıyor demek ki, bitmiyor işte on yıllar geçse de. Neden bu kadar kayıp var karşılıklı, neden hınçla büyüyor nesiller? Devlet politikaları yanlış. Kötü halklar diye bir şey yok, kötü politikacılar var. Bizi bizimle bıraksalar yaşamanın bir yolunu buluruz bir şekilde. Bizi bizle bırakmıyorlar ki. Ya gökten bombardıman, ya meclisten dayatma. Yukarı tükürsen… Ortada sıkıştık kaldık biz anne. Ezildikçe eziliyoruz, ezdikçe eziyorlar.
-Kızııım sakın bu fikirlerini ulu orta paylaşma kimselerle. Beni de panikletme. İyi kötü yaşatmaya çalıştığım bir parça huzuru bana bu çatının altında çok görme. Bak ben korkumdan hayır bile diyemiyorum sanal ortamda bile. Sandıkta hayır ama… Bıçak gibi kesildi siyasi paylaşımlar. Kimse devlet’in de’sini alamıyor ağzına. Eskiden çok büyük görünürdü gözüme devlet kelime olarak bile. Dövvlet derdi rahmetli Burhan Amcan. Allah rahmet eylesin. Gülüşürdük hep birlikte. Şimdi ödü patlıyor herkesin başıma bir iş gelecek diye. Biz kendi aramızda bile şifreli konuşuyoruz ne olur ne olmaz diye. Milletin tabiatı değişti. Gammazcılar var. Sakın konuşma sakın, işte güçte ortalık yerde olur olmadık kimselere.
-Bir anda patladım sadece. Yoksa bizim işyerinde de böyle. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor ki konuşasın. Herkesin borcu var harcı var. Bunun hapsi var, mahkumiyeti var. Devleti karşına aldın mı yanarsın, sen yanmasan yakarlar. Ahh Sabahattin ahh…
-Çalışanlardan mı? Ne olmuş? Başını mı yediler çocuğun? Ahh… elleri kırılsın. Vicdansızlar!
Anne doğrulup oturduğu koltukta dizlerini döverken,
-Doğru ya… Vicdansızlar…
Der kızı da zor anlaşılır bir sesle. Gelelim bu anlatıyı anlatan kişinin ruh haline. En önemlisi de o olsa gerek ama o da ne? Bu anlatıyı anlatının ruhu kaçmış, çıkmış gitmiş uzunca bir seyahate, ruhsuz kalmış anlatıcı; o yüzden de gündemin sığlığına, sosyal medyanın geçiciliğine sığınmış çaresizlikle. “Sizlere ömür”demek geçiyorsa deyin şimdi yüzüne yüzüne, yoksa da cesaretiniz, daima susun işte hah şöyle. Ayıplayın durun ya da bu kişiyi durdun durdun da bu başlığın altına yaza yaza bunu mu yazdın diye. Hayat işte. İnsan beşer, kuldur şaşar işte. Çizimler filozof gibi bir karikatüriste ait, gibisi az da işte…

ÇİZER : PAWEL KUCZYNSKI

ÇÖRÇİL

20160605_193540

ÇÖRÇİL

-Bravo valla! derken bakışları televizyon ekranına kenetlenmiştir. Sanki dünya durmuştur ve bir başka dünyadır akmakta olan ve karşısındaki dikdörtgen ekrana sıkış tepiş sığmış olan. Heyecanı vücut dilinden anlaşılmakta, geniş berjer koltuğa sığmamaktadır kıpırdanmaktan. Dili kurumuş olduğundan, kumandanın ve içi her zaman suyla dolu bardağının üzerinde olduğu sehpasından el yardımıyla bardağını arar bulur ve bir dikişte içer hepsini. Kaşları zafer kazanmanın ardından gelen üstünlük hissiyle çatılır bu eylemin ardından, dudaklarına sinen sinsi tebessüm ve zaten çok zarif olmayan kısa boynu bir akordeonun kapanan körükleri gibi görünmez olur. Bir baş ve bir ekran karşı karşıyadır şimdi.
-Bey, yeter artık kapat şu televizyonu.
-Olmaz bu en heyecanlı anı.
-Film koydun izliyoruz sanki.
-Filmden de heyecanlı. Hanım bu gerçek. Ama film gibi. Hem film hem gerçek. derken karısı sanki telefonun ucundaymışçasına başını çevirip bakmaz bir kez olsun bile.
-Bunlar durmuş durmuş da darbe için yaz sıcaklarını mı beklemişler? Adamlar ter içinde yakalanmışlar baksana şu hallerine. Yazık yazık.
-Olur mu hanım, tam da güvenlik açığı varken, herkes rehavete düşmüşken, çok akıllıca bir zamanlama bence.
-Emin misin?
-Kendimden olmadığım kadar.
-O nasıl söz şimdi?
-Dur dur şu haber çok mühim.
-Sıkıldım ama. Bari komşuya gideyim.
-Git git.
-Sormayacak mısın kime gidiyorum diye akşam akşam?
-Nurdanlara gideceksin. Başka da kime gidersin ki?
—-.—-
-Hoşgeldin Fatma buyur geç.
-Haberlerden kaçtım geldim. Habermiş, darbeymiş deme bana sakın. Evde yirmi dört saat televizyon açık. Bıktım artık darbeci general görüntülerinden.
-Dondurma koyayım da içimiz ferahlasın madem.
-Koy koy. Algida mı?
-Maraş usulü.
-Duble olsun.
Yüzler gülmektedir. Fatma Hanım uzaktan televizyonun karşısındaki komşusunun kocasına merhaba deyip balkona geçer hemen. Her evde bunlardan var bir tane diye düşünür. Emekli olmuş, kumandayı kapmış, en güzel açıdaki koltuğuna bir tahta kurulur gibi yayılmış, yediği önünde, karısı arkasında.
-Terlik verme, taş buz gibiymiş ne güzel. Sen bana dondurma ver.
Gülüşürler karşılıklı. Sonra da bir fasıl dondurmalarını yerler. İkisi de torun torba sahibidir. İkisinin de çocukları anne babalarını torun torba sahibi yaptıktan hemen sonra boşanmışlardır. Kısa aralıklarla gerçekleşen bu acı süreci de birbirlerine destek olarak atlatmışlardır. Aynı balkonda, aynı plastik sandalyeler üzerinde çaylar içip, Maraş usulü kesme dondurmalar eşliğinde çok yaz akşamları geçirmişlerdir beraber.
-Oğlan ne zaman geliyor?
-Bu gidişle yazı Malatya’da geçirecek. İzinler kalkmış baksana.
-Kalktığı gibi gelmez mi tekrar?
-Gelir gelmesine de yazı bitirdik bile. Önümüz sarı yaz. Aman işte. Ölmüştü asker olacağım diye bizim oğlan. Askeri liseyi kazanamazsam intihar ederim diyordu. Al sana. Ne bileyim Fatma, gene bunlar iyi günlerimiz galiba, ben gene de dilimi ısırayım da.
Kadın sağ elinin iki parmağıyla sağ kulak memesini üst üste iki defa çektikten sonra önündeki verzalit masaya vurur. Eylemini tamamladıktan sonra da karşısında oturan Fatma’ya doğru bakar olur.
-Senin oğlan istediğim kızı alamazsam intihar edeceğim de demişti hatırlarsan.
-Aa sen nereden biliyorsun Fatma?
-Yirmi beş yıllık komşuyuz, bilmem mi? Senin oğlanla benimki kız meseleleri yüzünden içmeye giderlerdi. Bizim oğlan da bekardı gelirdi eve seninkinin derdine yanardı.
-Görüyor musun? Tek dertleri onlar olsaymış keşke. Başka kızlarda olmuştu bizimkinde. Ama bunda diretti durdu. Gönül işte. Yemedi içmedi ya vermezlerse diye. Düğün fotoğraflarında avurtları çöküktü. Dik başlıdır beyefendi. Dediğim dedik. Biz çok söyledik halbuki. Bu kız hırçın, bize de sana da göre değil dedik ama anlatamadık. İlla dediğini yaptırttı. Biz babasıyla zoraki Rize’ye gittik. Yeterince geniş gitmemişiz ki, kız tarafı beğenmedi diye gene gittik. O zaman uçak mı vardı? Kızı almadan daha dört defa Rize yaptıydık. Karadeniz dedin mi o bitmez yollar var aklımda.
-O kadar gittiniz ha? Ben bir kez bile gitmedim Karadeniz’e. Turlar var gazetelerde. Konu komşu bahsedip durur ama bizim adamda iş yok işte.
-Evlat. Onun kalbi kırılmasın diye gittik homur homur. Bir de insan sinir içinde kalıyor saatlerce gitmekten. İniyorsun gülücükler saçıyorsun mecburen. Küçüğün işler kolay oldu da, büyüğün kendi gibi her işi zordu zor. Doğu’dayken ne çektim sen biliyorsun. Bir de boşanıverdi iki çocukla. Biliyorsun işte uykusuz gecelerimi. Şahitsin.
Sonra susar ve ortasına geldiği kitapta hafızasını tazelemek için ilk sayfalarını karıştıran meraklı bir okuyucu edasıyla devam eder sözüne:
-Sende kendin git Fatma. Artık herkes öyle yapıyor. Bizim oğlan gezmeyi sevmezdi mesela. Karısını yollardı gezmelere. O da alırdı bi öğretmen arkadaşını giderdi gezmelere. Bizim oğlan da çocuklara bakardı evde.
Bunu söyledikten sonra çakmak çakmak olur gözleri.
-Yok yok artık askerin de evliliği yürümüyor, ticarethane işletenin de. Biz iyi yürütmüşüz gene.
-Bizimkinin adı evlilik Fatma. Hayatı paylaşıyoruz, görevlerimizi biliyoruz. Kumanda adamda,mutfak bizim. Akşamdan akşama yatak odasında görüşürsek görüşüyoruz. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeği var bir de. Tam pansiyon yani.
-Aynen öyle. Bi general karısı olamamışık emrimizde yaverler.
-Aman istemem. Bak şu adamların haline.
-Hepsi öyle mi ya?
-Aman benim gözüm yok makamda, malda, mülkte. Allah ağız tadı versin, elaleme rezil etmesin ve de kendi yatağında ölmeyi nasip etsin, muhtaç etmesin çoluğun çocuğun eline.
-Amin. O hepimizin dileği de ben isterdim başbakan karısı filan olmak. Herkes emrine amade. Ev işi yapmak yok. Ütü yapmak yok. Gider alışveriş ederdim bol bol. Dünyayı gezerdik bedavadan. Bizim neyimiz eksik onlardan? Bak bana, dilimde tüy bitti deniz kenarına gidelim demekten, yok. Akşam bi dışarıda yemek yiyelim, o da yok.
-Kabahat sende. Güzel yemek yapma da görsün bakalım.
-Geç dalganı sen. Ben gene de isterdim makam sahibi bir kocam olsun.
-Bulaydın bi paşa koca yahu sende.
-Bulamadığımızdan mızmızlanıyoruz böyle. Ne soracağım bak… Bu üst rütbeliler, hani bu darbeyi yapanlar nasıl oldu da inandılar Amerika’daki bir imama?
-Oğlanı aradımdı bu olaylar üstüne acaba bi haltlar karıştırdı mı diye. Ana yüreği işte. Karıştırsaydı da evlat elbette. Çocuğu alelacele çağırmışlardı da bir an konuşabildik sadece. Bana Çörçil’in lafını söyledi. Çörçil’i şundan biliyorum aynı zamanda bir içecek…
-Başka zaman ne kız?
-İngiltere reisicumhuru.
-Şimdi mi?
-Yok bu Atatürk zamanı. Hayranmış zaten o da bizimkine.
-Ee…
-Ee’si demiş ki Çörçil: Türkler’i silahla, askerle yıkamazsınız. Bir imam yollayın işini bilen demiş.
-Yapma be!
-Valla öyle. Bilmiş Çörçil.
-Aynen. Elin İngiliz’i bilmiş bak.
-E ama o reisicumhur.
-Aynı noktaya geldik bak.
-Hangi?
-Makamlı adam bilmeyecek de kim bilecek?
-Senin bu makam aşkın da…
-Bu imam efendi diyorsun… O nasıl imam öyle yahu?
-Kurnaz imam o.
-İnsan kendi ülkesini içeriden yıkar mı yahu? Kendisi olmak istemiş demek ki.
-Belki de. Hınçlı zaar herkese.
-Gelip konacaktı yani en üst makama.
-Bak gene geldik makama.
-Sen geliyorsun. Bi rahat dur da takılmayalım makamda.
-Çay koyayım mı?
-Yok istemem. Sen seninkine sor.
-Yok istemez. Kaçtır dokunuyor ona akşam çayları. Uykum kaçıyor diyor. Midesi ekşiyormuş.
-Çörçil içsek ya.
-Sodam yok. Dur bakkaldan söyleyelim.
-Sodayla mı yapılıyor?
-Ne sandın?
-Votka var sandım İngiliz deyince.
-Canın kafa yapmak istedi demek? Rakı var içersen. Yol var gidersen. Ben var yarenlik edersen.
-Git mi diyorsun, alınırım bak.
-Ben demiyorum. Aşık Veysel’in sözü. Bizim yakın köylüdür.
-Aa bilmiyordum.
-Ben de bilmiyordum. Facebook’da okudum.
-İnternete giriyor musun?
-Tabii. Öğrendim az biraz. Torunlarla yazışıyoruz. Her sabah duvarlarına günaydın, hayırlı günler çocuklarım yazıyorum.
-Ne duvarı?
-Orada öyle diyorlar. Çocuklar babannemiz selam söylüyor gene diyorlarmış. Oğlan arıyor hemen. Çok mutlu oluyorum bilsen.
-Çocuklar annelerinde değil miydi?
-Bakamadı haspa zor geldi. Yeni hayat kurana kadar müsaade istemiş. Hem çocukların okulu filan aksayacaktı. Amann bahane işte. Zor geliyor tabii iki çocuk. Okulu var bir de.
-Malatya’da rahatı iyiydi ama?
-Ehh. Asker olunca nispeten ama zor bizim işimiz anne demişti en son oğlan.
-Hayırdır! Son olaylar yüzünden mi?
-Aşık Veysel’in taraflar olunca… Ondan. Kötü gözle bakıyorlar demek. Bu ülke zor her geçen gün bize. Pek bahsetmiyor ama rahatsızlık varmış halkın arasında. Neyse bu sene tayin isteyecekti ama sahi ne oldu tayinler de mi durduruldu?
-Bilmem ki. Binlerce insan işsiz, yüzlerce okul öğretmensiz mi kalacak şimdi?
-Atarlar herhalde hemen yenilerini. Bunlar da kendilerininkini koyarlar.
-İnşallah. Yani Süleyman’ın oğlan paralandı durdu mesela resim öğretmeni olacağım diye. Sınavları kazanamadı. Kazanamayınca da memur olmam gerek illa dedi, sonra da gitti polis oldu. Sonra da şehit oldu. Kadere bak sen.
-Ben kadere bakıyorum da kader bana bakmıyor. Kimdi ayol bu Süleyman?
-Pancar’dan.
-Köyden demek.
-Şimdi olsa atanacaktı demek.
-Çocuk kaldı mıydı geride?
-İki tane.
-Tuh. Allah geride kalanlara sabır versin.
-Hiç şehit cenazesine gittin miydi?
-Yook. Çok mu fenaydı?
-Ben böyle bir şey görmedim. Süleyman, amcamın torunu. Yengemi de sevmezdim fazla. Mal kavgasına girişti bizimle. O oldu anlayacağın. Limoniydik geçen seneye kadar. Cenazenin olduğu gün başka şeylere de sıkkındım. Çıktık yola. Araba da yok ya. Kan ter içinde gittik yaz sıcağında. Bir gittik ki eve, her yer bayrak. Fadime ne ağlıyor. Kıpkırmızı olmuş gözleri. Çocuklar öyle bir köşede perişan vaziyette babamız nerede diye. Teselli ettik biraz. Sonra sirenler eşliğinde makam araçları geldi. Cenazeyi getirdiler kapıya. Ben sonrasını çok hatırlamıyorum. Kendimi kaybetmişim. Tansiyonum kaçlara çıktı kim bilir? En çok sen ağladın dediler bana görenler. Fadime beni teselli etmiş bir ara. Düşün o kadar. Mezarlığa gidemeyeceğim ben dedim. Takatim kalmamıştı artık ağlamaktan. Sonra benim adam beni çekti bir köşeye sana ne oluyor böyle diye. İnsanı bi teselli etmez, saldırır üstüne böyle zamanlarda bile. Sonra baktım onun gözler de kıpkırmızı dokunmadım, demedim bir şey.
-Tüylerim diken diken oldu bak. Allah evlat acısı vermesin. Dağlar taşlar çekememiş bu bir garip ademoğlu ne yapsın? Ne yapıyor şimdi annesi babası?
-Ne yapsınlar? Çocuk büyütüyorlar bir yandan. Şehit maaşı bağlanmış karısına. Pancar’a gelmişler. Orada hayat ucuz hem. Çocuklar büyüsün bir işe girerim diyormuş karısı. Genç kadın. Durur mu bilmem ki?
-Ölenle hayat bitmiyor ki. Kalan hayat mücadelesine devam etmek zorunda.
-Öyle ya. Peki ne olacak bu generallerin cezası şimdi?
-Asıl bizim cezamız ne olacak bundan sonra?
-Ne gibi?
-Sevgi Hanım’ın başına gelenleri duymadın mı arka mahalleden bizim?
-Ne olmuştu ki?
-Kocasıyla limonilerdi hani. Ayrı yaşıyorlardı ama boşanmamışlardı. Terör saldırısı olmuştu Atatürk havalimanında ya, daha x-ray’den geçerken taramışlar adamcağızı. Oracıkta ölmüş. Kader her yerde yakalar oldu. Can güvenliği yok hiçbir yerde.
-Sen olmasan haberim olmayacaktı.
-Olmaz tabii Fatma. Benden başka kimseyle görüşmez oldun. Bir içine kapandın ki çıkarabilene aşkolsun. Acaba sen depresyona filan mı girdin Fatma farkına varmadan?
-Yok canım. İştahım kaçardı, ölmek isterdim. Ben sadece… Ama doğru söyledin bak kimseyle görüşmek istemiyorum. Eskiden günler olurdu, giderdim bir heves. Şimdi gürültü patırtı çekesim yok. Saçımı sarasım da yok. Bir tek sen varsın böyle çat kapı geldiğim.
-Yarından itibaren biraz açalım seni. Kahve borcum vardı alt kattaki Şehrinaz Hanım’a. Tıklatırım kapını, oradan geçeriz. Zaten sıkıyönetim,ohal olursa akşam akşam da gidemeyeceğiz bir yerlere.
-Çok gidiyorduk ya sanki önceden. Ne soracağım bu Şehrinaz nasıl isim öyle?
-Bende merak edip sormuştum bak. Bir makammış demişti. Türk müziğinin eski bir makamıymış.
-Her şey makama bakıyor bak.
—-.—-
Eve gelir gelmez Fatma ilk iş kocasının önündeki sehpada bulunan boş su bardağını ağzına kadar suyla doldurur. Kocasının oturduğu tekli koltuğun hemen gerisinde kalan üçlü kanepeye geçer. Kocası başını çevirmeden, yüzü gene ekrana kilitli oturduğu yerden konuşur.
-Var mı değişik bir şey?
-Ne olsun ben geldim işte.

ANADOLU VOL 1: KONYA

“Düşünce Karanlığına Işık Tutanlara Ne Mutlu.” Hacı Bektaş Veli

20140227_140217

İncinsen bile incitmemen gerektiğini
Tökezlesen de durmaman gerektiğini
Durulsan da coşkun görünmen gerektiğini
Çocuk kalbinle dünyayla baş edemez olduğunda görecek
Ve en nihayet sonu gelmez uykundan uyandırıldığında anlayacaksın.
Seni dürtenin bir his olduğunu
Hissin senin özünden geldiğini
Ve damarlarında dolaştığını bileceksin.
Bir sürü güzellik var ve hepsi sensin.
İnanılmazsın ve inanılmazız
Zamana sahip olabilirsek de
Ölümsüzüz.
Zamansız doğmamış olmak şartmış
Mutluluk için.
Ve bir parça da haysiyet.
Ama hangi çağda olursa olsun
Az bir vakit var
Ne yaparsan yap
Tekrar doğmak gerek
Toprağa karışmazdan önce
Çamura bulanmazdan önce
Tek bir toka dahi götüremeden
Çırılçıplak döneceğini hayal bile edemezken
Kanı toprağa akıtıp
Geri topraktan doğmak gerek
Huzursuz ruhlar bunların planlarını yaparlar
Ölüm bir an sanki
Yüz tane yılsa bir gün gibi
Geldi ve geçti.
Bir hayatı anlatmak için bazen tek bir cümle kafi:
“Hamdım piştim oldum”
Olmak zamanı, ölmek zamanıdır bazen.

O kadar yorgunken, onca saplantılı düşünce etkisiz kalıyor. Günler geçiyor, hisler törpüleniyor. Tek Anadolu var insanın gönül yorgunluğunu alan. Yaratılışımızın mutlak gerçeği bu topraklarda anlam kazanıyor. Düşüncelerin rengi sarı burada; buğday gibi, ayva gibi, kah güneş gibi, bazen safra gibi, tenin gibi, tenim gibi.

Tüm bunları yazan sen değilsin, bunalmış bilinçaltın. Bütün suçlu o. Sen parmaklarını kımıldatıyorsun tek ve ojeli parmaklarına bakıyorsun içli içli. Tek yaptığın bu son günlerde. İçleniyorsun herkese ve her şeye. Seçim yasakları başlayana dek sıkıyönetim ilan edilmesi isteğin bile fazla içli. Gürültü patırtının ortasında içlenilmiyor. İçlenmek için yer arıyordun kendine. Sonunda buluyorsun: beyninde sıkıyönetim ilan ederek. Yasaklar sabahlara dek sürecekmiş. Tuh! Tam da aşk hayatın umut vaat ederken.. Olacak iş mi şimdi bu?

KONYA:

Bir adamın adı, bir adamın gücü, bir adamın sözleri, aynı adamın aşkı ve o aşktan olma eseri tüm dünyayı buraya çekmeye yetiyor. Zamanlı zamansız, mevsimli mevsimsiz, soğuk ya da sıcak, yağmur çamur hiç fark etmiyor sanki dünyanın farklı yerlerinden gelmekte olan insanlarını buraya ziyaret amaçlı uğratmada. Kalabalık tur otobüslerinden inen ağırlıklı olarak Japon, Kanadalı, Amerikalı, Fransız turistler rehberlerinin önderliğinde avluda toplanıyorlar. Bense üçüncü ziyaretimde hala daha galoşlarımı ayaklarıma geçirememenin sıkıntısı içerisindeyim. Ben haklı mücadelemi verirken, aynı anda hiç hoş olmayan bir kareye girmek durumunda kalıyorum. Kocasına tam da kapının önünde “Nasıl çıktım?” diye daha adamcağız henüz deklanşöre basamadan soran kadınla beraber, arkam dönük popomla selam verirken buluveriyorum kendimi. Kadın karnını içine çekip, omuzlarını düzeltirken, ben de popoma çeki düzen veriyorum telaş içerisinde. İyi çıksın istiyorum haliyle, bir başkasının anından rol çalıyorum(Tanrım tepsi gibi çıkmasın lütfen, bilirsin hep basit isteklerim olmuştur ve sen onları bir bir gerçekleştirirken ben çok geç kavrayabildim yahut kördüm, en çok da nankör). Her neyse ziyaretçi kadın ve en çok popom tatmin olmuş durumda, ikisi de kendince barış işareti yapıp evrene gönderiyorlar ve ikisinin de artık birer facebook profil fotoğrafı var.(Sabır ver Tanrım, daha çok sabır-sabır-sabır, ancak katlanabiliyorum çoğu şeye, insanlığın durumlarına, tüm yapmacıklıklara, geçmiş hatalarıma ve Arşimet en başta sana..)

Her defasında ilk durağım Mevlana, ikincisi Şems-i Tebrizi olmuştu. Bu sefer rotam farklı ve ben önce İkincisini ziyaret ediyorum. Toz olmak isteyen bir adamın türbesi ancak bu kadar kıyıda köşede saklı kalmış olabilir. Malum kuyunun üzerine yapılmış türbe. Son ziyaretimde daha bir büyük göründü gözüme. Neden mi? Çünkü Mevlana’nın devasa boyutlardaki kabrini ilk gören gözlere tüm diğer mezarlar küçük görünüyor ister istemez. İhtişamı ister miydi evliyalar orası tartışılır. Ama esnafın Mevlana’dan çok ekmek yediği belli. Gün geçtikçe daha çok kapanan kadınlarıyla, kapandıkça gizemden çok usanç yaratan, çarşafının altında özgürlüğünü ilan etmeye ve yollarda sizi Kur’an kursu ya da cuma toplantılarına çağıran gencecik kızlarıyla gökten nur yağmasını beklerken, üzerinize yapışan dilenci çocuklarının tuhaf, hoyrat ve yetiştirilişlerinden kaynaklanan arsızlıklarına karşı ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Dilenmek gururu ayaklar altına almaktır evet ama buna çocukların alet edilmesi ve siyaset kalleşlikken, dinin siyasete bulaştırılması ve ölürken asla beraberinde götüremeyeceğin çaput parçalarını erkeklerin ve cemaatin önder kadınlarının, hemcinslerine başka bir seçenek sunmadan başlarından geçirmelerindeki fesadın kaynağı neredendir? Kur’an şart koşmaz, Kur’an yol açar, yol gösterir, Kur’an Sana gelen yolları örtülerle kapatmaz. İyi insan böyle olunmaz. Meram’daki lüks ve yüksek binalarına rağmen, şehrin kendisi ve ortalıkta gündüz gözüyle görünen insanları cahiliye dönemini yaşıyor gibiler. İyi ki Mevlana buraya konmuş, yoksa göçmen kuşlar tek kanat çırpışlarında bir başka şehirde bulurlarmış kendilerini.

Mevlevi Lokantası’nda karnımı doyuracağım. Eskişehir’de sadece haftanın bir günü pişirilen bamya çorbası burada her gün var ve leziz yapıyorlar. Tatlılarından hoşmerimi seçiyorum. Un helvası görünümünde geliyor. O da güzel. Üzerine de bal dökmüşler, daha tatlı olsun diye. Olsun gene güzel. Tam karşımdaki hacı amca benimle göz göze gelmenin günah olduğunu düşünüyor ve neredense biliyor. Asla benden yana bakmıyor. Lokantanın garsonu koca salonda bize eşlik eden. Ben de istemiyorum kendisine bakmayı ama o bakmadıkça sinir geliyor ve adamdan gözlerimi ayıramaz oluyorum. Her lokmamda başımı kaldırıp adama bakıyorum. Hiç tanımadığım bu adam bana kendimi değersiz hissettiriyor, karşısındayım ve bana hiç bakmıyor. Varken yokum. Hiçmişim gibi. Yokmuşum gibi. İnsan değilmişim gibi.

Şehrin içerisindeki mezarlığı ziyaret ediyorum. O kadar şehirle iç içe ki trafiğin, insanların gürültüsünden bir serçenin ötüşünü bile duymanız mümkün değil. Huzuru burada da bulamıyorum. Kapının önünde ve ilerisinde defalarca çocuklar yolumu kesiyorlar. Tuhaf hareketler yapıyorlar, günlerce susuz kalmışlar da ben de bir litrelik pet şişeymişimcesine saldırıyorlar üzerime doğru. Ver ver ver diye tepiniyor bir tanesi. Hiç bir çocuğa sinir olduğunuz oldu mu? Benim oldu. Konya’da oldu. Ona bunu yaptıranı bulursam, ellerimle boğacağım. Kur’an dilencilerle sınandığımızı, kalp kırmamamız gerektiğini söyler. Bense kendimi kaybedip, günaha bulaştım bile defalarca. Çantamı çalmalarından ürküyorum, bas bas bağırıyorum şehrin orta yerinde. Bu sefer çocuklar benden ürküyorlar sırasıyla. Tanrım bu şehir neden böyle? Burada insanlar neden böyle? Yerlisini bulmanın güç olduğundan bahsediyorlar ama yerli-yabancı meselesi değil buradaki mevzu. Mevzu neden bu insanların her şekilde bu kadar yozlaştığı! Neden neden neden? Her konuda çok aşırılar. Dilenirken ter ter tepiniyorlar, din konusunda baskıcılar, yemekleri aşırı yağlı ya da şekerli, günaha karışır mıyımın hesabını yapmaktan moral bozucu bir yaşam tarzı ve korkutucu bir dış görünüşe bürünmüşler, at izi it izine karışmış sanki, Kur’an içselleştirilmeden karaya boyanmış, birileri kadınların eteklerini ellerinden almış. Hormonların damarlarında attığı yaştaki çarşaflı kızlarla konuşuyorum. Fıkır fıkırlar. Yerlerinde sabit duramadan bana anlatıyorlar broşürdeki toplantının mahiyetini. Aynı yaşlarda olduğumu hayal ediyorum ve üzerimde fark yaratan, beni özel kılacak hiçbir güzelliği hiç kimsenin görme şansı yok. Bu korkunç bir şey. Hep kızlarla gezmek zorundayım. Muhtemelen hiç anatomi bilmeden de hiç tanımadığım bir adamın koynunda ömür çürütmeliyim. Kendimi feda etmeliyim. Ne için, kim için? Allah yolunda. Allah’ın bizden küçük düşürücü, istismar edici istekleri olduğunu sanmıyorum. Bu sadece birilerinin işine geliyor. Matem kıyafetlerine bürünmüş küçük kızlar, çok yazık oluyor gençliğinize, güzelliğinize, sizi siz yapan olağanüstü bileşimlerinize. Bunca şehir gezdim. En büyük düş kırıklığım sen oldun Konya. Ne yapmışlar sana böyle?

“Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar.
Taş gibi idin, çok gönül kırdın yeter,
Toprak ol, üstünde hoş güller biter.” Hz. Mevlana

Kırdığım kalplerden özür dilerim.

“Dışardan adam görünürler, içerden melun Şeytan!” Hz. Mevlana.

Bir sürü eşek var iken sağda solda ahkam kesen..

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: