UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

20180110_172413-01

UZUN İNCE OLMAKTAN “ÖTÜRÜ” UZAK BİR YOL, BEŞİNCİ DURAK : KAYSERİ, AĞIRNAS

“Yapıt veren, hedef olur.” Mimar Sinan

“Bilirsin ey deli gönül, deniz sığmaz testiye.” Mimar Sinan

GİRİŞ :

Erzincan geride kalalı çok saatler geçti üzerinden. Gecenin bir vakti Kayseri’ye iniyorum. Sivas’ı bir uçtan bir uca geçmişiz. Kolay mı? Yarım Erzincan, yarım Kayseri derken salıyı etmeden, pazartesi gecesinde seyahatimi noktalamayı diliyorum. Neyse ki başarıyorum. Ben ne çok defa gelmişim Kayseri’ye? Doğu’dan, Güneydoğu’dan dönerken orta noktam burası olmuş her zaman. Her defasında uğramadan geçmez oldum biraz ayak alışkanlığından, en çok da görülmesi gereken yerlerini bitirememekten. Pastırma, mantı aşkının beni buralara sürüklediğini sanmayın sakın. Damak zevkim sıfırın çok altında olunca mantıdansa kıymalı makarna(bolonez evet) yerim ya da ne varsa. Benim takıntım ne etiyle ne sütüyle, Kayseri’nin sakladığı cevherlerinde sadece. Say say bitmez. Eski Talas, Tavlusun, Germir, Ağırnas… Benim için Kayseri tüm bunlar ve fazlası demek. Pastırma yemesem de olur ama hayatımda ilk defa pöç yedim mesela, merkeze yakın Sivas Caddesindeki Hacı Baba Restoran’da. Yanında ayranla fiyatı yirmi beş lira. Dananın kuyruk sokumundan yapılan ve çorbası da olan fakat benim kebabını tercih ettiğim pöç’ten önce gelen ve ikram olan “saf” et suyuysa ondan da lezzetliydi. Bir kısmını içip, bir kısmını etinizin üzerinde gezdirdiğiniz takdirde, pöç’te pöç’leniyordu hani. Tabağın sağ yanında bademli, üzümlü pilav, öte yanında dövme ayran, mis gibi pide. Gelsin Milor, gitsin Yaşin. Bu yazıyı yemek saatinde okuyanlarınız varsa eğer, sizin için kayıp mıdır, kazanç mıdır bilmesem de, benim şimdi pöç olsa da yesem dediğim anlar demediğim anlardan fazla ve yoğun olmuştu bir süre. Kayseri gezim esnasında iştahımdan ötürü endişeli ve tedirgin olduğum anlar yaşadım. Burada insanı yemeğe içmeye teşvik eden dürtüsel ve ilkel bir şey var. Teslim oluyorsunuz kolaylıkla mutfağına, yemeklerine.

Kayseri… Kayseri… Erkeklerinin sokaklarını lavabo sanıp, aklına estiğinde tükürük, balgam, sü..(pöç’ten sonra çekilmiyor, değil mi?)lerini yerlere atma gereği duyduğu da bir şehir aynı zamanda. İnsan her gördüğünde kimin olduğunu düşünmek istemediği, içerisinde barındırdığı bir mikrop’tan çıkan bol miktarda mikrop için kahrolsun dediği, ıslak ve türlü renkler barındıran bu şekilsiz kaldırım lekeleyicilerine basmamak için akla karayı seçiyor. O kadar çoklar ki. Kayseri Belediyesi, Kayseri Belediye Başkanı, Kayseri İl Genel Meclisi encümen üyelerinin de ortak kararıyla büyük puntolarla şehrin muhtelif yerlerine billboardlar döşetilmeli ivedilikle. Zabıta ve polise bu eylemi gerçekleştirenleri olay esnasında derhal tevkif edebilme yetkisi verilmeli. İşportacı kovalar gibi sokak sokak peşinden koşmalılar bu uğurda. İmamlar cuma hutbelerinde bu konuya geniş yer vermeli, söz konusu eylemin muadili olan günahları sayıp dökmeliler bir bir. Ki bu sayede caydırıcı olabilsinler. Kimse hiç tanımadığı bir adamın balgamını sırf o sokaktan geçtiği için ayakkabısının altında evcil bir hayvan gibi beraberinde eve kadar götürmeyi arzu etmez sonuçta. O billboardlarda da şöyle yazmalı: “Sokaklara tükürenler güvenlik kuvvetleri tarafından tevkif edileceklerdir. Cezası bulaşıcı hastalığı olan en az on kişinin, en az on defa ve hiç durmadan suratına tükürmesi olarak kesilecek, bu ceza asla paraya çevrilmeyecektir. Tüm bunlara ek olarak belediye tarafından mahallesinde gerçekleştirilen çöp toplama, yerleri süpürme, kanalizasyona kaçan keçiyi pardon kediyi yarı beline kadar boka bata çıka çekip çıkarma gibi görevlerde de bir yıl süreyle it gibi kullanma, dolayısıyla da bugüne kadarki tüm tükürdüklerini yalatmak olmalıdır.” O kadar mı diyeceksiniz, o kadar. Sıtkım sıyrıldı bu aynı manzaradan. Geliyorum gidiyorum, karşı yönden gelmekte olan fakat farklı istikamete gitmekte olan kelli felli(kerli ferli) bir adam alışmış aynı faaliyetleri gerçekleştirip durmakta. Buna bir çare buluna.

20180109_140642-01

20180109_135405-02

MİMAR SİNAN’ın KÖYÜ AĞIRNAS :

Sabah olur olmazki gezimin ilk durağı olacak kendileri. Yarım saat sürüyor sürmüyor, Gesi’yi ve bağlarını mevsimsel sebeplerle ıskalıyor ve Ağırnas’ın meydanında iniyorum otobüsten. Durağın hemen gerisindeki kahveye giriyorum, yanımda ise Ahmet Amca var. Ahmet Amca’nın da bıyıkları var. Kahvenin tüm erkeklerinde de bıyık var. Hemen bir çay ısmarlıyorlar bana. Tam içerken gözüm masadaki şeffaf ve şekilsiz şeye takılıyor. Bir an haykırasım geliyor, sonra susuyorum. Biri bu masada tırnak kesmiş benden önce ya da tükürüp atmış tırnağını, o da kalmış masanın üzerinde, tam da benim önümde. Derin bir iç çekiyorum, öyle hemen bırakmıyorum. Tırnaktan da bahsetmiyorum. Ara ara gözüm takılıyor yalnızca. Üflesem gider mi acaba? Ahmet’i çağıralım sana, anlatsın köyümüzü, tarihimizi diyorlar. Kendisi gönüllü müze sorumlusu imiş. Ahmet aranıyor, Ahmet bulunuyor, Ahmet geliyor ve oturuyor masamıza. Benden daha meraklı dinleyen kulaklarla yarıştığımı hissediyorum. Tam evine girmişken çağrılan ve gerisingeri gelen Ahmet Bektaş ancak bitiririz diyor şimdi çıkarsak. Kulakları geride bırakıyorum, tırnağı da, çıkıyoruz beraber Ağırnas’ın gizemini çözmeye. O gizem çözülür mü öyle kolay kolay, hiç sanmıyorum ama ipuçlarını takip ediyoruz tali yollardan giderek. İlk önce Mimar Sinan’ın doğduğu eve gidiyoruz. İçerisi yani üç katlı evin giriş katı Mimar’ın yaşam öyküsü ve eserlerinin fotoğraflarıyla döşenmiş. Evin içini gezdikten, dışına ve çevresine şöyle bir göz attıktan ve tüm köyün genelinin mimarisini, taş ustalarının marifetlerini düşündükten sonra Mimar Sinan’ın bu köyden çıkmış olmasının çok da sürpriz olmadığını düşünüyorum. Erciyes’in milyonlarca yıl önce püskürttüğü lavlardan oluşan volkanik tüf kayalar rengini vermiş evlere, işyerlerine. Gül kurusuna kaçıyor ara ara, bu yönüyle Petra’yı anımsatıyor en çok. Neticede Anadolu’nun az turist çeken bir köyü olmasından ötürü boş sokaklarındaki ıssızlıktan ve sakinlerinin kışın merkezde yaşamayı tercih etmelerinden dolayı havaya sinmiş terk edilmişlik hissi bir yandan büyüleyici, öte yandan hüzünlü. Anadolu’nun köylerinin değişmez kaderi böyle. Göç vere vere, kalan yaşlı nüfusla yenilenmeden yaşayıp gidiyorlar. Evlere, sokaklara sinen hüzün bundan belki de. Terk edilmek, istenmemek çok fena bir şey. Mimar Sinan da 22 yaşında terk etmiş köyünü, dönüşüyse üç çeşme ile olmuş. O dönem köylerde su ihtiyacı nasıl karşılanıyormuş, sakalar’a yani şehrin çeşmelerinden, deriden yapılmış “kırba”lara doldurdukları suyu atla ya da sırtında taşıyarak şehre getiren ve satan kimselere ihtiyaç var mı bilinemese de Evliya Çelebi anılarında İstanbul’un sakalarının şehrin 9999 çeşmesinden su taşıdığından bahseder. Köyün o zamanki yiğit delikanlıları, vefakar ve cefakar kadınları dururken köyde saka abesle iştigal olsa da az önceki bilgiye bu yazımı yazmadan önce okuduğum “Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l Ebniye”den yani Yapılar Kitabı”ndan ulaştığımı ve bu alıntıyı da oradan yapmış olduğumu belirtmemde fayda var, zarar yok kanımca. Doksan yıllık yaşamına sırasıyla Birinci Selim(Yavuz), Birinci Süleyman(Kanuni), İkinci Selim ve Üçüncü Murat’ı yani dört padişahı sığdırabilmiş asıl adı Yusuf olan Koca Sinan. Mütevazilikte önde gelen bir isim olarak her anlamda seçilmiş, devşirilmiş, işlenmiş ustalarınca. Kendisi de adanmış, çalışmış ama çok çalışmış bir çırak olarak. Dehasının sırrınıysa çözmek mümkün olmamıştır. Dünyada da böyle bir mimar yetişmemiştir. İleri akıllı, yetenekli, hem mühendis hem mimar, amiri konumundaki insanların çeşit çeşit mizaçlara sahip Osmanlı padişahları olduğu düşünüldüğündeyse uyumlu ve geçinmeye gönlü olan çook mütevazi bir adam olduğu aşikardır. Meslek yaşamı boyunca onca saray, han, hamam, cami ve daha da bir sürü şey yapmış, en enteresanıysa kitapta da bahsi geçtiği gibi, gemi bile yapmıştır. Fırsat bulsaymış, ömrü yetseymiş, şartlar dahilinde uçak bile yapabilirmiş gibi geliyor insana. Kendisi şu anlarda çok önceden çıkmış olduğu yokluk aleminden göçtüğü sonsuzluk aleminde yapıyordur belki de ne uçaklar ne füzeler ne jetler…

Bir sonraki durağımız Agias Prokopis Kilisesi. Mübadele sonrası bu topraklardan giden Rumlar’ın yıllar sonra bir zamanlar yaşadıkları toprakları ziyaret etmek için geldiklerinde görmek istedikleri kilisenin kapıları onlara ve tüm ziyaretçilerine açılıyormuş, anahtarı ise Ahmet Bektaş’ın elinde. Rumların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu bir kasaba imiş bir zamanlar Ağırnas. Öncesindeyse, tarıma elverişli olmayan bölgede başka başka yollardan gelir elde etmek için halk, dokuma ve inşaat işçiliğine yönelmiş, en çok da duvar ustalığına. Germir kasaplarıyla, Ağırnas’sa marifetli duvar ustalarıyla ünlüymüş. Mimar Sinan’ın buradan çıkmış olmasının psikolojik etkisi ve baskısı muhakkak olmuştur yöre delikanlılarının üzerinde. Yöre delikanlılarını görmekse mümkün olmuyor, hatta genç görmek mümkün olmuyor. Çünkü o delikanlılar sağda solda ekmek parası peşinde, okumak peşinde ya Kayseri’de ya da başka şehirlerde bulunmaktalarmış. Gidenlerin yüzünüyse anca bayramdan bayrama görebiliyormuş Ağırnas’ın büyükleri.

Bizim bir sonraki durağımızsa Aşağı Pınar mevkiinde bulunan Yeraltı Şehri olacak. Konuşa konuşa yürürken, karşıdan gelmekte olan bir köylüsüne selam veriyor Ahmet Bektaş. Onun da ismi aynı imiş. Ahmet Amca taş ustası imiş zamanında. Buradaki pek çok evde de emeği varmış. Kısacık boyu, fakat sağlam bir gövdesi olan Ahmet Amca’nın mesleğini yaparken sıkıntı çekmediğini, o koca taşları kah sırtında kah kucağında rahatlıkla taşıyabildiğini düşünüyor insan. Dimdik duruyor karşımda, onca ağırlık ezmemiş bedenini, bilakis diri tutmuş, yıllara karşı durma kudreti vermiş. Bir fotoğrafla hatırlamak istiyorum onu. İzin veriyor eğer kötü yerlerde kullanmayacaksan diyor. Önce izin veriyor, sonra poz veriyor, sonra da beni kötü emellerine alet etme diyor. Elimdesin Ahmet Amca bundan sonra, deliliyse baş köşemde ona göre. Buradan ayrılırken aynı otobüste yolculuk ettiğim, buraya dışardan gelip yerleşmiş bir Ahmet daha vardı. Adını sormadan önce tereddüt etsem de, ister buralı ister değil bugün karşıma çıkan herkesin adının Ahmet olacağını biliyordum ve bu tesadüf olmayan bir ayrıntıydı. Ve onun da bıyıkları vardı. Bir tek o adımı sordu. Ben de söyledim.

20180109_131641-01
Ahmet Amca
20180109_145309-02
O da Ahmet

Tarihi milattan öncesine dayanan Yeraltı Şehrini dışarıdan fark etmek pek kolay olmasa da, içindeki dehlizlere girince ancak mağaralara oyulmuş ellerin sahibi olan hayatların nasıl olabileceğini az buçuk hayal etmeye çalışıyorsunuz. Başka bir dilde, başka başka kıyafetler içinde, değişik adetler peşinde, daha kısa belki dev gibi insanlarmış ama insan’mışlar neticede. İhtirasları, korkuları, acemilikleri, güvensizlikleri olan insanlar. Barınma, güvenlik, karnını doyurma, suyunu çıkarma, üreme, kadını biraz süs peşinde, erkeği bir parça Tarzan’lık peşinde ama hepsi birbiriyle mecburen geçim derdinde yaşayıp gitmişler, gömülmüş bitmişler. Bir medeniyet gitmiş, yerine yenisi gelmiş. Ağırnas bugünlere gelmiş. Bir misafirini ebediyete yollayıp, yerine gelen yeni misafirleriyle meşgul olmuş. Ben bile geldim, geçiyorum bu topraklardan. Hiç bıkmadan dayanmış her birine, bana bile.

İnsan hayatına anlam katmaya çalışıyor bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Bazen bunu kendisinin ve yakınlarının hayatını güvence altına almak için verdiği mücadele ile yapıyor, ama hiç farkında değil. Bir kahramanlık yapıyor bir anda, yaparken bilinçli değil. Atıyor kendini ateşe öylece, yaptığının farkında değil. Kimisi bir çocuğu kurtarmaya çalışıyor, kimisi hastasını. Kimi hatıralarının peşine düşüyor, kimi başkalarınınkinin.  Bir doktor hayat veriyor bir bebeğe, bir adam mezarını kazıyor bir kimsesizin. Hepimiz bir sarmalın içinde yuvarlanıp duruyoruz yıllar içinde. Bir vesileyle buraya geldim. Bilinç olarak köyünün üstünde bir adam olan Ahmet Bektaş’ı dinledim. Aç karnına rağmen, kızaran burnuyla, soğukta benim için fazladan mesai yaptı. Üç kız babası, varoluş nedenini Mimar Sinan’ı tanıtmakta bulmuş Bektaş’tan bahsetmesem olmazdı. Bunları yazmasam sadece ben bilecektim. Okuyanlarınızın bu bilgi sayesinde eline ne geçti? O da tartışılır. Fakat dünya dönüyor tartışmalı bir şekilde, milyonlarca yıldır döndüğü üzere.

20180109_130036-01
Agias Prokopis Kilisesi
20180109_130258-02
O da Ahmet

ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

20170304_114534-01

ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

ESKİ TALAS :

Yaman Dede camisinden aşağıya, basamakları karlarla kaplı merdivenleri kullanarak iniyorum. Umuyorum ki yukarıdaki soğuk aşağıda bir nebze olsun kesilir. Öyle de oluyor. Ana’yı bulamadım. Ferdi ve Sarı yoklardı. Hava hala çok soğuk. Tuvaletim var ama gidesim yok. Demek ki o kadar da çok yok. Dumanı tüten sıcak bir çorba olsa diyorum ama açık bir restoran yok. Olsa bile içecek vaktim yok. Bu bahsettiklerim edebi bir metin olmaktan uzak, okuyucuyla aramdaki mesafeyi kapatan ama hem yalın hem de seyahat esnasındaki en temel ihtiyaçlarımın giderilmesine yönelik insani bir takım beklentilerimin ifade ediliş tarzı. Hala düşünüyorum daha şairane olabilme ihtimalime soğuk ve açlık mı engel diye. İyi ama ben bu yazıyı şimdi yazmaktayım ve gene kafama göre takılmaktayım ve bilirim ki kafana göre takılınca sevilmek çok zordur bu iklimlerde. Bense sevilmeye çalışmıyorum, nasılsa sonunda işe yaramıyor o tip beyhude uğraşlar. Yüzer yüzer denizleri aşarız ve okyanusu geçtiğimizde hepsi boşunaymış deriz. Bir gün deriz, ama o gün ne gün bilmeyiz ya da içimizdeki bir parça hep bilir de bilmez, duyar da dinlemez. Boşuna mıymış bu gayretler, tüm bu yaşananlar? Hayır, kaderin çabandır. “Gayret sizden, tevfik yüce Allah’tandır” der Kur’an’da. Ve hayır; yaşam koçu, ayet yorucu filan olmaya niyetim yok. Şu kadarcık bilgiçlik kadı kızında da olur. Nasılsa neler neler çektiniz ve de çekeceksiniz tüm yaşantınız boyunca. Öyle ya, hayat kolay mı ya!

“Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya ya da göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa yap… Sakın cahillerden olma.” En’am Suresi, 35

20170304_120304-05

20170304_120154-01

20170304_122221-01

HAKAN VE MERT :

Bir gün önce erken baharla kucaklaşırken, reva mıdır titreyen ve eldivensiz parmaklarımla fotoğraf çekmek? Tek tesellimse her yerin karlarla kaplıyken bir başka güzel olması. Ara sokaklardan birinde sokağa konmuş üçlü kanepenin üzerindeki kar, ağaçların dallarını ısıtan aynı kar. Yine de kuşlar ötüyor bir gayretle, yine de pırıl pırıl bir gökyüzü var üzerimde her mevsimi başka güzel ülkemde(tartışmasız ama iddialı bir şekilde seviyorum galiba ben ülkemi üzerindeki her türden insan faktörüne rağmen, başta kendime rağmen). Uzaktan bana doğru gelmekte olan iki oğlan çocuğunu durduruyorum aramızdaki mesafe azalmaya yüz tutmuşken ve konuştukça konuştukça gülümsetebiliyorlar beni tüm çekimserlikleri ve iyimserlikleriyle. Terbiyeli çocuklar onlar. Hakan ve Mert’ten kızıla çalan sarı saçları ve tombik bedeniyle sakız gibi beyaz TOYOTA tshirtlü olan Mert. Gülümsüyor tüm saflığıyla. Esmer ve uzun boylu, olgun duruşlu olansa Hakan. Bu okula mı gidiyorsunuz diyorum onlara Derviş Güneş İlköğretim Okulu’nu göstererek. Evet diyorlar. Kimdir Derviş Güneş diyorum, öğretmenmiş diyorlar ve de çok emeği varmış öğrencilerinin ve Talas’ın üzerinde, ismini vermişler o yüzden diyorlar. Tek katlı taş binaya bakıyorum. Sonra da çocuklara. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum. Oluuur diyorlar. İçerisinde artık insanların yaşamadığı eski bir evin önüne geçiyorlar. Mert gülüyor. Bana bakmayın diyorum. Mert ciddileşiyor. Nereye bakalım diyor. Çocuk haklı. İyi bana bakın o zaman diyorum. Hakan gülmekle gülmemek arasında gidip geliyor sayılı saniyeler boyunca ve nihayet ciddiyette karar kılıyor. Mert’se gülümsemekten başka bir şey yapmıyor. Sanki bazen kafası karışıyor ve o zaman duygularındaki ani geçişlerle düşünceli düşünceli bakıyor bana. Olsun ama Mert gülüyor ya… Teşekkür ediyorum onlara, ayrılıyoruz. Bir söz bekliyorum arkamı dönmüş giderken. Aramız en nihayet açıldığında ablaaa diyor bir ses ve ekliyor; “Sen şimdi neden bizim fotoğrafımızı çektin?” diyor Mert. Uygun ve anlaşılır bir cevap vermem gerek diye düşünürken, “Sen fotoğrafçısın ondan” diyor. “Evet” diyorum. Gene ayrılıyoruz. Fotoğraf çekmek, fotoğrafçı olmak demek değildir diyemiyorum onlara. Herkesin elinde bir makine dolaşır durur memlekette.

20170304_121006-01
ESKİ TALAS, KAYSERİ

ERCİYES :

Ani bir kararla ve de Snowboard festivalini duyunca karar veriyorum Erciyes’e çıkmaya. Tipi var yukarıda. Talas’ın soğuğunu çoktan unuttum buradakini görünce. Erciyes’e varır varmaz sıkı bir güvenlik aramasından geçiyorum ve tuvalet aramaya başlıyorum harıl harıl. Yerli yabancı sporcular ya da amatör kayakçılar kar kıyafetleri içinde, benimse altımda kot, onun altında da bot. Giyimle kuşamla uğraşmayı bir kenara bırakıp, sora sora tuvaleti buluyorum. Bu buraya yakın zamanda tekrar geleceğim anlamına geliyor. Birkaç fotoğraf çekmek üzere dışarı çıkıyorum tekrar. Tipi şiddetlenmiş mi ne! Göz gözü görse benim de gözüm görecek. Kayakçılar süzüle süzüle iniyorlar yukarıdan aşağıya. Aklıma kayak esnasında hayatını kaybeden ünlüler geliyor. Alpler’de kayak kazası geçiren Michael Schumacher hala komada ve 45 kiloyla bir yatakta yatmakta, kendisi bitkisel hayatta yaşarken ailesiyse bakımına bir servet harcamakla meşgul. Liam Neeson’ın eşi Natasha Richardson Kanada’da başından yaralanmak suretiyle, Cher’in eski eşi Sony Bono Nevada yakınlarında kayarken ağaca toslayarak, Liberal Parti başkanı ve ikinci en genç Kanada Başbakanı olan Justin Trudeau’nun kardeşi Michael Trudeau da üzerine çığ düşmesi sonucu göle düşerek ölmüş ve cesedine uzun aramalara rağmen ulaşılamamıştı. Michael Schumacher’in mesleki riski hesaba katıldığında, kayağın araba yarışından yaşamsal olarak daha riskli olduğunu düşünüyor insan. Kırık çıkık da cabası. Ama havasını filan bir kenara bıraktığında, beyazlığın ortasında kanatların kayak takımın, delice bir his anlayacağın. Bense buz kesmiş parmaklarım, görmeyen gözlerimle fotoğraf çekerken az önce, ne güzel de kayıyorlar dediğim kayakçılarla burun buruna geliyorum. O kadar göz gözü görmez haldeki ne güvenlik ne bir kimse nereye böyle demediğinden kayak pistinin yolunu tutmuşum ufaktan ufaktan. Dönsem diyorum kazasız belasız, iyi olacak bir an önce.

20170304_141550-01

20170304_140731-02

20170304_141728-01

20170304_141109-01

Sporcu kızlarla konuşmuştum yolda. Kayserili iki kız kardeşten biri 24, diğeri 28 yaşındaydı. Biri öğrenci, diğeriyse devlet memuruydu bir kurumun bir koltuğunda. Uzun boylu ve esmerdiler. Atletik yapıya da sahiptiler. Kaymak güzel şey demişlerdi. Gözleri parlıyordu ikisinin de yukarı çıkarken. Başlarında kukuletalı şapkaları, içlikleri ve kar botlarıyla heyecanlı heyecanlı ayrıldılar yanımdan kaymak üzere.

KAYSERİ VE GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ:

Gündüz gözüyle yürürken-yanlışlıkla ama, bu karşıdan gelen de kim diye şöyle birkaç saniyeliğine göz teması kurmak gafletine düştüğüm birtakım sütübozuk erkeklerin bakışlarını yüzüme dikerek akıllarınca taciz etmeye çalıştıklarına şahit oldum Kayseri’de. Bunu kendilerine reva gören sahipsiz çomarlar da var Anadolu’da anlayacağınız. Mikrop mikrop bakıyorlar sadece. Adlarını lekeliyorlar şehirlerinin. Yazık bu güzel ve komik şehre. Neden komik çünkü buraya ilk geldiğimde yaşadığım enteresan bir anımı anlatacağım size. Hiç unutmadım, zaten unutulacak gibi de değil. Bir duman efektinin ardından altı sene kadar öncesine gidiyoruz. Sırt çantam ve ben otobüs durağına geliyorum. Çantamın içinde aradığım şeye kavuşmamsa mümkün değil çünkü odada unutmuşum. Yaşlıca bir teyze geliyor o esnada. Yer veriyorum istemeden de olsa. Aradığım şeyse hala yok. Yoluma gitmeye karar verecekken yaşlı teyze ve yanındakiler turist misin diyorlar bana. Öyle sayılır diyorum. Ne arıyorsun diye soruyorlar, ilham demek geliyor içimden ama geziyorum bir şey aramıyorum diyorum. Çantanda ne arıyorsun diyor, bozuluyorum ama belli etmiyorum. Vaktim olmadığından tost yaptırmıştım onu bulamıyorum, çantam çok kalabalık diyorum. Kadın beni süze süze ayağa kalkıyor. Benimle gel diyor. Yok diyorum benim yolum uzun, dönemem. Bizim altın günümüz var ona gideceğiz, sen de yemeğini yer yoluna gidersin diyor. Hükümet gibi kadın derler ya, ayağa kalktığında anlaşılıyor haşmeti. Yanında küçücük kalıyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi gidiyorum peşinden. Beraber yüksekçe bir apartmanın üst katlarından birine çıkıyoruz. Fena değil, lüks sayılabilecek bir girişin ardından genişçe bir asansörde buluyoruz kendimizi. Dört kişi aynı asansöre zor zor sığıyoruz, hepsi iriymiş kadınların. Tanrı misafiri diye takdim ediliyorum evsahibine. Geniş bir holden yine geniş ve ferah bir salona geçiyoruz. Gözüm mutfakta aslında. Bana bir tabak verirler diye düşünüyorum, ben de müştemilat gibi yer kalkarım diyorum. Git git bitmez dikdörtgen bir masanın üzerine serilmiş çiçek gibi bir örtünün üzerinde tencere büyüklüğünde şık cam tabaklara konmuş yiyeceklere takılıyor gözlerim içeridekilerden önce. Hayatım boyunca fırın harici bir daha üzeri bu kadar çok hamur işiyle bezeli bir masa daha görmem mümkün olmayacağından, önce gözlerim çekiyor bu fotoğrafı. Börekler, kekler, haşhaşlı çörekler, patates salatası, Rus salatası… Davetlisi olduğum hanımla ev sahibim arkamdan konuşuyorlar. Bense hanım hanım, kuzu kuzu oturuyorum bir köşeye. Ayaklarımı bitiştiriyorum, yüzümde ebleh bir gülümseme, görseniz tanımazsınız. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslı biter bitmez elime tutuşturulan tabağı doldurma komutuyla masaya çağrılıyorum. Ye diyor yaşlı kadın. Bu kadar hamur işi yersem yürüyemem ki diyecek hakka sahip değilim o an. Başlıyorum tabağımı doldurmaya. Beğenmiyorlar aldığım miktarı. Çayım geliyor hemen. Sonrasını hatırlamıyorum ama yedim. Tüm tabağımı sildim süpürdüm. Üzeri de tıklım tıkış doluydu. Sıcak sıcak kızarttıkları pastırmalı paçangayı da kabul ettim minnetle. Ayrılırken teşekkür için yanına gittiğim teyze bana elini uzattı giderken. Öptüm bende. Kiminin parası, kiminin duası. Aklımda ben yemek yerken harıl harıl, mütebessim bir ifadeyle bakan yüzler kaldı geriye. Beni kendilerine göre cılız bulup yedirme gayretiyle yanıp tutuşan o Kayserili kadınları hiç unutmam. Ne kadar yediysem, ne kadar yedirildiysem artık, akşam yemeği yiyecek halim kalmamıştı. Haydi şimdi balkondan atla deseler de atladım herhalde. O gün, o yaşlı teyzeye kendimi teslim etmişim farkına varmadan. Hayat öyle garip ve değişik ki bazen…

image

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: