RIVER

 

image

RIVER

“Ben iyi bir memurum. Ama bu dünyada bu yeterli değil. Bu dünyada, senin kafa sallaman, gülümsemen ve bir bira içip “Günün nasıl geçti?” demen gerekiyor. Bu dünyada kimse farklı, garip veya hasarlı olamaz. Yoksa seni bir yere kapatırlar.” River

“Kendi deliliğinden kendine bir yol bul. Kendi kaosun içinde kendine bir düzen bul. Yoksa beni nasıl bulacaksın?”  Stevie

“Dünyayı doğru dürüst göremiyorsun. Bu senin nimetin ve lanetin.”

“Neden gittiğini bilmediğin birisini, nasıl olur da bırakabilirsin?”

“Sonsuza dek yanında kalacağım
Bu loş gecenin karanlığından hiç ayrılmayacağım.
İşte burada yatacağım, sana hizmet eden böceklerin yanında sonsuza dek dinlenip uğursuz talih yıldızımın boyunduruğundan şu dünya yorgunu bedenimi kurtaracağım.
Ey gözler son kez bakın!
Kucaklayın son kez ey kollar!
Ve dudaklar, ey siz nefes kapıları, yasal bir öpüşle mühürleyin
Doyumsuz ölümle yaptığım bu süresiz anlaşmayı!
Gel, acı ölüm; gel ey rezil yol gösterici!
Sen, umutsuz kaptan, deniz tutmuş şu yorgun tekneyi
Yalçın kayalara bindiriver artık!
Sevgilime! Aşkıma!” Romeo ve Juliet / W. Shakespeare

river_tcm48-292996
Londra’nın doğu yakasında, yüksek binaların ışıltıları yukarıdan şehrin çehresine pırıltı verip sadece kendilerini aydınlatırken, akşamın karanlığında, İskandinav kökenli ve aynı zamanda diziye ismini veren Dedektif John River(Stellan Skarsgard), henüz ismini öğrenemediğimiz yan koltuğundaki neşeli bir kadınla arabanın içinde az evvel aldıkları hamburger ve muzlu milkshake eşliğinde radyoda çalan doksanlardan kalma klasik bir disko şarkısı “Love to love”a eşlik ediyorlar. Tatlı bir flörtleşmeyle açılıp, akabinde yaşanacak tüm travmalara, bir sürü kötülüğe karşı ilaç gibi bir başlangıç oluyor bu parça. Altı bölümlük mini dizinin son bölümü de aynı parçanın eşliğinde bitiyor ve altı bölümün tümü sona eresiye kadar yaşanan cinayetleri, intiharları ve intihar girişimlerini, sevdiği için kahrolmayı, sevdiği için ölmeyi, çok çok acılar çekmeyi, çaresiz kalmayı, gözyaşlarına boğulmayı, kayıpla baş edebilmek adına deli gibi çırpınmayı, dışlanmayı, vatanından çok uzakta tutunmaya çalışmanın ne demek olduğunu, neticesinde göçmen olmayı, yalnızlığı, tecriti, birkaç yüz pound için adam öldürecek hale gelmeyi ve daha da birçok olumsuzluğu unutturuyor bize Tina Charles’ın şarkısı. Bir şairin sözleri gibi bir diziydi River: “Mutluluk iste. Çünkü ömür dediğin bir an.” River’ın sevdiği kadın kollarındayken ya da hemen yan koltuğundayken geçirdiği kısıtlı ama kıymetli ve en önemlisi mutlu olduğu anlar kalıyor geriye. Kötülükler siliniyor, her şey geçiyor ve değişiyor, tıpkı hayat gibi.

 

River

Mavi bir Mondeo’nun peşine düşen River, arabadan inen genci takibe başlıyor Londra sokaklarında. Fakir mahallelerden geçerek nihayet, varıyoruz gencin saklandığı eve. Elli dokuz yaşındaki River sonsuz bir gayretle, nefes nefese tırmanıyor merdivenleri. Genci tam kıstırmışken, panikten ve korkudan intihar gibi bir atlayış yapıyor ve çok kat aşağıya, bir arabanın üzerine düşüyor. River’ın amiri Chrissie bu yaşanan kovalamacadan ve oğlanın ölümünden sorumlu tutuyor onu. River’sa içinden Stevie’ye ateş edilen arabanın aynısı olduğunu söylüyor mavi mondeo’nun. River, amirinin yanından ayrılırken, az evvel yan koltuğunda oturan kadınla konuşup gülüşerek terk ediyor olay mahallini ve ilk defa amiri Chrissie’nin gözünden görüyoruz ki, River tek başına yürüyor ve kendi kendine konuşuyor. Ve Stevie tekrar giriyor kadraja. Başının arkasında koca bir delikle ve saçları kendi kanına bulanmışken. Bu noktadan sonra River’ın gizemi çözülüyor yavaş yavaş. Üstlerinin isteği üzerine psikiyatriste gitmek zorunda kalıyor ve bu durumdan hoşnut olmadığını her halikarda belli ediyor. Doktorun vereceği psikolojik rapor onun meslek hayatını bitirecek ya da tam tersi. River’ın çözülmesi ve doktoruyla arasında güven bağı oluşturması bir hayli zamanını alıyor. Bu değişik vaka doktorun da ilgisini çekiyor. Hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış, ailesinden kimsesi kalmamış River yeni iş ortağı Ira’ya itirafında tüm samimiyetiyle, yardım edemediği kimseyle konuşmadığını söylüyor. Karşı taraftan bir çıkarı, bir beklentisi yok. İnsanlarla menfaaat üzerine dayalı bir ilişkisi de yok. Hiç almıyor, kendince koşulsuz verenlerden River. Bu onu tüm içe dönüklüğü, gariplikleri ve münzeviliğine rağmen, kendisini tanıyanların sevdiği ve saygı duyduğu bir insana dönüştürüyor zamanla. Stevie’nin ölümünün üzerinden üç hafta geçmişken, kendisine babası Müslüman, annesi Yahudi orjinal Gazze şeridi Ira, mesai arkadaşı olarak tayin ediliyor. Kendi kendine konuşan, dövüşen, dans eden, gülen, ağlayan, duvarları ellerini kanatıncaya kadar yumruklayan ve aralarında hava değil, kelimeler de değil, ölüler bulunan River’ı önce garipseyen Ira, onun mesleki başarılarını, insanlar üzerindeki ikna kabiliyetini, düştükleri umutsuz durumlardan çekip çıkarmak için parçalanışını gördükçe önemsemeye başlıyor ve asla, ne olursa olsun yargılamıyor onu ve davranışlarını. Kendi kendine konuşan teyzesinden bahsediyor River’a, gün gelip de amcası Ralph’i boğmaya kalkan. Beraber gülüp, beraber kederleniyorlar. Uzun mesailer onları birbirine yaklaştırıyor. Evde karısına da hiç durmadan ondan bahsettiğinden, dayak yediğinde kocasının onu ne kadar önemsediğini, değer verdiğini söylüyor kızgınlıkla genç kadın ilk defaya mahsus hastanede karşılaştıklarında. Akşam yemeği teklifine kuzu eti sevmem diyerek sıcak bakmayan River, bir sonraki yemek teklifini Ira’nın morarmış gözünü, sargıya alınmış kolunu da hesaba katarak uysalca kabul ediyor.

images-160
Ira(İbranice anaç ve tetikte demek)

River daha önce ilaç kullanmış, ama bunu asla açıklamamış. Stevie durumunu bildiğinden kontrol altına almaya çalışmış onu hep. Yardımcı olmaya çalışmış. Ama asla normal şekilde teşhis konmamış onun bu sıradışı durumuna. Annesinin daha bir çocukken kendisini terk ettiğini ve büyükannesiyle büyüdüğünü öğreniyoruz. Ölülerle konuştuğu için de, iş haricinde hiç arkadaşı olmamış. Sahip olduğu tek şey ölüler. Kimler yok ki çevresinde. 19.yy’da kadın cinayetleri işleyen bir seri katil Dr. Thomas Neill Cream, yirmi yıllık ortak mazileri olan ve asla ona olan aşkını itiraf edemediği Stevie, “Juliet” Erin, davalarını çözmeye çalıştığı bütün ölüler ve araftakiler. Bu kalabalıkta normal insanlardan dostlar yaratmak çok da kolay olmasa gerek! River onları hayalet olarak kabul etmiyor. Cennet ya da cehenneme de inanmıyor. Öbür dünya tarzı bir şey değil onlar. Sıkışmış kalmış ruhlar, huzura erememiş ya da erdirilememiş, söyleyecek son bir sözleri olan River’ın tabiriyle birer “manifest”ler yani capcanlılar onun gözünde. Çocukluğundan beri görüyor onları. Kalmaya ihtiyaçları olduğu sürece kalıyor ve sonra gidiyorlar. Ve her zaman insanlara nazaran daha dürüstler. Günlük hayatta en çok korkulan kişi, tamamiyle güven duyduğumuz kişidir derken, belki de en çok onların nankör olamayacağından bahsediyor olsa gerek. Çünkü buna gerek duymuyorlar ve hepimiz giderken, geride kendi gerçeklerimizi ve sırlarımızı bırakıyoruz. Bir de bizi seven insanları bırakıyoruz arkamızda ve onların sevgisini ve özlemini dindirmek mümkün olmuyor. Hayat unutturmuyor, hayat yenileniyor sadece.

Stevie’nin yokluğu koskocaman bir boşluk River için. Onun ölmeden önce kenarında rujunun izi kalmış milkshake bardağını saklıyor özenle, duvara çiviliyor onu, ağzının değdiği pipeti de içinde muhafaza ederek. Delil olarak saklanan ve poşetlere konmuş eşyalarına dokunuyor. Gözlerini kapattığında onu tarif ederken gözyaşlarına boğuluyor. Stevie yaşarken ona bir kez olsun seni seviyorum diyememiş halbuki. Ve bu içe kapanık adam çok zor söyleyebiliyor bu iki kelimeyi bir araya getirip de, dizinin en sonunda. Seni hayattan çok seviyorum diyor. Stevie ise sır gibi saklamış olduğu geçmişine rağmen yoluna devam edebilmiş bir kadın. Kırk dört yaşında. Problemli ailesi, kendisini kolaylıkla harcayabilen bir annesi, on altı yıl sonra hapisten çıkan erkek kardeşi, on dört yaşında uğradığı tecavüz, hamile kalışı ve çocuğunu doğuruşu, tecavüzcüsünün güçlü, varlıklı ve hep çevresinde oluşu, öz oğlunun onu ablası olarak bilmesi hayata tutunmasına ve herşeye rağmen gülerek bakabilmesine mani olamamış. Ölümü bile oğlunun elinden oluyor ve gülerek karşılıyor onu, başka da ne yapabilir ki? Sevgiyi, cinsellikten ayırdığı sözlerinde “Cinsellik sadece kaşıdığın küçük bir kaşıntıdır. Ama sevgi seni alaşağı eden bir kaşıntıdır. Ona kendi ellerinle ulaşamazsın.” diyor. Neredeyse beraber bir çeyrek asır geçirdiği mesai arkadaşını seviyor o da kendince. Sevgiyi sevgiliye karşı kelimelere dökmek çok kolay olmasa da, bazen insan sevdiğine çok geç olmadan bunu söyleyebilmeli. Ömür bitmeden, tükenmeden ve de en önemlisi aradaki gerçek sevgiyi tüketmeden.

river-463x260

tumblr_nvk4ooEfGe1qfqnq8o1_500

Abi Morgan dizinin yaratıcısı ve senaristi. Ana karakterler dışında kalan yan karakterler ve tüm bölüm oyuncularının ayrı ayrı diyaloglarının ve kompozisyonlarının başarısının altında bu kadının kalemi var. Anthony Minghella’nın “Truly,  Madly, Deeply” adlı filminden esinlenmiş. Birinci ve üçüncü bölümlerde çözümlenen bir intihar ve bir cinayet vakasının naifliği ve derinliği ve usulca bölümlere dahil oluşları o derece etkili ki ana hikayenin önüne geçiyor kimi zaman. Bir Romeo vicdan azabından kendini hapishane parmaklıklarının arkasına mahkum etmişti daha ilk bölümde. River onu, katil olmadığın için üzgünüm, sen sadece insansın diyerek teselli etmeye çalışıyordu ve de kurtarıyordu. Hepimizin insan olmaya çalıştığı bir dünya burası ve ne yapacağımızı bilemiyoruz kaç yaşında olursak olalım. Bir ergeni kahrından öldürebilen aşk, yaşlı bir adamı da mahvedebiliyor. Sevmenin, sevilmenin yaşı, rengi, cinsiyeti, ülkesi, dini ve dili yok. Tek bir dil var Babil Kulesi’nin tepesinde. Ve o dilin adı sevgi. Her şey bir gün birini sevmekle başlıyor. Nasıl seveceğimizi, kimi seveceğimizi bilmeden seviyoruz. Seviyoruz sadece. Kitaplarda ve filmlerde her zaman ilgi uyandıran ve karmaşık olan aşk için birden fazla kelime olmalı; aşkın öldürdüğünü, hayat kurtardığını, suçlu hissettirdiğini ve aşkın sevdiğini kaybetmiş birini kurtardığını gördüm diyor River(Abi Morgan). Ve sevmek hayat kurtarıyor gerçekten.

Üçüncü bölümde işlenen bir aşk cinayeti. Bir kadın kocasının başucunda beklerken bir itirafta bulunuyor dedektiflere: “Birisini her gün görürsün ama bir gün fark edersin ki onunla uzun zamandır doğru düzgün konuşmamışsın.” Gözyaşları döküyor ağır durumdaki kocasının başında. Kocaysa River’a görünüyor “Gidiciyim değil mi?” derken. Gerçekten gidici ve bir sırla gitmek üzere bu orta yaşlı adam. Üstelik evlilik yüzüğünün olduğu yerde yeller esiyor ve tüm bu gerçeklerle yüzleşmek istemeyen bir karısı var başucunda. Boş zamanlarında balığa çıkan adam bir yalnız sporunu kendine hobi edinmiş. Çünkü yalnızken rol yapman gerekmiyor ve hem taşıdığın hem de gizlediğin sırrınla bir başkası gibi davranmak zorunda kalmıyorsun çevreni saran insanlara karşı. Hastaneye itiraf etmek ve ölmeden son kez sevgilisini görmek için gelen erkek sevgilisinin varlığını görüp kendini kandırmaktan vazgeçen karısı bir hışımla girdiği hastane odasında bas bas bağırıyor kocasına piç diye her defasında daha çok yükselen bir tonla ve daha büyük bir hınçla. Aslında kendine kızıyor neden ve nasıl görmedim ben diye.

Yaşam ve ölüm gibi, canlılar ve ölüler, iyilik ve kötülük gibi ikiliklere referans olarak karakterler birbirlerine kıyaslama soruları soruyorlar durmadan o mu bu mu diye. Whitney mi Beyonce mu, Linda mı Yoko mu, Revolver mı Sgt. Pepper mı… Ve yaşamak mı, ölmek mi? Elbette yaşamak, çünkü yaşamak ölmekten iyidir. River bile ölülerle daha yakından haşır neşir olmaka beraber yaşamayı ve bu dünyayı tercih ediyor.

İzlemeye başladıktan kısa bir süre sonra dizi Henning Mankel’in Wallander’ını anımsatıyor. Melankolik ve alkolik sayfiye dedektifi Wallander’ın yeriniyse içe kapanık, problem çözücü ve duygusal zekası yüksek River alıyor. Altıncı His’teki ölülerle konuşan küçük Cole’un büyümüş halini oynuyor sanki. Ölüler onu bırakmamışlar hiç, geçen zaman zarfında.

Nordic noir olarak adlandırılan ve İskandinav ülkelerinden çıkma polisiye türünü anımsatan ve ne yazık ülkemizde 2015’in az ses getiren mini dizilerinden biri olarak kalan, biraz geç de olsa karşılaşmaktan mutluluk duyduğum,  sırtını bir usta kaleme ve iyi oyunculuklara dayamış polisiyeyi izlemenizi tavsiye ederim.

kv9G2MpPn9nUwh2d3W2r0jBXX76Rm1KdmTwE0lvwQswy7Gy7K1tpS090N24t--UfkvIpKI4t5mcSy4_F-dR4Yviu6wkWitOYPdin4Fo=w512-h288-nc

River

River

 

SUFFRAGETTE

 

suffragette-01_612x380

SUFFRAGETTE:

“Kral hazretlerinin hükumetine rağmen buradayım… Dünyaya gözlerini açan her küçük kızın, ağabeyleriyle eşit şansa sahip olacağı zamanlar için savaşıyoruz. Kaderimizi belirlemek için biz kadınların sahip olduğu gücü asla hafife almayın. Yasaları çiğneyenler değil, yasaları yapanlar olmak istiyoruz… Kendi çapınızda hepiniz militan olun. Camları kırabilenler, kırsın. İleri gidip mülkiyetin kutsal putlarına saldırabilenler, saldırsın. Bu hükûmete meydan okumaktan başka seçeneğimiz kalmadı. Oy hakkını kazanmak için hapse girmemiz gerekiyorsa, bırakın kırılan, kadınların bedeni değil, hükûmetin camları olsun… Britanya’daki tüm kadınları asiliğe çağırıyorum. Köle olmaktansa, asi olmayı yeğlerim.”  Korkusuz Emmeline Pankhurst

Göçebe kadın ilerler. Özgürlükler ülkesini arar. “Oraya nasıl ulaşacağım?” diye sorar. Mantığı cevap verir: “Yalnızca ama yalnızca tek bir yol var. İşçilik sahilinden iner, acının sularından geçersin. Başka yolu yok.” Kadın geçmişte tutunduklarını bırakarak feryat eder: “Kimselerin ulaşamadığı bu uzak ülkeye ne diye varayım? Yalnızım, yapayalnızım.”  DREAMS, OLIVE SCHREINER

“Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı.”  Maud Watts

“Her evdeyiz. İnsan ırkının yarısıyız. Hepimizi durduramazsınız.”  Maud Watts

Kimi film vardır, yönetmeninden ötürü merakla beklenir. Kimi film vardır, aktörlerinin rüzgarına kapılır potansiyel seyircisi. Bu biraz teenage işidir; hastalıklı, rahatsızlık verici bir şeyler vardır bu bekleyişte. Senenin iyilerinin nereden çıkacağı belli olmaz ama sizin de sabrınızın bir sınırı vardır. Sundance’ın bağımsızları bağımlılık yaratmaktan uzaktır. Avrupa filmleri arasında yeni bir şey yoktur. Gay çiftler, Naziler,  Uzayda koloni kuranlar, mültecilik, çaresizlik, işsizlik; milyon kere izlemişsinizdir, milyon kere de aynı temalar işlenmiştir. Çaresiz ama gururlu izleyiciyseniz, hayal kırıklığı kaçınılmaz olacaktır. Blockbuster’lara burun kıvırırsınız, dizilere sığınırsınız. Filmin aktörlerini nazlı Amerikan bayrağının altında gördüğünüz anda burnunuza milliyetçi kokular gelir, çünkü sanat bayraktan, topraktan, hükumetlerden bağımsız olması gereken bir şeydir. -Polonya asıllı bir yönetmen vardı gerçi Fransa bayrağının renklerinden seri halde film çeken, e ama o başkadır haliyle- Hollywood dediğin nedir ki? Alt tarafı endüstridir kimselerin bir parçası olmak istemediği, ben olsam ben de içerisinde Inarritu’nun film çektiği devasa bir endüstrinin parçası olmak istemem. Haksız mıyım, aptal mı? Sanırım aptal. Bu arada aç kaldınız. Mideniz değil, beyniniz aç, ruhunuz aç. Filmlerdeki ölümler çok kahramanca değil, dolayısıyla gözyaşlarınızı kendinize saklıyorsunuz ya da aşırı kahraman karakterler tuhaf kahramanlık destanları yaratarak kendi ölüm fermanlarını imzalıyorlar, gözyaşlarınız da buharlaşmaya fırsat bulamıyorlar haliyle. Arayışa devam benim akıllı izleyicim. Kusurları olan ama önemli bir çift sözü olan bir film arıyorsanız ve nereden geldiği önemli değil diyorsanız, şimdi Suffragette’in tam zamanı derim size sadece. İyiniyetli işlerin her zaman başarılı olduğuna inanmışımdır. Bu film de yola iyiniyetle çıkanların ortaya çıkardığı bir çalışma. Yönetmen koltuğunda Sarah Gavron, senarist olaraksa çok daha tanıdık bir isim var, birbirinden çok farklı işlere imzasını atmış ve benim de sıkı sıkı takip ettiğim ve ismini bildiğim nadir senaristlerden: “Abi Morgan”. Tatlı yüzlü Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Anne-Marie Duff, ilk kez müşerref olduğum David Lloyd George rolünde Adrian Schiller ve Meryl Streep benim için filmin öne çıkan isimleri oldular. Meryl Streep’in filmde çok kısa bir rolde göründüğü doğrudur. Ama yazımın girişinde kullandığım sözlerle, korkusuzca balkon konuşması yaparkenki gücü ve sadece iki cümle sarf ettiği Maud’un yeşermiş fikirlerini o kısacık anda güçlendiriveren de odur. Hangi devrim, hangi dava olursa olsun “Asla teslim olma! Asla mücadeleden vazgeçme!” bu sihirli iki cümle ne kadar sıkıntıda olursanız olun, sizi kurtaracaktır pes etmişken, ayağa kaldırıp yürütecektir takıldığınız taşların büyüklüğüne rağmen. Ve Meryl Streep’in gölgesi yeterdir. Tüm başrollerinden daha bir başkadır bu filmde benim gözümde. Çok beğendim kendisini “Korkusuz Emmeline Pankhurst” rolünde.

images-138

images-106

images-77

images-103

Gelelim filmimize. Kurgu ve gerçek karakterlerin bir arada olduğu bir film var karşımızda. Bir kurgu karakter olan Maud Watts rolünde, doğuştan gelen hitabet yeteneği tesadüf sonucu keşfedilen, çamaşırhanede çalışmış bir annenin gene çamaşırhane yazgılı kızı rolünde, evli, bir oğul ve bir pısırık koca sahibi Carey Mulligan var. 1921 Londra’sının Glass House Çamaşırhanesinde kendi gibi çamaşırhane yazgılı işçi sınıfından olma ve doğma kadınlar ve erkeklerle günlerini geçiriyor bıkkınlıkla. Ta ki bir gün etrafında onun gibi boyun eğmekten bıkmış ama ne yapacağını bilen kadınların varlığını keşfedene ve iş arkadaşı Violet Miller’ın yerine Lloyd George’un karşısında kadınların oy hakkını savunmak için ifade verene dek. Dört yaşında annesi ölen, babasını hiç bilmeyen, yedi yaşına kadar yarı zamanlı, on dört yaşına kadar tam zamanlı olarak aynı çamaşırhanede çalışmış, on yedisinde baş temizleyici, yirmisinde işçi başı olup şimdi yirmi dört yaşında olan Maud’un özgeçmişi Lloyd George’u da sarsıyor. Hayattan bıkkınlığını ve aynı bıkkınlık karşısındaki çaresizliğini, bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı diyerek ifade ediyor en yalın haliyle. Kadınlara kısa bir yaşam biçen çamaşırcılık ve bıraktığı arazlar kısaca ağrı, öksürük, çarpılan parmaklar, bacaklarda görülen irinli yaralar, yanıklar ve baş ağrıları ve tüm bunlara rağmen erkeklerin üçte biri fazla mesai yapmalarına rağmen haftalık on üç şilinlik kazançları, erkekler on dokuz şilin alıp, daha az yıpranırken bu kadınların kaderi olarak gösteriliyor. Maud’un kocası zamanında patronu tarafından cinsel tacize uğrayan karısını korumaktan acizken, karısının ön ayak olduğu şeylerden rahatsızlık duyarak, onu eve almamakla, tek adam olarak çocukları üzerinde karar verip sonra da kanunlar böyle diyerek adil olmayan yasalara sığınarak cezalandırıyor. Tek oğlunu evlatlık veriyor, daha iyi bakılır diye. Bir baba daha ne kadar aciz ve sersem olabilir ki bu dünyada? Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Edith Ellyn insan gelecek nesle önem vermelidir derken, bir küçük oğlu için bile savaşacak nefesi yok kocasının. Yalnızca karısını kolladığını sanan eş oy haklarını aldıklarında karısına ne yapacağını soruyor. Maud senin yaptığını yapacağım diyor. Yani kocasının yaptığı gibi bu sefer o  kocasının çalışarak kazandığı yevmiyesini alacak elinden. Sorumsuzca hareket edebilecek, kendi çocuğunun sorumluluğunu almaktan kaçabilecek pekala. Erkek ve tacizkar patronu gibi küçük yaştaki oğlanları taciz edebilecek kızıl bıyıkları olmasa da. Bol bol içebilecek ve evdeki çamaşırları kocasına yıkatabilecek bundan sonra. Bir koca nasıl korkmaz bu olasılıklardan.

images-157

images-89

images-82

images-136

images-158

images-178

Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlara, nüfusunun hepsi erkeklerce temsil edilen parlamentodan yasayı değiştirmek suretiyle oy hakkı kullanımını zoraki kılacak olan izin çıkmıyor bir türlü. Neden olarak da kadınların sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip olmadıkları gösteriliyor. Kadınlara oy kullanma hakkını vermek demek, sosyal yapıyı bozmak demek. Zaten onları layıkıyla temsil edebilen babaları, ağabeyleri ve kocaları var… Ve erkekler bilmişler karşı karşıya oldukları tehlikenin büyüklüğünü. Kadınlara oy hakkı verdikten sonra bunun dönüşünün olamayacağını. Kadınların daha çok isteyeceklerini, parlamento üyesi, bakan, hakim olmak isteyeceklerini bilip, onlardaki gücü görmüşler. Bu film o kadınların oy hakkı savunucusu Emmeline Pankhurst’in yanında yer almasının ve mücadeleye katılışlarının öyküsünü anlatıyor. Mücadeleden, devrimden geçmişteki yaşantılarına yabancılaşan kadınlar oy haklarını kelimelerle değil, eylemlerle kazanacaklarının farkına varıyorlar. Yıllarca görmezden gelinmenin, alay edilmenin ve delice yıpranışlarının acısını çıkartıyorlar. Kölelikten bıkmış, asi olmayı kabullenen cesur kadınlar teslim olmak yok diye haykırıyorlar. Fondaysa çamaşırlarla bezeli arka sokakları var Londra’nın. Tıpkı fakir İtalyan mahalleleri gibi. Ve İngiltere’nin ve tüm Avrupa’nın savaşla imtihanı var daha önlerinde. Yüksek yüksek iplere gerilmiş kasvetli ama günümüzle ve bizim ülkemizle karşılaştırıldığında hiç bozulmamış dokusu ve mimarisiyle doğal plato Londra sokakları. Aradan geçen bir yüzyıl tarihi dokuyu hiç bozmamış. İnsan ister istemez kıyaslamaya gidiyor, Ahh İstanbul…

images-115

Maud ve diğer kadınlar defalarca tutuklanıyorlar, hapse giriyorlar. Siyasi suçlular olarak açlık grevi yapıyorlar. Hükumet yetkilileri her ne kadar polisleri maşa gibi üstlerine coplatmak için sürse de, aslında ödleri patlıyor elleri kana bulanacak diye. Aralarından bir şehit çıkarmalarından, Pankhurst’ün de bunu aleyhlerine kullanıp daha beter isyan çıkartacağından eminler çünkü. Hayatı boyunca hapse girip çıkma rekoru kırıyor Pankhurst. Ödleri kopuyor küçücük bir kadından ve onun gücünden. Polis baskın düzenliyor konuşma yapacağı yerleri öğrenir öğrenmez. Diğer kadınlar yüzlerinde peçe, onun kılığına girip Pankhurst’ü koruyorlar. Bu yüzden hapishane yetkilileri, açlık grevi yapan mahkum süfrajetleri zoraki bir işkence gibi ağızlarından besliyorlar. Kral’ın da bulunacağı at yarışında bir eylem gerçekleştireceklerinden eminler ama mani olamıyorlar. Korktukları başlarına geliyor. Emily Wilding Davison kendisini Kral Beşinci George’un, izleyicilerin ve basın mensuplarının önünde hızla koşan atların önüne atıyor, ağır yaralanıyor, iki gün sonra da hayata gözlerini yumuyor. Çantasında bulunan dönüş bileti ve yakın zamanlarda gerçekleştireceği Fransa seyahati ölümünün bir intihar mı yoksa eylemlerine dikkat çekme çabasının beklenmeyen sonucu olarak mı gerçekleştiğini anlaşılmaz kılıyor. Ama tam 6000 kadın geliyor cenazesine. Tüm dünyada kadın hakları mücadelesine olan ilgi artıyor. Bu esnada da binden fazla Britanyalı kadın hapse giriyor. 1918 yılında otuz yaşın üzerindeki bazı kadınlara oy hakkı tanınıyor. 1925 yılında bir kadın çocukları üzerinde hak iddia edebiliyor sadece. Britanyalı kadınların oy hakkını kazanmaları ise araya giren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ancak 1928 yılında gerçekleşiyor. Kadınlar yıllarca mücadele ediyorlar “Üzerinde Güneş Batmayan Ülkede”. Filmin sonunda, ülke ülke, kadınların seçme ve seçilme haklarının hangi yıllarda tanınmış olduğunu gösteriyor film. 1934 yılında Türkiye diyor. Biz bu hakkı hiç mücadele etmeden, hiç ölmeden almışız, bize verilmiş sadece. Atatürk bunu da düşünebilmiş, giderayak. Suudi Arabistan’sa hala versem mi vermesem mi diye bakarken en sonunda bu sene içerisinde kadınlara oy hakkı tanımıştır. Yazık. Çok yazık. Bu kadınlar bu kadar çekmişken, kendilerini feda etmişken.

images-197

article-2606928-1D29B51100000578-544_634x385

Ülke çapında kadınlara oy hakkı tanıyan ülkeler şunlardır:

1893: Yeni Zelanda
1902: Avustralya
1913: Norveç
1917: Rusya
1918: Avusturya
Almanya
Polonya
1920: ABD
1932: Brezilya
1934: Türkiye
1944: Fransa
1945: İtalya
1949: Çin
Hindistan
1953: Meksika
1971: İsviçre
1974: Ürdün
1976: Nijerya
2003: Katar
2015: Suudi Arabistan, nihayet, o da reformcu kralları sayesinde.

downloadfile-2

law-makers

images-87

images-167

images-114

images-94

 

BIRDSONG

image

BIRDSONG:

“Daha ötesi yok: Sevmek ve sevilmek.” Firebrace, Jack

Hayat yavaşça geri geliyor.” Saint- Exupery

Sebastian Faulks’un aynı adlı romanından uyarlanmış iki bölümlük bir mini dizi “Birdsong”. Yazarın eleştirmenlerce en beğenilen romanı aynı zamanda. Hiçbir kitabı Türkçeye çevrilmemiş Faulks’un Birinci Dünya Savaşı merkezli romanına başarılı senarist Abi Morgan aracılığıyla dahil olma şansını yakalıyoruz bizler de bu dizinin sayesinde. Kuzey Fransa’da, 1916 yılında bir cephe gerisi görüntüsüyle açılıyor dizi. Stephen rolündeki Eddie Redmayne başında miğferi, kollarını birleştirmiş, gözyaşları akmak üzereyken bakıyor üzüntü içerisinde bir sürü asker etrafında yaralarını sarmaya çalışırken. Sanki kıyamet kopmuş ve geride kalanlar sadece bu bir avuç genç savaşçılarmış gibi. Bir sonraki sahne ise bizi bu post apokaliptik manzaradan altı yıl öncesine götürüyor. Bir bahar havası var, yemyeşil ağaçlar, pırıl pırıl bir gökyüzü ve müjdeci kuşlar değişecek olan kaderlerin ilk sinyallerini veriyorlar. İngiliz Stephen yanında çalışmaya başladığı kapitalist ve Fransız Rene’nin eşine tutuluyor gencecik yaşında. 1910 senesinde Stephen daha sadece yirmi yaşında ve annesini, babasını o daha çok küçükken yitirmiş tıfıl bir delikanlı. Isabelle’se Rene’nin ilk eşinden olma iki çocuğuna annelik yapabilecek ölçüde olgun-ama bir kadının bir adama aşık olmasına engel olabilecek bir olgunluk yok elbet yeryüzünde-. İlerleyen dakikalarda çiftimizin bu hallerine şahit oluyoruz bizler de. Yasak aşk şişede durduğu gibi durmuyor ve Rene eşinin onu aldattığını öğreniyor. Stephen ve Isabelle’se yeni bir hayata başlıyorlar beraber. Stephen’ın geride bıraktığı hiç kimse yok, Isabel’se hazır bir ailenin arasına girip annelik vazifesini üstlenmiş olsa da, geçmiş yaşamından yeni düzenine beraberinde getirdiği  bir aile olmaya özgü alışkanlıkları var ve alışkanlıklardan kolaylıkla kurtulamayan insanoğlu için yenilikler, tüm heyecanına rağmen bir süre sonra insanın içindeki boşluğu doldurmakta pek de başarılı değiller. Stephen ailenin önemini anlayamıyor. Bir insan hiç sahip olmadığı bir şeyin kıymetini nasıl bilebilir ki? Ve herkes yetim olarak dünyaya gelmiyor ki. O bu dünyaya çocuk getirmeye de inanmıyor onları sürekli olarak korumaya ve hayatta kalmaya söz vermedikçe. Isabel’in bir anda ortadan kaybolma nedeni bu. Yaptığı bir çeşit ghosting. Bir anda, varolduğu ve neredeyse beraber nefes aldığı adamın hayatında görünmez oluyor. Stephen daha bir çocuk çünkü. Yeterli olgunluğu gösteremiyor ortak hayatlarında. Onun doğacak olan çocuğuna babalık edemeyeceğini düşündüğünden eski hayatına dönüyor. Gerçeği en nihayet öğrenmekse yıllarına maloluyor Stephen’ın. Hayat geçiyor üzerinden tüm yıkıcı etkisiyle. Teselliyi beraber geçirdikleri güzel günlerin anılarında buluyor. Kafası burada, kalbiyse sürekli Isabel’de ve onunla geçirdiği günlerde. Anların güzelliğine yaslanıp yaşamaya çalışıyor o da cephedeki tüm diğer askerler gibi.

image

image

image

Stephen’ın orduya yazılmasının, ağır yaralandıktan sonra bile nekahat dönemini atlatır atlatmaz cephe gerisindeki hakkı olan masa başı işini reddederek, savaşa kaldığı yerden devam etmesinin nedeni de bu büyük ölçüde. Büyümek, olgunlaşmak, Isabel’i unutmak, hayatı tanımak, anlamak için burada, bunca acının, tehlikenin ortasında. Riske atabileceği hayatı var tek ve onu önemseyen kimsesi yok görünüşe göre. Hayatı strateji ve taktiğe dayalı askerlerin yanında elinde iskambil kağıtlarıyla gelecekten haberler veren Stephen biraz garip ama son derece gizemli bulunuyor askerlerince. Sırrını sükunetinde ve soğukkanlı tavırlarında gizliyor. Derdini kimseyle paylaşmıyor. Hakkında konuştuğu, mektup yazdığı ya da ona mektup yazan kimsesi yok. Hem bir öksüz hem de bir yetim o. Üstüne üstlük sevdiği kadın da onu terk ediyor ve dolayısıyla cephe gerisindeki Stephen’a hiç mektup gelmiyor. Kızıl Haç’sa çikolata gönderiyor askerlere bir parça avunsunlar diye.

Stephen’ın bir diğer özelliği defalarca ölümden dönebilmesi. Yaralanıyor, öldü sanılıyor ki Firebrace onu bulmasa neredeyse diri diri gömülecek. En ağır çatışmalara giriyor. Alman siperlerinin içinde buluyor kendini yanlışlıkla. Alman askerleriyle şuursuz ve şaşkınca mücadele ediyor ama bir şekilde artık evi haline gelen silah arkadaşlarının yanındaki yerini alıyor, öyle ya da böyle. Bu yüzden bir diğer lakabı “Şanslı Tılsım”. Etrafında kim var kim yoksa bir bir ölürken, annesi, babası, sevdiği kadın, silah arkadaşları da bu listeye dahil, çok sevgili yazarın bahşettiği hiç geçmeyecekmiş gibi görünen faniliğiyle savaşı sonlandırıyor nihayet, tek parça halinde.

image

image

Redmayne’in başarılı oyunculuğunun yanında en az onun kadar başarılı bir başka isim var tünelci Jack Firebrace rolünde: “Joseph Mawle”. Birbirlerinin hayatlarını kurtarıyorlar ya da gayret ediyorlar bu hususta. En azından biri diğerinin bu dünyadan ayrılırken yalnız ölmesine izin vermiyor lanet bir tünelde. Jack dizanteri olan oğlunun haberini alıyor cephedeyken. Ölmeden önce tünelde Stephen ona belki bininci kez soyismiyle hitap ederken, ona kendi ismini söylüyor: “Jack”. John adında güzel bir çocuğun babası olan Jack. Kıymetlisi, gözdesi olan tek oğlunu kaybeden bir babanın oğlunun yanına gitmeden önce bu dünyada varoluşuna bir neden arayıp da bulmasına tanıklık ediyoruz kendi ağzından. “Daha ötesi yok: Sevmek ve sevilmek”. Jack’inse bir nedeni var bundan sonra yaşamak için. Bir kız çocuğu, üstelik sevdiği kadından olma. Tünelden çıktığında, hayatını hatırlatacak ve doğru yere bakmasını sağlayacak, onu bunalımdan kurtaracak bir ve tek gerçek neden.

Redmayne’deki oyunculuk kumaşı satenden sanki. Duygularını mimikleriyle seyirciye aktarışı, sesinin tonlamaları, düz çizgide gitmeyi sevmeyen oyunculuğu, dizinin ruhuyla uyumlu yavaşlatılmış çekimlerdeki ifadeleri oyunculuğun içeriden bir yerlerden geldiğini hatırlatıyor insana ister istemez. Arzu dolu, ürkek bakışlarla bakıyor Isabel’e teknede ayakları birbirine değdiğinde. Karşındakini arzulamak daha başka türlü nasıl ifade edilebilinir ki? Herkes uyurken iki kişinin ruhunun uyumadığını gösteren sahneden geriye sadece Redmayne’in başarılı kompozisyonu kalıyor akıllarda.

image

image

image

Dizinin açılış sahnesi olan post apokaliptik yer çok şiddetli çatışmaların yaşandığı muharebe alanının gerisi. Zafer kazanmak peşindeki Albay Barclay hafif kalpli olmakla suçluyor Stephen’ı, savaş taktiklerinin ve ortamın kendileri için elverişli olmadığını söylediği için. Stephen savaş başlamadan önce Amiens’ta yaşamış olduğundan çatışmanın merkezi olacak olan Somme uzmanı. Nehir boyunca bataklık olduğunu ve yolların bozuk olduğunu söylüyor Stephen. Almanlarsa daha uzun süredir o bölgede olduklarından hakimiyet onlarda ve makinelilerini yere iyi gömmüş durumdalar. Albaysa tünelciler mayınları döşerken, bombardımanla telleri yok edeceklerini ve düşmanı çılgınca bir yenilgiye uğratıp, bir daha toparlanamayacaklarını ve döşenen mayınları patlatmakla Almanları göklere uçuracaklarını hayal ediyor. Taburda bulunan yaklaşık 1700 kişinin önünde, atının üzerinde öngördüğü büyük zaferi kutluyan Albay’dan taarruzdan önceki akşamda ellerine tel kesiciler tutuşturulan askerlere geçiyoruz. Teller kesildiğine göre neden ellerine tel kesiciler verildiğini soran askerlere verecek cevap bulamıyor Stephen. Çünkü teller değil, tellerin ardı bombalanmış stratejik bir hata olarak ve zavallı çocuklar telleri kesmeye çalışırlarken gündüz gözüyle, düşman askerlerinin hedefi oluyorlar.  “Oğullarım, zavallı evlatlarım” diye dövünüyor çatışmayı yukarıdan izleyen yaşlı bir asker. Katılmamak mümkün değil. Yüzbaşı Weir’sa tabur ağaçlıklarda toplanılıp ölen kalan sayımı yapılırken “İngiltere’nin yarısı öldü. Biz ne yaptık?” diye ağlamaya başlıyor. Ölenlerden geriye kalanlarsa, bir gece önce yazdıkları mektupları oluyor. Yüzbaşı, askerlere bir parça konyak verilmesini söylüyor ve çoğunluk son sayılacak mektuplarını sevgi sözcükleriyle dolduruyorlar. Kimisi madalyasını gönderiyor mektubuyla beraber. Kızına ya da oğluna kendisinden bir şey bırakmak tek gayesi. O kadar acı ki korkuların geleceği kaplaması ve geleceğin sisler arasında kaybolup gidecek olması.

2012 yılı BBC yapımı dizi için iki bölümden oluşan, toplamda üç saatlik sürenin kafi gelmediğini düşünüyor insan. Sanki anlatacağı şeyleri bağlamakta zorluklar yaşıyormuş, dolayısıyla bazı şeyler havada kalmış gibi  geliyor. Isabel’in bir anda  kaybolan tavşan gibi bir çırpıda da şapkadan çıkmasını bekliyor insan beraberinde haklı ve geçerli nedenlerle. Eldeki malzeme elverişliyken, kullanmak ve aktarmak için yeterli süre yok. Çözüme ulaşmak seyircinin gayretiyle gerçekleşiyor. Ama buna rağmen cephe gerisini anlatmadaki başarısı yadsınamaz. Önemli bir kısmı siperlerde geçen Birinci Dünya Savaşı’nda, tünelcilerin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Kendilerine göre sıçan, bana göreyse bir köstebek gibiler indikleri dehlizlerde, yaşamla ölüm arasındaki çizgide gidip gelirlerken. Ve savaş masumların katli demek. Çocuk yaştaki genç erkekler geleceklerini ve umutlarını kazdıkları siperlerde, aslında kimsenin sahibi olmadığı bir savaşın orta yerinde bırakmak zorunda kalıyorlar.

Tılsımlı Redmayne’se içinde bulunduğu her karede pırıl pırıl parlıyor. Ondan rol çalabilen tek karakterse Firebrace rolündeki Joseph Mawle oluyor. İki adamın tünelde bir süreliğine mahsur kaldıklarında aralarında geçen diyalog ve katliam gibi taarruzun ertesinde yaşananlar aklımda kalan, etkileyici sahnelerdi.

image

image

image

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: