YUNANİSTAN, BEŞİNCİ VE SON BÖLÜM : GİRİT

20160608_093841

YUNANİSTAN, BEŞİNCİ VE SON BÖLÜM : GİRİT

“Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.” Giritli Alexis Zorba

Hepten katılıyorum delifişek Zorba’ya. Bu özgürlükten ötürü de gezi yazımın son bölümünü bir süre ara verdikten sonra yazabiliyorum ancak. Tek nedenim bu öyle mi? Değil; çünkü karşılıklı zaman sorunumuz olduğunu düşünmüyorum. Neden? Çünkü bir türlü tamamına eremediğimden ve hep bir şeylerin eksik kaldığını düşündüğümden, ayrıca ekranları başında o kadar da hevesli bir okuyucu kitlesi göremediğimden, tembellikten ve öldürmek, bayıltmak ve cinnet getirtmek  için gelen sıcak sıcak çok sıcak havalar yüzünden bir klimanın altından diğerine çaresizlikler içerisinde koşuşturmam yüzünden, aklımı tam anlamıyla toplayamayıp, konsantre olamadığımdan ve üzerine de bir ufak Çeşme turu yapmış ve dağılmış olmamdan ötürü belki de ama nihayet karşınızdayım, buradayım, gitmedim hiçbir yere. Sizler de oturun oturduğunuz yerde ki, başlayalım bir güzel Akdeniz’in beşinci, Yunanistan’ın en büyük adasını gezmeye.

20160608_100947

20160608_10092620160608_095607

20160608_094252

Gemi Hanya’ya ve dolaysıyla limana yaklaştığında ilk inenlerden oluyorum ve bunu koşa koşa yapıyorum. Gemi hayatı, kalabalık, insanlara şirin gözükmeye çalışmamak ve bu hususta ısrarcı olmak, gemi kaptanının yaptığı anonslarda belirttiği üzere kuzeyden sert esen rüzgarlarla sallana sallana gittiğin kamaranda gece on bir’den sabah saat üç’e kadar bitişik komşundaki şiddetli kavgayı dinlemek yıldırdığından olsa gerek canımı zor atıyorum karaya. Çiftler bazen birbirlerini mahvetmek üzere bir araya geliyorlar sanki. Dört saat boyunca önce bağırıp çağırıp sonra kah ağlayıp kah tuhaf sesler çıkartarak tatillerini kendilerine, uyumam gereken saatleri bana zehir eden çift geliyor aklıma. Farsça konuşuyorlardı pardon bağırıyorlardı ve anlamadığım bir lisan da olsa tek bildiğim hiç durmadan birbirlerini suçlayıp durduklarıydı. Yoksa insan dört saat ne diye bağırır? Sayelerinde öfkeyle kalkıyorum yataktan. Onlar bağırdı çağırdı sakinleşti, ben dinledim durdum, hiç uyumadım. Hem uykusuz, hem aksi, hem mutsuz hem de aptal gibiyim şimdi. Ne bir planım var ne de programım. Gemiden ilk fırlayan bu yüzden ben oluyorum. Hanya’ya gitmek üzere kalkan otobüsler var. Bir otobüs dolusu İranlıyla gideceğiz Hanya’ya eğer binmeyi başarabilirlerse. Çok şaşkın hareket ediyorlar, kalabalıklıkları onları geveze ve zevzek yaptığından kendilerinden başkasını düşünmüyorlar, otobüs onların kararsızlığından hemen kalkamıyor, şoför ya sabır çekiyor ve kadınlar her zamanki gibi erken kalkmış, uzun uzun makyaj yapmışlar.

Yol aldıkça dikkatim dağılmaya başlıyor. Evlere, balkonlarına, mimariye, yollarda ve trafikte gördüğüm insanlara bakıyorum. Bir ada değil de bir şehirdeyim sanki. Hem de çok kalabalık bir şehir. Kazancakis’in ‘Zorba’sının ruhunu bulmak için boş yere umut etmemeye karar veriyorum. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular akmış. Hayat filozofu bir yol arkadaşı bulmanın imkansızlığından belki de sığınmak zorunda kaldım Kazancakis’in romanına. Gülten Akın’dan Kazancakis’e geçişim şaşırtmasın lütfen sizi. Ben böyleyim daldan dala konarım. Duraklarda kısa süreliğine konaklarım. Yaradılışımdandır içimdeki huzursuzluk, kim bilir?

20160608_105019

Limandan kalkmış olan otobüsten indiğimizde ancak Hanya’ya geldiğimi idrak ediyorum. Göz aşinalığım olan herkesten uzaklaşıyorum bile isteye ve de seve seve. Kuzey ülkelerinden gelen çok yoğun bir nüfus sarıyor bir süre sonra etrafımı. Bir yerin yerlisini bulmanın ne zor şey olduğunu hatırlatıyor insana, hele ki büyük şehirlerde. Köylerine gitmek gerekiyor ne yapıp edip. Ne sezgilerine göre hareket eden Zorba’yı, ne de atalarımın izini bulabileceğim anlaşılıyor iyice, bu garip kalabalığın içinde. “Burada olmamın bir nedeni olması gerekiyordu ama” diyorum kendi kendime. Düşünüyorum içimden sessiz bir hayvan gibi. İçim içimi yiyor oluyor liman kısmına geldiğimde. Doğu’nun Venedik’i, bana, İstanbul’un ve Boğazlar’ın eski zamanlarının fotoğraflarını anımsatıyor. Yüzyıllar öncesinin ruhu sinmiş taş binalara. Dokuysa bu bölgede korunabilmiş bozulmadan. Denize nazır restoranlar ve kafelerde bunu bozamamış. Tanca’da oturmuş ilham kovalayan şairler, yazarlar geliyor gözümün önüne. Bir sürü ruh dolaşıyor çevremde. Fotoğraf çekme telaşım çok anlamsız geliyor. Bir kafeye oturup, Yunan kahvesi söylüyorum. Hava kapalı ve yağmur gelebilir her an için. Olsun diyorum, yağsın üzerime. Belki susamıştır şairin dili. Yazamaz olduğundan artık, bir damla su iyi gelecektir kendisine. Belki de Hanya’yı görmek iyi gelecektir ona, Konya’yı görmüşken defalarca. Hanya’nın kelime anlamına bakıyorum ilk defa. Rumca “hanlar” demekmiş. Hanlar, hamamlar belki de, bir deniz feneri ileride, Küçük Hasan Paşa Camisiyse hemen köşede, tarihi Hanya Limanı içerisinde. Çarşısında bulunan Katolik Kilisesi’ne komşu Folklor Müzesini bir çırpıda geziyorum vaktim yettiğince. Fotoğraflar, albümler, mutfak eşyaları, dönemin yöresel kıyafetleriyle bezenmiş odalar. Bir sürü detay kaplıyor etrafımı. Penceresindeyse kilise manzarası. İki euro’da müze parası.

20160608_143755

20160608_143951

Ara sokaklarından garajına varıyorum ve gidiş dönüş olmak üzere Resmo’ya biletimi alıyorum. Bir saatte Girit’in bir idari bölümünden diğerine gidiyorum en ön koltukta. Yol arkadaşım üç yaşlarında İsveçli sarışın bir minik olacakken şoför uyarıyor derhal anne ve babasını çocuklar ön koltukta oturamaz diye. Halbuki uslu uslu oturmuştu yanıma çitlembik, mavi gözleriyle de benimle iyi anlaşmak isteğinin tedbirli ve utangaç bakışlarını atmıştı hemen alttan alta. Ama olmadı işte. Annesi bağlandığı koltuktan emniyet kemerini çözerek kurtardı onu. Onun yerine kendini kurtaracak kadar İngilizcesi olmayan bir güvenlik görevlisiyle geldim Resmo’ya. O da sarışındı. Üç yaşındaki ilk ve kısa süreli yol arkadaşımdan da 40 yıl ve on dakika fazla oturdu yanımda. Bense neden Resmo’ya gidiyorum diye sordum durdum kendi kendime bu bir saat süresince. Sonra da koşa koşa önce ara sokaklarından birkaç fotoğraf çeke çeke, sonra da deniz tarafında balıkçılar, iç kesimde oteller ve pansiyonlar barındıran ve bir de kale yolu olan viyadüklü yoldan indim nihayet düzlüğe. Bozcaada Ayazma’dan geçtim, Foça’ya indim bir anda. Eski Foça ama. Yenisi taş yığını ne de olsa. Fakat Eski Foça’dan çok daha şirin bir yermiş burası. Fırsat bulursam balık yemeye çalışacağım bir saat filan ayırıp. Kalabalık masalarda şaraplar içiliyor keyifle, şarkılar söylüyor insanlar. Aklım kalıyor bir an. Lindos kadar olmasa da daracık sokakları olan eski şehrine giriyorum ve burası bir şekilde çok çok hoş bir kıyı kasabası havası taşıdığından ve Hanya ne kadar büyük bir şehre benziyorsa, burası da tam aksine şirin bir cennet olduğundan olsa gerek ummadığınız bir kalabalık tarafından karşılanıyorsunuz içerilerde de. Fakat çok hoş doğrusu. Bol bol tahta kaşık satıyorlar dükkanlarda,; Poseidon’un üç uçlu mızrağı misali büyük tahta çatallar, kepçeler, boy boy kaşıklar… İnsanlar her yerde dolaylı yollardan aş derdinde. Hayat böyle.

20160608_133016

20160608_124702

20160608_124757

20160608_132224

20160608_133120

Resmo’ya beraber seyahat edemediğim ufaklık çıkıyor karşıma, yolda ve kök söktürüyor babasına gelmeyeceğim, gitmeyeceğim hatta durmayacağım diye. Asfalta tutkalla yapışmış gibi. Babası kımıldatamıyor yerinden. Sarı damar. Babası sabırlı davranıyor onun huysuzluğu karşısında. Bir de o siyah çoraplar dizine kadar, o kadar komik görünüyorlar ki yan yana. Kızlar babalarını bir tarafa çekiştirip dururlar yaşamları boyunca. Büyüyünce dertler azalacak, çekiştirmeler bitecek sanmasın bütün o kız babaları. Şiddetlenerek artacaktır, buna emin olun. İki kız babası benimki de. Oradan biliyorum ve söyleyebiliyorum sonsuz bir güvenle.

20160608_130932 (3)

Bir sürü dükkan, bir  o kadar insan, pek az kedi ve köpek sahipsiz dolaşan 
Denizde dalga, güneş nihayet yukarıda, bir kadeh şarap yuvarlamalı biraz vakit bulunca.
Bir kadeh şarap, biraz da kalamar, aperatif olarak kalamata bunlardan başka
Masalar doldukça, garsonlar koşturup durdukça, alkol şişede durduğu gibi durmadığından, keyfim geliyor bak en sonunda.”

Paylaştığım bu saçmalığı yazarken ne düşündüm bilmiyorum ama not etmiş olduğumdan illaki, biraz da birkaç satır fazla olsun diye belki, bazen de insanın kafasının içindeki en ahmakça düşüncelerini ve en gamsız anlarını paylaşması gerektiğine olan inancımdan ötürü biraz da paylaşmış bulunuyorum bu satırları. Daha da ne diyeyim size? Portishead’den SOS’i dinliyorum bir yandan. “Çok güzeldi, çok iyiydi.” diyor. Yani bir zamanlar öyle imiş. Şimdiyse ulaşmaya çalışsa da aklını kapatan bir sevgili var. Beth Gibbons’sa parçanın ruhunu değiştirmiş karizmatik sesi ve tarzıyla.

Kazancakis’in romanı “Zorba”dan yaptığım alıntıyı ne kadar uygulayabiliyorum hayatımda diye düşünüyorum ve hemen akabinde paylaşıyorum şimdi burada dürüstçe. Katılmak ve onaylamak başka yaşam felsefesi yapıp uygulamaksa bambaşka olan bir durum bu aslında. Ben mesela bir çok şey umuyorum hayattan aksini söylesem de, medet umuyorum en çok biçare kulundan. Kendim için bir sürü şey istiyorum bunu açıkça söyleyemiyorum yalnızca. Hiçbir şeyden korkmuyorum diyordum ya, çok şeyden korkuyorum aslında. Korkum güvensizliğimden en fazla. Kimseye güvenmiyorum mesela. Herkes haindir çıkarları doğrultusunda, ben de dahilim bu gruba. Bir gün bir canlı bombaya tesadüf etmekten ve zerrelerimin duvarlara yapışmasından ve bir kefeni bile dolduramamaktan, ayrıca trafikte seyir halindeyken kaza yapmaktan ya da kazanın gelip beni bulmasından ve arabanın camının gelip de boynumu koparmasından ve bu sefer de dikilmediğim takdirde tek parça olarak kefene girememekten, bir manyağın bana takıp enseme kurşun sıkmasından ki bu sefer de yüzümün bütünlüğü bozulacak ve yine kefene yakışmayacağımdan, garip saatlerde eve dönerken ya da yurtdışında ıssız ara sokaklarda, mezarlıklarda derinleştim derinleşeceğim diye dalgın dalgın gezinirken bir tecavüzcünün hedefi olmaktan, yobazın fesadından, söylediklerimden ve söyleyemediklerimden ve daha da sayıp moralinizi bozacağını bildiğim birçok şeyden ödüm patlarken hani korkmuyordum hiçbir şeyden! Özgürlükse bu dünyada canlı kalmış, nefes alan son yakın hısım akrabanın da ölümüyle gerçekleşecek bir durum olduğundan şu an için mümkün gözükmüyor eğer ben elimi kana bulamazsam. Ve bu dünyada hele ki bu ülkede özgürlüğünü kısıtlayan şeyden bol bir şey olmadığı bilindiğinden demek ki özgür bile değilmişim.Ben çok yanlış anlamışım hayatı, çok geç anladım. Bundan sonra Zorba var elimde tekrar okuyacağım. Belki Kazancakis’tir o hep aradığım hayat filozofu hayat ve yol arkadaşım.

”Hepimiz bir yerlerde hayatlarımızın canına okuyoruz azar azar ya da bulunuyor o hayatların canına okumaya meraklılar. ”

20160608_132102

 

YUNANİSTAN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MORA YARIMADASI

20160607_204501

YUNANİSTAN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MORA YARIMADASI

Yine sabahın erken bir saatinde bu sefer bir adaya değil de, bir yarımadaya yanaşıyoruz: Mora yani Nafplion’a. Bir yanımız denizken, diğer yandan Atina’ya ve tüm Avrupa’ya bağlıyız. Kısaca bir yarımada üzerindeyim ve ne tam bir şehir ne de ada, tam ortasında bir yerlerdeyim kendi çapımda. Osmanlı etkisini hissedebileceğimiz bir yer olduğu söylenmişti gelmeden önce, neyse o his onu hissetmeye geldim ben de. Gemiden iner inmez bir şehir turu satın alıyorum. Yaptığı şu oluyor üstü açık kırmızı midi otobüsün; sizi alıyor ve Palamidi Kalesine çıkarıyor ve bir saat iki saat artık siz ne kadar isterseniz o kadar süre kalmanıza müsaade edip sonra geri toparlayıp tekrar limana bırakıyor. Biz de şirin kırmızı aracımızla birkaç anıt, bir büyük mezarlık ve çeşitli evler geçtikten sonra kaleye varıyoruz. Çift giriş çıkışlı kalenin diğer giriş çıkışı yüzlerce basamaktan ibaret. Vikipedi’de bu sayının 999 olduğundan bahsediyor ve tarihi 1700’lü yılların başına dayanıyor. Yarımadanın kalbine hakim kale uğruna defalarca Osmanlı ve Yunanlıların mücadelesine evsahipliği yapmış ve yer kavgasına düşmüş esnaf gibi mücadele eden iki ülkenin insafına kalarak habire el ve isim değiştirilmesine müsaade etmiş biçare. Sonunda da son sahiplerinin elinde kalmış. Sekiz euro verip içeri girdikten sonra Argolis Körfezi manzaralı fotoğraflar çekiyorum. Keçilere tutuş kabiliyeti verdiğin takdirde en güzel pozları onların yakalayacağını düşünüyorum saf saf ve evet sıcaktan, güneşle aramdaki mesafeyi azaltmış olmaktan, susuzluktan ve tırmanmaktan bunca saçma şey düşünebiliyorum. Ortada bir keçi bile yokken üstelik.

20160607_185404

20160607_090227

7.06.2016 - 1

20160607_085731

20160607_103039
Palamidi Kalesi

Bazen buraya rahat rahat saçmalamak için yazdığımı düşünüyorum. O zaman sinsi sinsi sağa sola bakıyorum ve bir karışanım olmadığından çok daha rahat saçmalar oluyorum. Burada patron benim ne de olsa. Kişisel gelişim, ruhsal aydınlanma, manevi olarak arş’a yükselme, pozitif düşünme, düşündüğünü sentezlemeyle ilgili makaleler okuyarak ben şimdi nasıl yücelip yükseleceğim diye düşüneceğine bunları oku bir kerede. Beni okuyun. Bir insanı okuyun, hiç yaşanmamış hayat bilgisi derslerini değil. Hiç olmazsa ders vermiyorum size. Hayatınızı da değiştiremem. Mümkün değil. Siz de değiştiremeyeceksiniz zaten. Bir başkası da. Sadece bazı ara cümleler var gibi-gibi diyorum çünkü netlik yok her şeyde olduğu gibi ve en umulmadık kişinin ağzından dökülüverir hep en umulmadık şeyler bir şekilde. İşte o cümleleri takip edersen zaten çizilmiş bir yolun kapıları açılıveriyor önünde ama o cümleler en süssüz püssüzleri olduğundan fark etmesi zaman alıyor ya da ruhun duymuyor engebeli hayatında. Nasıl yön verebilirim hayatınıza? Bunun için birinci sırada yer almam gerekiyor o hayatlarda. Günlük paylaşımlarımız olması gerekiyor uzun uzadıya ve bu mümkün değil, olmayacak da. Benim hayatımda daha çok kişiye yer yok bundan sonra. Bunca satır döktüm sana, değiştirebildin mi hayatını söyle bana. Bak çok yazık oldu onca yazdığıma.

Bir sürü İranlı var bu arada etrafımda. Siz kapanmıyor musunuz ülkenize gidince diyorum. Yook, siyah bitti artık diyorlar. Siyahh noo. Ahmedinejad gitmiş. Humeyni zaten gitmişti. Yenisi rahat bırakıyormuş giyim kuşamda. Kadınlarının süsten püsten ötesini gözleri görmüyor. Kaşları havada, gözleri aynada, dudaklar, yanaklar, gözler boyadan ziyadesiyle nasibini almadan çıkmıyorlar kamaralarından. Gemide aynı asansörü paylaşmak zorunda kaldığımız anlarda aynada akseden görüntülerinden kendilerini alamadıkları gibi, yine kendilerinden fırsat buldukları anlarda ancak bir selamı çok görmüyorlar, o da göz ucuyla. Gündüz bile gece makyajları yerinde. Rujları hiç çıkmıyor sanki. Onca baskıdan sonra aynalara düşmüşler bir de süse püse ya da hep böyleydiler çarşaf engeldi görünüşlerine ama yine de en azından geziyorlar ya, o da yeter bence.

20160607_203408

 

20160607_190724 (1)

20160607_190444

20160607_202114

20160607_194106

Mora’da bahsi geçen Osmanlı etkisi yok ya da kalmamış. Sokak aralarına sıkışmış birkaç eser var sadece. Onların da ne yolu yol, ne de ne oldukları belli. Fransız etkisi var ve kolonyal bir hava hakim adaya pardon yarımadaya. Aynı zamanda Yunanistan’ın ilk başkentiymiş burası bir zamanlar. Çok şirin butiklere ve zevkli vitrinlerine, kibar çalışanlara ve aslında pahalı olmayan fiyatlarıyla alışveriş etmeye davet ediyor sizi nezaketle. Sadece bizim paramız değersiz euro karşısında ve üç buçuk misliyle ödeme yaparken insanın canı sıkılıyor durduk yere.

Arvanitia plajına gitmek üzere yola çıkıyorum. Kafeler, dükkanlar, apartmanlar geçtikten sonra yaya olarak en fazla on on beş dakika süren yolu aşıp, yağan yağmurun altında denize girerken buluyorum kendimi. Deniz pırıl pırılken dalgalansa da, hoş bir his veriyor yağan yağmurun altında dalıp çıkmak. Ege ve Akdeniz’in üzerine yok gerçekten. Üşümeye başlıyorum. Bir kahve içiyorum yüksek taburelerle bezeli kafeteryasında. Biraz insanları dinliyorum. İnternete giriyorum biraz. Bombalar patlamış pek çok. Ölenler olmuş biraz.  Çok garip bir duyguya kapılıyorum. O biraz da insandı diyorum isimlerini bilmediğim. Sonra turizmci arkadaşlarımı arıyorum. Bana son turist beklentilerinin de bu saldırıyla beraber söndüğünü söylüyorlar. En başından bir Avrupa ülkesi olmadığımıza çok üzülüyorum. İnsanlar medeni en başta. Hinlik, şeytanlıksa hep bizden yana. Bizi dinimiz kurtaramamış anlaşılıyor. Aksine daha çok yozlaştırmış, cahilleştirmiş politikacıların da çabasıyla. Yazık olmuş Kur’an gibi bir kutsal kitaba. Yazık olmuş O’nun devrimci peygamberine ve hadislerine. Sonra bir şey kafamı kurcalıyor. Bir markete giriyorum dönüşte. Şemsiye mi istiyorsunuz diyorlar. Adamlar mantıklı olduğundan çözüm odaklı düşünüyorlar. Yok diyorum hiç burada yağmur yağdı mı son günlerde diyorum. Aylardır yağmıyordu diyorlar. Hemen kendime yoruyorum. Ben getirmiş olabilirim diyorum. Neyse ki nereden getirdiğimi sormuyorlar ve kim olduğumu da. Benim ülkemde insanlar turist duasına çıkmışken, ben Mora’da yanına şemsiye almayı akıl edememiş ama yağmurlar getirmeyi bilmiş bir gezgin oluyorum kendimce. Ben bazen saçmalıyorum kendi kendime.

20160607_162948
Arvanitia Plajı

Yağmurluğumu giyiyor ve kapüşonunu geçiriyorum başıma. Sokaklar benimmiş gibi hissediyorum. Yağmuru getiren bendim, dolayısıyla sokaklar da benim. Bu şizoid haller, bu saplantılı hisler ve istilacı mantık atalarımdan bana armağan olsa gerek. Mora benim. Tüm sokaklarıyla. Her yer benim. Sahipsiz her kaldırım taşı benim. Gördüğüm evsizler benim ailem. Tüm sokak köpekleri, bütün ısrarcı kediler. Böyle derken derken ilk önce hırsızlara karşı bir önlem olarak düşündüğüm ve bir apartmanın birinci katında uzaktan korkuluk sandığım yönü saat iki doğrultusunda kalbi gösteren bir kukla ve arkasında buzdolabına yapıştırılmış kiril alfabesiyle A4 kağıda yazılmış yazının fotoğrafını çekerken kıvır kıvır saçları ve pırıl pırıl gözleriyle genç bir kız başını uzatıyor camdan. Komşu diyor bana güzel sanatlar fakültesinde drama okuyan kız ve daha önce hiç duymadığım Yunanlı bir şairle tanışmama vesile olan ve çok zor bir isme sahip kızla bir süre sohbet ediyoruz. Kağıdın üzerindeki şiirin sahibinin adını yazıyor bir başka kağıdın üzerine. Unutmadım. Verdiği kağıdı buldum dönünce. Kendisinden bulabildiğim tek İngilizce çeviriyse şu oluyor nacizane:

The wood was just right :

The wood was just right
for us to make a house or a boat
beautiful cypress wood, aromatic,
we made a boat and we disappeared      Argyris Chionis

Aynı kız bana okuduğu güzel sanatlar fakültesinden bahsediyor. Üç katlı, pek bakımlı olmayan okulununun önünden geçiyorum dönüşte. Alelade bir bina karşıma çıkan. Ama buzdolabının üzerindeki şiirinde, şair, kadın haklarından, toplumun kadına anneliği dayatmasından ve baskılardan bahsediyormuş. Biz o tip kadınlara Türkiye’de “yarım kadın” diyoruz kısaca. Biz demiyoruz da yönetenler öyle söylüyor. Çünkü onlar tam erkek. Biz yarım kadınlarız. Doğurmamışız. Ne yapalım doğmamış ve doğurulmamış olan öyle istemiş. Bunu sakın göz ardı etmeyiniz.

20160607_193210 (1)

20160607_195202

20160607_200838 (1)

20160607_194625
Peloponnese Üniversitesi Sahne Sanatları
20160607_194716
Peloponnisos Üniversitesi’nin Girişi

20160607_190714

20160607_174020

Tatlı kızdan, okulundan uzaklaşıyorum iyice. Her yer grafiti. 21. yüzyılın en önemli, halka en ulaşabilir resim sanatı. Birkaçını fotoğraflıyorum. İyice ara sokaklarına giriyorum Mora’nın. Turistik olmayan, sakinlerinin oturduğu sokaklar buralar. O sokakların bir sakini düşüyor peşime bir süre geçince. Az beslenmiş, hastalıklı, yaşlı bir sakin. Sahipsiz bir sokak köpeği. Olan oluyor peşime takılıyor. Bizdeki gibi her yer Tansaş, Kipa olmadığından bir market bulamıyorum köpek maması alabileceğim. İki yaşlı amca bir kafenin önündeyken yakalanıyorlar bize. Derdimi anlatmaya çalışıyorum. En vahimiyse adamlarla İngilizce, Bitloş’la Türkçe konuşmaya çalışmam oluyor. Yokmuş yemek filan diyorum dönüp dönüp. Adamlar aramızdaki bu tuhaf ilişkiye bakıyorlar uzaktan. O sırada karşıdan karşıya geçmekten ürküyor Bitloş. Çünkü mecmua vs. satan bizim tekel bayisi olarak adlandırdığımız bir ufak büfenin yanındaki kocaman bir köpek öfkeyle hırlıyor benim Bitloşuma doğru. Çok eşek kafalı doğrusu. Yiyecek kokusunu alıyorum derhal Bitloşum için. Bağlı köpeği olanın köpek maması da olur elbet. Öteki havlasın dursun bağlı olduğu yerde. Büfenin içinden çıkan genç çocuk iki adet kuru mamayla geliyor yanımıza. Benim hastalıklı ve bitli sayıp sevmek için bir kez bile okşamadığım perişan tüylerini okşuyor. Bitloş seviniyor. Hoşuna gidiyor dokunulmak. İki kuru mamayı azı dişleriyle katır kutur yemeye çalışıyor. Gözleri kısılıyor bunu yaparken. Sonunda un ufak etmeyi başarıyor. Büfe sahibinin köpeği de yemeğimi başkaları yiyor diyerek kuduruyor olduğu yerde. Çifteler atıyor nerdeyse havalara. En sonunda da sahibinden parpayı yiyip sakinleşiyor. Varlığımızın, yani Bitloş ve benim varlığımızın sokağa hareket kattığını anlıyorum. Çünkü az evvelki iki amcaya ek olarak, balkon demirlerine dirseklerini dayamış bizi izleyen izleyicilerin varlığını hissediyorum ve  göz göze geliyorum başımı havaya diktiğimde. Tıpkı Bitloş gibi. Büfe sahibine teşekkür edip, oradan ayrılıyoruz. Uzun zamandır hiç sevgi, alaka görmemiş Bitloş iyice mutlu oluyor. Ne kadar acı bir şey sevgisizlik. Bir hayvan için bile. Yol boyunca iki yabancı dil bilen Bitloşçuğuma dönüp dönüp seni seviyorum ama gemiye hayvan almıyorlar sanıyorum, hele bunca perişanlığınla seni gördükten sonra beni de almazlar diyorum. Hiç oralı olmuyor. Hayalleri var sanırım. Beraber kırmızı ışıkta durup, yeşil ışıkta hareketleniyoruz. İnsanlar, mağazalar, caddeler aşıyoruz. Birden gözlerim doluyor. Sonra kederli gözlerimle Bitloş’a dönüyorum. Ne yapacağım ben şimdi seninle diyorum. Sonra kafelerin, güzel vitrinli, güzel mağazaların olduğu meydana gelmiş olduğumuzu fark ediyorum. Benim dışımda köpek gezdirenlerin köpeklerinin tasmalı olduğunu ve her tasmalı köpek görüşünde Bitloş’un ürkek ürkek bana sığındığını fark ediyorum. Öyle biçare ki. Kemik hariç eti yok. Yağmurda ıslanmış alaca bulaca olmuş hiç tarak görmemiş tüyleriyle o benim Bitloşum ama. Geniş meydan kısmında oturmuş kahvelerini yudumlayan insanlar bize bakıp gülümsüyorlar. Ben çok patetik bir çift olduğumuzu düşünürken bize gülmeleri kanıma dokunuyor. Ama Bitloş bir an olsun peşimi bırakmıyor. İki defa aniden durduğumda bacaklarımda ıslak dilini ya da burnunu hissediyorum. Bitli ya hoşlanmıyorum bu durumdan. Zavallıcıksa sadece minnetini gösteriyor belki de ya da çarptı sadece. Ayrılırken ne çok dram yaşayacağımız üzerine bir film yazıyorum kafamda. Reji Tanrı, oyuncularsa Bitloş’umla ben. Bol gözyaşlı bir son hayal ediyorum ikimize. Ama hayır öyle olmuyor. Sanki hissetmiş gibi ya da yaşlılıktan ya da şaşkınlıktan ya da hepsinden ötürü Bitloş beni unutuveriyor bir anda hem de Mora’nın en işlek caddesinde, yolun ortasında. Demanstan şüpheleniyorum. Kendime bundan daha yaşlı bir yol arkadaşı seçemezmişim doğrusu, bravo bana. Onu hayran hayran ilk defa geldiği belki de üst sınıftan insanların olduğu yolun ortasında şaşkın şaşkın insanlara bakarken görüyorum uzaktan. Sanki aklı karışmış, ben nereye geldim ve burası benim yaşadığım mahalleden çok çok farklı der gibi bakıyor sağına soluna. İşin enteresanı insanlar da sen de nereden çıktın der gibi bakıyorlar ona. İnsan trafiğini aksatıyor bu tavırlarıyla. Arka sokakların köpeği bile sınıf farkının bilincine varıyor sanki. Burada hiç çöp kutusu yok mesela. Bir daha görmüyorum kendisini. Bitloş apansız girmişti hayatıma. Öyle de çıkıveriyor. Yazdığım dramatik sonla bizim ayrılışımız örtüşmüyor. En azından kısa ve acısız oluyor ve bu tesellim oluyor. Eğer yaşıyorsa hala benim bir şekilde aklına geldiğimi hayal ediyorum bu satırları yazarken. Uykusunda mesela. Etiyopya filmi “Kuzu”yu anlatmıştı bir arkadaşım. Oradaki sürü psikolojisinden bahsetmişti. Sahibine bağlı kuzu kendi gibi kuzuların koyunların peşine düşüyordu onu çok seven sahibini unutarak. Benim Bitloş’la olan ilişkim çok daha kısa sürmesine rağmen ilk onun beni terk etmesini ne de olsa köpekliğine veriyorum. Ama hani sahibine sadıktın sen? Zengin mahallesinde ne çabuk unuttun beni sen?

20160607_200040
Bitloş
20160607_195308
Bitloş

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: