DARK, İKİNCİ SEZON

C678ADB0-66A4-4335-BAEA-B64AC57A3BDE

DARK, İKİNCİ SEZON :

“Bu adam, senin kardeşinin oğlu. Benim torunum, senin yeğenin. Mikkel’in halasısın. Mikkel, Michael Kahnwald.” Katharina Nielsen

“İnsanlar tuhaf yaratıklardır. Tamamen arzularıyla hareket ederler…ve kişilikleri çektikleri acılarla şekillenir. Acılarını bastırmak isteseler de, arzularını susturmak isteseler de, kendilerini sonsuza dek duygularının esiri olmaktan kurtaramazlar. İçlerinde fırtına koptukça huzuru bulamazlar. Yaşarken de, öldükten sonra da. Bu yüzden günlerini, gerekeni yapmakla geçirirler. Acılarıyla yol alıp, arzularıyla yönlerini bulurlar. İnsanoğlunun elinden bu kadarı gelir.” Adam

“Ne kadar mücadele etmek istesek de, taşıdığımız kanla birbirimize bağlanırız. Ailelerimizden soyutlanabiliriz, onların yürüdüğü yolda yürümeyebiliriz. Ama sonunda yine de ailemiz için her şeyi yaparız. Hepimizin hayatını birbirine bağlayan ortak bir nokta işte.” Adam

“Zaman bizimmiş gibi hareket ediyoruz ama biz onun kölesiyiz.”

GİRİŞ :

Dizinin ikinci sezonunu nihayetlendirdim. Soluğu burada aldım ve de sizinim. Siz de benim. Hisler karşılıklı olunca güzel ne de olsa. Bu yüzden ikincisine kıyasla çok daha başarılı bir sezonla karşı karşıya olduğumuzun müjdesini vereyim öncelikle. Bence. Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere duyguların bilimsel olgulara kıyasla daha çok varlığını hissettirdiği, karmaşık akrabalık ilişkilerinin de daha bir netleştiği, arzunun yakıcılığını ve cezaymışçasına taraflara yaşattığı kabir azabını, acılara duyarsız kalınamayacağını, öte yandan zamanda yolculuğun yaşanan dejavular sayesinde akla yatkın hale geldiğini, yakınlarda bir mağara var mıdır acaba diyerek sevip de kaybettiğimiz ve de çok özlediğimiz dostlarımız, akrabalarımızla geçmiş bir zamanda kucaklaşma, olmadı uzaktan da olsa bir defacık olsun görmek umuduyla küçük bir seyahatin varlığının olasılığı üzerine aklımızın çelindiği, Nietzsche’nin nefesini hissettiğimiz, normal akılla düşünülmeyecek şeyler bunlar derken aslında olasılıklar üzerine akıl yürütmenin sadece derin düşünmekten geçtiğinin, kan bağının çok şey demek olduğunun, benim de olacaksa eğer Bosch ya da Siemens olsun diyerek Alman beynini taçlandırdığım, yaz sezonunda izleyecek ne var ki derken, müjdesiyle beni ziyadesiyle mesut eden diziyi hem aklımla hem de duygularımla izlemiş olmaktan duyduğum memnuniyeti tek solukta paylaşmış bulunmaktayım. İzlememiş olanlarınız varsa, ilk sezonundan başlamak suretiyle izlemeniz tavsiye olunur. Yoksa kim kimin nesi, kim kaç yaşındaki kim, biz şimdi neden eşzamanlı olarak üç farklı zamanda kıyamete doğru geriye saymaktayız diye sorar durursunuz kendi kendinize. Aldatılmış bir eş olan Katharina Nielsen’ın eşinin kendisini aldattığını öğrendiği mektep arkadaşı olan Hannah’ya olan öfkeli serzenişiyse hala kulaklarımda: “Hem kocamla hem de oğlumla yatmış olmana inanamıyorum ben asıl.” Ben de.

Biz şimdi gelelim diziyi izlemiş, aklı bir hayli karışmış iki kadın arkadaşın uzuuun sohbetine. K Kerime olan, H ise Handan. Buyurun bakalım önden:

K – Ufaklık olan Mikkel yani Nielsen’ların oğlu aslında Hannah’nın kocası yani Jonah’ın babasıymış, öyle mi?
H – Öyle.
K – Jonah’ın büyümüş hali de sakallı Jonah yani. O da aynı zamanda kimin nesi ola ki?
H – Buna göre dört aile var. Hepsi birbirinin şeysi oluyor kısaca bir yerlerden. Geçmişe geleceğe gide gele akrabalık münasebetlerini ilerletmişler.
K – Palu ailesinin bir benzeri desene.
H – Abarttın sen de. Bunlarda büyü yok.
K – Ama!
H – Ensest olmaları an meselesi. Senaristler bu mecralardan uzak durabilmişler. Düşünsene bir dizi yazmadan önce kırk yıl önce ve sonrasının hayat ağaçlarını çıkartman gerekiyor ki zamanda hareket eden karakterler yakın akrabalarıyla evlenip çoluk çocuğa karışmasın. Eğlenceli aslında.
K – Ne demezsin! Kasabada birini seveceksin…nerden akraba çıkarız acaba diye düşünmekten aşk biter.
H – Aşk engel tanımaz.
K – Çıldırdın mı sen? İnsan yeğenine, geçmişten gelen babasına aşık olursa feci şeyler olur.
H – Onu yapan bir baba bir başka senaryoda kendi dilini kesmişti. Çocukluk arkadaşının kocasını baştan çıkartmaktan iyidir bence. Diğeri daha masum. Bilmeden o. Buysa, bile bile.
K – Hannah çok cesurdu canım. Katharina evin kapısını ya çekiç ya balta ile kırarak salonun ortasına dalmışken tam bir baltalı ilaheydi. Onun kocasını baştan çıkartmak yürek ister doğrusu.
H – Ne düşünüyorum biliyor musun?
K – Nasıl bilebilirim?
H – Kadın kadına yapılan muhabbetler hep böyle midir?
K – Nasıl yani?
H – Böyle aşk meşk, aldatma, aldatamama, sevmek sevilememek…
K – Dur orada. Sevilememek yok.
H – Neden ki? Bak bana. Ben hiç sevilmedim ki, evlenemedim bu yüzden.
K – Evlenenler de bir türlü ki! Evlilik demek; sümüklü mendiller, kanlı pedler, karşı tarafın tuhaf davranışlarını ve türlü huysuzluklarını çekmek, bir arada durmaktan hayatın boyunca kaçınacağın türde akrabalar edinmek demek.
H – Ya bardağın dolu tarafı?
K – Yarısı çoktan içilmiş ya da içindeki sıvı zamanla buharlaşmış yarım dolu bardak demek.
H – … Biz iyisi mi, iki kadın değil de, iki erkek olalım dizi hakkında muhabbet eden.
K – Olalım demekle olsaydı keşke…bak ne diyeceğim yalnız son kez: dizide zaman yolculuğu yapan herkes kendi cinsiyetinde kaldı. Mikkel, Michael oldu mesela. Michela değil. Cinsel yönelimleri de aynıydı. Almanlar bu konuyu düşünemedi mi, düşünmek mi istemediler acaba?
H – …

Derhal K’yı Kerem, H’yı da Hakan yapıyorum:

K – Martha bir içim suydu su.
H – Ben Doppler’lerin büyük kıza hasta oldum.
K – Abi Alman olsun ama öyle sapsarı Helga istemem ben. Alman olsun ama kumral olsun.
H – Abi göldeki hali neydi öyle? Öyle popo görmedim ben.
K – Hipopotamus gibi yüzüyordu.
H – Yok be ya, hele sudan çıktığı an… o meme…
K – Okuyucu da var.
H – Anlamadım!
K – Ciddiye alınmak istiyorsan meme ve popodan sıyrılıp dizinin felsefesinden bahsetmemiz gerekecek.
H – Aman yaa kim okur ki bizi?
K – Bir kişi bile okusa ergen muhabbeti kaldıramayan bir bünyeye denk gelme ihtimalimiz var.
H – Abicim sonuçta ne sen Nietzsche’sin, ne ben Amadeus Kafka.
K – Amadeus! İyi peki.
H – Hannah iki sezondur Ulrich’le al takke ver külah. Bize mi lolo?
K -(İçinden) Abaza bir bitmemiş ergenlikle karşı karşıyayım. O gazeteci haklıydı sanırım. Erkek erkeğe muhabbet bir yere kadar. Ortamda bir kadın oldu muydu biz erkekler daha düzeyli olmaya çalışıyoruz. Gerçi karşımdaki adam önüne geçemediği hormonlarının tesirinde konuşuyor şu an çaresizce.
H – Arzu diyordu abi, şehvet filan, Berlin’e atlayıp gidelim. Sex shop’lara filan takılırız, canlı show’lar, belki Ted Light District’in bir benzerini buluruz. Helga’lar sarsın etrafımızı.
K – Ted mi? Bizi yazan kişi, sana sesleniyorum, al bu abazayı karşımdan ya da sil bizi, yok et olmadı. Aksi takdirde solucan deliğiyle 30 yıl öncesine gitmeye razıyım. Sırf bu adamı dinlememek için.

Bu formül de tutmadı anlaşılan. İyisi mi, taraflar Handan ve Kerem olsun bu defa. Bir kadın ve bir erkeğe şans verelim bu defa.

H – Bir insanın vicdan problemi varsa ne yapmalı?
K – Onu denize atmalı.
H – Şaka yapmıyorum.
K – Ben de onu denize atmalı derken şaka yapmıyorum.
H – Burası Ankara.
K – Göl var yakında, git göle at.
H – Peki ya şişip de yüzeye çıkan cesetler gibi olursa akibeti? Yani bir gün hiç istemediğin bir anda yüzeye çıkıverirse?
K – Sen önce kalbinden sök çıkar hele.
H – Üzerine filmler yapılmış, kitaplara konu olmuş hadise.
K – Dark’ta mevzu vicdan değildi ki.
H – İnsanlar ister arzunun, ister açlığın verdiği cüretle kabahat işlediklerinde-en gamsızı bile-bir süre sonra kendini suçluyor ister istemez. Ulrich kendini suçlamadı mı sanıyorsun?
K – Hannah suçlar gibi değildi ama.
H – Onun kalbi taş gibiydi de ondan.
K – Orası öyle de, dizinin genel teması vicdan meselesi değildi ki.
H – Aile meselesi peki? Vicdanın olmasa oğlunun, babanın ya da karının peşine düşer miydin? Bile bile kendini feda eder miydin? Suçluluk duygusu yakamızı bıraksın diye yapıyoruz pek çok fedakarlığı, susturmaya çalışıyoruz içimizdeki hayvanı.
K – Ben çok kötü bir şey yaptım…gençtim…bir kızla rızası olmadan birlikte oldum.
H – Yoksa tecavüz mü ettin ona?
K – Tam olarak hatırlamıyorum. Yirmi iki yaşında ve alkollüydüm. İlahi adaleti bekliyorum hala.
H – Tecavüze uğramayı mı bekliyorsun, anlamadım.
K – Layığımı bulmayı.
H – Bulmuşsun zaten.
K – Nasıl?
H – Çocuksuzsun işte.
K – Bu kadar mı ilahi adalet kısmı?
H – Tecavüze uğramak mı maksadın?
K – Ben de bilmiyorum nedir maksadım.
H – İstersen suç duyurusunda bulunayım hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına.
K – Saçmalama. Komşunun kızıydı. Son zamanlarda daha fazla düşünür oldum. Neden, bilmiyorum. Ya da pekala da biliyorum aslında.
H – Kızı bul ve özür dile.
K – Çok geç.
H – Hiçbir şey için çok geç olduğunu düşünmüyorum. Gerekirse ayaklarına kapan.
K – Çok geeç. Evlendi ve öldü. Kanserden.
H – Aaaaa…
K – Neden bu kadar sık düşünmeye başladım şu son sıralar, işte bu yüzden. Öldü. Kız.
H – Ölmeden peki…
K – Cesaret edemedim. Evine kadar gittim ama. Apartmanının kapı girişine kadar. Sonrasındaysa döndüm geri.
H – Keşke…
K – Belki gördü beni, korkudan…
H – Saçmalama kimse kimseyi o şekilde kanser edip öldüremez ama keşke özür dileyebilseydin.
K – Bu dünyada hiç iyi bir şey hak etmiyorum. Ne sevdiklerimle neşe içinde yemek yemeyi, ne dans edip eğlenmeyi.
H – Eskiden peki?
K – O zaman unutmak içindi, bir kaçıştı yaşadıklarım. Şimdiyse kendimi değersiz hissediyorum. Çünkü layığım bu, bu kadar. İnsan kendisi için büyük planlar yapadursun, ne kadar ucuz bir adam olduğunu gördüğünde ne yapacağını bilemiyor işte, tıpkı benim gibi. Dünya bana vaatlerle geldi, bense bir anlık cennet için, kendim ve başkaları için hayatı cehenneme çevirdim.
H – Sen cezanı çekmişsin.
K – Çekmiş olsaydım, içimdeki ses susardı. Vicdan üzerine yazılmış en iyi kitap, çekilmiş en iyi film, benim çektiklerimden daha ıstırap verici olamaz.

Bu da fazla ağır gelmiş olabilir. Ben iyisi mi diziyi anlatmaya geçeyim. Çok dağıldım, toplayamayacakmışım gibi geliyor.

Ama bir şekilde toplayabiliyorum sonunda. Nasıl oluyor bilmiyorum ama plansız programsız başlıyor ve öyle de bitiriyorum.

8207C4D5-5E48-4F8C-B4FB-DAA2B22A7CD8

DARK :

“Uçuruma uzun süre gözlerini dikersen, o da senin içini görür.” Friedrich Nietzsche

Efes Dark’tan başka Dark bilmem diyenleriniz için tam bira kafası diyorum. Hem Alman yapımı, hem bir bira türü, hem Nietzsche’ci, hem de başarılı. Peki Zerdüşt nasıl buyuracak bu sezon? Adam-ki bir nevi Zerdüşt’tür kendisi, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği görmüş, uzun bir ömür yaşamış ve ölmemekten belki de yanmaktan ötürü bir kaplumbağanınkini andıran kafası fakat dinç bedeniyle, tok da bir sesle, karanlık sırlarımızı fısıldayacak bizlere. Nereden bildiğine gelirsek, hepimizin aslında fena halde evrensel olan sırlarımızı kişisel algılamaktan kaynaklı olarak düştüğümüz kahreden utancı çok iyi görüp, bir nevi tarikat lideri ya da koloni şefi gibi konuşmakta ve hareket etmekte. Bir noktaya kadar da bir bilge, belki de kahin.

0F28D871-F396-4672-9549-1F4EEB6AEECE

A9C5C05A-FE5F-43C6-9D5B-91E63986A12E

A845A051-101B-4C80-B624-FB7B6FA12FFB

Dizinin ikinci sezonunun ilk bölümü 1921 yılında başlıyor. Başlangıç ve son aslında tek bir kapıya çıkıyor. Noah nasıl Noah olmuş görüyoruz. Adam için cinayet işliyor gözünü kırpmadan. Son döngünün başlangıcı olan 2020 yılına geldiğimizdeyse, halen daha dört genç, bir yaşlı ve bir polis memurunun kayıp olduğunu görüyoruz. Aslında pek çok insan yıllara yayılı bir şekilde kaybolmuş durmuş Winden kasabasında. İlk sezondan da hatırlanacağı üzere aynı kayıp vakaları, ormanlık alanda bulunan mağaradaki solucan deliği sayesinde zaman içinde gezinip duran birer gezgine dönüşmüşler. Dizideki en can alıcı sorulardan biri olan neyin ne kadar tesadüf olduğuna dair verilen cevapsa çok net: tesadüf diye bir şey yok, her şey olması gerektiği zaman olmuş ve de olmakta. Her şey birbirine bağlı. Geçmiş, şu an ve gelecek. Dolayısıyla bahsi geçen kıyamete doğru eşzamanlı bir geriye doğru sayım yaşanmakta. Ve tüm bu yaşananlar yazgı paradoksuna çıkartıyor bizi. Adam üçüncü bölümde hiç üşenmeden yazgı paradoksunu anlatıyor sabırla ve diyor ki; bir obje ya da bilgi gelecekten geçmişe geri gönderilir. Bu yolculuk sonsuz bir döngü yaratır. Ve obje artık bu döngüde hiçbir yere ait değildir. Vardır ama aslında hiç yaratılmamıştır. Tüm mesele objenin doğuşudur. Başlangıç ne zaman ve nerede? Başlangıç diye bir şey var mı? Dünya paradokslarla doludur. Ama çoğu zaman onları görmezden gelmeyi seçeriz.

“Büyüyüşünü izledim. Adam oluşunu. Hayatının tüm döngüsünü. Zaman seni seçti. Tanrı seni seçti. Zaman hep yanında. Nereye gidersen git. Onu beraberinde götürüyorsun. O da seni yanına alıyor. Yaptığın ve söylediğin her şeyi görüyor ve duyuyor. Tik tak tik tak…” Noah

Noah bu sözleri 1953 senesinde Helge Doppler için sarf etmekte. Tedirginlik içindeki çocuğu koyduğu zaman makinesi içinde gönderiyor zamanın bir köşesine. Rahip kıyafetli, peygamber isimli bir karakter olan Noah Tanrı kavramını zamanla ilişkilendiredursun, Adam’a nazaran daha dindar görünmekle birlikte, duyguları da yabana atmıyor. Öte yandan çocukları kaçırıp, onları öldürebiliyor da. Helge’yi deneysel bir şekilde kullanıyor. Charlotte’u da gelecek planları için bir engel olarak görüp öldürebiliyor. Karakteri üzerindeki gizemse öyle kolay kalkacağa benzemiyor.

İlk sezondan kalan diğer karakterlerin gelişimine gelecek olursak, aralanan bir sır perdesi yok gibi görünüyor. Sarı yağmurluğun anlamından ve Adam’ın kimden dönüşeceği dışında. Karakterler aynı çizgide ilerlemekte. Alıntılarsa cuk oturmakta ve kasabada yaşanan olaylara ışık tutmakta. Benim aklımdan çıkmayan sahneyse, üçüncü bölümün sonunda zamanda yolculuğa kalkışan genç Jonah’ın kendini 1921 yılında saman biçen çiftçilerin arasında bulduğu anlardı. Tedirginlik ve açlıkla yiyordu önüne konan tabaktan. Bu sahnenin nesi vardı diyeceksiniz! Kendinizi zamanda dolaşıp dururken düşünün. Bir bakmışsınız bundan 100 yıl öncesine gitmişsiniz. Size ne verirlerse yiyor, etrafınızdaki kimseyi tanımıyor, dolayısıyla da güvenmiyorsunuz. Artık bir aileniz yok. Olsa da 100 yıl sonrasında bırakmışsınız. Yetişmeniz mümkün değil. Onların da size. Cebinizde paranız da yok. olsa bile geçmiyor. Internet görmüşsünüz ama artık yok. Derede çamaşır yıkanan yıllar bunlar ve söz konusu yer Almanya,  Ganj civarı da değil. Korkudan ölmemek mümkün değil. Sonra bir bakmışsınız gelecektesiniz. Gelecekte dönüşeceğiniz şey karşınızda oturmuş size hayat dersi vermekte. Yaş almış halinizle bıraktığınız noktaya geldiğinizdeyse, fazladan görmüş geçirmiş olmaktan kaynaklı bir bıkkınlık var üzerinizde. Siz adam olmuşsunuz geçen yirmi otuz yıl içinde. Herkesse bıraktığınız yerde.

SON SÖZ: Spoiler vermemek gayretiyle fakat ara ara kaçırarak yazımı temiz temiz bitirmeye çalışıyorum. Çernobil’e çok da uzak olmayan bir bölgede gerçekleşen olayların merkezinde bulunan nükleer santral, özellikle de üçüncü ve son sezonda başrolde olacağa benziyor. Final nasıl bağlanacak diye meraklanıp tahminlerle yetinsek de, incelikli gidişata yaraşır bir son hayaliyle bekleyeceğiz bakalım. Öncelikle iyi seyirler hepinize.

images.jpeg-3

3D133E5E-BDC2-4838-8EB3-01C326D63D8E

Dark-Season-2

 

 

DARK, İLK SEZON

B370A26D-BC12-47EF-852A-4F7E381A7DC8

DARK, İLK SEZON :

“Zamanın doğrusal olduğuna güveniriz. Muntazam şekilde ebediyen ilerlediğini düşünürüz. Sonsuza dek. Ancak geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark bir illüzyondan ibarettir. Dün, bugün ve yarın peş peşe gelmez. Sonsuz bir döngü halinde birbirlerine bağlıdırlar. Her şey birbirine bağlıdır.” Tok bir ses

… ve o aynı tok ses on bölüm boyunca ara ara ve kendini hiç unutturmama gayreti ile çıkıyor karşımıza. Üstelik hep sevecen, hep babacan hoş da bir tınısı var o aynı sesin. Tıpkı gökyüzünden seslenen bir Tanrı gibi.

Albert Einstein’ın “Geçmiş, şu an ve gelecek arasındaki fark inatçı bir illüzyondan ibarettir.” sözünü esas alarak zaman makinesi, solucan deliği, ak delik, kara delik ve bilimum ilerleme cihazlarıyla kahramanlarının zoraki de olsa zamanda yolculuk ettiği, geride kalanlarınsa gidenlerin nereye gittiğini sorgulayıp durduğu pek çok karakter, pek çok aile barındıran, takibi güç olsa da zeka ve dikkat gerektiren, dolayısıyla senenin en iyilerinden olmaya aday dizinin kurgusuna geldiğimiz takdirde, on bölüm boyunca olayların tıkır tıkır işlediğini görüyoruz tabir-i caizse. “Unsere Mütter, Unsere Vater”, henüz tamamını izleme şansı bulamadığım “Babylon Berlin” gibi diziler de olmasa Almancayı hepten unutacağız derken(Ataları Nazi kamplarında vakit geçirmek zorunda kalmış Yahudiler’e sorsan Almanca’nın mükemmelliğini, güzel güzel cevaplar alacağımdan eminim), neyse ki Maren Ade harikası Toni Erdmann çıkmıştı yakın bir tarihte. Berlinale de olmasa ya da Fatih Akın ara ara film çekmese, arada bir bizim ülkenin ve onların ülkesinin keçileri de bir köprüde karşılaşmasa, son olarak gezginlerin rotası “Romantik Yol” da olmasa kışın karlarla, bir de disiplinli ve çalışkan insanlarla kaplı ülkeyi hepten unutacağız diyorduk ki Aralık gibi düşüverdi dizimiz malum ortamlara. Gelelim yabancı basında sık sık karşılaştığımız Stranger Things ile arasındaki mukayeseye. Dark, tıpkı adı gibi çok daha karanlık ve grift bir senaryoya sahip, yetişkinlere yönelik, yetişebilirsen anlayabilirsin dizisi. Dizide yer alan dört ailenin bireylerinin birbirleriyle etkileşimleri geçmişlerindeki karanlık ilişkilerin gölgesinde kör topal ilerlerken ortaya çıkan çocuk kayıplarıyla, sırların teker teker deşifre olduğunu görüyoruz inceden. İtiraflar, vicdan muhasebeleri, aldatmalar, çok çok büyük sırlar var işin içinde. Kimin eli kimin cebindeymiş görüyoruz bizler de. İnsanoğlu yasak elmanın ürünü olunca, elinden geleni yapıyor haliyle insanoğlu olmanın hakkını vermek üzere. Öte yandan o yasak elmalar olmasa, o yasak tanımaz zihinler fikir üretmeseler ne o diziler, ne bu filmler, ne de şu kitaplar ortaya çıkardı. Değil mi keçiler ve kendisini keçi hissedenler?

A3304A79-DC26-4D84-B0AC-7DF01F7635A6

304BD63A-2247-40D7-8234-20415A2AE00B

Dünya bir simülasyonsa deja vu, matrix hatası yüzünden olur.” Jonas Kahnwald

Winden şehri, Almanya’nın güneybatısında yer almakta. Etrafı ormanlarla kaplı şehrin ismiyse Winden im Elztal olarak geçiyor gerçek hayatta. İsmi ve karanlık ormanlarla kaplı oluşuysa kurgu değil, gerçek. 21 Haziran 2019’da kendini asmak suretiyle intihar eden Michael Kahnwald, geride bir de mektup bırakıyor 4 Kasım 2019 saat 22.13’den önce açılmaması şartıyla. 4 Kasım 2019 tarihinde, sabah saatlerinde, aynı evde Hannah Kahnwald kendini asmak suretiyle öldüren kocasının yasını tutmaktan vazgeçmiş olacak ki, evli bir adam olan Ulrich Nielsen’ı sabah koşusundan evvel motive etmeye çalışıyor yatak odasında. Bu motivasyon çalışmasıysa aynı evde beraber yaşadığı oğlu Jonas’ın seslenişiyle son buluyor ve yataktan çıkılıyor usulca. Jonas’ın, babasının intiharı ertesi travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını ve akıl hastalıkları kliniğine yatırıldığını öğreniyoruz bir süre sonra. İlaç tedavisi görmesine rağmen karabasanlar ve sanrılar peşini bırakmıyor halen daha. Bu arada on üç gündür kayıp olan Erik’in ailesi polise soruşturmanın akibetini sormak için geldiğinde Ulrich’in polis dedektifi olduğunu öğreniyoruz. Charlotte onun iş arkadaşı ve acılı aile yüzüne tükürdüğünde dahi saygıyla karşılıyor karşı tarafın acısını. Polis muamelesi alttan almaya dayalı çünkü ve karşılarındaki oğulları yok olan bir aile neticede. Kahnwald, Nielsen, Doppler ve Tiedemann ailelerinin üç nesli, üç ayrı zaman diliminde anlatılıyor. Ve yavaş yavaş bu aileleri tanıyoruz. Empati kurmaya kalktığınızdaysa bir kusursuzluk arıyorduysanız yanlış adrese geldiğinizi anlıyorsunuz. Sağır dilsiz bir kız bile son derece acımasız olabiliyor yeri geldiğine kndi akranına karşı. Hepsi arızalı olan aile bireylerinin geçmişin mirasını taşıdıklarını görüyoruz öte yandan. Nerede yanlış yola saptıkları, hayatlarının ne zaman istediklerinin tam zıttı olmaya başladığının cevabını arıyorlar umutsuzca. Oysa ki her şey kendini tekrar ediyor bir şekilde. Tıpkı otuz üç yıl önce olduğu üzere.

694F0917-2285-45E7-9DFE-78863A60B53E

27BABCC0-3A86-4F18-80D1-F50A79FA21B8

8CA4DE44-FA0C-4AB2-B44D-7DAEB208F2FE

Ölsen bile bulunmak istersin.” Mikkel Nielsen

Bunu söyleyen Mikkel de kayboluyor bir başka uğursuz gecede. Mikkel, Nielsen ailesinin üçüncü ve en küçük çocuğu. Onun kayboluşundan dokuz saat sonra bir başka çocuk cesedi bulunuyor ormanda. Yaklaşık on altı saat önce ölmüş on ila on iki yaşlarında bir çocuk bu. Göz bölgesi tamamiyle yanmış, kulak kanalları ve kulak zarı zarar görmüş halde. Otopsi esnasında herhangi bir cinsel taciz bulgusuna rastlanmadığı anlaşılıyor. Bu arada bundan tam otuz üç yıl evvel kaybolan amcasından sonra tüm aile bir kez daha sarsılıyor derinden. Özellikle de baba Ulrich. Çünkü oğlunun kaybolduğu anlarda Hannah’yla kaçamak yapıyor ve ilerleyen bölümlerde öğreneceğimiz üzere, on beş yıl önce kardeşi kaybolduğu esnada bu sefer de babası bir başka kadınla berabermiş.  Ailesi umutsuzca onu arayadursun, ufaklık şaşkın şaşkın Winden’deki evinin yolunu tutuyor. Anahtarlarla kapıyı açamasa da, tarihlerden 5 Kasım 1986 ve burası annesinin ailesinin oturduğu ev o zamanlar. Çernobil Faciası’nın üzerinden altı ay gibi kısa bir süre geçmiş daha. Kayıp Mads’i beklerken Mikkel çıkageliyor aynı zamanlarda. Müstakbel annesi henüz lise çağlarında ve bu hiç tanımadığı çocuğa kimi aradığını sorduğunda annemi arıyorum diyor Mikkel ona şaşkınlıkla. Bu arada gökten ölü kuşlar düşüyor, otuz üç koyun telef oluyor bir gecede. Kalpleri duruvermiş hepsinin aynı anlarda. Dizi boyunca üç çocuk, otuz üç koyun için temsili bir koyun, bir de kuş otopsisi yapılıyor. Mikkel’e Hemşire Ines Kahnwald sahip çıkıyor ve evlatlık ediniyor. Çocuksa kabullenmeye çalıştığı kadar kabul ettirmeye çalışıyor gelecekten geldiğini. Bu özel durumun açıklaması yine aynı tok ses’ten geliyor ve diyor ki : “Kara delikler, evrendeki cehennem ağızları olarak kabul edilirler. İçine düşen kaybolur. Sonsuza dek. Nereye peki? Kara deliğin arkasında ne var? Mikkel nerede ve hangi zamanda? Uzay ve zamanda her şeyle birlikte kaybolur mu? Yoksa orada uzay ve zaman birbirine bağlanıp sonsuz bir döngünün parçası haline mi gelir? Ya geçmişten gelen her şey gelecek tarafından etkileniyorsa.” Yani, kısaca ya başlangıç sonsa?

4F203633-D9D6-4425-A158-58C8F9CCDED4

EDC3F223-4DE9-4B37-91D3-002ED9C1833F

Takvimlerimiz yanlış. Bir yıl aslında 365 gün değil. O yüzden asla tam olarak senkronize olamıyoruz. Ama 33 yılda bir her şey eski haline dönüyor. Yıldızlar, gezegenler, evren aynı konuma geliyor. Ay-güneş döngüsü, Nietzsche’nin bengi dönüşü. Her şeyin tekrar ettiği, her şeyin daha önce yaşandığı hissi, devasa bir deja vu.”

Bahsi geçen ve tekrar eden olayların gerçekleştiği tarihte, Ulrich Nielsen bu sefer de küçük oğlunu kaybediyor kardeşinin kaybından 33 yıl sonra. Arayışındaki çıkış noktasının hatalı olduğunu ise çok sonradan anlıyor. Çünkü mühim olan Mikkel’in nerede değil, hangi zamanda kaybolduğunu bulabilmek. Bu ise mağaradaki kapıyı keşfederek, koridordan bir başka zamana geçmesiyle gerçekleşiyor ancak. Onun öncesinde ise kendisini saplantı haline getiren Hannah ile baş etmeye çalışıyor bir yandan. Hannah’nın onu öylece bırakmak gibi bir niyeti de yok. Yıllar önce aşktan gözü kör olan ve hemen her şeyi yapabilecek potansiyele sahip on dört yaşındaki kız, hala o on dört yaşındaki kız ve yaptığı kötülüğün bir benzerini yapmak üzere şantajla bir maşa buluyor kendine ivedilikle. O tüm bunları planlarken, oğlu en nihayet babasının yazdığı mektubu okuyor. O mektuba göre yakın zamanda kaybolan Mikkel’in zamanda yolculuk yapıp 1986 yılına gittiğini ve orada kaldığını, zaman içinde Mikkel’in nereye ait olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemeyen Mads’e dönüştüğünü öğreniyoruz. Hayatta kalmak için yalanı gerçeği yapan çocuksa en nihayet intihar ediyor. Hastanede tanıştığı annesi Hannah ile on dört yaşında iken tanışmışlar. Sonra da evlenmişler ve Jonah doğmuş. Bu durumda Jonas’ın bir büyükannesi daha var, o da lisenin müdürü yani Ulrich’in karısı Katharina Tiedemann. Kocası yani bu durumda büyükbaba konumundaki Ulrich de bir yandan annesiyle birlikte oluyor ve kayıp oğlunu arıyor ki o da Jonas’ın babası. Jonah’ın Tiedemann’ların kızıyla yani halasıyla öpüştüğü gerçeği var bir de. Durum böyle olunca da intikamdan gözü dönmüş annesine onun farkna varamadığı bir veda busesi kondurarak zamanda yolculuğa çıkıyor ve burada Noah’dan sonra dizinin en gizemli kişisi olan yabancı ile yüzleşiyor. Bu yabancı ona hiç de o kadar yabancı değil aslında. Ben senim diyor ona. Zamanda kaybolmuş bu adam Jonah’ın büyümüş hali aslında.

FBEDEFE3-8DA3-43CA-BA77-20DFEA8E5CA1

F359A9C8-AED9-41CE-82E1-C0197BE4574C

B870F991-9289-484F-94E0-BFA862098074

İnsan annesiyle babasını tanıyamıyor. Çocukken veya gençken nasıl insanlar olduklarını bilemiyor. Ailesiniz ama birbiriniz hakkında bir şey bilmiyorsunuz.” Martha Nielsen

Zamanda yolculuk yapan karakterler gittikleri tarihte anne babalarının gençlik ve çocukluk halleriyle karşılaşıyorlar. Jonah Mikkel’i geri götürmeyi düşünse de, bu olay geçmişi değiştirdiğinden gelecek yok olacak. Mikkel Hannah ile tanışmayacağından, aşık olup evlenmeyecek ve Jonah doğmayacak. Onu geri götürmesi demek kendi varlığını yeryüzünden silmesi demek olacak. Aynı şekilde zamanda yolculuk yaparak bir otuz üç daha geriye yani 1953 senesine giden Ulrich de, küçük Helge Doppler’i öldürmek suretiyle oğlunu gelecekte yaşatmaya çalışıyor nafile bir çaba içinde.

Solucan deliği sayesinde uzay zaman tipolojisinin değiştiğini, onu büktüğünü, hiçbir şeyin olması gerken yerde kalamadığını görüyoruz. Ulrich babasının 1953 yılındaki halini görüyor. Babası daha küçücük bir çocuk, büyükannesiyse son derece alımlı dul bir kadın. Bu karşılaşma sayesinde: “ Bir karşılaşmayla olacakları değiştirme şansımız olabilir mi yoksa zaman asla yenilmeyen bir canavar mıdır?” sorusuna nedensel determinizmle bir cevap verildiğini görüyoruz. Bu durum mümkün değilmiş yazık ki. Çünkü insanoğlu hayatında bir rolünün olduğuna ve bir şeyleri değiştirebileceğine inanmak istiyor ve insanın doğasında var olan bu hal onu yapabilirim, değiştirebilirim seçeneğine yönlendirse de, istediğin takdirde dağların oynamadığının da altını çiziyor nazikçe. Öte yandan eğer her şeyin bir amacı varsa, bu amaca kim karar veriyor? Tesadüfler mi, Tanrı mı, biz mi? Yoksa hepsi sonsuz bir döngünün içinde yeniden mi yaratılıyor? Ve insanı kim yarattı? Tanrı mı yarattı yoksa evrenin bir ürünü müdür insan? İnsan nedir? Nereden gelir? Neye göre hareket eder? Amacı nedir?

ACE224EC-A959-4A80-9945-68152E67A5C4

İnsanların çoğu satranç tahtasındaki piyondan ibarettir. Bilinmeyen bir el onları yönetiyor. Daha büyük bir hedef için kurban edilmek üzere yaşıyorlar. Jonas, Mikkel, çocuklar… iyi ile kötü arasındaki sonsuz savaşta talihsiz ama gerekli satranç hamlelerinden başka bir şey değiller. Zamanda yolculuğu kontrol etmeye çalışan iki grup var. Işık ve gölge. Biz ışığın tarafındayız. Yaptıklarımızın doğasında kimi zaman karanlık olsa dahiçbir zafer kurbansız kazanılmaz.” Noah

Dizide gizemi çözülmeyen, kim olduğu tam olarak anlaşılamayan tek karakter Noah idi. Kendine müritler edinen, insanın günahlarla dolu olduğunu, saf insan diye bir şey olmadığını, zaman makinesinin gemileri olduğunu düşünen Nuh Peygamber’in gölgesi bile olabilirdi pekala. Ölü bulunan iki çocuğun üzerinden çıkan kıyafetlerde etiket kısmında yazan Made in China yazısı ile komünist Çin tehlikesiyle karşı karşıya olabileceklerini düşünen 1953 Almanya’sının doktorlarının şaşkınlığı, bir de  gelecekten geldim dedikten sonra kendisine geleceğin nasıl bir yer olduğu sorulduğunda, izleyici olarak işte böyle, değişen çok şey var ama aslında yok ve pek de matah değil bize gelmiş olan gelecek cevaplarını kendimize saklamak zorunda kalışımız hoş ayrıntılardı doğrusu. Sonuç olarak izleyici yolunu, cevaplarını kendisi bulsun diyorum ve son bir söz olarak eğer National Geographie, Bilim ve Teknik, H.G.Wells, Einstein, Nietzsche’den bir şeyler bulmak istiyor, aynı zamanda drama yanı kuvvetli bir dizi izlemek istiyorsanız, sakın ve aman Dark’ı es geçmeyin. Pişman olmazsınız. Diyorum. Bilimin hurafelere yenilmemesi için kafaları çalıştırmak gerek. Etrafındakiler değişmiyorsa da, senin kendini değiştirmen gerek.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: