ANLAR VE İNSANLAR : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, KARS’A DOĞRU

 

ANLAR VE İNSANLAR : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, KARS’A DOĞRU

Sivas’tan Kars’a aktarmasız giden bir otobüs bulamadığımdan, ilk önce Erzurum’a gitmemin en doğrusu olacağı söyleniyor otogara açmış bulunduğum sayısız ve umutsuz birçok telefon görüşmesinden sonra. Razı oluyorum kaderime. Nasılsa alıştım parça parça dolaşmaya dünya üzerinde. Bir kız arkadaşım arıyor, tam da ben on’a doğru otogara girip, yolcu aldıktan sonra da on gibi kalkacak olan otobüsümü bekliyorken. Bu kız arkadaşımın belirgin bir özelliği hep Avrupa’ya gidiyor olmasıdır. Atlar uçağa ve Avrupa’ya gider. Fransa’yı şehir şehir bilir ve ne nerede onu da bilir. En iyi Fransız, Ortadoğu ve Uzakdoğu lokantalarını bilir. Versailles’i, Louvre’u defalarca dışarıdan tavaf etmiş, içeriden fethetmiştir. Ressamların, heykeltraşların özel hayatlarına dair trajik anları, büyük aşklarını seyahatlerini anlatırken araya tatlı tatlı sıkıştırmasını bildiğinden, ondan sonra gidip de gezdiğimiz her yerde onun ayak izlerinin ve hikayelerinin üzerinden geçeriz adım adım. Rodin, Camille Claudel, Leo, Picasso, büyük aşkları ve tuhaflıklarıyla yanıbaşımızdadır onun sayesinde. Yine bu kız arkadaşım sayesinde keşfetmiş olduğum ve hep uygular olduğum bir başka sanat eseri değerlendirme düsturumsa ondan sonra bir tabloyu incelerken o tabloya bakarken ressamın neler çektiğini düşünmemdir. Ne büyük aşk acısıyla ama ne büyük bir ilhamla, yasak aşkın kollarında ya da savaşın tam ortasında yüreği kan ağlarken ve tüm bunların yansımasında oluşan tablonun gerisindeki hikayeye odaklanmaya çalışırken bulurum kendimi onun sayesinde. Tablodaki göçmen kuşların, o karanlık dev dalgalarıyla bakanı yutmaya hazırmış gibi görünen denizin ressamın ruh haliyle bir ilişkisi olduğunu bilirim her zaman. Müsaadenizle, kız arkadaşımla yaptığım bu tuhaf konuşmanın metnini olduğu gibi sizlere aktarıyorum. Kız arkadaşımın mahremiyetini korumak adına şaşırtmacalı bir isim veriyorum, Ayşe babaannemin adıdır ve dolayısıyla da çok sevdiğim bir isimdir.

Ayşe : Selam, nerelerdesin, görüşemedik.
Ben : İyiyim, ben Anadolu oldum, gezmekteyim.
Ayşe : Aa yine mi?
Ben : Yine.
Ayşe : Neredesin peki?
Ben : Sivas.
Ayşe : Gitmemiş miydin? Sivas’a?
Ben: Gitmiştim ben Sivas’a. Gene geldim ben Sivas’a.
Ayşe : Ne zaman döneceksin? Görüşelim sen gelince.
Ben : Şimdi yola çıkmak üzereydim, on otobüsüyle Erzurum üzerinden Kars yapacağım.
Ayşe : Aa… İşin mi yok kızım ya? Roma, Amsterdam varken? Üstelik bu havada. Pes diyorum sadece.
Ben : Derinlik arıyorum ben.
Ayşe : Aklını mı kaçırdın sen? Derinliği bulmaya bir uçtan bir uca hem de otobüsle mi gidilir? Yollarda telef olduğunla kalacaksın. Vakit varken dön gel geri. Gel beraber Paris’e gidelim.
Ben : Bu kadar yaklaşmışken olmaz. Altı saat sonra Erzurum’dayım. Akşama da Kars’ta. Üstelik aşıklar şehrine seninle gitmeyi düşünmüyorum.
Ayşe : Buldun mu bari?
Ben : Neyi?
Ayşe : Aradığın derinliği.
Ben : Henüz değil, çalışıyorum.
Ayşe : Bir koca bulalım sana.
Ben : Sen buldun ne oldu?
Ayşe : Buldum en azından. Bulmuştum en azından. Bir başkası benimkini bulana kadar diyelim.
Ben : Ben almayayım.
Ayşe : Neyi alacaksın bilelim de. Mülteciler bir yanda, PKK’sı, Işid’i… Kızım korkutuyorsun beni. Hiç bilmedin canının kıymetini. Böyleydin sen. Alem gider Mersin’e, sen gidersin tersine. Kör kuyuya atla deseler, ilk sen atlarsın.
Ben : Artık atlayamam, çünkü yaşlandım. Mülteciler her yerde. PKK beni ne yapsın? Annem gibi konuştun. Otobüsüm kalkmak üzere.
Ayşe : Ondaydı otobüsün, daha yarım saat var.
Ben : Erken geldi, erken de gidecektir.
Ayşe : Nereye? Off tamam, kendine dikkat et.
Ben : Ederim.
Ayşe : Ben şimdi ne yapayım?
Ben : Ne gibi?
Ayşe : Senin için.
Ben : Yasin oku.
Ayşe : İnşallah trafik terörüne kurban vermeyiz seni. Öne geç de bari, şoförleri takip et.
Ben : En önde giderek, şoförü ayık tutmayı nasıl başarabileceğimi söylersen tam olacak. Sen pilot kabinine giriyor musun?
Ayşe : Eskiden kazalar öyle olmaz mıydı? Adamcağız yorgun olurdu, transa girer ve uyurdu.
Ben : Trans mı?
Ayşe : Sözün gelişiydi. Neyse sen kendine dikkat et yeter.
Ben : Tamam. Tamam. Binlerce, milyonlarca kez tamam. Yeter ki sen tamam.

Gidenin yolundan döndürülemeyeceğine dair iyi niyetli bir telefon görüşmesi daha son bulmuş olup, yoluma bir başka engel daha çıkmasına fırsat vermeden perona yaklaşmış olan otobüsün içine kendimi atmamla, gerisin geri dışarı atmam bir oluyor. Uzun yolculuklardaki en mühim kuralı unutuyorum. Eğer bir otobüse ilk duraktan binmiyorsan, sakın ola kendini darda kalmışlar gibi içeri atma. Tabii eğer buna fırsatın varsa. İzmir’den yola çıkıp, Erzurum’a gitmekte olan Esadaş firmasına ait otobüsün uzun saatler boyunca süren çileli ve havasız kalmış yolcularının besmeleler çekerek ve şükür sesleriyle boşalttıkları ve gecenin tortusunun silinmesinin öyle kolay mümkün olmadığı otobüsün daha ilk basamaklarında burnuma gelen ağırlaştırılmış müebbet yağ ve ter kokusuyla nasıl başa çıkacağımı bilemeden tıpkı Ayşe’nin dediği gibi transa geçiyorum bir anda. Herkes uyumuş uyanmış ya da daha uyukluyorken, uykularının tatlı bir anında, yolculuklarının biteceği anı ümit etmekten yorulmuş, saçları başları dağılmış yolcular, kendine gelmeyi başaramayacak gibi görünen muavin ve ikinci kaptan dökülerek ve sallanarak iniyorlar aşağıya. Küçük çekçekli valizimi emanet etmeye çalışıyorum muavine bir gayret. Muavinde benim balizimi kaldıracak hal yok. Sadece bakıyor küçük mor valizime. Karşılığında bilet vermeyecek misiniz diyorum, kim ne yapsın senin bavulunu dercesine omuz silkiyor. Adamın saçlarına takılıyor gözüm. Sağ tarafına yattığı ve ellerini dayandığı yere siper ettiği yüzündeki kızarıklıktan belli oluyor. Saçları yukarı doğru havalanmış, gözlerindeki mahmurluğu atamamışken, üzerine gelen güneş ışınlarının hedefi oluyor bir de benim sayemde. Yüzünü buruşturup lavaboya doğru kaçıyor.

Nihayet yola çıkıyoruz. Otobüsün içi tenha. Önümdeki ikili koltukta bir anne kız oturuyor. Onların yanında da ilk önce dedeleri olduğunu sandığım ama kavgalarından karı koca olduklarını kavradığım çiftten adam karısına bağırırken yakalanıyor bana. İtaat edeceksin bana diyor, aklınca sert bir çıkışın karşı tarafa ders vereceğini düşünerek. Aralarında çok yaş farkı var ve evde işler kim bilir nasılsa, kavgaları sokakta da dinmiyor. Genç kadın kapalı da olsa itaat etmiyor adama. Bağırıveriyor sinirlerine hakim olmaya çalışmadan. Adam kadına bağırırken kızarıp bozarıyor, kadın her defasında kontrollü bağırıyor. Ee yeter beee ve ne yaparsan yap derkenki çıkışları ciddi anlamda tutarlı ve kadın ses tonuna hakim. Göz göze geldiğimizde adam gözlerini kaçırıyor, kadın umursamadan hem adama çıkışıyor hem de beni süzüyor bir taraftan. Bunlar molalar esnasında paylaştığımız gizli anlarımız oluyor. Bu garip evliliğin, dışarıdan tek güzel görünen tarafıysa dedenin pardon babanın torununa off kızına sevecenlikle yaklaşıyor olması. Küçük kızlarıysa uykusunu almış olduğundan bir şeyler atıştırdıktan sonra yerinde duramaz hale geliyor. Annesiyse oralı bile olmuyor, takıyor kulaklığını dizi izliyor, akan manzarayı izliyor. Kız kendi kendine oyunlar uyduruyor çaresiz. Adamın enerjisi olsa kızıyla ilgilenecek ama yaşlılık ve yorgunluktan bayılıp bayılıp ayılıyor. Bazen gözünüzün önünde cereyan eden olaylar sizi bir takım şeylerden soğutur ya, ben de evlilikten soğuyorum.

Yaşam enerjimi düşüren çiftten uzaklaşmaya çalışıyorum her ne kadar gözümün önünde olsalarda ve dışarıda akan manzarayı izliyorum uysal uysal. Tülü, Sarhan ve Şaip köylerinden geçiyoruz. Burası Erzincan, Refahiye. Çok az haneli köyler bunlar. Yönleri, yolları şehirlerarası karayoluna bakıyor. Karlar örtmüş evlerinin damlarını. Tülü’deki sakinliği anlamaya çalışıyorum. Nedenini izlediğim bir video söylüyor. Göç yüzünden köyde sadece dört ihtiyar kaldı diyor. Onlardan biri muhtardır. Kalanlar da ona oy vermiştir. Herkes birbirini bilmektedir, nasıl bilmesin ki? Zaten onlar da akrabadır. Kız almış vermiştir. Birbirlerini en yakın hastaneye götürüp getirip, sonra da gömeceklerdir köyün mezarlığına. Hayat işte. Burada da böyle geçiyor. Dağları aşa aşa geliyoruz Erzurum’a. Sabahattin Ali’nin dizeleri var dilimde; “Benim meskenim dağlardır ” diyordu Ali, güzel Ali.

“Bir gün kadrim bilinirse
İsmim ağza alınırsa
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır”

Dediği de çıkmıştır en sonunda. Meskeni dağlar olmuştur başı dağ, saçları kar, deli rüzgarları seven, kadri aslında çok çok iyi bilinen am herkesçe söylenmeyen Kürk Mantolu Madonna’nın Tanrısının. Bir medeni vardır bu coğrafyanın içine doğmuş olmasının, bir nedeni vardır Sinop Cezaevinde yatmasının, bir süre sonra aynı topraktan ekmek yiyemez olmasının, dışlanmasının, örselenmesinin. Aldırmaması gereken kendisidir, aldırması gerekense geride kalan hepimizizdir.

Nihayet Erzurum’a gelmiş bulunuyorum. Etrafta evin barkın olmadığı rüzgar sesinin mesken tuttuğu otogarında iniyoruz. Nasıl soğuk anlatamam. Çok da esiyor. Başıma kapişonumu geçiriyorum, önümü ilikliyorum telaş içinde. Dağdan gelen esinti başka şeye benzemiyor. İnsan buz kesiyor bir anda. Beni Kars’a giden bir firmaya bırakın diyorum. Merkezde bir yazıhanenin önüne teslim ediliyorum. Esadaş Turizm’in içindeki iki yağız ve esmer delikanlıya biletimi kestiriyorum yirmi liradan. Bavulumu bırakıp çevreyi anlamak için dışarı çıkıyorum. Bir sürü kafeteryayı doldurmuş bir sürü genç var yürüdüğüm bulvar boyunca. Bir büyükşehir burası. Usulca girdiğim kafelerden birinin tuvaletini kullanıyorum kimselere belli etmeden. Önümde uzun bir yol var ve ne olacağı, başıma neler geleceği hiç belli olmaz.

Ucu ucuna Esadaş’a gidiyorum. Sizin minibüs geldi diyorlar. Yarın Lgs sınavı varmış ya da Ygs. Öğretmenler dolduruyor bu yüzden otobüsü. Sınav görevi çıkmış hepsine. Hemen arkamdaki dörtlü koltukta oturmakta olan üç bayan öğretmen kendi aralarında kıkırdıyorlar. Bir tanesi telefonunu bagaja düşürüyor. Komik şeyler söylüyorlar. Hizamdaki tekli koltukta elinde hakimlik giriş sınavı belgesi olan esmer bir genç var. Şoför ve muavin onu öne çağırıyor bir süre sonra. Neden diye soruyor, burada daha rahat edersin diyorlar. Çaresiz öne geçiyor genç. Haremlik, selamlık bir oturma planı yaratılıyor. Hava kararıyor, göz gözü görmüyor, karanlıkta Kars’a ineceğim. Hayatta en sevmediğim şey ilk defa göreceğim bir şehre kör karanlıkta inmek. Asabım bozuluyor. Arkadaşımla konuşmalarımız geliyor aklıma. Al sana derinlik diyorum. Karanlık derinlik. Ne işim var Kars’ta? Ne işim var Doğu’da? Herkes bir yerin batısına gider, bense hep doğusuna. Berbat bir müzik çalınıyor kulağıma açtıkları kanaldan ya da koydukları cd’den gelen. Gene geliyor o. “İç sesim”. Nerelerdeydin diyorum, bana Deep Purple mı bekliyordun diyor. Tarif edilmez bir yalnızlık içerisindeyim, bir teselli ver diyorum, oh olsun sana, bana, bize diyor. Çok gaddarsın diyorum, önce kendi kendine acımayı öğren diyor. Ben herşeye rağmen seni seviyorum diyorum, sen zaten anca kendini seversin diyor. Sonra da gidiyor. Beni de bir başına bırakıyor. Gaddar pislik. Nedeni belirsiz bir huzursuzluk ve endişe taşıyorum yüreğimde. Bir daha gelme, istemiyorum artık seni diyorum. Derin bir sessizliğe gömülüyor. Ben de susuyorum.

İn bin, koştur, düşün, ürk, kork, hayaletleri kovala dur derken seyahatimin bu aşamasında hiç fotoğraf çekmemiş olduğumu görüyor ve bunu size hissettirmek için tüm perişanlığımla çekmiş olduğum selfie’mi bari diyorum paylaşayım da renk olsun yazıma. Kars’ta buluşmak umuduyla.

20160313_102547

THE SELFISH GIANT/ BENCİL DEV:

b001-0093

Bu sene içerisinde, acaba 2014 yılının ocak ayını mı yoksa bir sene öncesine giderek o günden itibaren bugünü mü hesaba katmalıyım bilemiyorum, ama aynı ya da ayrı yerkürede ama aynı zaman diliminde, bugün, şu saate kadar izlediğim ve en çok beğendiğim film Clio Barnard’dan “The Selfish Giant”/ “Bencil Dev”. Filmi izlerken yönetmeninin erkek olduğu hissine kapıldım. O karedeki hareket doğru zamanda geldiğinde hayat kurtarabiliyor ve tüm filme yayılmış olan acımasızlık değil acımasız anlatım Haneke’den, Loach’a ya da Dardenne’lere ılık bir geçiş oluyor. Ve bahsettiğim o sahnedeki hareket en azından sizi hayata bağlayabiliyor kısa süreliğine de olsa.. Yaşanmıştır bir gün bir yerde.. Ve doğru insandan gelmiş olmalıdır, doğru zamanda, doğru yerde.

Konusuna gelince; sistemin bir türlü baş edemediği biri asi ve öfke kontrolü olmayan gözüpek kahramanıyla, diğeri  sistemin bir nefes aldırtacak kadar bırakıp sonra geri dönmesi taahhüdü ve vaadiyle öğrenimine ara verdirttiği iyi kalpli tombikten oluşan onlu yaşların başındaki iki çocuğun yaşlarına, kendilerine en az iki beden büyük gelen dış dünyaya, parasızlığa, acımasızlığa, kendilerinden daha güçlü adamların varlığına kısaca maruz kaldıkları tüm haksızlıklara sadece birbirlerine tutunarak direnmelerinin hikayesi. Doğanın kendi içinde bir kanunu var ve her zaman güçlü olan ayakta kalıyor, duygusal ya da ne anlamda olursa olsun zayıf olan bir ders verir gibi çekiliyor kareden, pardon hayattan. Ama insan ne kadar batarsa batsın, daha dibe batmaya muktedir ve tıpkı öfke kontrolü eksik hırçın ve minik kahramanımız Arbor gibi kişi, kendinden nefret ettiği için de nedamet getirebilir ve kendi başına kaldığında da içindeki nedamet büyür, büyür ve bir çığ olur. İngilizlerin çok sevdiği ve sık başvurduğu filistenliktense eser yok bu filmde. Kibir yoksunu bir İngiliz filmi izlemenin coşkusunu ve şaşkınlığını üzerimden atabilseydim daha entellektüel bir şeyler yazabilirdim sanıyorum. Ben de duygusal yazayım o zaman: Uzun zamandır bir sahnesiyle üzüntü şokuna girip, bir sahnesiyle de hıçkırarak ağlamama neden olan tek filmdi. İsmini Oscar Wilde’ın “Mutlu Prens” indeki bir masaldan alan filmin masalla olan benzerliği ise çocukların ne şimdiki zamanın fakir İngiliz mahallelerinde ne de Wilde’ın İngiltere’sinde kendilerine oynayacak bir bahçe bulamamaları, dolayısıyla zar zor çocukluklarını yaşayabilmeleri ve kurtarıcı Mesih’in sadece masallarda görünmesi. Arbor’ın Mesih’i ise Swifty’ye dönüşüyor ve her şeyini yitirenin her şeyi kazanabileceğine dair bir umut doğuyor insanın içinde. Her ne olursa olsun bir film umut vermeli dünyadaki tüm manyaklaşmış, sapkın ve açgözlü insanlara inat…

The Selfish Giant Clio Barnard

EZİYET ÜNİVERSİTESİ:

“Bizi dünyayı güzelleştirmek için yaratmıştın!” dedik
“Sizi daha da hoşnutsuz kılarım!” dedi
“Kimin ne olacağı aşikar” dedik
“Kimsenin sonunu bilemezsin” dedi
“İnsan arızalıdır” dedik
“Ikınmadan nereden bilirdin?” dedi
“Boştur bu geçen zaman” dedik
“Siz öyle sanın” dedi ve kinayeli bir tonda ve güçlü bir şekilde güldü.
İtiraf etmek gerekirse korktuk. Sanki gökgürültüsüydü. Ama altta kalamazdık ve sıkıştırdığımız kuyruklarımızı olabildiğince gizleyerek;
“Vermekte cimriydin” dedik
“İstemeyi bilmediniz ki!” dedi
“Sağımız solumuz karanlık” dedik
“Önünüze bakmadınız ki!” dedi
“Kendilik bilincimiz yeni oluştu” dedik
“Hayatta hiçbir şey için geç değil” dedi
“Bize karşı kinayecisin” dedik
“Sizse gereksiz sitemkar” dedi
“Tüm idareler yanlış” dedik
“Çobanı seçen sizdiniz” dedi
“Gelecek ürkütüyor bizi” dedik
“Gününüz ne güne duruyor” dedi
“Bölündük” dedik
“Tevazunuz nerede?” dedi
“Bizim elimizde değildi yaşananlar” dedik
Gene güldü.
“Biz ayrım yapmadık” dedik
Daha şiddetli güldü güldü güldü…
Sustuk
O da
Çok sürmedi bilmeye açtık
O ise sabırlı
Gene sorduk sorduk sorduk…
Her şeyi bildi
Zamanla gördük.
Ama biz de öldük. Her anlamda.
—-.—-

Şu an aynı müziği dinliyor olabiliriz mesela. -Dik mi demeliydim?

—-.—-

YERİ GELDİĞİNDE YAŞAMAK İÇİN YA DA HAYATINA DEVAM EDEBİLMEK İÇİN YOKTAN VAR ETTİĞİN YAHUT HAYATININ BİR PARÇASI OLAN VE HATTA SAPLANTIN OLAN TAM 66 KİŞİYE SORULDUĞUNDA ALINMIŞ 66 PARLAK NEDEN/CEVAP(UZMAN KİŞİNİN YORUMLARIYLA):

Soru:Yaşamak için neden/leriniz nelerdir?

1-Çocuğum
2-Gene çocuğum
3-Çocuklarım
4-Oğlum
5-Kızlarım
6-Mesleki başarım
7-İşim
8-Ailem
9-36 beden bikinime girmek, 38’de olur(ama 40 olmasın, nolur Tanrım!)
10- Üç gece, beş günlük(uygun fiyatlı tur programı bu nihayetinde ve muhtemelen ilk uykusuz gece sonrası gittiğiniz ülkeye, dönüş gününüzde ise topraklarınıza alışmakla geçirilecek şaşkın ve bilinciniz uykuyla uyanıklık arasında garip bir noktaya ulaşmışken “şimdi ülkenin en büyük ama pek büyük..” anonslarıyla uyandırıldığınızda aslında hiçbir yerin çok büyük olmadığını idrak etmenize müteakiben ben şimdi neden burada bunca yorgunluğu çekiyorum diye kendi kendinize sorduğunuz o anda az ya da çok bir başka ülke gördüm diye atacağınız cakaların tesellisiyle sıkı sıkıya tutunursunuz anınıza) gez götüm yolları konulu, televizyondaki gezgin programlarına özenip de çıktığım yurtdışı seyahatimde koca bulmak(en patetik olan buydu; evde kalmış kız kurusu logolu bu grubun yaş aralığı 30 ila 40 arasında değişmektedir, azaladabilir, çoğaladabilir, bazı yaşlar hep aynıdır değişmez kırksa kırktır on yıl boyunca. Halen daha umudunun olması ise takdire şayandır, bir umuttur yaşatmaktadır insanı..)
11-Daha çok para kazanmak, yeni bir ev için, olmadı arsa alır müteahhide veririz.
12-Doktor koca bulmak
13-Öğretmen bayanla evlenmek
14-Para
15-Money
16-Argent
17-Aşık olduğum kızla yarın öpüşmek, yarın ama; olmadı ondan sonraki yarın
18-Çok para kazanıp güzel kızlarla yatmak
19-Çok para kazanıp erkeklere muhtaç olmamak
20-Çok para kazanıp dünyadaki bütün kızlarla yatmak(bu gencin yatmaktan kastı tek uyumaktı sanıyoruz yahut hiç uyumamak, bizler de tam anlayamadık)
21-Para yapıp içinde bulunduğum sefaletten kurtulmak
22-Ciddi para yapıp ailemi ve kendimi içinde bulundukları müşkil durumdan kurtarmak
23-Para biriktirip bir an önce kendi uzmanlığım olan işimi kurmak ve ağız kokusu çekmemek(bunu söyleyen arkadaş dişçi idi!)
24-Baş aşçı olmak
25-Baş mühendis olmak
26-Başbakan olmak
27-Bir yerin başı olmak, artık nerenin olursa.
28-Şu akıl hastanesinden kurtulur kurtulmaz, cadaloz kayınvalidemle, geveze kayınbabamı ve hanımın tüm paragöz sülalesini jülyen jülyen doğramak ve etlerinden salam ve sosis yapmak.
29-Zengin koca bulup, balayına Maldivler’e gitmek
30-Zengin koca bulup, eski gecekonduma Mercedes’le gitmek
31-Hafta sonu gideceğim Deep Purple konseri
32-Rus aftosunun koynundan çıkmayan kocamı kara büyü ile eve döndürüp, evi üzerime geçirdikten sonra habersiz satışını yapıp tüpçü Murtaza ile sayfiyeye yerleşmek:Fadime
33-İş yerimdeki rakiplerime üstün gelmek için çevirdiğim tüm tezgahların, bugüne dek kurduğum tüm kumpasların su yüzüne çıkarılmadan müdürlüğümün gelmesi.
34-KPSS’yi kazanmak, memur olarak herhangi bir yere atanmak ama ne olursa olsun devlete kapağı atmak, devletin olmak, yeter ki devletin olayım demirbaşı bile olurum.
35-Hamile kalmak için sıfır sperm sayılı kocamla sayısız kereler başvurduğumuz embriyo transferi işlemlerinden sonra en nihayet rahme tutunan şimdilik fasulye büyüklüğündeki bebeğimle sorunsuz bir hamilelik geçirmek ve artık içime işlemiş olan kendimi üzerine tüm haşmetimle oturup, sıcak tutmak gayretiyle en çok da üşümesin diye çift sarılı bir yumurta olarak insanoğlunun kursağına gitmek üzere teflon tavada üzerine karabiber serpiştirilen bir kahvaltının parçası mı yoksa bir civciv olarak bana mı kalacağı endişesiyle yaşayan bir tavuk olarak hissetme duygumdan sonsuza dek kurtulmak.
36-Doğal yollardan hamile kalmak(bunu diyen yeni evli kadın, 35 numaradaki bayanın hiç sonu gelmeyen cümlesinin etkisiyle bir çırpıda söyleyiverdi. Yaşama nedeni miydi bilemiyoruz, kendini kötü hissetmiş olduğundan olsa gerek ya da bu uzuun cümlenin bir şeylerin öncülü olabileceği hissine kapıldığından kim bilir, bir yakarış hatta bir çığlıktı ağzından dökülenler).
37-Popçu olmak, topçu olmak, en sonunda da ismimi kullanıp çorbacı açmak.
38-Yeşil sahalardaki boşluğu doldurmak(geniş görüp bana da yer vardır diye ortama dalmak isteği hiç bitmeyebilir).
39-Emekli olup bağlan bahçeylen uğraşmak, köyüme geri dönmek
40-Çocuklarımın mürüvvetini görmek
41-Çocuklarımın mürüvvetimi görmesi
42-İkinci evliliğimi genç hanımla yapmak
43-Üçüncü evliliğimi genç hanımla yapmak
44-Gazetelerin birinci sayfasına manşet olmak(Oldu da pek iyi olmadı.)
45-Devreden sayısal 146. Hafta çekilişleri
46-Seri piyango biletlerim
47-Evi tuğladan yapıp, kızı Muğla’dan almak.
48-Arkamda saygın bir isim bırakmak
49-Arkamda saygın bir miras bırakmak
50-İçine tutku karışmış üniversite cinayetini araştırıp, üzerine roman yazmak(kız güzel miydi acaba?) ve acıların üzerinden bir başarı inşa etmek(şimdiden bravo bana, sefil ve az gelişmiş aklıma)
51-Genç Turkcellliler kampanyası devam ediyor ise, çocuğun telefonunu alıp hanımın sinema biletini bedavaya getirmek(en yaratıcı ve kısa vadeli yaşama nedeni buydu)
52-Kuğu Gölü gibi bir şey bestelemek(en çılgıncasıydı ama gözlerinden tuhaf pırıltılar geçiyordu besteci aday adayımızın, bir an korktuysak da biliriz ki müzisyenlerden kimseye zarar gelmez, Bertrand Cantat’sa istisnadır.)
52-Tibet’te Budist rahiplerle yanyana ibadet edip tesbih çekerken, neden kendi ülkemde aynı derinliğe inemediğimin cevabını bulmak. Muhtemelen Tibet’te de o derinliği bulamayacağım çünkü derin olan yerler değil, sığ olan benim kalbim(böyle bir durumda herkes okyanusun en derin yerine atlar bir daha da çıkmazdı, oysa ki..)
53-Tatlı tatlı anırmak(söyleyen beş yaşında bir çocuk idi).
54-Tüm dünyanın müslümanlaştırıldığını görmek(sakalları çorbanın içindeydi, Vahabiymiş)
55-Şehrime denizi getirmek(dört tarafı karayla çevrili bir ilin belediye başkanı idi, “ölmeden ama” dedi, gözleri doldu, cümlenin sonunu getiremedi, ağlamaya başladı:duygusal başkan)
56-Hacca gitmek
57-Umreye gitmek
58-Salondaki üçlüyle, iki berjerin yüzlerini kadifeyle kaplatmak
59-Bizim adama bulaşık makinesi aldırmak, bulaşıktan çıkmayan ön yüzeyi kıpkırmızı olmuş ellerimi pamuklarla sarıp sarmalamak, vazelinlerle ovmak
56-Bazen bağırışlarından cinnet getirecek hale geldiğim tüm çocuklarımı ve dışarıda top peşindeki tüm diğer çocukları bir gemiye atıp uzak diyarlara, ufukları açılması bahanesiyle gönderip, arkalarından su dökmeden uğurlamak, bazen böyle hislere kapılıyorum işte yerli yersiz.
57-Amcamın sapıkların şahı oğlundan hamile kaldıktan sonra annemin baskılarıyla ve babamın dayaklarıyla konu komşudan ve tüm sülaleden gizli doğurup cami avlusuna bıraktığım o günden tam on sekiz yıl sonra hala daha her gün tekrar, her gece hiç aralıksız rüyalarıma bulaşmasıyla hiç dinmeyen vicdan sesimi ne yastıkla, ne ellerimle, ne de ilaçlarla boğamadığımdan bedensel özürlü vicdanımsa bir başına camdan atlayamadığından bebeğimi bulmak, bebeğimi bulmak, bebeğimi bulmak. O şimdi on sekiz yaşında bir genç adam.
58-Düğünü ucuza getirmek, ev eşyalarını ikinci el bit pazarından almak
59-Anne tarafından gelecek olan mirasa konabileceğim günleri görmek; yaşamak, yaşamak, daha uzun(uzun dediysem ömür denen şeyi çan eğrisi gibi uzunlamasına düşündüğümden olsa gerek sanırım yoksa çok derdim geniş açıyı baz alarak) yaşamak.
60-Tüm Milliyetçi Kürtleri topraklarımızdan sürmek(çaprazlama ve misilleme)
61-Tüm Milliyetçi Türkleri topraklarımızdan sürmek(çaprazlama ve misilleme)
62-Tüm Milliyetçi Paganları topraklarımızdan sürmek(kalmışlarsa)
63-Kimseye muhtaç olmamak için diet yapmak, spor yapmak, sağlıklı olmak(en dokunaklı cevap idi, sanki sağlıklı sağlıklı bir araba çarpsın ya da biri bir kurşun sıksın, olmadı yanlış kabloyu keseyim de anında öleyim der gibiydi).
64-O çocuğun tek beni sevmesi
65-O çocuğun tek beni seçmesi
66-Acılara gark olup -ama hep ve mutlak ve hiç geçmeyen acıya- Rimbaud’dan iyi şiir, Tolstoy’dan iyi romanlar yazmak(Ve hep bir ölüyle bilek güreşine girerek zaten baştan yenilmek. Tımarhanedekinden daha büyük bir deli varsa o da buydu. Mezardakilerden ne istediğini kimseler bilemedi).

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: