ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

20170304_114534-01

ALTIN ÜÇGEN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : KAYSERİ, ESKİ TALAS, HAKAN VE MERT, ERCİYES – 2

ESKİ TALAS :

Yaman Dede camisinden aşağıya, basamakları karlarla kaplı merdivenleri kullanarak iniyorum. Umuyorum ki yukarıdaki soğuk aşağıda bir nebze olsun kesilir. Öyle de oluyor. Ana’yı bulamadım. Ferdi ve Sarı yoklardı. Hava hala çok soğuk. Tuvaletim var ama gidesim yok. Demek ki o kadar da çok yok. Dumanı tüten sıcak bir çorba olsa diyorum ama açık bir restoran yok. Olsa bile içecek vaktim yok. Bu bahsettiklerim edebi bir metin olmaktan uzak, okuyucuyla aramdaki mesafeyi kapatan ama hem yalın hem de seyahat esnasındaki en temel ihtiyaçlarımın giderilmesine yönelik insani bir takım beklentilerimin ifade ediliş tarzı. Hala düşünüyorum daha şairane olabilme ihtimalime soğuk ve açlık mı engel diye. İyi ama ben bu yazıyı şimdi yazmaktayım ve gene kafama göre takılmaktayım ve bilirim ki kafana göre takılınca sevilmek çok zordur bu iklimlerde. Bense sevilmeye çalışmıyorum, nasılsa sonunda işe yaramıyor o tip beyhude uğraşlar. Yüzer yüzer denizleri aşarız ve okyanusu geçtiğimizde hepsi boşunaymış deriz. Bir gün deriz, ama o gün ne gün bilmeyiz ya da içimizdeki bir parça hep bilir de bilmez, duyar da dinlemez. Boşuna mıymış bu gayretler, tüm bu yaşananlar? Hayır, kaderin çabandır. “Gayret sizden, tevfik yüce Allah’tandır” der Kur’an’da. Ve hayır; yaşam koçu, ayet yorucu filan olmaya niyetim yok. Şu kadarcık bilgiçlik kadı kızında da olur. Nasılsa neler neler çektiniz ve de çekeceksiniz tüm yaşantınız boyunca. Öyle ya, hayat kolay mı ya!

“Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir tünel açmaya ya da göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa yap… Sakın cahillerden olma.” En’am Suresi, 35

20170304_120304-05

20170304_120154-01

20170304_122221-01

HAKAN VE MERT :

Bir gün önce erken baharla kucaklaşırken, reva mıdır titreyen ve eldivensiz parmaklarımla fotoğraf çekmek? Tek tesellimse her yerin karlarla kaplıyken bir başka güzel olması. Ara sokaklardan birinde sokağa konmuş üçlü kanepenin üzerindeki kar, ağaçların dallarını ısıtan aynı kar. Yine de kuşlar ötüyor bir gayretle, yine de pırıl pırıl bir gökyüzü var üzerimde her mevsimi başka güzel ülkemde(tartışmasız ama iddialı bir şekilde seviyorum galiba ben ülkemi üzerindeki her türden insan faktörüne rağmen, başta kendime rağmen). Uzaktan bana doğru gelmekte olan iki oğlan çocuğunu durduruyorum aramızdaki mesafe azalmaya yüz tutmuşken ve konuştukça konuştukça gülümsetebiliyorlar beni tüm çekimserlikleri ve iyimserlikleriyle. Terbiyeli çocuklar onlar. Hakan ve Mert’ten kızıla çalan sarı saçları ve tombik bedeniyle sakız gibi beyaz TOYOTA tshirtlü olan Mert. Gülümsüyor tüm saflığıyla. Esmer ve uzun boylu, olgun duruşlu olansa Hakan. Bu okula mı gidiyorsunuz diyorum onlara Derviş Güneş İlköğretim Okulu’nu göstererek. Evet diyorlar. Kimdir Derviş Güneş diyorum, öğretmenmiş diyorlar ve de çok emeği varmış öğrencilerinin ve Talas’ın üzerinde, ismini vermişler o yüzden diyorlar. Tek katlı taş binaya bakıyorum. Sonra da çocuklara. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum. Oluuur diyorlar. İçerisinde artık insanların yaşamadığı eski bir evin önüne geçiyorlar. Mert gülüyor. Bana bakmayın diyorum. Mert ciddileşiyor. Nereye bakalım diyor. Çocuk haklı. İyi bana bakın o zaman diyorum. Hakan gülmekle gülmemek arasında gidip geliyor sayılı saniyeler boyunca ve nihayet ciddiyette karar kılıyor. Mert’se gülümsemekten başka bir şey yapmıyor. Sanki bazen kafası karışıyor ve o zaman duygularındaki ani geçişlerle düşünceli düşünceli bakıyor bana. Olsun ama Mert gülüyor ya… Teşekkür ediyorum onlara, ayrılıyoruz. Bir söz bekliyorum arkamı dönmüş giderken. Aramız en nihayet açıldığında ablaaa diyor bir ses ve ekliyor; “Sen şimdi neden bizim fotoğrafımızı çektin?” diyor Mert. Uygun ve anlaşılır bir cevap vermem gerek diye düşünürken, “Sen fotoğrafçısın ondan” diyor. “Evet” diyorum. Gene ayrılıyoruz. Fotoğraf çekmek, fotoğrafçı olmak demek değildir diyemiyorum onlara. Herkesin elinde bir makine dolaşır durur memlekette.

20170304_121006-01
ESKİ TALAS, KAYSERİ

ERCİYES :

Ani bir kararla ve de Snowboard festivalini duyunca karar veriyorum Erciyes’e çıkmaya. Tipi var yukarıda. Talas’ın soğuğunu çoktan unuttum buradakini görünce. Erciyes’e varır varmaz sıkı bir güvenlik aramasından geçiyorum ve tuvalet aramaya başlıyorum harıl harıl. Yerli yabancı sporcular ya da amatör kayakçılar kar kıyafetleri içinde, benimse altımda kot, onun altında da bot. Giyimle kuşamla uğraşmayı bir kenara bırakıp, sora sora tuvaleti buluyorum. Bu buraya yakın zamanda tekrar geleceğim anlamına geliyor. Birkaç fotoğraf çekmek üzere dışarı çıkıyorum tekrar. Tipi şiddetlenmiş mi ne! Göz gözü görse benim de gözüm görecek. Kayakçılar süzüle süzüle iniyorlar yukarıdan aşağıya. Aklıma kayak esnasında hayatını kaybeden ünlüler geliyor. Alpler’de kayak kazası geçiren Michael Schumacher hala komada ve 45 kiloyla bir yatakta yatmakta, kendisi bitkisel hayatta yaşarken ailesiyse bakımına bir servet harcamakla meşgul. Liam Neeson’ın eşi Natasha Richardson Kanada’da başından yaralanmak suretiyle, Cher’in eski eşi Sony Bono Nevada yakınlarında kayarken ağaca toslayarak, Liberal Parti başkanı ve ikinci en genç Kanada Başbakanı olan Justin Trudeau’nun kardeşi Michael Trudeau da üzerine çığ düşmesi sonucu göle düşerek ölmüş ve cesedine uzun aramalara rağmen ulaşılamamıştı. Michael Schumacher’in mesleki riski hesaba katıldığında, kayağın araba yarışından yaşamsal olarak daha riskli olduğunu düşünüyor insan. Kırık çıkık da cabası. Ama havasını filan bir kenara bıraktığında, beyazlığın ortasında kanatların kayak takımın, delice bir his anlayacağın. Bense buz kesmiş parmaklarım, görmeyen gözlerimle fotoğraf çekerken az önce, ne güzel de kayıyorlar dediğim kayakçılarla burun buruna geliyorum. O kadar göz gözü görmez haldeki ne güvenlik ne bir kimse nereye böyle demediğinden kayak pistinin yolunu tutmuşum ufaktan ufaktan. Dönsem diyorum kazasız belasız, iyi olacak bir an önce.

20170304_141550-01

20170304_140731-02

20170304_141728-01

20170304_141109-01

Sporcu kızlarla konuşmuştum yolda. Kayserili iki kız kardeşten biri 24, diğeri 28 yaşındaydı. Biri öğrenci, diğeriyse devlet memuruydu bir kurumun bir koltuğunda. Uzun boylu ve esmerdiler. Atletik yapıya da sahiptiler. Kaymak güzel şey demişlerdi. Gözleri parlıyordu ikisinin de yukarı çıkarken. Başlarında kukuletalı şapkaları, içlikleri ve kar botlarıyla heyecanlı heyecanlı ayrıldılar yanımdan kaymak üzere.

KAYSERİ VE GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ:

Gündüz gözüyle yürürken-yanlışlıkla ama, bu karşıdan gelen de kim diye şöyle birkaç saniyeliğine göz teması kurmak gafletine düştüğüm birtakım sütübozuk erkeklerin bakışlarını yüzüme dikerek akıllarınca taciz etmeye çalıştıklarına şahit oldum Kayseri’de. Bunu kendilerine reva gören sahipsiz çomarlar da var Anadolu’da anlayacağınız. Mikrop mikrop bakıyorlar sadece. Adlarını lekeliyorlar şehirlerinin. Yazık bu güzel ve komik şehre. Neden komik çünkü buraya ilk geldiğimde yaşadığım enteresan bir anımı anlatacağım size. Hiç unutmadım, zaten unutulacak gibi de değil. Bir duman efektinin ardından altı sene kadar öncesine gidiyoruz. Sırt çantam ve ben otobüs durağına geliyorum. Çantamın içinde aradığım şeye kavuşmamsa mümkün değil çünkü odada unutmuşum. Yaşlıca bir teyze geliyor o esnada. Yer veriyorum istemeden de olsa. Aradığım şeyse hala yok. Yoluma gitmeye karar verecekken yaşlı teyze ve yanındakiler turist misin diyorlar bana. Öyle sayılır diyorum. Ne arıyorsun diye soruyorlar, ilham demek geliyor içimden ama geziyorum bir şey aramıyorum diyorum. Çantanda ne arıyorsun diyor, bozuluyorum ama belli etmiyorum. Vaktim olmadığından tost yaptırmıştım onu bulamıyorum, çantam çok kalabalık diyorum. Kadın beni süze süze ayağa kalkıyor. Benimle gel diyor. Yok diyorum benim yolum uzun, dönemem. Bizim altın günümüz var ona gideceğiz, sen de yemeğini yer yoluna gidersin diyor. Hükümet gibi kadın derler ya, ayağa kalktığında anlaşılıyor haşmeti. Yanında küçücük kalıyorum. Küçük bir kız çocuğu gibi gidiyorum peşinden. Beraber yüksekçe bir apartmanın üst katlarından birine çıkıyoruz. Fena değil, lüks sayılabilecek bir girişin ardından genişçe bir asansörde buluyoruz kendimizi. Dört kişi aynı asansöre zor zor sığıyoruz, hepsi iriymiş kadınların. Tanrı misafiri diye takdim ediliyorum evsahibine. Geniş bir holden yine geniş ve ferah bir salona geçiyoruz. Gözüm mutfakta aslında. Bana bir tabak verirler diye düşünüyorum, ben de müştemilat gibi yer kalkarım diyorum. Git git bitmez dikdörtgen bir masanın üzerine serilmiş çiçek gibi bir örtünün üzerinde tencere büyüklüğünde şık cam tabaklara konmuş yiyeceklere takılıyor gözlerim içeridekilerden önce. Hayatım boyunca fırın harici bir daha üzeri bu kadar çok hamur işiyle bezeli bir masa daha görmem mümkün olmayacağından, önce gözlerim çekiyor bu fotoğrafı. Börekler, kekler, haşhaşlı çörekler, patates salatası, Rus salatası… Davetlisi olduğum hanımla ev sahibim arkamdan konuşuyorlar. Bense hanım hanım, kuzu kuzu oturuyorum bir köşeye. Ayaklarımı bitiştiriyorum, yüzümde ebleh bir gülümseme, görseniz tanımazsınız. Nereden geldin, nereye gidiyorsun faslı biter bitmez elime tutuşturulan tabağı doldurma komutuyla masaya çağrılıyorum. Ye diyor yaşlı kadın. Bu kadar hamur işi yersem yürüyemem ki diyecek hakka sahip değilim o an. Başlıyorum tabağımı doldurmaya. Beğenmiyorlar aldığım miktarı. Çayım geliyor hemen. Sonrasını hatırlamıyorum ama yedim. Tüm tabağımı sildim süpürdüm. Üzeri de tıklım tıkış doluydu. Sıcak sıcak kızarttıkları pastırmalı paçangayı da kabul ettim minnetle. Ayrılırken teşekkür için yanına gittiğim teyze bana elini uzattı giderken. Öptüm bende. Kiminin parası, kiminin duası. Aklımda ben yemek yerken harıl harıl, mütebessim bir ifadeyle bakan yüzler kaldı geriye. Beni kendilerine göre cılız bulup yedirme gayretiyle yanıp tutuşan o Kayserili kadınları hiç unutmam. Ne kadar yediysem, ne kadar yedirildiysem artık, akşam yemeği yiyecek halim kalmamıştı. Haydi şimdi balkondan atla deseler de atladım herhalde. O gün, o yaşlı teyzeye kendimi teslim etmişim farkına varmadan. Hayat öyle garip ve değişik ki bazen…

image

YOUTH – GENÇLİK

image

YOUTH/GENÇLİK:

“Monarşiyi çok hoş bulurum. Çünkü çok zayıf. Birini ortadan kaldırıyorsunuz ve aniden tüm dünya değişiveriyor. Evlilikte olduğu gibi.” Şövalyelik ünvanını reddeden Fred

“Gençken her şey çok yakın görünür. Bu gelecektir. Yaşlanınca her şey çok uzak görünür. Bu da geçmiştir.”  Mick

“Her zaman eve gidiyorum. Her zaman babamın evine gidiyorum.” Novalis

İncelikli ve nitelikli senaryosundan öte, sırtını kelimelerin gücüne dayamış, sinemanın büyüsünü kare kare içimize sindirmemize neden olacak, aynı zamanda sinema tarihinin unutulmaz sahnelerine ve karakterlerine selam gönderen anlardan oluşma mizansenler yaratan, fonda İsviçre Alpler’inin muhteşem manzarası olmakla birlikte ana tanrıça Everest’in ve K2’nin de adını anmadan geçmeyecek kadar nazik, oyunculara mimiklerini kullanma zenginliğini yaşatan genç sayılabilecek bir yönetmenden henüz kendisininkini görmediği yaşlılığa dair çok sıkı gözlemlere dayalı enfes bir güzelleme “Youth”. Karşınızda kelimelerin inci gibi sıralandığı bir roman var sanki öncüllerini yaşatan, bilakis tekrarlamaktan uzak. Referans olarak Novalis’in satırları akıyor gözünüzün önünde. Klasik müziğin eşsizliğine, sanatın ve cinselliğin özgürleştirici gücüne, monarşinin görünen elleriyle yaşattığı dayatma gücüne, özgürlüğün kokusuna, dostluğa, aşka, ölüme, yeni başlangıçlara ya da son bir gayrete, aile olmaya çalışmanın ve esasında evliliğin ne olduğuna ve ne şartlar altında sürdürülmeye çalışıldığına, prostata, çöküşlere, kibire, yanlış anlaşılmaya, manzaranın ve doğanın eşsizliğinden takılıp kaldığınız ve sanki akmadığını sandığınız hayatın ve doğanın insanoğluna bir parça acımasız gelse de kendi ritmi içinde nasıl da ahenkle ama ağır ağır aktığına şahit olduğunuz, güzel oyuncular ve iyi oyunculuklarla bezeli, artık kendi sinemasını oluşturmuş bir auteur yönetmenin kendi bildiğimi okurum ben deme lüksüyle hareket edebildiği, bir üst sınıf, üst akıl ve bilgelik işi film var karşınızda. Sevip sevmemeniz hayattaki tercihlerinize bağlı biraz da. “Youth” herkese hitap etmeyebilir bu açıdan.

image

images

image

Gençlik bir dönem hızlıca geçilen, yaşlılıksa bir başka dönem ağır aksak ilerleyen. Uzadığı takdirde hiç geçmeyen bir hastalık gibi. Yaşlanan kalp değil, o öyle ya da böyle durduğu yerde atmaya çalışıyor kendince. Yaşlanan zaman oluyor. Ve enerji olarak düşen ama tenin ateşine teslim olmaya içten içe rıza gösteren beden aynı kalple bir başka zamana güçlükle ayak uydurabiliyor bir yaştan sonra. Ama attığı sürece de istekleri hiç bitmiyor, iç geçiriyor, eski enerjisini bulabilmek çaresizliği içinde yanıp kavruluyor adeta. Enerjin tükendiğinde ve durup oturmak zorunda kaldığında ise başka hayatlara merak duymaya başlıyorsun çaresizlikten. Tıpkı üzerine bahis oynadıkları karı kocanın cinsel hayatı karşısında ağızları açık kalan Fred ve Mick gibi. Bir orman kaçamağında, hiç de dilsiz olmadığını keşfediyorlar yemek masasında konuşmayan çiftin. Söz manayı kirlettiğinden belki, belki de Haneke’nin söylemiş olduğu gibi yetişkinlerin dünyasında konuşmak bazen her şeyi mahvettiğinden, özellikle iki ayrı kutuptaki, farklı iki ruh taşıyan kadınla erkeğin sırrı tek adreste çözülüyor. Bize de gülümseyerek izlemek kalıyor. Bu sahne çok yaratıcıydı Sorrentino(kendi adıma konuşuyorum şu an). Ve Fred’le Mick’in arasındaki bahisler kapanıyor bir daha açılmamak üzere. Bizlerse kaç yaşına gelirsek gelelim insanın insandan öğreneceği çok şey olduğuna şahit oluyoruz bir kez daha.

image

Film, vaat ettiklerini sunmak için sabırsızlanıyormuşçasına görüntülerden önce müzikle başlıyor büyük bir kaygısızlıkla. Ve vaat ettiklerine son derece yakışan bir fon müziğiyle dönüyoruz kamera eşliğinde kadın vokalin etrafında. Pikapta dönüp duran bir Lp gibiyiz. Lp döndükçe aynı insanların dans ederek müziğe eşlik ettiklerini görüyoruz. Gerçek hayatta da nefes aldığı müddetçe kendi ekseni etrafında dönüp duruyor insan, hep aynı insanlarla. Yönetmense bir hayli iddialı ve iki saatlik baş döndürücü bir deneyim vaadiyle dikiliyor karşımıza. Baş aktör “müzik” ve bunu hissettiriyor fırsat buldukça. Kalanlarsa onun büyüklüğüne hizmet ediyorlar. Bunu iki başrol oyuncusunun önem sırasından anlıyoruz. Kompozitör olan ve filmin etrafında döndüğü Fred ve onun en yakın dostu olan kadın filmlerinin unutulmaz yönetmeni Mick var ikinci adam olarak kalabalık senaryo ordusuyla. Fred son on yılında yalnız olarak geldiği toplamda ise yirmi yıldır yaz aylarında tatilini geçirdiği İsviçre’deki aynı otelin bahçesinde bir masada, kraliçenin haziran ayında vermesini istediği konser teklifini reddetmekle meşgulken, aynı zamanda şövalyelik unvanını kabul ettirtmeye çalışan, dersine çalışmadan gelmiş bilgisiz Buckingham Sarayı etkinlik bürosu çalışanına ince ince dersini veriyor. Fred emekli olmuş olsa da mesleği onun hayatı ve biraz özlemden, biraz da kafasına göre hareket etme lüksü olduğundan inekler ve onların çanlarından çıkan ezgiyi yönetiyor büyük bir zevkle. Şeker kağıtlarından çıkan hışırtıların bile bir ritmi var onun elinde. Sadık dostu ve aşk konusunda her şeyi bilen Mick onu müzik konusunda hep motive ediyor. Yaptığı müziğin insanlar üzerindeki etkisinin oldukça farkında, yaptığın müzik insanlar üzerinde şaşkınlık duygusu yaratıyor derken. Heyecanlı, hayatı seven Mick’in yanında hayatı yeterince sevemeyen duyarsız Fred ve ikisinin dostluğu filmin en önemli teması aslında. Bir röportajında insanları ve kendini sevmediğini söyleyen Sorrentino’yu bu açıdan Fred karakterinde bulmak mümkün.

Kızı Lena’nın ağzından duyduğumuz eşcinsel deneyimlerini yazmış olduğu bir mektup sayesinde karısının da bu sırrını öğrendiğini duyuyoruz Fred’le birlilkte aynı zamanda. Fred’in Mick’e duyduğu sevgi ise arkadaşlık bazında sadece. Fred’in kızı, Mick’in oğluyla evli ve Mick’in oğlunun ihaneti kalan dostluklarına gölge düşürmüyor neyse ki ve erkeklerin dostluğu bir başka oluyor sanki. Dostlukta dostuna sadece güzel şeyleri anlatırsın diyor Mick. Öyle olmalı sanki, karşı taraf ağlama duvarı değil ki. İnsan dediğin taş değil ki.

image

image

image

Siyah kemik çerçeveli gözlükleriyle Fellini’nin alter egosu Marcello Mastroianni’yi andırıyor Michael Caine. Harvey Keitel’le beraber yakın plan çekimlerinde yaşlılara mahsus ve hem mahzun hem de biçare köpekler gibi ıslak ve düşmüş gözleriyle baktığında insanda merhamet duygusu uyandırıyor. Filmin geçtiği yer yaş ortalamasının çok yüksek olduğu İsviçre’deki spa konseptli bir otel olduğundan bornozlu bornozsuz yaşlı bedenler bir parça gençleşmek ve genç hissetmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çamur ve kil maskeleri, buharlı havuzlar, özel masajlar, doktor kontrolleri, mis gibi dağ havası ve yalnız beyler için sevgisiz de olsa escort hizmetleri.. Ama bunların hiçbiri hayatının özetinden geriye ona kalan tek şey olan “duygulara” rağmen Mick’in sade intiharını önleyemiyor. Üstün bir gayret ve sade bir tonla hayata konan son noktaya şahit oluyoruz. Küt sesiyle betona çarpan insan bedeninin çıkardığı ses. Mick’ten gelen son ses. Seslere duyarlı maestro ise kadim dostunu  Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip’in önünde seyircisini selamlamadan önce neşeyle gülerkenki  mutlu haliyle hatırlıyor gözleri dolu dolu. Kimler için müzik yaptığını sorgulatıyor bu an. Herkes, her şey gelip geçiyor ve bizler zamanında tutkuyla yaslandığımız ve zaman geçtikçe yaşatmak gayretine düştüğümüz hislerimizle kalıyoruz hayatta. Hisler olmazsa nasıl yaşanır bu dünyada hiçbir fikrim yok en az Mick kadar.

image

Her birinin varlığı filmin tamamına anlam katmış yan karakterlerden en enteresanı ise yusyuvarlak göbeği, sırtının tamamını kaplayan Karl Marx dövmesi ve beraberinde taşıdığı oksijen çantasıyla yaşamını sürdürmeye çalışan ve kendisi gibi eski bir futbol yıldızını canlandıran solak Maradona. Yeşil sahaların yıldız oyuncusu obezitesi ve nefes darlığıyla tenis sahasında gördüğü topu gözüne kestiriyor ve ilk fırsatta çıplak ayaklarıyla saydırmaya başlıyor. Meşin gibi olmuş ayaklarıyla topu havalara gönderiyor acımasızca, ayağı erişmediğindeyse göbeği oluyor seferber. Bir adamın daha tutkusuna şahit oluyoruz. Gençlik onun için de geçmiş ve o da, zaten gelmiş olan geleceğimi düşünüyorum derken tuhaf bir ironi var sözlerinde. Hayranları tel örgünün ardından imzasını isterken hüsrana uğramış, entellektüel ama kibirli ve sıkı gözlemci oyuncu Jimmy Tree rolündeki Paul Dano’nun gözü profesyonel olduğu çağlarından artık eser kalmamış yıldız futbolcunun bedenine ve bastonuna takılıyor. Kimsenin olduğu gibi kalmasını istemeyen yaşlılık sağanak gibi bastırıyor sanki haber vermeden. Ve kimsenin kafasında çöküşe ne zaman geçtiklerine dair tam bir tarih yok ve kimseler netleştiremiyor bu evreye nasıl gelindiğini ve dönüm noktasının tam olarak ne zaman olduğunu.

image

Daha acıklı olduğu varsayılan baba oğul hikayesi yerine sıkıntılı bir baba kız hikayesi var yavaş yavaş ilerlemekte olan. Kızı ve asistanı olan Lena babasını suçluyor ilgisizliği ve annesini ve kendisini müzikten sonra ikinci plana attığı için. Buzlar Lena’nın tekrar aşık olmasıyla eriyor. Öfkesini babasını suçlayarak dindirmeye çalışıyor ilk başlarda ve babasını yeterince hırpaladıktan sonra Tanrı Fred’e acıyor biraz da ve Lena fantastik bir karkater olan dağcı Luca’yla tanışıyor. Yerden ve aynı hizadan bakmaktan çıldırmış ve birçok güzelliği kaçırmakta olan insanoğluna yukarıdan bakınca her şeyin ne kadar güzel göründüğünü söyleyen bir adam Luca ve bu sahnedeki yan karakterlerden biri de çook yukarıdan, ulaşılmaz bir yerlerden geliyor ve yönetmenin işini kolaylaştırıyor kısmen. Lena’nın ilgi bulutları dağılıyor babasının üzerindeki. Luca’ya çeviriyor yüzünü. Fred’se yıllar sonra ve sadık dostu öldükten sonra en nihayet, karısı Melanie’yi Venedik’te kaldığı hastanede ziyarete gidiyor. Duygularını belli etmeyen, çevresine karşı ilgisiz adam kendisinden bihaber karısına çözülüyor sonunda:”Birbirimizi tek bir basit şarkı olarak düşündüğümüzü bilmeliler.” diyerek. Melanie Venedik manzarasına bakıyor yüzünde korkunç bir çığlık çıkmaya hazır ama bir nedenden ötürü yüzünde asılı kalmış gibi. Sanki korkunç bir şey görmüş ve o korkunç şey her neyse hiç gitmeyecek ve hayalete dönmüş bedenini sonsuza dek terk etmeyecekmiş gibi.

“Youth” koşarak geldiğimiz yaşlılığımıza ağıt bir nevi. Normal şartlarda kazasız belasız yaşadığımız takdirde ölmeden önce gelip içine gireceğimiz biraz eski püskü bir pansiyon gibi yaşlılık. Sadeliklerden hoşlandığımız çağımızda, dostlarımızın bizi ölerek terk edip, ilk gidenlerden değilsek ve son gidenlerden olacaksak eğer yalnız öleceğimizi bildiğimiz zamanlar artık fazla geldiğimiz dünya üzerinde. Rahatımız, konforumuz yerinde olsa da, düşüncelere ve onları büyütmemize bolca vakit bulacağımız beden yorgunu, biraz çocuklaştığımız ve hep mızmızlandığımız en çok da yalnız kalmaktan ve bir başına ölmekten gizli gizli ölmekten de çok korktuğumuz zamanlar. Film boyunca Sorrentino elinden geldiğince tezatlıklarla anlatmış yaşlılığı. Filmin ismiyle başlamış doğanın acımasız döngüsüne ve meseleyi en can alıcı noktasından yakalamış bence. Ben çok beğendim, iyi bir yönetmenin elinden çıkma hayata dair söyleyecek çok şeyi olan bu filmi. Tüylerinizi sakin sakin diken diken edecek finali çok hoş, çok zevkliydi. Umarım fırsat bulur da izlersiniz. Benden bu kadar, şimdilik.

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: