PRIVATE LIFE

621542CA-6E6E-482A-9557-DCAC8CFB3502

PRIVATE LIFE : 

“Bazen aile yapmak için üç kişi gerekir(burada bahsi geçen üçüncü kişi genç bir donör ve onun pek kıymetli, taze yumurtasıdır).”

“Bir başkasına ait beden parçalarını uterusuma koydurtmam.” Rachel

Şimdiye kadar hiçbir şey doğal olmadı, şimdi niye öyle olsun ki?” Richard

“Neden hayatın hep seni kandırdığını düşünüyorsun?” Sadie

GİRİŞ :

Tamara Jenkins’in The Savages’dan sonra izlediğim ikinci filmi. İşin içinde yine aile var. Gerçi çekirdeğinden bir aile. Bir karı ve bir kocadan oluşan. Bir kadın ve adamdan diyemiyorum çünkü resmi bir kuruma dönüşen birliktelik evlilik denen görünmez ama resmi kurumlarca onaylanmış bir çatı altına girdiği andan itibaren ne kadın kalıyor geriye ne de adam. Bir kadının kocasına ve bir adamın karısına dönüşüveriyor taraflar. Becerebildikleri takdirde de anne ve babaya. Filmde yer alan tarafların görünüşe göre tek eksikleriyse çekirdek aileyi Voltron’a dönüştürecek bir bebek. Film bu beyhude uğraşı anlatmakta. İki saati aşkın süresi sıkmıyor. Konusuysa etrafımızda bu sıkıcı süreci yaşayan çiftlerden geçilmez olduğundan ve kısırlık çiftlerin üzerine vebanın taşıdığı kara bulutların benzerleri misali dolup dolup hiddetle boşaldığından Rachel ve Robert bizim için de son derece tanıdık karakterler olarak çıkıyorlar karşımıza. Film ilk dakikalarından itibaren, tıpkı adı gibi bir çiftin özel hayatını mercek altına alarak başlıyor. Bir yatakta sere serpe yatmakta olan Rachel’ın poposuna iğneyi saplıyor Robert. Belli ki ilk tecrübesi, bu yüzden hart diye saplıyor iğneyi. Sonra da film boyunca aşama aşama tek bir çocuk yapabilmek uğruna pek çok cefaya katlanan çiftimizin serüvenlerine ortak oluyoruz. Doktor doktor geziyorlar. Randevu saatlerinde bekleme odası koltuklarını boş bırakmayan onlarca çift oluyor etraflarında. Suratlarda bezginlik var. Değişen bir şey oluyor mu sonunda, onu izlemeden bilemeyecek olan siz potansiyel seyirci için fazla spoiler vermeden filmi anlatmaya çalışacağım burada kısaca(uzun zamandır isteksizdim, canım tek satır yazmak istemedi, bu ve hatırlayamadığım milyon tane sebepten ötürü durdum durdum da bu filmi mi buldum diye de sormuyor değilim kendime ama bir tarafım da kaderci olduğundan kaderde bu yazıyla merhaba demek varmış ekim ayının on’unda diyorum. Napacaksın kader işte).

46450F2B-E1A2-4CB8-BE91-A92AF1C3E80E

RACHEL ve ROBERT’ın ÖZEL HAYATI NASILDIR?

Rachel 41, Robert’sa 47 yaşındadır. Zamanında kariyer odaklı olan yaşamlarındaki beraberlikleri ne kadar zamandır sürmekte, bilinmemekle beraber, New York’ta bir dairede iki kocaman köpekle yaşayan Yahudi çiftimizden Rachel son kitabını yayınlamaya çalışan bir yazar, Robert’sa sahne aktörüdür. Bu çok da genç sayılmayan çiftimiz anlaşıldığı üzere entelektüeldir ve böyle bir çifti merkeze alan filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Tamara Jenkins bol bol kitaplara, yazarlarına, pek çok filme göndermeler yapmakta ve bunu da kulakları tırmalamadan yapmayı başarmaktadır bu sayede. Çiftimizinse tek gayesi tek iyi yumurtanın döllenmesini sağlamak uğrunda gayret eden doktorlarının başarısıdır. Bu uğurda her yola başvurulur. Bazen gafil avlanırlar. Karşılaştıkları duygusal sahtekarlıktır. Donör olabilecek yirmi yaşındaki kız onları aylarca parmağında oynatır, sonra da yok olur. Operasyon geçirmek zorunda kalırlar karşılıklı. Rachel’a defalarca enjeksiyon yapılır. Fiziksel tıkanma yaşayan tek testisli Robert’a uygulanacak TESE(testiste sperm için kazıma) işleminin maliyeti 10.000 dolar iken, orta üst gelir grubuna giren fakat mütevazı şartlarda yaşamakta olan çiftimiz ne yapar eder bu parayı bulur. Bu ve bundan sonraki topladığında küçük bir servete tekabül eden masraflarını vargüçleriyle karşılar doğurganlık bağımlısı çiftimiz. Embriyo transferi işe yaramadığında, doktor yeni bir fikirle çıkar karşılarına. Bir donör yumurtası gerekmektedir. Rachel yaşlı yumurtalarının işe yaramadığı gerçeği ile yüz yüze kalmasının yanı sıra, bebekle arasındaki genetik bağı yok edecek olan bu fikre sıcak bakmaz ilk başlarda. Kısaca kıskanır. Oyunun dışında kaldığı hissi uyanır. Fakat doktorunun verdiği ve üzerinde gülümseyen genç bir kızın fotoğrafının bulunduğu broşürde yazıldığı gibi bazen aile yapmak için üç kişi gerekir diyerek yumurtalarını 10.000 dolara satışa sunan kızların bulunduğu internet sitesinden kendilerine uygun donör arayışı başlar. Tam da Rachel bir kız kardeşim yahut kuzenim olsaydı dediği anda, filmin başlarında gördüğümüz, annesiyle çatışma halinde olan, çiçeği burnunda fakat tıkanmış yazar adayı, aynı zamanda Robert’ın abisinin ikinci eşinden olma Sadie girer hayatlarına. Rol model olarak gördüğü çiftin teklifini kabul etmesiyse fazla sürmez. Çoktandır aradığı yaşama nedeni ve amacını bulmuştur. Döllenen yumurtası Rachel’ın rahmine yerleştirilecektir. Aralarında açıklık kararı verirler. Sadie ailesini bu kararından haberdar edecektir. Öyle de yapar. Aile büyükleriyle toplandıkları yemek masasının etrafında bu nihai fikrini söyleyiverir Sadie. Annesi çılgına döner. Kızının genetik malzemesini patlamış mısır gibi etrafa saçtığını düşünür. Sonrası vardır bir de bu işin. Çocuk dünyaya geldiği takdirde, onun nesi olacaktır? Gece kavgayla ve annesinin hiddetiyle son bulur. Sadie yine de fikrinden caymaz. Menopur adında, teknik olarak menopoza neden olan, fakat buradaki asıl amacı üreme sistemini durdurarak adet dönemlerini Rachel’ınkiyle uyumlu hale getirecek olan iğneleri olmaya başlar. En nihayet on beş yumurtadan altı tanesi döllenir ve bekleyiş başlar. Sonuç yine hüsrandır. Tüp bebek de işe yaramamıştır. İki taraf da üzgün ve kederlidir. Hem Rachel hem Robert. Robert tüm bunların bittiğine sevindiğini itiraf eder. Çocuk istemekten vazgeçmiştir. Tek istediği eski hayatına kavuşmak, bu saplantıdan kurtulmaktır. Peki vazgeçmişler midir ya da vazgeçecekler midir eninde sonunda? Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali tekrar başlarlar kaldıkları yerden. Gelen bir telefonla rotalarını bu defasında Virginia’ya çevirirler. Film çiftin bu son savaştan daha güçlenerek çıktığını gösterir. Daha bilinçli, daha güçlü olarak çıkacaklardır yeni donör yumurtlayıcısının karşısına. Son sahnede yer alan bekleyiş filmin en önemli sahnesi olmakla beraber, bir yandan jenerik akmaktadır üzerlerinden. Vazgeçmeyeceklerdir. Hayat böyle devam edecektir onlar için. Film bitmek zorunda olduğu için biter, onların Kavga’sı ise sürer gider.

Spoiler vermek istemeyen ben, filmi en ince ayrıntılarına kadar anlatıp, Sadie’nin yumurtasının akibetini de söyleyerek sanıyorum içinizde var olan son merak kırıntısını da süpürmüş bulunmaktayım. Farkındayım, ki farkında olarak kendine engel olamamak da bir şeydir. Bir de kuldan saklamaya ne gerek vardır.

paul-giamatti-kathryn-hahn

SEN OLSAYDIN, BÖYLE DE ÇARESİZ OLSAYDIN NE YAPARDIN?

Bir, hiç böyle bir durumla karşı karşıya gelmedim. İki, gelenlerden dinledim. Gözlerinin dönmüş olduğunu, her yolun mübah olduğunu düşünenleri gördüm. Çocuk uğruna bu yola baş koyuyorlar. Bütün o iğneler, alınan hormonlar, doktor muayenehanesinin mesken tutulduğu saatler, tüm o sabırsız ve ümitle beklenen günler ve sonu hüsranla bitip, biraz zaman geçince tekrar, tekrar tekrar ve tekrar başlanan tedaviler. Rachel ve Robert’ın yaşadıkları her şey gerçek ve gerçekçiydi. Üstelik tatlı bir mizah eşlik etti bize, çiftin yaşadığı dramın orta yerinde. Bu sayede hafakanlar basmadan o yumurta bu hormon, o taşıyıcı bu toplayıcı demeden sonuna geliverdik filmin. Aslına bakacak olursanız benim en uzak olduğum konulardı bunlar, belki bir Nazi kampında da geçmiyor film ya da yine çocuksuzluktan ve anne olamamaktan muzdarip Gemma’nın savaşın orta yerinde kaldığı Sarajevo’da geçen Twice Born atmosferi de yok ama prog rock eşliğinde karşısında bacaklarını ayırdığın doktorun elindeki uzuun bir boruyu “hadi hamile kalalım, ne dersin?” diyerek neşeyle(!) içine sokmaya hazırlanırken, anlaşılacağı üzere atmosfer pek de parlak değilken, ne yapardım ben de tamam mı devam mı diye, yaşama nedeni olurdu sanırım benim için de. Ve devam derdim sonuna dek. Ama o boruyu düşündükçe… Ve hayır, açık kalp ameliyatı ile aynı prosedür işlemiyor. Göğüs kemiğim yarılmayacak ama hormonlar, vs. derken, bunlar bir kadın için son derece hassas dengeler. 

SON SÖZ :

Gelelim tüm o göndermelere. Bir filmin temposuna daha doğrusu senaryosuna çok şey katar o göndermeler. Bir referanstırlar çoğu zaman. Göndermeleri anlayanlar havalara girerler(ben), bilemeyenler öğrenmek için not ederler(yine ben, herkes her şeyi bilmez, -mek zorunda da değil). Her neyse Karl Ove’un Kavga’sı vardı işin içinde, Serpico’nun geçtiği sokaklara yapılan göndermeler vardı, Clinton’ın Little Rock’ı, Atwood’un Handmaid’s Tale’i, Drugstore Cowboy, Sam Shepard oyunlarına yapılan atıf, Rosemary’nin Bebeği ve firmasını en büyük tavuk üreten şirket haline getiren ve ne hikmetse kendi de bir tavuğa benzeyen Frank Perdue’ye(diyelim ki bütün hayvanlar öldü acaba artık hayvanlara bakamayan insanlar giderek birbirine benzer mi diye soran Elias Canetti’yi anmasam olmazdı) uzanan bu hoş anımsamalar dilm renk kattılar zaman zaman. Bir de işinden içi bayılmış, kızının da babasının yaptığı işin dünyanın en sıkıcı işi olduğunu düşünen dertli anestezi uzmanı vardı. Ve sonunda da benim de hep çok gitmek, görmek ve kalmak istediğim YADDO vardı. Daha ne olsun?

7F25F021-FDF7-4470-A00F-B2F4225CCAE8

THE SAVAGES : SAVAGE AİLESİ

F35CA33E-B1A9-4697-BDD0-03581CBD8231

THE SAVAGES : SAVAGE AİLESİ

“Senin yükselme saplantın ters tepiyor ve bu bencilce. Bu sen ve senin günahlarınla ilgili. Bu tür yerlerin aradığı da bu. Sen, avlamak istedikleri tüketici, suçlu nüfussun. Çevrenin güzelliği orada kalanlar için değil. Gerçekten ne olduğunu itiraf edemeyecek bizim gibi akrabalar için. İnsanlar ölüyor Wendy. Hemen şimdi şu güzel binanın içinde, korku filmlerinde olduğu gibi. Vee tüm sağlık propagandası ile çevre güzelliği insanların öldüğü gerçeğini saklamak için. Ölüm gazlı, dehşetlidir. Kir ve küflenmiş koku doludur.” Jon Savage

“-Evli misin?
Hayır ama erkek arkadaşım evli.”

2007 yılında çekilmiş, üzerinden on yıl geçmiş bir filmi vizyona giren bunca film varken izlemiş olmanın, üzerine de marifetmiş gibi paragraflar dolusu cümleler döşenmeye hazırlanmamın zamanı mıdır sorusuna vereceğim cevapla başlıyorum yazıma: Evet, zamanıdır. Hem de tam zamanı. Hani bazı kitapların bir zamanı vardır derler. Hani öğrenci hazır olmadan öğretmen ortaya çıkmaz da derler. Bu filmler için de geçerli bir kural. En azından benim için öyle oldu çoğu zaman. Zamanı gelmiş bu film de on yıl sonra bir vesileyle çıktı karşıma. Tavsiye sonucu diyeyim size. Bunama belirtileri gösteren babalarına huzurevi arayışındaki iki entelektüel kardeşin çektiklerine ortak, aşama aşama neler yaşadıklarına şahit oldum filmi izledikçe. Ben de çok yakın bir tarihte seksen iki yaşında kaybettiğim halamın hastaneden çıktıktan sonra yaşadıklarına şahit oldum buna benzer bir şekilde. Bir hafta hastane, iki hafta huzurevi, bir hafta kadar da yoğun bakımda kalan, hayata, insanlara karşı öfkeli halam ne kendini ne de bizi daha fazla yıpratmadan sessizce ölüverdi bir anda Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin hasta soğuk yoğun bakım odasında. Doktorları yarın bir gün odaya çıkartacağız deseler de yağmurlu bir pazara denk gelen on aralık gününde morga düşüverdi sessizce. Vasilik için belirlenen on ocak’taki mahkeme gününü göremedi bile. Bekardı, yalnızdı, pencere önü çiçeğiydi. Dolu düşüncelerle gitti. Kalabalık yaşadı her zaman. Bavullar dolusu hiç giyilmemiş kıyafetlerini hiç gidemeyeceği seyahatler için sakladığı arka odasında bulduk. Evine dönemeyeceğini hissettiği anda at demişti hepsini. Öldüğü gün dağıldı eşyaları, giymelere kıyamadıkları. Protez dişlerini aldım getirdim yanımda. Cımbızları vardı bir kutuda, tırnak makası, boncukları, özel eşyaları. Sandığında da küflenmiş havluları, atkıları, şalları, hepsi birbirinden şık masa örtüleri. Bu kadar zevkli olduğunu bilmezdim halamın. Ben onu hiç tanımamışım. Altı yaşına kadar kaldım yanında. Babaannem sağdı o zamanlar. Onun bana baktığı kadar ben ona bakamadım son zamanlarında. Yaklaştırmazdı sağlığında kimseleri yanına. Dikenleri vardı, batardı. Evinin karşısında yer alan aşevinin çalışanlarından huylanmış, camlarını indirmişti bir gün. Çalışan kadını saçından yakaldığı gibi fırlatmıştı duvara. Korkusundan kırılmaz cam taktırıp, en kalınından perde koydurmuştu kaygılı aşevi çalışanları. Kızılay hemşiresi olan halam, gençliğinde kendini Jeanne D’arc’la özdeşleştirirmiş. Dünyayı kurtarmak imiş gayesi. Kendince bir Jean D’arc’lık yapmıştı giderayak karşının camlarını kırarak. Milliyetini karıştırdığı için pis Bulgar dediği, aslen Arnavut olan aşçı Kemal’e tencerelerini verirdi yıkatmak için. İlk duyduğunda bozulduğunu itiraf eden Kemal duya duya alışmış zamanla yeni milliyetine. Sorun yok demişti bir gün, nasılsa komşu coğrafyalardı halamın aklında kalan. Bir defasında da karşı kahveye gelenlere takmış, pis Kürtler demiş onlara da. O pis Kürtler bir gece onun camını indirmişti yalnızca. Bu olaydan sonra misilleme yapıp, yandaki aşevinin camlarını indirdiğini düşünmüşümdür her zaman pis aşevciler diye diye. Kendisine yapılanı yapmıştı bir başkasına. Hastaneye kaldırılma anlarını gören, duyan aynı kahve sakinleri ceketlerinin önünü ilikleyerek gelmişlerdi taziye için kapısına. Yerlere saçılmış paraların orta yerinde yatar halde bulmuşlar onu. Yeni aldığı üç aylığını yatıramamış bile bankaya. Bize tek kuruş para harcatmadan gitti halam. Kefen parası yanındaymış. Tek laf söyletmedi ardından, yük olmadan gitti uzaklara. Bütün hastane masraflarını ordan karşıladık, ambülans ve özel huzurevi aylığını bile ordan verdik. Sanki olacakları bilmiş bir şekilde. Polis camı kırıp girmiş içeriye. Bir kez evine gitmiştim, kısa bir süre için bavulumu bırakmıştım. İki saat sonra döndüğümde bavulum kapıdaydı. Yarım saat oturdum oturmadım içerde. Benim kalacağımı düşünmüş olacak ki, döndüğümde sevinçliydi halam ben gidiyorum dediğimde. Dedim ya bavulumu koridora koymuş, ben demeden tutuşturuvermişti elime. Bekar ve yalnız halam benim, kanım o benim. Hala gözyaşlarım var ona karşı saklamalara kıyamadığım. Onunla beraber bitti gitti, tükendi tüm hırsım. Canım istemiyor bir şey yapmak, canım istemiyor sokağa çıkmak. Sadece yapmak zorundayım, yaşamak zorundayım. Bir film izlemek zorundayım mesela içinde halam olan. The Savages’ın içinde benim de halamdan bir tutam var, meğer ondan çıkmış karşıma on yıl sonra karşıma.

8A92D2ED-4CB6-4A9C-B597-5D21D3650388

Amigo kızların muntazam evlerin ve muntazam traşlı ağaçların olduğu Arizona Sun City’nin sakin, geniş ve düzenli sokaklarından birinde ponponlu ve tonton vaziyette ortaya çıktıkları sahneyle açılıyor film. Etrafta nefes alan herkes de tıpkı bu ponpon kızlar gibi ayrı ayrı tontonlar. Sakin sakin araç kullanıyorlar, öyle de hareket ediyorlar. Sun City insanların şortla, terlikle ortalıkta gezdiği bir çeşit açıkhava huzurevi sanki. Bu evlerden birinde ben hasta bakıcı değil, ev sağlığı bakım uzmanıyım diyen görevli ortalıkta don paça gezen Larry’ye kızıyor sifonu çekmediği için. İlgilenmek zorunda olduğu yaşlı kadınsa boş bakışlarıyla yaşıyor mu yaşamıyor mu belli değil. Tuvaletten çıkmak bilmeyen Larry’yi fark eden görevli, içeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında dona kalıyor. Tuvaletin içinde birikmiş pisliklerle aynaya yazı yazmış Larry. Şuuru gitmiş gibi, bir çocuk gibi ağlıyor mu gülüyor mu belli değil. Aynı gün New York City’de bekar yaşayan kızı Wendy’e haber uçuruluyor ilk önce. O da Buffalo’daki erkek kardeşini arıyor. İkisi de bekar olan kardeşleri tanıyoruz böylelikle yavaş yavaş. İki kardeş de “yazmak” işindeler. Jon profesör ve Brecht üzerine bir kitap yazıyor. Mesleğinde hırslı, ödül almak peşinde. Polonyalı kız arkadaşı ile evlenmediğinden, vizesinin süresi dolan kadın sınırdışı edilecek ve o buna bile sessiz kalıyor. Fakat her sabah ona yumurta pişirdiğinde ağlıyor suçluluk duygusundan ve minnetten. Wendy’se tiyatrocu ve piyesler yazıyor. Aynı zamanda da bir ofiste çalışıyor geçici olarak. Evinde kedisiyle yaşıyor. Evli bir adamla ilişkisi var. Adam tipik ne yardan ne serden. Yani hem karısını hem Wendy’i idare ediyor. İki kardeşin hayatlarına bakılacak olursa, her ikisinin de hem kariyer açısından hem de özel yaşantılarında bir şeyleri ıskaladıklarını görüyoruz. Hayatlarını düzene sokamamışlar halen daha.

83AE18E9-50FC-4986-A787-61E56D1AD1F9

AA6B0EA4-CD10-4598-95C7-FCAF754DE789

Babalarının resmi nikahsız beraber yaşadığı kız arkadaşı ölünce, çocukları aileden olmadığı için Larry’e bakamayacaklarını söylüyor. İş başa düşünce de Sun City’de elleri kolları bağlı vaziyette bir hastaneye yatırılmış babalarını almaya gidiyorlar. Babaları üzerlerine kalıyor böylelikle. Fakat modern zamanlar bunlar ve Jon tıpkı anneleri gibi kendilerine pek bakmamış ihtiyar babalarını bir huzurevine yatırmanın en doğru karar olacağını söylüyor. Bakıcıya verecek paraları da olmadığından, altını değiştirip, temizlemek zorunda kalacaklar yoksa. Wendy’se korkunç korkunç insanlar olduklarını tekrarlayıp duruyor bu kararlarından ötürü. İş uygun bir huzurevi bulmaya kalıyor ve Jon takibi kolay olacağı için Buffalo’da bir yer aramak üzere yola çıkıyor. Destekli yaşam merkezleri bunama sorunu olan hastaları kabul etmediğinden daha demode, ilkel ve hastanevari huzurevlerinden birine yatırılmak üzere kutu kutu ilaçları ve yedek bağlama bezleriyle yola düşen baba kızın uçakla Buffalo’ya giderken yaşadıklarıysa tam bir efsane. Geldiklerinde aynı odayı paylaşacağı akranıyla aralarındaki perdeyi çektiklerinde, gözünde gözlükleri, elinde kitabı, evinden taşınmış özel eşyaları, kitapları ve çerçeveler arasında yatağında oturmakta olan adama merhaba diyorlar ezile ezile. Onlar da zamanla kendi taraflarında bir düzen kuruyorlar bundan böyle. Bu süreci yaşamamış olan biri tüm bu ayrıntıları bilemeyeceğinden filmin aynı zamanda senaryo yazarı da olan yönetmeni Tamara Jenkins’in çektikleri ve gözlem yeteneği hakkında bir fikir sahibi oluyorsunuz bu sayede. İlk huzurevi günü akşamında hemşire sıkı sıkı tembihliyor Wendy ve Jon’a ilk ayrıldıkları akşam olayı fazla abartmamaları ve sıradan bir şekilde vedalaşmaları hususunda. Larry ise kafa karışıklığı içinde. Odadan çıkarken kıza bahşiş vermeyi unutmayın diyor, çünkü kendini otelde zannediyor. Çoğu yaşlı insan gibi duyma sorunu yaşadığından, kulaklık alıyorlar ona ve nerede olduğunu söylemek mecburiyetinde kalıyorlar bir süre sonra. Prosedür gereği kendisine soruyorlar gömülmek mi yoksa yakılmak mı istediğini ve de komaya girerse eğer solunum cihazına bağlanmak isteyip istemediğini. Aklı başına gelen Larry fişimi çekin, gömün beni idiotlar diyor öfkeyle. Hastalığın cilvesi ve biraz da tabiatından kaynaklı ara ara öfkesi dışına taşıyor yaşlı adamın. Yine de çocukları arabada onun için kavga ederlerken, kulaklığının sesini kapatıp, montunun kapüşonun başına çekiyor ve kendi dünyasına dalıyor. Hastanede kendi film gecesinde ırkçı bir film izletiyor hastalara ve çalışanlara. Çoğunluğu zenci olan hasta bakıcılar tepki gösteriyorlar siyah boyayla zencileşmeye çalışan fakat daha çok maymuna benzeyen Fred Astaire’in haline. Babasının ona attığı tokatlar geliyor aklına bu anlarda. Babasından gördüğü sevgisizliği aktarmış çocuklarına, daha iyisini görmediğinden öyle de devam etmiş aksiliği.

A94F95ED-5ADD-4AF5-9A2D-85EB59C02BE2

Wendy babasının bulunduğu ortamdan rahatsızlık duyuyor ve onu daha iyi bir yere yatırmanın telaşı içine düşüyor. Wendy’nin göremediklerini söylüyor Jon ona nihayet. Benim için filmin anlatmak istediği şeyleri bu birkaç cümle ile özetliyor Jon rolünde Philip Seymour Hoffman. Aktörün hiçbir rolü unutulur gibi değil ki. Kendisinin “kötü” bir tane bile performansını izlemedim ki… Wendy bundan böyle kabullenmeyi öğreniyor. Ara ara çıkışları oluyor yine de. Babasının kırmızı yastığını tekerlekli sandalyedeki kadının elinden çekip alırken içindeki şirret çıkıyor meydana. Çok işler başarmış gibi alıp babasına götürdüğünde adam istemiyor bile. Hasta bakıcı sanıyor onu, tanımıyor. Bundan böyle de terminal aşamaya giriyorlar. Çeşitli nedenlerden ötürü yakınlaştığı Nijeryalı erkek bakıcı babasının daha ölmeyeceğini söylüyor ona. Çünkü havanın bedeni terk etmesinden ötürü, ayak parmakları ölüme birkaç gün kala muhakkak bükülürmüş. Wendy merakla açıp baktığında bükülmediklerini görse de, bir gün geliyor ve bükülüyorlar nihayetinde.

Bütün hastalıklarda geçirilen aşamalar vardır. İlk duyulduğunda yaşanan şok, gerçeklerle yüzleşmekten duyulan sıkıntı, kaçış, reddediş, bahaneler üretme ama sonunda illaki kabulleniş. Bu film bu zaman dilimini hasta yakınları açısından çok gerçekçi bir şekilde anlatıyor. Nereden mi biliyorum, yirmi dört saat içinde üç huzurevi değiştirdim çünkü. Neden, hiçbirini  beğenmedim çünkü. Neden? Halamı eve alıp bakamayacaktım ve onu lüksün içinde yatırdığım takdirde huzurum olacaktı, başımı yastığa rahatça koyabilecektim çünkü. Ve bunlar da benim günahlarım çünkü. Yaşlılık en kötüsüymüş, yaşlılıkta yalnızlık en fenasıymış. Dört gün boyunca felçten aç susuz kala kaldığı yatağında yatarken bulunup hastaneye getirildiğinde ve ben ona ancak altı saat sonra ulaşabildiğimde yoğun bakımda şuuru yarı açık, ağzı köpükler içinde gördüğüm andaki çaresizliğini, böylelikle onu terk eden dikenlerini şimdi ben aldım batırıyorum her gün yüreğime.

Bir arkadaşımın tavsiyesiydi bu film. Üzerine Meyerowitz Stories’i, onun üzerine de Amour’u izlersen eğer kendi intihar üçlemeni de tamamlamış olursun dedi bana. Henüz bir intihar girişimim olmamakla beraber, insan ara ara da düşünmüyor değil hani, çağımızın kanserden daha büyük bir vebası olan ve kişiyi bir sebzeye dönüştüren Alzheimer öncesinde demansa yakalanırsam diye gizli bir vasiyetle üçüncü şahıslara duyurmadan, Allah(hastalık) aklımı almadan canımı alsın diye ve hem kendime hem de çevremdekilere vereceğim en az hasarla yaşam döngümü tamamlama kaygısıyla bir yakınıma gerekli talimatlarda bulunmak isteğiyle yanıp tutuşmadım da değil bu filmler, en başta da halam sayesinde.

Meyerowitz Stories’de babaları hastalanan üç evlat bir süre sonra ellerinde kağıt kalem doktorun ağzından çıkan her ayrıntıyı not ediyorlardı. Doktorlarının yurtdışına çıkacağını öğrendiklerinde kadına tavır alıyor, gitmemelerini rica ediyorlardı. Doktorsa hastadan daha çılgın hasta yakınlarıyla uğraşmaktan oldukça antrenmanlı ve kontrollü bir şekilde kocam gitmezsem beni öldürür diyordu sakin sakin. Sonra da hemşireye takıyorlardı. O gidince hüzünlenip, tekrar karşılaşınca sarılıyorlardı kimselerin anlayamayacağı bir coşkuyla kızın şaşkın bakışları karşısında. Ne de olsa o da ailelerinden biriydi. Bablarına bakmıştı çünkü. Hastanede kurdukları düzene o kadar alışmışlardı ki, evde yedikleri yemek onlara tat vermiyordu. Çünkü babaları ordaydı. Çünkü babanın olduğu yer yuvalarıydı. Hastane zamanla bir yuvaya dönüşmüştü gözlerinde. Ben bunları o kadar çok yaşadım ki ve bunları yaşamazsan bilemezsin… Ki.

2772B9D1-CD7D-4E66-A332-65C0C5BCFC83

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: