LOVING

tdkdgkc_6rr-iv9symb91fvept4_dc7ea50tydp8gnu3zbyqi4v_k42svw63xxilrcmjaqskzlu-6j5fbmncrz8tylijcg8w470-h313-nc

LOVING :

“Bu Tanrı’nın koyduğu kanun. Serçe için serçe, bülbül için bülbül yarattı. Bir sebepten ötürü farklılar.” Şerif Brooks

“Seni koruyabilirim.” Richard Perry Loving

“Biz kimseye zarar vermedik.” Richard Perry Loving

Sade bir açılışla yola koyulan ve başladığı gibi de sakin sakin ilerleyen, gücünü hikayesinden, gücünü bir adamın bir kadına duyduğu sevgiden alan “Loving”, bir yandan da sıradan hayatlar yaşayan bir çiftin Amerikan tarihine, dolayısıyla insanlık tarihine nasıl yön verdiğine tanıklık etmemizi sağlıyor. Erkek severse dağları deler demekten kendini alamayan ama hep kendi kendine kendini alamayan, tahripkar zihinlerde kapanması zor yaralar açmaya müsait olan film siyahi bir kadının beyaz bir erkeğe çekinik bir sesle hamile olduğunu söyledikten sonra, karşı tarafın tepkisini beklediği saniyelerle başlıyor. Bundan önce ne yaşanmışsa yaşanmış, biz sonrasına bakıyoruz. Erkeğin olumlu tepkisiyle beraber evlilik yoluna giren çift, Washington’a giderek nikahlarını kıydırabiliyorlar ancak. Çünkü Virginia’da ırklararası evlilik yasal değil ve böyle bir beraberlikten doğan çocuklar “piç” sayılıyorlar. Bu küçük ayrıntıyı çok sonradan öğrenen çiftimizse evlilikleri süresince dura kalka ama kısa aralıklarla üç piç yapmaya devam ederler miydi bu mevzuyu bilselerdi, tartışmaya açık olsa da, Richard, Washington’dan beraberlerinde getirdikleri ve çok güvendiği evlilik sözleşmesini -evlilik bir sözleşme ve öte yandan Virginia eyaletinin kabul etseydi eğer bu sözleşmeden sonra yaptıkları şeylere piç değil ürün adını vermek uygun düşecekti- yatak odalarının duvarına asıyor ilk iş olarak. Çiçeği burnunda çift, kendi evleri olana dek Mildred’ın ailesinin yanında kalırlarken, nikahtan beş hafta sonra, bir günün çok erken saatlerinde, şerif ve yardımcıları onları yatak odasından polis nezarethanesine taşıyorlar hem de çok büyük bir istek ve coşkuyla. Yan yana koğuşlarda geçirdikleri gecenin ardından, Richard salıveriliyor. Mildred’sa pazartesiye kadar nezarethanede tutuluyor. Şerif’in ırkçı söylemlerini dinleyen Richard sabaha kadar kamyonetin içinde karısını bekliyor bütün bir hafta sonu boyunca. Bir erkek için çok ağır şeyler bunlar. Karısının yanında küçük düşürülüyor. Kanuna ve onu temsilen karşısında duran kanun adamlarına karşı çaresiz bırakılıyor, karısını nezarethaneden çıkartmaya, kanunun karşısında durmaya ise gücü yetmiyor. Şerif ona yüksek perdeden, ders verir nitelikte bir nutuk atıyor. Mildred’ın karışık olup ne olduğunu bilmek istemeyen kanından dem vuruyor üstü kapalı; biraz kızılderili, biraz yerli, biraz zenci… Mildred’ın “ne olduğunu bilmek istemeyen kanı” depedüz onu ilgilendiriyormuş en çok, görmüş oluyoruz böylelikle. Ayrıca bu işin peşini bırakmayacağının sinyallerini de veriyor Şerif. Tekrar tutuklamakla tehdit ediyor onu ve karısını.

images-19

İyi bir avukatla, mevzuya sempati beslemeyen bir hakimin karşısına çıkıp suçluluk savunması yapıyorlar ki bir yıl hapis cezasına çarptırılmasınlar. Karşılığındaysa yirmi beş yıl boyunca beraber Virginia’da yaşayamamakla cezalandırılıyorlar. Bir çeşit zorunlu göç yaşamak ve çekmek zorunda bırakıldıkları ve kanunlar vatandaştan intikam alıyormuşçasına hareket ediyor. Tüm geçmişlerini, ailelerini geride bırakan çiftten Mildred on sekiz, Richard’sa yirmi dört yaşında henüz. Daha önce hiç görmediği ve özlemini çektiği şehir hayatının hiç de beklediği gibi olmadığını gören Mildred’ın gözüyle bakıyoruz yaşayacakları yere. Çöpleri karıştıran köpekler, balkonlardan sokaklara taşarak bira içip gevezelik eden siyahlar, belirgin bir düşkünlük hali, mahalledeki yegane yeşillik olaraksa bir ağacın dibinde biten kurumaya yüz tutmuş otlar… Richard inşaatlarda çalışarak nafakalarını çıkartsa da, özellikle Mildred hiç mutlu görünmüyor ve onu mutsuz gören Richard da mutsuz oluyor. Televizyonda bilmem hangi açıyla ay’a, uzaya füze gönderişini müjdeleyen ülkenin hallerinden, televizyon karşısına geçmiş ırklararası evlilik yaptığı için doğdukları topraklarına dönemeyen bir çift. İroni ancak böyle güzel ifade edilebilir kelimelere dökmeden. Doğum yaklaştıkça huzursuzluğu artan Mildred, Richard’ın ebe olan annesinin doğumunu yaptırtacağını düşündüğünü söylediğinde dayanamayıp evlerine gidiyorlar ve doğum ertesinde olanlar oluyor, gene yakalanıyorlar, gene hakim karşısına çıkartılıyorlar ve aynı iyi avukat son bir kereye mahsus olmak üzere kurtarıyor onları. Artık önlerinde yılları var toprak hasreti çekecekleri. Yaklaşık on yıla yakın bir zaman zarfında çiftin, üç çocukları oluyor toplamda ve hala aynı mahallede yaşıyorlar. Martin Luther King’in tarihi “I have a dream” konuşmasını yapmak üzere Lincoln Anıtı etrafında toplanan yüzbinlerin yürüyüşü ilham veriyor ve filmin ikinci yarısında Mildred’ın Bob Kennedy’e yazdığı mektubun değerlendirilmesi sayesinde onlar da kendi hayallerinin peşine düşüyorlar. Yüksek mahkeme tarafından itirazları kabul edilen çiftin davasına bakan ve hem genç hem de tecrübesiz olan iki avukat işin nereye varabileceğini çok iyi biliyorlar; zira bu davanın büyüklüğü Birleşik Devletler Anayasası’nı değiştirebilecek güce sahip olmasında yatıyor ve yüksek mahkeme her yıl, her dört yüz davadan birini önemseyip görüşüyor ancak. Bu dava içerik ve önem açısından tarihi bir olay haline geliyor. Öte yandan canlarına tak eden ve tekrar Virginia’ya dönen çift kuytu bir yerde hala daha yakalanıp hapse atılma korkusu içinde yaşıyorlar. Eller ay’a giderken…

Filmi anlat anlat bitmedi diyenleriniz varsa eğer zaten tanıdık ve çok bilinen bir hikaye olmasının ve daha önce konuyla ilgili bir de dökümanter filmin yapılmış olmasının etkisi de olabilir üzerimde. En azından ben böyle tuhaf bir his içerisindeyim ve filmi neredeyse saniye saniye anlatmaktan “çok” zor tutuyorum kendimi. İsterseniz bir de Time ‘dan gelen fotoğrafçı Grey Villet’in Loving çiftinin ve çocuklarının çok özel anılarını fotoğraflarıyla ölümsüzleştirdiği anların nasıl doğduğundan bahsedeyim. İster misiniz? Hayır, bahsetmeyeyim. Bence oturup ’78 doğumlu, altı filmlik enteresan bir filmografiye sahip, aynı zamanda Loving’in senaryo yazarı olan yönetmen Jeff Nichols imzalı filmi izleyin. Oyunculuklardan Mildred’ı canlandıran Ruth Negga’nın ismi filmin kazandığı tek adaylıkla Oscar’larda temsil hakkını kazanmış olsa da, Exodus’da Ramses’i canlandıran Avustralya doğumlu oyuncu Joel Edgerton’ı da şahsen ben çok beğendim. Köylülüğünü ve çaresizliğini asaletle taşıyan, sakin mizaçlı, az konuşan, kameralar karşısında hiç konuşmayan, içine kapanık, bir kadını çok seven ve sevmekten de hiç vazgeçmeyen, beyaz olmakla beraber siyahların arasında huzuru bulan ve onlarla kaynaşan, sevdiğini sahiplenen ve avukat Cohen yüksek mahkemeye çıkmayı reddeden Richard’a senin adına orada ne söyleyeyim dediğinde “hakime karımı sevdiğimi söyle” diyen Richard Perry Loving rolünde sapsarı saçları ve yumuk gözleriyle ve tüm dünyaya karşı durmaktan yorgun düşmüş olsa da, seni koruyabilirim derkenki haliyle bir adamın kendi iç dünyasında çektiği sıkıntıları ve hissettirmemeye çalıştığı yetersizliklerini olanca naifliğiyle aktarmayı başarıyor izleyiciye. Sevgi nedir, sevmek nedir, seven insan nasıl olur sorularının bütün cevapları Richard karakterinde cevap buluyor sanki. Ona söz verdiği evi kendi elleriyle yaptıktan sonra, içerisinde çok da uzun süre oturamadan, sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu çok genç yaşta hayata veda ediyor. Mildred ömrünün sonuna kadar bu evde, bir daha evlenmeden oturuyor. Ölmesine yakın bir tarihte -2008- verdiği bir röportajda onu özlediğinden ve kendisini hep koruduğundan bahsediyor. En önemlisi ise Loving v. Virginia adı verilen karar anayasaya aykırı bulunarak evlilikte ırk yasağını kaldırtmış olup, evliliğin doğuştan gelen temel bir hak olduğunu kabul etmiştir. Bizler de endüstrileşmiş bir sektör vasıtasıyla bizim olmayan bir tarih hakkında fikir sahibi olmuşuzdur. Kendi ülkemizde sanata verdiğimiz önem sayesinde kendi tarihimizi tanıtmamız ve hatırlamamız ve dünyaya izletmemizse olanaksızdır şu koşullar altında.

the-loving

lying-on-couch

images-10

ruth-negga-loving-photocall-at-cannes-film-festival-5-16-2016-4

STEVE JOBS

the-new-trailer-for-steve-jobs-makes-it-clear-that-sorkin-is-going-to-show-us-the-man-like-never-before

STEVE JOBS

Ben dünyayı değiştireceğim.” Steve JOBS

“Bu gücü, bu eğlenceyi avucunuzun içinde hissettiğinizde bir daha asla geri dönmek istemeyeceksiniz.” Steve JOBS

“Seni seviyorum Steve. Çünkü insanların kazandığı paraları değil, yaptıkları işleri önemsiyorsun.” Joanna Hoffman

Orwell’ın distopik bir dünyayı anlattığı 1984’ten farklı bir 1984 yılında Steve Jobs, bilgisayar mühendisi Andy Hertzfeld ve Polonya asıllı Mac’in satış departmanının başı Joanna Hoffman ile kafa kafaya vermişler lansman öncesi ses demosundaki sorunu halletmeye çalışıyorlar; yaptıklarıysa satirik bir gevezelik. Jobs kendisine “Merhaba” dedirtmekte ısrarcı ve Andy’i hatayı düzeltmesi için-aksi takdirde lansman esnasında, tüm izleyicilerin önünde bir türlü çalışmayan ses demosunun tasarımcısı olarak ayağa kaldıracağıyla-tehdit ediyor.

images-176

Yıl 1998. On dört yıl geçmiş. Jobs bir sürü badireler atlattıktan sonra Apple’a geri dönüyor. Filmin son lansmanı gerçekleşmek üzere. Jobs’ın tabiriyle “şeytanın baş mühendisi Hertzfeld” kapısında. Jobs’ın kızı yüzünden karşılıklı atışıyorlar. Andy ona on dört yıl önceki tehditini hatırlatıyor. Jobs’sa merhaba dedirtip dedirtemediğini soruyor. Elbette ki dedirtmiş ve Jobs ona “Teşekküre gerek yok” diyor.

downloadfile-41

Karşınızda böyle bir adam varsa yapacak fazla bir şeyiniz olamaz. Ama o da yanılıyor ve yanıldığını on dört yıl sonra kavrayabiliyor, o da sağ kolu, iş eşi Joanna sayesinde. On dört yıl önce Time’ın kapağındaki heykel onu hiddetlendirse, röportaj ağlatsa bile, o sene yılın adamı ödüllerinde konuşmadığı halde kan kaybetmiyor. Gerçekliğin bozulma alanı dedikleri, gerçeğin çarpıtılması aslında tüm bu yaşananlar. Time ne yapacağını çok önceden biliyor zaten ve o heykelin, o başlığın altında yatan çok başka anlamlar var. Jobs bir şey kaybetmiyor kısaca. Gazeteciliğin ezik bir parçası dediği Time ve iş dünyası ve Amerika, dehasının, ileri görüşlülüğünün, yapabileceklerinin ve kazandıracaklarının farkında ve bu adam daha yolun başındayken yok olmasına izin vermiyorlar. Arkasında güçlü bir ailesi bile yokken, geleceği vaat edişi akıllara durgunluk verici. Bir ülkenin, bir milletin ya da tüm dünyanın kaderini değiştiren adamlar son derece basit ailelerden çıkıyorlar. Erken yaşta yaşanan travmalar ve cezalar, sonunda ödülleri oluyor. Jandali’nin oğlu Steve dünyayı değiştiriyor. Bir mucit değil, mühendis değil; çok büyük hayalleri var sadece ama aynı zamanda ve en önemlisi çok iyi bir pazarlama uzmanı ve en iyi pazarladığı şey de kendisi ve o isimden yarattığı markası. Büyük resimdeki adamın ta kendisi. Yoksa işletim sistemi olmayan Next’i piyasaya sürmek için reklam yapabilecek bir başka isim yoktur herhalde dünyada, bir şarlatan dışında. Bir araba var ama motoru yok. Kaporta sağlam ama motor diye ancak biraz olsun ilerleyebilmesi için içerisine yerleştirilen bir golf arabasının motoru var. Yani siyah küp görebileceğin en havalı siyah küp aslında ama, ama’sı var işte.

images-137

Jobs’ın kafası zehir gibi çalışıyor, oyunu sert oynuyor, hazırcevap, kibirli, küstah, kırıcı, aşağılayıcı, satirik(Yentl Joanna, toprakağası Chrisann, şeytanın baş mühendisi Hertzfeld sevimli benzetmelerinden sadece birkaçı), hırslı, alttan almayı bilmeyen ama yeri geldiğinde tavır koymasını bilen, her şeye ve herkese baş kaldıran, sonuna kadar fikren ve zihnen çarpışan ve genellikle kazanan, insanların kendisinden nefret etmesini umursamayan ama tıpkı Julius Caesar gibi etrafının düşmanlarla çevrili olduğunu düşünen ve al ya da alma haricinde asla üçüncü bir seçeneğin varlığını kabullenmeyen ama özünde ve neticeye neden olan başlangıcında duygusala bağlamanın iyi bir şey olduğunu düşündüğümden olsa gerek Steve bir evlatlık sadece. Üstelik de istenmeyen bir evlatlık. Avukat bir çiftin bir ay içerisinde kız isteriz biz diyerek fikrini değiştirerek ailesine geri iade ettiği siyah beyaz bir televizyon sanki. Biyolojik annesiyse fakir oldukları için varlıklı, iyi eğitimli ve Katolik bir aileye evlatlık vermek istiyor onu. Ama o da mümkün olmuyor. Hayatındaki yitik baba figürünü dolduran isimse zamanında önüne seçenek sunduğu ve, ya ömrünün sonuna kadar şekerli su satarsın ya da dünyayı değiştirirsin diyerek aklını çeldiği Pepsi’nin CEO’su varlıklı, iyi eğitimli ve Katolik John Sculley oluyor. Biyolojik babasının restoranına götürüyor onu. 1983 yılında o restoranda geleceği okuyor ona Steve, sağ elinin yerinde tüm insanlığın eli olacak derken. Hem de dünyadaki herkesin. Dehası şaşırtıyor insanı. Zeka seçilmişe verilse de, kullanabilmeyi başarmak ve onunla baş edebilmek mühim olan ve bunu başarıyor yani zekasını alt edebiliyor kendince. Sakin görüntüsü, dünyayı daha iyi bir yer olarak görebilme hayali olan müzisyenlerin sözlerini önemsemesi ve bir slogana dönüştürmesi, dolaylı da olsa İkinci Dünya Savaşı’nı asıl kazanan kişi olarak Alan Turing’i anmadan geçmemesi bir yana, içinde kopan fırtınalardan bir anafor dalga dalga yayılıyor her geçen gün. Zen budizmine inanan ve bu uğurda beraber yol aldıkları Kubun’un sözleri geliyor insanın aklına: “Hayatımızın önemi, mükemmel şeyler yaratmakta saklı değildir. Apple, IMAC bunlar seni tamamlayan şeyler olamaz. Apple kuduz köpeğin olmasın”.

images-235

images-86

Tanıtımlar esnasında değil de, hazırlık aşaması yani hemen öncesi sorunlu geçiyor Jobs açısından. Bizim göremediğimiz perde arkasındaki koşturmacanın matematiğinde gerginlik, telaş ve gerilim var. Jobs’ın sorunsuz ve kavgasız lansman öncesi yok hemen hemen. Yukarıdaki salonda kalabalık çığrından çıkmış, alkışlarla salon yıkılırken o artık özel olmaktan çıkmış hayatının insanlarıyla çatışıyor hiç durmadan. Ama profesyonellikle tüm bunları aşıyor, sinir içinde kalsa da işine konsantre olması uzun sürmüyor. “Tüm tanıtımlardan beş dakika önce herkes bara gidip içiyor ve bana gelip gerçekte ne düşündüğünü söylüyor” derken haklı olmakla birlikte insanları bu noktaya getiren de kendisi oluyor her zaman. Çevresindeki insanlar onun tek bir övgüsü için ölüp biterken, o görmeden geçiyor. Çalışanların kendisinden ödü kopuyor. Wozniak’ın tüm ısrarlarına rağmen Apple’a teşekkür etmeyi reddediyor, zamanında kızını da reddetmişti. Aynı anda hem iyi hem de yetenekli biri olabileceğini kabul edemediğinden kaynaklanıyor bütün bu gerilim. Jobs’ın doğasında hep bir şeylerin üstesinden gelmek var. İkinci lansman öncesi baba bildiği Scully’i alt ettikten sonra Joanna’nın yanına hiçbir şey olmamışçasına geliyor. Basamakları kullanmak yerine, trabzandan kayıyor pür neşe. Tap dansı yaparcasına takip ediyor Joanna’yı. Başarmaktan, üstesinden gelmekten, yenmekten ötürü dışına taşan bir enerji üzerindeki.

Steve-Jobs-Michael-Fassbender-Jeff-Daniels

images-298

Filmde Jobs’ın parayla olan tuhaf ilişkisine tanıklık ediyoruz. Apple’ın hisse değeri 441 milyon dolardan fazla iken, DNA testi sonucu öz kızı olduğu ispat edilen tek kızı ve annesine mahkemenin belirlemiş olduğu 385 dolardan fazlasını kavga dövüş veriyor ancak. Bu yıllar sonra da değişmiyor. Kızı Lisa büyüyüp de genç kız olduğunda onu üniversite harcını ödememekle tehdit ediyor. Andy ödüyor onun yerine, Hertzfeld olan. Ona da bozuluyor. Kararlarını geçersiz kıldığı, kızına terapiste gitmesini salık verdiği için ve daha da birçok şey için. Kendisi de zamanında istenmemiş olduğundan belki de, o da kızını ister, sever görünmek istemiyor. Beş yaşındaki çocuğun yüzüne Lucy ismini verdiği bilgisayarla adlarının aynı olmasının “tesadüf” olduğunu söylüyor. Andy’nin söylediği gibi-Hertzfeld olan, yedi başlı kobra simgeli Simbiyonez Özgürlük Ordusu’na katılıp Patty Hearst gibi banka soymadığına şükretmesi gerekirken, zıtlaşıp duruyor anne kızla. Öte yandan bir proje olan Lucy, Apple tarihinin başarısızlıklarından biri olup çıkıyor. Scı

images-80

images-66

Steve Jobs rolündeki sarışın aktör Michael Fassbender çok enteresan bir Jobs’la çıkıyor seyircinin karşısına. Fiziksel olarak bire bir benzerliğin üzerinde durmadığı belli. Zaten Suriye kökenleri olan birini oynamak için fazla Avrupalı kaçıyor, zaten böyle bir benzerliğe de gerek yok ve zaten Hunger / Açlık’tan beri takip ettiğim (çok) yakışıklı aktör ortaya yine harika bir iş çıkartmış. İkili diyaloglardaki güveni müthiş, üzerinden gelemeyeceği bir senaryo yok gibi. Uzun diyaloglarla bezeli senaryoyu ezberlemekte bulmuş çareyi. Kontrollü oyunculuğuyla Fassbender’i unutturuyor göz göre göre. Doğuştan yetenekli bir aktörün artık ödül alması gerekiyor. Yan rollere gelirsek hepsi de kendi çapında son derece başarılılar. Kate Winslet’in canlandırdığı Joanna Hoffman ile 1998 yılına dek tam on dokuz senedir beraber çalışıyorlar ve Jobs ona sonunda neden birlikte olmadıklarını sorduğunda çünkü aşık değildik diyor. Hayatını işinde yaşayan bir adam için bu olasılıklar dahilinde ve iş eşi rolündeki tamamlayıcı ve toparlayıcı Winslet ve diğer oyuncular Jobs’ın gölgesinde kendi üzerlerine düşen vazifeyi yerine getiriyorlar usul usul ve hepsi de başarılı. Öte yandan Shallow Grave ve Trainspotting’den beri yönetmen Danny Boyle’un en iyi işi bu, benim gözümde. Çok zor bir metnin, çok zorlu bir karakterin ve bütün her şeyin kontrolünü kaybedip elinden kaymasına izin vermeden onca karmaşanın içinde derli toplu bir şekilde beyazperdeye aktarılmasını sağlayabilmiş. Duygu sömürüsüne kaçmayan senaryosu Aaron Sorkin’in elinden çıkma ve filmin büyük başarısı da bunda gizli. Jobs, Sculley’e erkekler böyle yapar derken, filmin alttan alta erkeklerin ve onların şekillendirdiği iş dünyasının hallerini gösteriyor olması dikkat çekiyor. Yol gösteren, yol açan, sert oynayan çocuklar bunlar ve arkalarında iz bırakanlar bu tavrı koyabilenler oluyor. Tüm bu lanetliğin altında yatan neden bu. Neticesindeyse erkekleri anlatan ama sadece erkeklere hitap etmeyen bir film olmuş “Steve Jobs”. Klasik biyografilerden uzak, Jobs’ın mesleki anlamda en kritik dönemlerini, zorlu evlat serüvenini, çevresindekilere kök söktürüşünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren, kimsenin hakkını yemeyen, benim biraz geç kaldığım çok çok başarılı bir film olmuş. Belki senenin en iyisi değil ama en iyilerinden. 

images-226

images-111

images-95

images-91

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: