BIRD BOX

CD099E29-4827-4C32-BE9D-71392D78B932

BIRD BOX :

“Yalnızlık tesadüften ibaret. Asıl konu, insanların iletişim kuramamaları.” Malorie

“İnsanlık yargılandı ve suçlu bulundu.” Charlie

“İlk eşim boşanma dilekçesinde bana şerefsiz demenin diğer şerefsizlere hakaret olacağını yazmıştı. İkinci eşimse cehenneme gitmekten artık korkmadığını, çünkü bunun benimle evli olmaktan kötü olamayacağını söylemişti.” Douglas

“Hayatta kalmak yaşamak demek değildir.” Tom

GİRİŞ :

Son izlediğim film Roma olunca, beklentilerimi yüksek tutmadan başına geçtiğim, öyle olunca da beni hayal kırıklığına uğratmayan bir film oldu yine bir Netflix yapımı olan Bird Box. Pek çok filmini en baştan beğenmeyeceğimi düşünerek izlemediğim fakat önyargılı da olmadığım Danimarkalı kadın yönetmen Susanne Bier’se In a Better World ile bana göre zirvesini yapmış, en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da aynı filmle almıştı. Bu film bana tuhaf bir şekilde Denis Villeneuve’ün İçimdeki Yangın olarak bilinen Incendies’sini anımsatır. Belki de her iki film aynı sene yani 2010’da aynı ödül için yarıştığındandır benim bu benzeşleştirmem(tdk tarafından kabul görülen benzerleştirme değil, benzeşleştirme’yi cümle içinde ve yüklem olarak kullanmamın benim yaratım sürecime katkısı olduğunu düşünmekteyim, mesele benimle tdk arasındadır, böyle bir kelime yoktur ama bence olmalıdır: “ben-zeş-leş-tir-me”.  “Benzerleştirme”yse çok sıradan göründü gözüme, öyle de kulağıma gelmekte). Bird Box’a gelince, film bir roman uyarlaması imiş. Josh Malerman’ın güzel Türkçemize “Kafes” olarak çevrilmiş romanı bir hayli beğeniyle okunanlardanmış yayınlandığı yıl olan 2014’de. Okumadığım için yorum yapmamın imkansızlığı söz konusuyken, film, Saramago’nun “Körlük” romanına saygı duruşu ve bir eve hapsolmuş bir avuç insanın ne idiği belirsiz güçler tarafından teker teker harcanmaları ve nihayetinde selamete kimin ereceğinin anlaşılmasıyla(tabii ki Sandra) son bulur. Ben kendi adıma ne oyunculuklara çok takıldım, ne kurgu ne de senaryoya. Sadece belli bir çizgide ya da suyun üzerinde ilerleyen filmin son sahnesinde kurtulanların nereye ulaştığını gördüğümde duygulandım. Kısaca annelik filan derken, asıl metafor en sonunda bekliyor bizi, iki saati aşkın ama taşkın olmayan süresiyle film sizi bu anlar için hazırlıyor en çok. Nehrin üzerinde geçen iki gün ve bu hikayeye paralel olarak anlatılan beş yıl öncesinde başlayan olaylar zincirinin son derece geçerli bir nedeni var anlayacağınız. Sırf bu son için bile izlenmeye değer film. Sarah Paulson ve Moonlight’ın tatlı gülüşlü Trevante Rhodes’u ve uzun zamandır bir filmde yakalayamadığım John Malkovich için de değerdi ayırdığım iki saati aşkın süresine. Kimse olağanüstü bir şey yapmıyordu açıkçası ama yine de aynı kare içinde görmek bile güzeldi bu çok beğendiğim oyuncuları. Gelelim filmimize:

Bird Box

766D553E-993A-48A1-BE05-ADD8863F5AFB

Bird Box

31D1207C-EC24-4678-81E2-D3FE47F9487B

KAFES : HERKESİN BİR KAFES’i OLMALI mı?

Telsizle yapılan görüşmeden gelen cızırtlılı seslerle açılıyor film. Bir yerimiz, bir yerleşkemiz var, burada bir topluluğuz ve de güvendeyiz diyor aynı ses. Filmin bu ilk cümlelerinden anlıyoruz ki, karakterlerimiz film müddetince bulundukları ortamda güven sorunu yaşayacaklar ve her nerede iseler yalnızlar ya da tüm sorunlarını kendileri çözmek  zorundalar. Bir kadın ve biri kız diğeri erkek iki çocuk yol hazırlığı yapıyorlar. Fakat bildiğiniz anlamda, bavulların içine konacak kıyafetlerin uzun uzun tasarlandığı bir seyahat değil bu. Tetikte olmaları, sessiz olmaları ve göz bağlarını çıkarmamaları gerekiyor. Malorie rolünde Sandra Bullock çocukların anlayacağı şekilde, her bir kelimenin üzerine basa basa anlatıyor yolculuk planlarını. Zorlu bir nehir seyahatinde nasıl davranmaları gerektiğini ültimatomlarla anlatıyor ki çocukların iyice kafalarına girsin. Hemen akabinde de üç kuşu kafesinden çıkartarak, bir kutuya yerleştiriyor. Sonra da göz bağlarını bağlayıp yola koyuluyorlar. Bu zamandan beş yıl öncesine geldiğimizde Malorie’nin ressam olduğunu, bir kız kardeşi olduğunu, hamile olduğunu, doğacak çocuğunun cinsiyetini öğrenmek istemediğini, doktoru önerdiğinde evlatlık vermeyi düşünecek hisler içinde olduğunu, tuvallerle arkadaş olduğunu, gerçek dünyadan ve insanlardan uzak durduğunu, dikenlerinin olduğunu ve her fırsatta batırdığını öğreniyoruz yavaş yavaş. Kendi kafesinde yaşayan, kafesinden çıktığındaysa hamile kalan, bu yüzden de yalnız bir anne adayı olarak biraz atarlı bir neşriyat(kullandım bile) kendisi. Bu arada Rusya’da başlayan bir çeşit salgının çok yakınlarına geldiğini öğreniyor kahramanlarımız. Psikotik davranışlar içindeki insanlar olabilecek her şekilde kendilerini öldürüyorlar. Sevdiklerinin sesini duyarak intihar edenler var, dünyanın en mutsuz insanıymışçasına kendilerini ateşe atan, tırın önüne atan, bıçaklayan, vuran, hatta yanmakta olan bir otomobilin içine girip alev alev yananlar bile var. Üstelik ne yaparlarsa yapsınlar, gönüllüler, bile isteye gidiyorlar ölüme. Her ne gördüyse aynı kervana katılan Malorie’nin kardeşi Isabel’de kendini öldürüyor. Malorie o şaşkınlıkla sığındığı evde kendisi gibi ürkmüş insanlarla yeni bir hayata başlıyor. Dışarıdaysa bildiğin kıyamet gerçekleşmekte. Bu kıyametin müsebbibi olan şey her ne ise, kendisine bakıldığında ya da kalabalıklar içinde dahi görüldüğünde insanın kendisini öldürmesine neden olacak türden ve o şeyi görmemek için pencereleri sımsıkı kapatıyorlar, perdeleri çekiyorlar. O ise bir gölge gibi geçiyor çevrelerinden. Ülkede olağanüstü hal ve sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Sosyal medyadan uzak durun denilirken, televizyon yayını kesiliveriyor bir anda. Farklı etnisite, değişik değişik huylara ve görüşlere sahip bir grup insan hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Bu esnada normal hayatta bir arada durması imkansız görünen karakterler  sıkışıp kaldıkları evin içinde bir yandan birbirleriyle didişirken, diğer yandan da dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı birlik olmaya çalışıyorlar. Bir kafesin içine tıkılıyorlar kısaca.  Aralarında yine normalde imkansız ama koşullar gerektirince imkanlıya dönüşen aşklar başlıyor, bazen de ayrılıklar oluyor. Kitabını yazımın başında belirttiğim gibi okumadığımı söylemiştim. Geniş zamana yayılı okuma eyleminde bu farklı karakterlerin çok daha derinlikli ve ayrıntılı tasvir edildiğini düşünmekteyim. Neden mi? Aynı zamanda ev sahibi olan ve kendini ilk önce feda eden Greg, Asyalı ve gay. Fakat partnerini görmemiz mümkün olmuyor. Kitabın içinde kendisine yer verilmiş olabilir de. Douglas beyaz, lanet ve alkolik. “Ben demiştim”den başka laf bilmiyor, fakat her dediği de çıkıyor(bu role de Malkovich yakışıyor). Tom siyah ve iyi kalpli. Cheryl beyaz ve grubun en yaşlı kadın üyesi. Olympia üç gün sonra aniden kapıda beliriveren hem çaresiz hem de hamileliğinden bağımsız obezitesi olan iyimser ve yumuşak bir anne adayı. Charlie kitap yazmak isteyen, fakat akademik bir kariyeri olmadığı ve küçük bir iş yaptığı için topluluk içinde küçümsenen siyahi bir başka karakter. O da kendini feda ediyor. Tıpkı Greg ve Tom gibi. Lucy ve Felix evde tanışan maçı erken bırakıp kendi yoluna gitmeyi tercih eden sonradan olma sevgililer. Yine sonradan eve alınan Gary’se tam bir kaçık, akıl hastanesinden çıkmış ya da kaçmış ve kuşları dondurucuya koyan bir tür manyak(buradaki kuş türünün papağan olmadığını belirtmek gerekiyor, papağanlarla haşır neşir olan bir başka kaçıksa bizim coğrafyamızdan çıkmış olup işkence edeceği kuş türünü papağandan yana seçmesinin bile delice akılcı bir seçim olduğunu düşünmekteyim ve Allah hepimizi, herkesi, her canlıyı iyi delilerle karşılaştırsın derim, kurdu kuşu bile). 

Bird Box

Bird Box

Öle, öldürüle azalan topluluktan geriye iki çocuk-biri Malorie diğeri Olympia’dan olma, yetişkinlerden de Tom ve Malorie kalıyor. Her tür tehlikeye ve kötü olasılıklara karşı çocukları katı olmaları için sert bir tutumla yetiştiren, gerçekleşmeyecek hayaller peşinde hayatlarını tehlikeye sokmamaları için elinden geleni yapan Malorie’nin karşısında duran Tom’sa çocuklara umut vermeye çalışıyor elinden geldiğince. Hikayeler anlatıyor onlara içinde meşe ağacına tırmanan akranlarının olduğu. Ağaçlarından kuş seslerinin yükseldiği bahçelerde oynuyor aynı çocuklar. Çocuklar için en önemli şey kendi gibi çocukların da bu hikayelerde var olmaları. Tom belki de asla gerçekleşmeyecek hayaller vaat ediyor onlara. Malorie’yse sert görüntüsünün ardında kaybetme korkusuyla yaşıyor her an. Bu duygu yüzünden çocuklara sert çıkışları var. Kız ve oğlan olarak çağırıyor onları. Bir isimleri bile yok çocukların, onlar da ona anne demiyorlar. Diyemiyorlar. Malorie ne zaman mı onlara isim veriyor, en nihayet kendilerini güvende ve bir topluluğun parçası olarak hissettiğinde. Sorumluluklarını bir parça olsun üzerinden atabildiğinde. Kısacası rahat bir nefes alabildiğinde. Kendi anneliğiyle de barışıyor böylelikle nihayet.

Filmin handikapı Amerikalı bir yazarın kitap uyarlamasının, Avrupalı bir yönetmen tarafından İngilizce olarak çekilmesi olduğunu düşünüyorum. Avrupalı yönetmenlerin bu kadar Amerikanlaşması bazen çok iyi sonuçlar doğurmayabiliyor. Daha özgün olabilecek film klişeleşiyor yer yer. Sandra Bullock yüksek perdeden ayar çekiyor önüne gelen herkese; özellikle de gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen Douglas’a, sonra Tom’a, filmin başlarında da Isabel’e. Pek çok iyi oyuncu karedeki yerlerini tam kavrayamamış gibi görünseler de, bir şekilde tam zamanında kareden çıkmayı başarıyorlar. Bu işten tatlılıkla sıyrılanlarsa en nihayet isimlenen minik oyuncular Olivia ve Tom oluyor. Filmde dikkat çeken bir başka unsursa kayıkla nehri geçmeye çalışan Malorie ve çocukların görüntülerinin ve elbette kitaptaki olası tasvirlerinin Yunan mitolojisinde yer alan Charon’u ve üzerinde kalarak sağ salim geçmeye çalıştıkları Styx nehrini çağrıştırıyor olması. Kahraman çıktığı yolculukta, karnındaki çocuğu evlatlık verme noktasından, ikinci bir çocuğun daha sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalışına doğru evrilirken, bir yandan korkularıyla ve depresyonuyla mücadele ederken, diğer yandan da sıyrılmak zorunda kaldığı tuvallerden ve yaşamakta olduğu münzevi hayattan uzaklaşarak hayatta istemeyerek de olsa ona sunulan misyonu yerine getirmenin mücadelesini veriyor durmadan. Bu işte tek başına ve sığınacak ya da ona destek olacak kimsesi yok çevresinde. Gerçek bir yaşama nedeni var bundan böyle. Bir birey olarak kendisiyle başa çıkma noktasından uzaklaşıp, aldığı sorumluluklarla büyüyor adeta. Karakterin gelişimi açısından son derece makul ve mantıklı bir sonla bitiyor film. Bu açıdan bakıldığında da hikayenin tıkır tıkır işlediğini görüyoruz. Görebildiğimiz takdirde pek çok açılımı olan, üzerine düşündürten bir filmi de ben kendi adıma izlemeye değer bulduğumu belirtmek istiyorum, son kez. Ve de kendi adıma itiraf etmem gerekirse, pek çoğunuz gibi kapatıldığım ama daha çok kendimi kapattığım kafesimde yaşamaya çalışıyorum bir şekilde. Şakıyorum bazen, bazen de içime kapanıyorum. Bu kafeste mi yoksa başka bir kafeste mi nasıl ve ne şekilde öleceğimiyse şimdilik bilmiyorum. Korkularım, pişmanlıklarım, çok az iyimser tarafımla yaşamaya çalışıyorum sadece.

AFI FEST 2018 - Gala Screening Of "Bird Box"

BLADE RUNNER 2049, TÜRKİYE 2017

FDB930A3-2785-43C8-BA72-71BC1D2EBD22

BLADE RUNNER 2049, TÜRKİYE 2017 :

“Yaşamlarımız, yaklaşan fırtınanın yanında hiç kalır. Doğru amaç uğruna ölmek, yapabileceğimiz en insancıl şey olabilir.” Freysa

“Hepimiz gerçek bir şeyler arıyoruz.” Teğmen Joshi

“Bazen birini sevebilmek için yabancılaşman gerekir.” Rick Deckard

Ne olduğumuzu bile bilmeden benliğimizi kaybetmekten korkuyoruz.” Niander Wallace

“Tüm medeniyet sıçramaları feda edilebilir iş gücünün sırtına kurulmuştur.” Niander Wallace

İlk filmin üzerinden dile koy otuz beş yıl geçmiş. Harrison Ford ilk film çevrildiğinde kırk yaşındaymış. 2049’un vizyon tarihinde yetmiş beş yaşına basmış. İlk film çevrildiğinde ben yedi yaşındaymışım, şimdi kaç yaşında olduğumsa beni ilgilendirir. Mühim olan Harrison Ford’un yaşıdır çünki. Seksen iki yılında ülkemizde ve dünyamızda-hepimiz kardeşiz çünki, neler olmuş bitmiş, o günlerle bugünleri kıyaslamak açısından zaman tüneline girip bir daha çıkmamayı umarak ufak çapta bir değerlendirme yapalım istedim, buyurunuz: Bakınız Yılmaz Güney’e, komünizm propagandası yapmaktan gıyabında 7,5 yıllık hapis cezası verilmiş. Yetmemiş Fransa’dan Güney’in iadesi istenmiş. Bir hafta sonra senaryosunu kendisinin yazdığı fakat çekemediği “Yol” filmi Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın “Kayıp” filmiyle Altın Palmiye’yi paylaşınca ortalık durulsa da, bu sefer de aralık ayında yine “gıyabında” bir yazısı nedeniyle 7,5 yıl hapsi istenmiştir. Bir adamdan bir sene boyunca “gıyabında” ne çok şey istenmiştir böyle! Aynı sene Barış Derneği’nin 44 yöneticisi gizli örgüt kurmak, yönetmek, suç sayılan fiili övmek(o fiil neymiş biz de merak ettik), komünizm ve bölücülük(klasik) propagandası yapmakla suçlanmışlardır. Ecevit’in de aynı yıl Nevşehir Emniyet Müdürü’ne “Sen nasıl müdürsün?” diye hakaret etmesinden ötürü hakaret var denmiş, ifadesi alınmış; sonraki yıllarda da sırasıyla tutuklanmış, hapse mahkum olmuş, cezası ertelenmeyince de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nin yani Ulucanlar’ın tadına bakmak üzere yola koyulmuştur. 15 Ekim’e kadar da paşa paşa aynı yastığa baş koymuştur. Aynı sene Asala çıldırmış, Kastelli çıldırtmıştır. TRT aslanlar gibi haftanın iki günü renkli televizyon yayınına başlamıştır. 2 Kasım’da çok daha enteresan bir vaka yaşanmıştır: “MEB, yatılı öğrencilerin yemekten hemen sonra, “Tanrımıza hamd olsun, milletimiz var olsun” demesini uygun görmüş olup, aş olayına uhrevi bir boyut kazandırmıştır. Bütüüün bu anlamlı günler ve geceler sonrasında halkımız, farkına varamadığı toplu cinnet olayından 1982 Anayasa’sını yüzde 91,3 evet oyuyla kabul edip, minnetini ve sağduyusunu göstererek sıyırmış olup, bu anayasa ile hemen ertesi gün Kenan Evren Cumhurbaşkanı ilan edilmiştir ve bir kez daha: “Tanrımız hamd olmuş, milletimiz var olmuştur”. Böylelikle memlekette ne sol kalmıştır ne de solcu. Ümmetimiz delice fedakarlıklar ederek rahat ve feraha erer olmuştur. Seksen iki’nin özeti budur canlar. Bu arada kendisini unuttuk sanmayın; puslu bir sonbahar akşamı Rahmetli Ecevit, hava kararmaya yüz tutmuşken sessiz sedasız mapushane damlarından kurtulmuş, özgürlüğün yolunu tutmuştur. Askerlikte kurulan dostluklar gibi unutulmayan bu günlerden kendisine gardiyanıyla kurduğu sıkı ilişkinin meyvesi olarak, bir gün nikah şahidi olmak düşmüştür. Ümit Besen’in aynı sene “Bayramın Olsun” adlı albümünün içinde yer alan parçası “Nikah Masası” da yine bu sene dinleyiciyle buluşmuştur. Dünyaya dönecek olursak, Sabra ve Şatilla Katliamı yaşanmıştır. Bugüne gelecek olursak kendi adıma Kudüs’ü görmek için İsrail vizesi almaya çalışmanın anlamsızlığını Filistin’in çaresizliğini bildikten sonra bırakmış bulunmaktayım.

Blade Runner 2049’un vizyon tarihi olan 2017’den bugüne dek bir sene boyunca neler olduğuna bakacak olursak, yıla Reina saldırısı ve gittikçe artan ölü sayısıyla girdiğimizi görmekteyiz. Birkaç gün sonra bu sefer de İzmir adliyesi girişinde bir saldırı gerçekleşmiştir. Aynı saldırıda bir de gerçek kahraman ölmüştür. FETÖ’den tutuklamalar gırla giderken, 15 Temmuz 2016 hain darbe girişiminde kahraman olarak haberlere konu olmuş, ödül ve madalya verilmiş Yüzbaşı Burak Akın-ne akla hizmetse, ben de FETÖ’cüyüm diyerek polise teslim olmuştur(vicdan yaptığını düşünmekteyim). Her neyse vatandaşlık dersinde, Hatun Tuğluk sayesinde insanlık onuru konulu kompozisyondan sıfırı çekmişizdir, e bize de bu yakışır. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir adam gitmiş, yerine bir adam gelmiştir. Topbaş da gitmiştir, yerine Uysal bir insan gelmiştir. Ön ismini öğrenmek kısmet değildir. ABD ve Türkiye karşılıklı olarak vize başvurularını süresiz askıya alınca, Samsun Berberler Odası tepkisini ortaya koymuş ve Amerikan traşı saç kesimi modelini il genelinde yasaklamıştır(bu senenin en anlamlı ve en dahiyane çıkışı olmuştur, kendilerini biz bunu neden daha önce düşünemedik diye kutluyoruz). 30 Eylül’de Somali’nin başkenti Mogadişu’da elli milyon dolarlık Türkiye’nin en büyük askeri üssünü açmışızdır(biz zengin bir ülkeyiz), on beş gün sonra Mogadişu’ya bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlenmiştir. Suudi Arabistan vere vere Sophia adlı bir robota vatandaşlık vermiştir. Katalonya nafaka talep etmeksizin evleri ayırmak talebiyle mahkemeye başvurmuştur. Ve Melih Gökçek 8617 günlük bir tarih olmuştur. Diyanet İşleri On Kasım cuma günü Atatürk’ü unutmuştur. Demans alzheimer’a doğru amansızca yol almıştır çünkü. Ama ABD Zarrab’ı unutmamıştır. Halk oyunları yarışması için Macaristan’a giden ekip giderken on altı kişiyken, ekmek kırıntılarına musallat kuşlar yüzünden beş kişi olarak ülkeye dönebilmiştir. On bir firarinin akıbeti ise bilinmemektedir. Onlar kim, o da bilinmemektedir. Trump neden böyle diye soranlar için, genetik olma olasılığı üzerinde duruyoruz denmiştir. Ya Terim deyince, Çeşme eser ondandır cevabını almışızdır. Ve Vikipedi’ye halen daha ulaşılamamaktadır. Unutmadım. Tırlarla koşan Berberoğlu için bir başka oğul  Kılıçdaroğlu hızlı tren yerine hızlı adım yolunu tercih ederek İpek Yolu’nun izinde Angara’dan yollara düşmüş olup Kaygusuz Abdalların, Pir Sultan Abdalların izini sürmüştür. Yüzyılın en sıcak günlerinde attığı toksinlere değmiştir umarız. Herkesi kucaklıyoruz ama herkes tarafından kucaklanmak istemiyoruz. Ya da herkesi kucaklıyoruz ama herkes bizi kucaklamaz olmuş gibi geliyor. Bu da bir başka paradokstur. Karşılıksız aşk da bir paradokstur. Sen seviyorsun, o sevmiyor filan. Ben de bir klişeyim. İzleri takipteyim. Tarihe öyle not düşülsün. Sizi seviyorum, çünkü sizi tanımıyorum. Siz de tanısanız, beni sevmezdiniz. Biliyorum. İyi seneler.

0704A488-F912-4EA1-A537-5AF42C084357

2B04C248-2707-4D0D-9A8C-A09FDD6DC19F

E5ED97AD-A593-4831-BD3E-F36E63E32784

BİRAZ DA BLADE RUNNER 2049 :

Ridley Scott’ın izinde ama çok başka bir üslupla, ilk filmin de senaryo yazarı olan Hampton Fancher’ın melankolik dünyasının merkezinde, Roger Deakins’in olağanüstü görüntü yönetimi, eşsiz set tasarımları eşliğinde sisli puslu bir havada, ot bitmeyen ağaç yetişmeyen kurak diyarlarda bizi kabus gibi bir distopik dünyaya götürüyor yönetmen. Denis Villeneuve’ün tartışmasız şimdiye dek çektiği en iyi filmdir. Melankolinin, bu kadar gerçekçi bir şekilde, yalnızlıktan kurtulamayan ana karakterden tüm filme sirayet ettiği bir başka film izlememiş olabilirsiniz. Böyle bir gelecek düşünmek istemiyor insan. Filizlenen tek bir umudun peşine düşmüş insanların yanında, böyle küçük bir umut ışığıyla teselli bulması mümkün olmuyor izleyicinin de. Yönetmenin provokatif olmayan üslubu, sizi usulca kederlendiriyor.

2049 Kaliforniya’sında geçen filmde uçan arabalar kilometreler boyunca kurak coğrafyalar üzerinde gidiyorlar. Replikantlar yani tasarlanmış biyo-mühendislik ürünü insanlar gelişmiş güçleri sayesinde kusursuz birer köle olsalar da, şiddetli isyanlar çıkarınca üretimleri yasaklanmış bir zaman önce. Tyrell şirketi iflas edince, filmin kötü adamı Niander Wallace, şirketten geri kalanları alarak itaat eden yeni nesil kopyalar yaratmış. Eski model kopyalar olan Nexus 8’ler de avlanarak emekli edilmişler. Bu avcılarsa bilinen isimleriyle Keskin Nişancı yani Blade Runner’lar. Filmin ilk dakikalarında LAPD memuru K’nın davetsiz misafir olarak avlamak üzere evine gittiği Nexus 8’lerin sonuncusu Sapper Morton’ın ağzından dökülen bir cümle içine işleyecek ve filmin sonuna dek şekil verecekti davranışlarına. Sen hiç mucize görmemişsin diyecekti ona Sapper Morton rolünde Batista, ölmeden önceki son dakikalarında. K ise evin yakınında bulunan bir ağacın altına gömülü bir kutu bulacak, içinden çıkan kemikler ve saçlar incelendiğinde 30 sene önce gömülmüş bir kadına ait oldukları ortaya çıkacaktı. Hamile olan kadını duygusal nedenlerden ötürü gömme zahmetine katlanıldığı anlaşılacaktı. Kadın kopya olsa da, hamile kalabilmiş ve bu da şimdi otuz yaşında olan bebeğin doğarak dünyaya geldiğini göstermektedir. Yani bir ruhu olduğunun kanıtıdır. Wallace Şirketi Dünya Genel Merkezi’nin içine gittiğimizde karanlıklar prensi Niander Wallace’la birlikte dişi bir kopyanın jelatinden düşüşüne şahit oluyoruz. Yağlı salçalı(kan ve sıvı) yeni bir model jelatinin içinden kaygan bir zemine düşüveriyor. Tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi hareket ediyor. Bedenini hiç bilmediği bir dünyadaki tehlikelerden korumaya çalışıyor. Fakat Wallace’dan koruması mümkün olmuyor. Wallace tek bıçak darbesiyle rahmini parçalıyor. Böylelikle doğurganlığını alıyor elinden yeni doğanın. Sonra da en sadık elemanı Luv’dan doğmuş olan çocuğu bulup ona getirmesini istiyor. Memur K ise bir kadından doğma çocuğun kendisi olduğundan şüpheleniyor bir yandan, öte yandan bu doğruysa eğer hayatı boyunca kendisi gibi birisi tarafından aranıyor olma gerçeği ile baş etmeye çalışıyor. Zira aynı DNA’ya sahip bir kız bir de erkek çocuk dünyaya gelmiş. Kız, ölmüş ya da ortadan kaybolmuş olmakla beraber, erkek çocuk yetimhaneye verilmiş ve kendi çocukluk anılarından aklında kalan şeyse yetimhanede geçirdiği zamanlar oluyor K’nın. Bu anıların gerçek mi yoksa yapıştırma mı olduğunu öğrenmek üzere de, Galatian Sendromlu ve bir cam fanusun içinde yaşamakta olan anı üreticisi Ana Stelline’ne başvuruyor ve o da onu teyit ediyor anılarının geçek olduğu hususunda.

62CCC713-C884-4DDA-B4E3-A42AB6FC1537

4A7BF23A-042A-47AF-B598-1EB64F20E78F

Tüm zor zamanlarında Memur K’nın yanında olan ve bir yazılımdan ibaret olan Joi de uzaktan kumandanın tek tuşuyla yok olabilecek bir ürün sadece. Tam manasıyla tatmin etmese de, K’ya teselli veriyor bir şekilde. Bir seri numarası ve harften oluşan K’ya gerçek insan ismini veren de o oluyor. “Joe” diyor ona. Filmin son bir saatinde karşımıza çıkan Rick Deckard rolündeki Harrison Ford’la aralarına “Elvis” giriyor. Sinatra ve Marilyn Monroe ile birlikte bir efsane olarak kalacaklarının bir tahmini sadece. Rick, Rachael’dan-ilk filmde Sean Young tarafından canlandırılmıştı- olma çocuğuyla hiç tanışmamış. Onu hiç görmemiş. Bu şekilde ancak çocuğunu koruyabilmiş. Nitekim tüm bu gizemi aralayan kişi olan K yüzünden Wallace doğurulmuş olanın peşine düşüyor.

Çocuk işçi çalıştıran ve koloninin başı olan tek gözlü Freysa bir zamanlar çocuğun saklanmasına yardım etmiş. Çünkü bir mucizeye tanıklık ettiklerinin farkında imiş hepsi. Çünkü o bebek, bir köleden fazlası olduklarının kanıtı imiş aynı zamanda. Ve eğer bir bebeğe hayat verebiliyorlarsa, kendi kendilerinin efendisi olduklarının da bir kanıtıymış bu özel durum aynı zamanda. Ve kim bilir belki de insanlardan daha insan olduklarının. Yaklaşan bir devrimin müjdesi olan bu gelişmeler, insanlarını özgür kılabilmeleri açısından da mühim. Fakat bir başka mühim gerçek daha var ki aranan bebeğin bir erkek değil, bir kız olduğu, şimdiyse otuzlarında bir kadın olduğu ve K’nın beklentilerinin de boşa çıktığı. Onun gibi binlercesi de inanmak istemişler o bebeğin kendileri olabileceğine ve hep bir umut içinde yaşamışlar. Herkes bir mucizenin fakat en çok da kendi mucizesinin peşine düşmüşken, aralarında tek mucize beklemeyen kişi de mucizenin kendisi çıkıyor filmin sonunda. Tüm bu açılardan bakıldığında film senaryo açısından da beklentileri boşa çıkarmamış oluyor. Ryan Gosling, Dave Bautista(kısacık rolüyle akıllarda kalmayı başardı, filmin bir başında vardı, bir de sonunda), naif görüntüsünün aksine güç timsali Niander Wallace’ı başarıyla canlandıran Jared Leto ve tüm aktörler varlıklarıyla göz doldurdular yeterince. Dediğim gibi Villeneuve’ün filmografisini Incendies’den beri takip etmekteyim ve filmlerini bir nedenden ötürü her zaman çok beğendim. Benim için en zayıf halka olan Arrival’la birlikte bilim kurgu ummanına dalan yönetmeni bu son filminden sonra daha çok takdir ettim. Güçlü bir prodüksiyonun, ağır bir konunun ve ağırlaştırılmış ritmin altından kalkabilmeyi, görselliği ön plana koyarak, diyalogdansa duyguları aktarmayı başarabilen atmosfer yaratarak yapabildiği için bu senenin güçlü bir Oscar adayı olduğunu da düşünmekteyim.

242EF444-0480-466A-BA8B-95F2631ABC31

AD4D83B0-1B09-420B-BB90-85BEB6178E27

SiCARiO

images-12

SiCARiO:

Meksika’da tetikçiler için kullanılan kelimenin kökeni MS 70 yılına, Kudüs’ün Roma İmparatorluğu tarafından işgal edilmesinden hemen önceki yıllara dayanıyor. Amacı Romalıları ve taraftarlarını Yahudiye bölgesinden uzaklaştırmak olan Yahudi politik örgütü Zealots’un radikal eylemleriyle ayrışan bir alt grubu olan Sicarii, ismini cübbelerinin altında gizledikleri sicae adlı hançerlerden almaktaydılar. İnsanların yoğun bir biçimde toplandığı alanlarda, hançerlerini çekerek Romalılara ve taraftarlarına saldırı gerçekleştirir ve görevlerini tamamladıktan sonra kalabalığın içine kaynaşıp uzaklaşarak kaçarlardı. Ortadoğu’daki haşhaşi ya da Japonya’daki ninja gruplardan yüzyıllarca önce ortaya çıkan, tarihteki en eski organize suikast örgütlerinden biriydi.

images-9

Film Sicario’ya gelirsek kaç tane silahlı çatışmaya girip kaç kişiyi öldürmüş olursa olsun FBI ajanı olan Kate’in özel görevle Meksika’ya gidip yaşadıklarından sonra ruhsal olarak çöküşüne tanık oluşumuzu anlatıyor. Kate umutsuzca neyin içine düştüğünü, neden burada bulunduğunu anlamaya çalışıyor. Kurtların arazisinde bir kurda dönüşemeden ayakta kalmaya çalışıyor. Bunu başaramadığında yani dürüst davrandığındaysa boğazına dayatılan bir silahla tüm yaşananların yasalara uygun olarak gerçekleştirildiğine dair bir kağıt imzalatılmak zorunda bırakılıyor kanunların olduğu bir küçük kasabaya gitmesi salık verilirken. Gözüpek, soğukkanlı bir FBI ajanı olarak tanıyoruz onu Phoenix, Arizona’daki baskın ve çatışma esnasında. Onlarca ceset bulmalarıysa tesadüf eseri gerçekleşiyor. Evin duvarlarının içine saklanmış, elleri bağlanmış, işkence görmüş, başlarına naylon geçirilmiş, en korkuncu da kimisi halen daha nefes alan ve orada öylece ölüme terk edilen onlarca insan var. Duvarları parçalayıp insanlara ulaştıklarında midelerini bulandırıp onları kusturan sadece ölüm kokusu değil. Bazı insanların insanlara çok korkunç sonlar, çok kötü ölümler hazırladığını görüyoruz. Bu ayaklı cenazelerin arasında kadınlar da var, onlar da paylarına düşeni almış gibi duruyor. Bu farklı türde bir katliam ve sessiz görgü tanıkları koridorun duvarları içerisine gömülü vaziyette tüm yaşananlara şahit birer mumya gibiler.

downloadfile-5

Kate aynı patlamada iki adamını kaybetmesine rağmen, Savunma Bakanlığı tarafından yeni bir görev ve El Paso vaadiyle önce Savunma Bakanlığı’na ait bir uçakla sonra da karayoluyla Juarez’e götürülüyor. Juarez, El Paso’nun tam karşısında ama sınırın Meksika tarafında yer alıyor. Uçsuz bucaksız sevimsiz topraklar seriliyor gözümüzün önüne sınırı geçip, Juarez’e varmazdan önce. Rengarenk gelişigüzel boyanmış gecekondu tipli iki katlı evler, sokakların sesi olan graffitilerle boyalı duvarlar ve futbol sevdalısı gençler var yollarda. Bir de baş(sız) aşağı gelecek şekilde köprüden aşağı sallandırılmış çırılçıplak soyulmuş uzuvları kesilmiş kadınlar ve adamlar var. Ya kafaları boyunlarından ayrılmış, ya da hem kolları hem de kafaları olmayan cesetler bunlar. Alejandro canavar’a hoşgeldiniz derken kastettiği şehrin kendisinde cisimlenmiş saf kötülük. Bir buçuk milyonluk nüfusuyla Meksika’nın Chihuahua eyaletinde yer alan Juarez, dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri olarak anılıyor. Uyuşturucu kartelleri arasında süren çatışmalarda binlerce insan hayatını kaybetmiş ve kaybetmekte halen daha.

Tüm bu kaosun içinde henüz daha kurallarını kimin koyduğunu bilmediği savaş oyunlarının içinde neden neden diye soran bir piyona dönüşüyor Kate. Gönüllü olmadan önce evli olup olmadığı ve çocuğu olup olmadığı soruluyor kendisine. Geride kalacak olan endişe dolu bir eş ve çocuklarını özleyen bir anne bu tip bir görev için düşünülen ajan için aranılan özellikler değil. Uyanık, tetikte ve farkında olmaları tüm ekipten istenilen özellikler. Bir sürü sert adamdan oluşan ekipteyse sadece Kate var kadın olarak. Arabada giderlerken 1900’lü yılların başında Başkan Taft’ın Başkan Diaz’ı ziyarete 4000 asker koruması eşliğinde geldiğini anlatıyorlar. Buna rağmen güvende hissedip hissetmediğiniyse onlar da bilmiyor. Aradan geçen bir yüzyıl var ve günümüz Juarez’inde değişen fazla bir şey yok gibi.

images-18

images-17

images-10

Kate yeni boşanmış ve yakın arkadaşı hukuk mezunu Reggie’nin de onunla birlikte operasyona gelmesini talep ediyor. Ortasına düştükleri savaş, bir adamın intikam hikayesinin bir parçası olmakla son buluyor nihayet. Karizmatik av köpeği, kederli avukat/savcı Alejandro rolündeki Benicio Del Torro karısının başını kesen, kızınıysa asitle yakan kartelin başındaki Fausto Alarcon’u iki oğlu ve karısıyla yemek yerken kıstırıyor lüks malikanesinin bahçesinde. Onu suçlayan Alejandro’ya kimden öğrendik sanıyorsun derken sistemin içindeki yerleşik rolüne ve tüm acımasızlığına rağmen onun da ders aldığı bir öğretmen olduğunu ve bunun da vatanının onun geldiği ve yetiştirildiği topraklar olduğunu ima ediyor. Alejandro gözünü kırpmadan öldürüyor aile bireylerini, kısa ve acısız bir şekilde. Her gün uğruna bir sürü insanın öldüğü adam önündeki tabağında bulunan yemeğiyle baş başa kalıyor. Yerinden kımıldayamadan, dirseklerini masadan çekmeye fırsat bulamadan kalakalıyor öylece. Tek tepkisi acıdan büyüyen gözleri. Oynadığı rol çığlık atmasına engel oluyor. Affedilmek için dizlerinin üstüne çökmek ve yalvarmak ona göre değil. Fakat bir sürü insanın ölümünden sorumlu bir adam için kolay bir son gibi görünüyor az sonra Alejandro’nun onu makineliyle taramak suretiyle öldürecek olması.

S_D045_11529.NEF

Filmdeki en önemli cümleyi sarf eden kişi rolünde Savunma Bakanlığı’ndan Matt Graver/Josh Brolin var. Ölümle burun buruna gelmekten, insanların kaderleriyle oynayıp, kederlenmelerini izlemekten her şeyi boş vermiş sanki. Kate bir sürü önemli adamın kendilerinden de önemli olan önemli bir yuvarlak masa etrafında toplandığı odada ayağında parmak arası terlikleriyle oturan Matt’e bakıyor ilk önce nasıl adamların karşısına çıkacağını anlamaya çalışarak. En nihayet neden burada olduğunu söyleyen kişi de Matt oluyor. Çünkü CIA ABD sınırları içinde evcilleştirilmiş bitişiğine operasyon düzenleyemiyor. Çünkü uyuşturucu trafiğini belli bir düzeyde kontrol altına almak şartıyla yönetme yetkisi bu bir avuç insana verilmiş ve nüfusun yüzde yirmisi uyuşturucu kullanıyorken, taleple başa çıkmaya çalışan ve arzı kontrol altına almaya çalışan bir mekanizma var cıvataları paslanmış. Kısacası kahramanlık taslayıp, sivrildiğin anda kendinin ve sevdiklerinin uzuvlarını kısmen, ruhunuysa işlere bulaşıp burnuna kadar boka batmak ne imiş gördükten sonra tamamen kaybedeceğin ve her zaman senden daha güçlü, daha zalim, kaybedecek bir şeyi olmayan insanların olduğu bir dünya burası. Kolaylıkla büyüyüp, kolaylıkla da küçüleceğin bir yerde inceden bir ipin üzerinde arkanı kollayarak karşıdan karşıya geçmeye çalışıyorsun ve bu bir süre sonra senin yaşam tarzın oluyor. Bir sürü sert adam ellerinde makineli tüfekler, üzerlerinde çelik yeleklerle rambo gibi ilerliyorlar gecenin karanlığında. Neden mi? Gürültü çıkarmak için.

images-14

images-25

images-11

Filmin yönetmeni Denis Villeneuve, Incendies’den beri her filmini bir şekilde izlemiş olduğumu, filmografisine baktığımda gördüğüm bir yönetmen. Bir şekilde seçtiği konular, filmlerin uyarlandığı kitaplar, oyunlar, seçilen mekanlar ve bu mekanların ve insanlarda susuzluk yaratan çöl kavramının cazibesine kapıldım belki bilmeden. Ortadoğu, Meksika, bilinmezlik ve kendi kafasının içindeki çölde kaybolanların hikayeleri vardı başrollerde. Karakterleri kaotik coğrafyalarda, başa çıkılması zor sorunların ortasına yerleştirdi Villeneuve.

Sistem ya da yetkili birimler aciz kaldığında kendi adaletini yaratmaya çalışıyor onun karakterleri. Kimse karanlığı görmeden aydınlığa çıkamıyor ve bir artı bir her zaman iki etmeyebiliyor ve bazen insan böyle benim gibi bir yönetmenin en çok hangi filmine saplanıp kaldığını hatırlayıveriyor yeri gelmişken ve geçmişi eşelerken. Ve Denis Villeneuve benim için Incendies demek olsa da gerek görüntü yönetmeni Roger Deakens’ın panaromik çekimlerle gözümüzün önüne serdiği atlas okyanusu gibi duran çöl ve o çölün ortasına legolardan yapılmışçasına yerleştirilmiş Juarez’in tekinsiz manzarası, gerekse Tanrısal bir bakış açısıyla bakmamızı sağlayan içinde yaşayan insanların birbirini kolaylıkla harcayıp katlettiği şehrin karakteri de unutulacak gibi değil.

Filme dahil bir de yan hikayecik var çok beğendiğim. Meksikalı bir polis ve onun ailesinin hikayesi anlatılıyor. Kaçakçılığa bulaşan ve Alejandro’nun sonunda öldürdüğü adam evli; hayatından bezgin bir eşe ve bir oğula sahip. Küçük oğluyla az diyaloglu ve hemen hemen tüm Meksika’nın ortak zevki olan futbol üzerinden ilerleyen bir ilişkileri var. Futbol yoksul ülke gençlerinin kurtarıcı umudu olarak çıkıyor burada da karşımıza. Baba ölüyor, başka babalar da ölüyor, kartelin başındaki adam ve başka adamlar da. Tek bir şeyin sesi kesilmiyor bir türlü. Çocukların futbol maçlarını bile bölen bir ses.  Makinelilerin susmak bilmeyen sesleri. Nazik Villeneuve insana çok da nazik davranmayan bir coğrafyadan çıkmış ya da o coğrafyaya bulaşmış insanların arasında kazananın bulunmadığını, kimsenin masum kalamayacağını söylüyor kibarca.

images-16

downloadfile-3

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: