KING LEAR : KRAL LEAR

37CBD200-E10E-475A-B459-0E788A29C0F9

KING LEAR : KRAL LEAR

“Doğduğumuzda ağlarız biz, aptalların bu büyük sahnesine geldik diye.” Kral Lear

“Bu dünyanın en harika züppeliği; talihimiz bozulduğunda, özellikle de davranışlarımıza yansıdığında, bunu Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların hatası olarak görür, gereksinimin zalimliğine kapılırız. Gökçe zorlamanın bir budalalığı bu. Küresel hakimiyeti olan hilekarlar, hırsızlar, hainler, ayyaşlar, yalancılar, caniler, hepsi de dünyasal nüfusun mecburi itaatine uyarlar. Hepimiz kutsal hücum içerisinde birer kötüyüzdür.” Edmund

“Bir istiridye kabuğunu nasıl yapar? Ben de bilmem. Ama bir salyangozun neden evi vardır bilirim. Başını soksun diye. Kızlarına veremesin ve boynuzlarını koruyabilsin diye.”

GİRİŞ :

En az sevdiğim Shakespeare karakteridir Lear, Kral Lear(statüye bakmıyorum desem de, her Shakespeare eserinde muhakkak hayaletlere karışmış, hayatı çok sorgulamanın, geçmişi eşeleyip durmanın tesiriyle ne yapacağını şaşırmış(ne gerek vardıysa, kralsın sen) bir kral, ödip bir prens(ödip uygun evet), birkaç kont ya da dük, fala büyüye sarmış bir ana kraliçe, bir meczup, kristal küreli kırklara karışmış uzun saçlı büyücü(biliyorum abartıyorum), öteki tarafa istinaden de Sofokles soyundan ve kafasından birkaç mezar kazıcı ve hortlak vardır ve nedense fakirler fakir fakir bir köşede fakirlik içinde yaşar da, hep üst tabakanın hayatı ilgilendirir Bay William’ı). Benimse pek çok nedenim olmakla birlikte, en çok kaçık ihtiyarları sevmiyor olmamdan kaynaklı olabilir Lear sevgisizliğim ve biliyorum ki asla yaşlanmayacak klavye tıklayan ellerimin denetçisi olan aklım, benim şefkatli keçilerimi aratmak zorunda kalmayacaklar yeryüzünde herhangi kimselere. Lear’ın bu seferki keçileriyse Sir lakaplı, yetenekli mi yetenekli Anthony Hopkins’in dehasına emanet. Onun keçilerini kovalıyoruz bizler de beraberinde yaklaşık iki saat süresince.

Adetim olduğu üzere yazmak üzere olduğum her filmin, kaç bölüm olursa olsun her dizinin ikinci izleyişimde daha iyi kavrıyorum değerini. Filmini ilk izlediğimde biraz da sabırsız bir anıma gelmişti belki de, iki saat çok fazla, bu kaçık kralın hayatı yetti ama, yuvarlak masa etrafında elinde kalem devlet mi bölüşülürmüş, 21. yüzyılda böyle diyalog mu olurmuş, alışveriş arabalı kral mı olurmuş süpermarket süpermarket gezen, bitse de kaçsam dedikten hemen sonra, biraz da Bay William’ın metindeki sabır gerek krala sözlerinin de etkisiyle ikinci izleyişimde ancak gerçek değerini teslim edebildim Richard Eyre’ın filmine. Bundaki en önemli etkense oyunun bizdeki versiyonlarını izledikten sonra oldu şüphesiz (hiç üşenmedim izledim, youtube sağ olsun). Lear olmuş bir karikatür reji sayesinde. Dönem kostümlerinin bunda çokça payı olsa da filmdeki Cordelia sakin sakin oturduğu masada babasına dalkavukluk etmeyi reddedişinin nedenlerini açıklarken, bizdeki versiyonlarda nerdeyse eli belinde geçgince Cano Cordelia’nın seyirciye meyletmiş çemkirmekte olduğu sahnelerle karşılaştım bir anda. Filmin yönetmeni Eyre’ın hakkını teslim etmek gerek burada. Elindeki malzemeyi ziyan etmemeyi başarmış, filme de aktarmış ustaca. Oyuncu da mı yoksa yönetmende mi aslan payı diye soracak olursanız, beyhude yumurta ve tavuk döngüsünü hatırlatacağım sizlere ve ama Hopkins bu ve dizginlenemez ve dizginlenmedikçe de tat veren bir oyunculukla karşınızda. Bazen reji bir aktöre teslim olmak zorunda kalır, başka çaresi de yoktur. Neticede, şimdilik, izlediğim en iyi Kral Lear performansı olarak kalacak aklımda. Çılgınca, akıllara ziyan, ezip geçen, akılçelen, rol çalan bir şeyler var seksen yaşındaki aktörün performansında. Müşfik Kenter ve Haluk Bilginer’i akla getirtiyor Hopkins’in ses rengi. Kenter öldü, geriye Bilginer kalıyor sadece sahnede ve beyazperdede fırtınalar estirecek olan. Bilginer ve onun kalibresinde olan aktörlerse her zamankinden daha çok rejiye emanet hem sahnede hem de bir film dahilinde.

ABF47AA1-E05E-424C-80EE-B4F5DE0562DB

BAY LEAR :

Politik esintilerin etkisindeyim bu aralar sıkça. Olunmayacak gibi de değil bu iklimde, sert esen rüzgarların içinde. Bay Lear size bir başka Bay’ı mı anımsatıyor diyecek olursanız, yook diyeceğim. Bizdeki Bay’lar şahsına münhasır olmakla beraber, biraz daha uzattığım takdirde filme girememe endişesi taşımaktayım kendi içimde. Her neyse. Hiç Lear izlememiş, Shakespeare da okumamış olabilirsiniz; sorun değil. Her aktörün rüyası Lear çekilmiş vaziyette karşınızda, bir tık kadar uzağınızda. Demans olmuş, yaşarken miras paylaştırmak telaşıyla yaş tahtaya basacak olan ihtiyar Kral, sabırdan yoksun vaziyette verdiği ani bir kararla hem kızlarının, hem kendisinin, hem de çevresinin mahvoluşuna sebebiyet veriyor. Miras ülke olunca da kıymeti de, kavgası da büyük oluyor. Başına topladığı her biri bir yerin dükü olan iki damadı ve adamlarının arasında, sırayla, kızlarından ona duydukları sevginin şeklini ve miktarını kelimelerle dile getirmesini istiyor. Karanlık gayeli kral, krallığını 3’e bölüyor ki yaşı ilerlemişken işlerini genç bireyler arasında bölüştürebilsin hem de kızlarının çeyizlerini dağıtabilsin bu vesileyle. Aslan payını kapmak için yarışan büyük kızı aynı zamanda Albany Dük’ünün de karısı Goneril baş yalaka olarak birbirinden kıymetli sözlerle dile geliyor babasının karşısında. Yandaş yalaka Regan da ablasından geri kalmıyor. Sıra Cordelia’ya geldiğinde ağzından süslü püslü iltifatlar yerine gerçekler dökülüveriyor. Lear da onu Fransa Kral’ına everip, tacı tahtı, tası tarağı diğer kızları arasında bölüştürüveriyor. Fakat şart koşmuş olduğu 100 şövalyesinin bakımı iki kızına da ağır geliyor kısa bir zaman içinde. Kral kapının önüne konuveriyor ileriki günlerde. Sayıp sövmeden ayrılmıyor kızlarının yanından. Onun bu bedduaları zamanın yeryüzü tanrılarının kulağına gidiyor olacak ki, filmin sonunda hepsi teker teker ölüyor, öldürülüyor. Başta da masum Cordelia, hem de asılmak suretiyle.

Film müddetince bir başka etkin yan hikayenin kahramanları Gloucester Kontu ve onun vaftiz oğlu iyi kalpli bilim insanı Edgar ile öz babasının bile hor gördüğü kıskanç asker Edmund kardeşler oluyor. Aralarında yaşanan çekişmeye sahne oluyor krallık. İyi kalpli bilim ansanı Edgar başına örülen çoraplardan bihaber bir kaçağa dönüşüyor Edmund’ın şeytani aklı sayesinde. Edmund aile fertlerini enayi bir baba ve asil bir kardeş olarak tanımlıyor. Tanrılardan kendi gibi bir piçin yanında yer almalarını diliyor. Edgar’ın kaderiyse bahtsız Cordelia gibi ilerliyor bir yere kadar. Cordelia asker kıyafetleri içinde maskülenleşirken, Edgar yarı meczup kadın kombinezonuyla ben bir hiçim diye diye düşüyor yollara.

Shakespeare özellikle Kral’ı terbiye etmeye çalışıyor anlaşılan. Ona tek gereken şeyin olgunluk olduğunu, zihninde özgür ve sabırlı düşünceler beslemesi gerektiğini hatırlatıyor. Delirmemeliyim, akıl olmadan bu kadar yaşlanmamalıydım diyor kendi kendine düşmüş kralımız. Tuhaf çeyiz paylaşımından, süslü sözlere kanışından anlaşıldığı üzere, Kral’ın ruh sağlığı çok yerinde değil. Kanayan Krallık’ın üzerindeki lanet kalkıyor bir nevi, kraliyet fertleri tek tek ölünce. Son halka oluyor Lear da ve Bergmanvari bir sonla bitiyor film. Mitler gibi yokluğa karışıyor el arabasının üzerinde taşınan ve üzgün adımlarla çekilen ölü bedenler. Sahneden çıkıyor kraliyet ailesi. Filmin başındaki ışıl ışıl kentin görüntüsünün yerini hiçlik alıyor, çan sesleri eşliğinde.

 

 

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 2: MARDİN

                                                                           MARDİN

“Bir gün hayatımı yazacağım.Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim.” ===> Murathan Mungan image Urfa’dan Mardin’e doğru yola düşmüşken bir perde de ben çekeyim üzerine diyorum herşeyin ve herkesin, kasadaki kız gibi olayım istiyorum. Mümkün müdür? Şu an kafamı meşgul eden bir başka mühim konu ise Mardin otobüsünün geç kalkacağı ve benim için diğer bir alternatifin Viranşehir’den Kızıltepe’ye oradan ise ancak Mardin’e ulaşabileceğim gerçeği. Bu azap dolu ve türlü çeşit travmalara yol açabilecek seyahatimi yol arkadaşlarım sayesinde bir nebze çekilir kıldırtmaya çalışıyorum. Öğretmenlere denk geliyorum ve onların peşine takılıyorum, iniyoruz bir dolmuştan, biniyoruz bir başka dolmuşa. Her yer kazılı, tozun dumanın içinde yürüyoruz. Viranşehir’in adı viran, kadın belediye başkanı var ve eşeleyip duruyor anlaşılan. Birde yol boyunca bayan şoförler dikkatimi çekiyor. Allah Allah diyorum kendi kendime. Yollarda yoktu bu kadınlar, şimdi hepsi şoför olmuş, maşallah maşallah diyorum ama bir de bakıyorum hepsi entarili erkekmiş. Bakar mısınız şu işe. İnsan nasıl görmek istiyorsa öyle görürmüş. Benimki de o hesap olmuş. Gene çok erkek var etrafta(erkek görmekten bayılacağım kimin aklına gelirdi). Sınıf öğretmeni Adana’lı kıza takılıyorum bende. Tayinleri zor çıkıyormuş, oda kabullenmiş Urfa’yı, gezmeye gidiyormuş haftasonları Mardin’e. Aşk romanları okuyan, doğu gerçeğini kanıksamış ve özümsemiş romantik bir yol arkadaşım var kısa bir süreliğine. Bense otelimi ayarlamaya çalışıyorum telefonda. Kendimi Yeni Mardin’de (indirimli fiyatıyla 70 liraya) buluyorum. Kocaman bir havuzu var ama giren  yok. Çalışanlar güleryüzlü ve sevimli komi beni tatlı tatlı uyarıyor. Otel dahilinde içki tüketimi yasak ama odalara bira çıkartabiliyormuşuz( içki=sadece bira). Giysi dolabında bir adet seccade var ama buzdolabında bir bira yok(bir birayla insanlara saldırıp yoldan mı çıkılıyor, şeytanlar dolaşıyor kafamda, bir bikinim var yanımda, acaba diyorum havuzlarını şenlendirmeli miyim; ama sonra izleyici kitlemi düşünüp vazgeçiyorum, cesaret ayrı bir şey, delilik başka bir şey ne de olsa). Kendimi tuğralı odamdan atıp, eski Mardin’e, gerçek Mardin’e, asıl Mardin’e doğru yola çıkıyorum. Dolmuş bana şehir turu attırıyor. Bende mecburi atıyorum. Yüksek yüksek tepelere ev kurmalılar(hem ağlarım hem giderim versiyonu da var bunun), araçlar ve ayaklar zorlansada, gözler doyuyor manzaraya. İner inmez ertesi gün için bir tur ve hediyelik telkariler bakıyorum. Turu garantileyip, girdiğim gümüşçü dükkanında esnafın, kucağında bebeğiyle benim ardımdan içeri giren dilenci Suriyeli kadınla benim aramdaki dilemma’sına tanık oluyorum. “Siftah yapmadan geliyorlar, günde defalarca geliyorlar, bizim bundan önce dilencimiz yoktu”diye hayıflanıyor adamlar. “Burası yüksek, buralara varıncaya kadar geldiler” diyor öteki(olabilir ama bir Ağrı değil). Turistin azlığından şikayetçiler, Reyhanlı’ya bombalar düşerken, turizmden geçinen halk güvenlik nedeniyle tur iptallerinden şikayetçi. Sabancıların kurmuş olduğu Kent Müzesi ve Sanat Galerisi akşam altı buçuğa kadar açık. Rahatlıkla gezebilirsiniz. Hatuniye Medresesi biraz daha ileride. Rehberlerinizse derslerine çalışmış çocuklar. Gül kokusu ise var. Beynim bana oyun oynamadıysa evet duydum ama.. Ama’sı var işte. Sadece eşeklerle eşya taşınabilen daracık, sinematografik sokaklarında geziyorum. Resulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner, yün elbise giyer(dış görünüşüne önem vermez, kendisi yamarmış)miş. Peki Arap sanatındaki anımsama tamam ama abartı nereden geliyor, yol gösterici bu kadar sade iken? Yemek vaktinde bir esnaf lokantasında Koreli turistler görüyorum. Ve ne yapıyorum, söyleyeyim. Lokantadan içeriye dalıp kuru fasulye pilav yemekte olan turistlerin başına çöküyorum. Onlara kim olduğumu, nereden geldiğimi, Mardin hakkındaki fikrimi beyan ediyorum. Bana sordular mı peki? Elbette hayır. Üstelik bana alttan alta, ellerinde tam ağızlarına götürmeye çalışırken yarıda kalan dolu kaşıklarıyla bakarken son derece çaresiz görünüyorlardı. Bu(yani ben) nereden geldiği belli olmayan ani darbe onları alt üst etmiş gibiydi. Ama umurumda değil, konuşmam gerek. Lokanta sahibi yemek yiyip yemeyeceğimi soruyor ama benim derdim Çekiklerle(bir an şehri yabancıladım sanıyorum ve kendimi yalnız hissettim, beni en iyi bir yabancının anlayacağını düşündüm, otelde yanlış tercih biliyorum ve ben ne yaptım? Bulduğum tek turist grubunu gafil avladım. Tanrım az akıl ver yeter ama mantığımı tamamiyle alma benden böyle zamanlarda, soğukkanlılığımı kaybettirme bana, ruhuma huzur ver, kendime güven ver, korkaklığımı al üzerimden, beni ben yapanları bana hatırlat, Tanrım sen beni sev, bana yeter). Sonrasında ise ev yapımı Süryani şarabı eşliğinde gün batımını fotoğraflayıp, homurdanarak ısınamadığım otelime döndüm. Korelileri bir daha görmedim, benden korkularına otellerine sığındıklarını düşünmekteyim. Esnafın korkusu Suriyeliler, Korelilerin korkusu ben. Hayat herkes için ayrı tuhaf.

Ertesi Gün: Kasimiye Medresesi, Deyrulzafaran Manastırı, Dara Antik Kenti, Beyaz Su Vadisi, Hasankeyf ve Midyat program dahilinde(Fidnay Turizm, 60 ytl.).

Önce otobüsün içinden başlayayım. Şoförümüzün 36 yaşında ölen yengesinin cenazesine katılması, bizi asıl mesleği kuaförlük olan yeni şoförümüzle tanıştırmış oldu. Rehberimiz, önümde oturan dil, tarih ya da coğrafya öğretmeni ve eşi, ben(hemen arkalarında), sarışın bayan(hemen arkamda), kumral bey(aynı oteldeymişiz ama şikayetçi bulmadım kendisini), aslen İskoçlu ama Bodrum’da ikamet eden bir karı-koca ve en arkada dört tane örtülü genç kızımız, kelalaka 12 artı 1(şoför)  insan buluşmuş olduk sabah sabah. Sekiz buçukta başlayan toplanmamızın başında akşam 6’da dönme olasılığından bahsedilsede bunun bir ütopya olduğu sonlara gelindiğinde anlaşılmıştır.

Deyrulzafaran Manastırı: Turdan ekstra olarak giriş için 6 lira veriyorsunuz ve içeride gruplara özel rehberler var. Güneş Tapınağını, 640 yıllık Patriklik Kürsüsünü, ve tüm bölmeleri açıklıyorlar. Mezarlar doğuya dönük ve oturur vaziyette gömülüler. İsa’nın doğudan geleceğine inanılıyor ve onu yatakta değil ayakta karşılamak istiyorlar saygıdan. Grubun gerisindeyim hafiften. Aynı yalnızlık hissi. Bir papaz geliyor, 30 yaşlarında ve papaz adaylarına akustiği göstermek için, Süryanice dua okumaya başlıyor. Tek bildiğim ılık ılık yanaklarımı ıslatan gözyaşlarım. Tek kelimesinden anlamadım. Ne dediğini bilmiyorum. Ayinin yapıldığı bölüme geldiğimizde sıralara oturuyoruz. Sadece biz değil bir sürü turist var. Arkalara geçiyorum. Gözlerim az evvelki rahibi arıyor. Nihayet o da geliyor. Tek bir gülüşünü yakalıyorum. İsa’nınkine benzer sakalları var. O kadar güzel ki.. Manastır dahilinde kalıp, köylerden getirilmiş 50 kadar Süryani çocuk bu taş binalarda dillerini öğreniyor. Yeni nesillere aktarılmasını, dolayısıyla unutulmamasını sağlayacaklar. Ve benim gözyaşlarımın akma sebebi akustikten. Tek ben ağladım, tek ben tanık olmasamda. Akustik ağlatır öyle bazen. İsa ve Havarilerinin dili de. image

Dara Antik Kenti: http://m.youtube.com/watch?v=ceTrhAKUvss Dara’ya akustik bir gezi yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan olmuş bu klip(son günlerde çok işitselim). “Fiddler on the Roof/Damdaki Kemancı”nın Dara’lısı olan klipteki çocukların hepsi ya da bir kısmı karşılayacak sizleri ve tüm mekanları anlatacaklar dilleri döndükçe. Kimisi öğretmen, kimisi turist rehberi olmak istediğinden bahsedecek(rol modelleri). Biraz bahşiş vereceksiniz onlara. Vereceksiniz. Bakkaldan çikolata ya da cips alacaklar o parayla, kimisi ailesine götürecek ya da okul harçlığı olarak saklayacak. Dım dım dım.. Birde bu köyün tatlı bir delisi var(hep gülüyor, çok gülüyor), belki size de rastgelir. Dım dım dım.. image

Beyaz Su Vadisi: Nusaybin yolu üzerinde yemek molası için ideal bir yer. Menüler 20’şer liradan. Ihlara Vadisi’ne benziyor. Serin serin akan suyun çevresindeki yer sofralarına yahut benim gibi rahatsızlar için masalara geçip keyifle yemek yiyebilirsiniz. İskoç çift ve ben masamızda rahat rahat oturduk(şehirli ruhu ve konformizm böyle bir şey, insan insanı bilirmiş, bulurmuş da). İngiliz sinemasından, aktörlerinden, gazetelerinden, gazetecilerinden, planladıkları gezilerden(Galapagos’a gidecekler sta travel’la), temel eğitimin yetersiz olduğundan, dinden, Tanrı’dan(koca ateist idi, mistik bir bakış açısı yok, telepati ilgisini çekti, onun dışında kilise, cami, sinagog onun için bir anlam ifade etmiyor; onun dışında üçümüzün de ortak noktası Anthony Hopkins hayranı olmamız(kendisi Galli olur) ve sinemadaki tüm psikopat tiplemeleri unutamamamız(Hannibal, Tooth Fairy, Amon Goeth, Bill the Butcher; onlardan bir tık öte hepsine dönemsel olarak tutulmuşluğum vardır).

Hasankeyf: Dicle Nehri’nin ayırdığı Batman ilinin bir ilçesi. Baraj nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Buranın bir kardeş şehri olmalı. O da Mostar olmalı. Çarşıya serbest zaman için bırakıldığımızsa ise bir kardeş şehir daha yakışır diyorum İskoç çifte. “Marakeş”. Buranın sular altında kalmaması için çok ciddi uğraşlar veren insanlar var. Size kendinizi her yüzyılda hissettirebilecek mağara evler var burada. Keçiler otluyor, turistik ve değişik. Ben sadece oraya buraya benzettim, burası çok daha değişik. Köprünün üzerinden geçerken süratle geçen arabalar sizi asma bir köprüdeymişçesine sallıyor, zelzele oluyor sanki, köprü yıkılacak ve bizler sığ Dicle’ye çakılacağız tepetaklak. image image

Midyat: Nihayet. Son durak. Hükümet Konağı’na giriyoruz. Yukarıda fotoğraf çekimi ve gelinle damat var. Arka fonları o kadar muhteşem ki. Ortodos Kilisesi, Katolik Kilisesi ve Cami. Çepeçevre sarıyor bizi. Arkada oturan dört kızla sonunda bir araya geldik. Bir tanesi sağır dilsizlere öğretmenlik yapıyormuş. Alfabeyi ve şehirleri nasıl gösterdiklerini öğreniyorum ondan. Noktalı harfleri yapmak çok fiyakalı. Parmaklarını şıkllatıyorsun. Sihir gibi. İ’de tek, Ü’de çift şık. Bana bir harf öğretenin 40 yıl (sessiz) kölesi.. (Hz. Ali). Bu sözü söyleyen birini nasıl sevmez ki insan?image image

Daracık sokaklarını, meşhur telkarilerine bakmak için gümüşçülerini geziyoruz Midyat’ın. Günü dumur olacağımız bir olayla kapatıyoruz. Yorgunluktan oturduğumuz banka bir adam yaklaşıyor. Derdi İskoçlarla. “Sizinle ingilizce konuşmak istiyorum. Malum fazla turist yok, haydi konuşalım, İngilizcemi ilerletmek istiyorum” diyor. Yorgunluktan ve şaşkınlıktan adama bakıyoruz. İngiliz kibarlığı devreye giriyor ve kadın “o.k.” diyor. Kocasıyla göz göze geliyorum, ne yapalım der gibi bana bakıyor adam(mevzu bahis olan İngiliz koca 1.90 ve boyunca da kilosu var). Adamı kovamıyorum çünkü hanımı onay verdi, ama kocası istemiyor, karşı tarafsa kırık ingilizcesiyle akıllara ziyan bir dialoğa girdi bile. Bereket tur rehberi imdadımıza yetişiyor ve yaka paça otobüsümüze doğru gidiyoruz. Yolda beni bir gülmedir alıyor. Çifte dönüyorum ve bunun tam tersi İngiltere’de benim başıma gelmeyecektir diyorum(Londra’ya gidip birkaç İngiliz’in boğazına yapışasım var). Bu yıllardır olan bir hadisedir. Dil dile değmeden dil öğrenilmez lafı nesilden nesile yurdum insanına aktarıldıkça ve bunun yani sokak ortasında turist benimle konuşur diye yakasına yapışmanın yanlış olup ikaz edilmesi gereken ayıp ve rahatsız edici bir şey olduğu söylenmedikçe, söylense bile umursanmadıkça böyle komik, saçma salak, anlamsız anlar yaşanacaktır sıkça.

Mardin Merkez’de Tur Abdin’de konaklıyorum ve şehrin insanlara şiir yazdırma potansiyelini seziyorum. Elbette ev yapımı şaraplarının etkisi var bunda. Önüme serilmiş Mezopotamya bana bir akşam daha kendimi sonsuz hissettiriyor. Ve başımı yastığa koyar koymaz uykuya dalabilmenin lüksünü yaşıyorum dört kişinin rahat rahat kalabileceği odamda. Üç ay öncesinin zevkiyle kafamda iki şarkının gidip geldiğini anımsıyorum: Servet Kocakaya’dan “Gewre” ve Ilena Eliya’dan “Susin”. İkincisi ağır basıyor galiba. Halk türküsüymüş.

http://m.youtube.com/watch?v=PQT4P6VbrgQ

Kaldığım otelin sahibi olan bey son derece enteresan, ben yola çıkmadan kahvaltıda uzun saatler sohbet ediyoruz. Değişik bir dünya görüşü var. Bana enteresan bir şey söylemişti. O sözler bana yeni kitabımda gerek. Demem öyle kolay, paylaşmam öyle hemen.. 20130913_180201 image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: