SELİMİYE, MARMARİS – SÖYLE NELER YAPMIYORSUN?

SÖYLE NELER YAPMIYORSUN?:

20140627_110411

Bir gece öncesinden kendine vermiş olduğun bütün o sözleri, sabahına unutuyorsun.
Berbat besleniyorsun.
Çok fazla sigara içip, çok alkol alıyorsun.
Paranı çarçur ediyorsun.
Borçlarını ödemek yerine erteliyorsun, tıpkı hayatını bir bütün olarak ertelediğin gibi.
Kısaca hayatınla ne yapacağını hiç bilmiyorsun.
Doktorun vermiş olduğu hapları avucuna her koyuşunda değerli elmaslarını kendisi gibi değerli bir mücevher kutusundan çıkarıp gözleriyle okşayan sonradan görme zenginlere benziyorsun.
Ama hapı yutuyorsun.
Ama akşam ne yiyeceğini bilmiyorsun.
Buzdolabında ne var ne yok, onu bile bilmiyorsun.
Biraz fazla boşvermişlik olmuyor mu?
İncittiğin kız arkadaşının gönlünü almayı umursamıyorsun.
Biraz ayıp olmuyor mu?
Bir aile kurmak istediğine karar veriyor
Sonra…
Şerefli bir ölüm dileyip, bedenine değer vermiyorsun.
Bazı geceler hiç uyumuyorsun.
Bazı günler hep uyuyorsun.
Bazı günler ve geceler hiç evden çıkmıyorsun.
Saatlerce televizyona bakarak günleri ve geceleri tüketiyorsun.
Her defasında saat takmadan ya/ya da güneş gözlüğünü almadan dışarı çıkıyorsun. Bazen bunlara cep telefonunu da ekliyorsun.
Tüm randevularına geç kalıp, başının kelleşmeye başlamış yerleri kızarmış vaziyette eve dönmeyi başarıyorsun.
Bu halinle şapşal ama tatlı görünüyorsun.
Günlük fallarını okuyor ve tüm o zırvalıklara inanıyorsun.
Bir bebek gibi.
Tabiatının özünü burcunun özelliklerine bağlıyorsun.
Bir ahmak gibi.
Bazen oburca yemek yiyorsun, bazen tek lokma yemek istemiyorsun.
Tüm dünyaya karşı hiddetlendiğin anlar oluyor.
Özellikle kızdığın, itinayla seçtiğin ülke başkan ve başbakanlarına küfürler yağdırıyorsun, kendininki de bu listede.
Bazen herkes canını sıkmayı başarıyor, bazen dünyayı umursamaz oluyorsun.
Zenginleri çok snop ve kibirli, fakirleri gariban ve anlaşılamaz buluyor, orta sınıfı ahlak kumkuması ilan ediyorsun.
Kabul et bir sınıfa bile dahil değilsin şu aşamada.
Kabul et kafanda inşa ettiğin çok sağlam bir kast sistemi var.
Ve tüm bunları düşünmekten kendini alıkoyamıyorsun.
Sınıf atlamanın imkansızlığından bahsedip duruyorsun.
Bir sürü şeyin imkansızlığından bahsedip duruyorsun.
Önce Yahudilere kızıyor, sonra zamanında sana iyiliği dokunmuş Akşoti’yi düşünüp canlı cansız tüm Araplara kızmayı yeğliyorsun. Hep bir suçlu arıyorsun. Sonra vicdanın sızlıyor Edward Said’i düşünürken. Onun ve Daniel Barenboim’ın tüm çabalarının bir pul gibi harcandığı düşüncesi canını sıkıyor. Dünyanın anlamsızlığına karşı gıkın çıkmıyor.
Çünkü dünya anlamsız bir yer.
Uzun zamandır bu böyle.
Bilip de bilmezlikten geliyordun sadece.
Çünkü değiştiremeyeceğin bir sürü şey var.
Etrafındaki insandan çok yalakanın varlığından belli bu.
O konuda hiçbirine kızamıyorsun, nedense!
Biliyorsun ki herkes birine inanmak istiyor.
Tanrı her zaman avutmuyor.
Çok var ama çok yok.
Sırtını dayamak kuvvetlice etten kemikten bir insana
Duvara dayar gibi, istediğin buydu.
Onlarsa hep vardılar.
Arkasız yürünemeyeceğini dahi bilenler olarak, bırak koşmayı
Onaltıncı yüzyılda, onyedinci yüzyılda, onsekizinci, ondokuzuncu, yirminci ve son yüzyılda, Fransa’da, İtalya’da, Türkiye’de, her yerde.
Şiir sanatının efendisiz yaşayamayan saray şairleri gibi.
Malherbe’in kemikleri sızlamakta mıdır ki?
Bir şairin kalbi bir başkasının aşkı için de atardı belki, sevişen iki kişinin aracısı olunurdu belki.
Kim bilir?
Şimdiyse gerçek ustasını bulamamış çırakların dönüştüğü çaylaklar ordusu var karşında ve sen de onlara dahilsin.
Değiştirebilecek misin ya da yok edebilecek misin bunca pespayeliği, kendininkiler dahil?
Gık.
Söylediklerin arasında iyiye giden bir şey var.
Yapılan iyiliği unutmamışsın.
Akşoti’yi de.
Bu iyiye işaret.
Merhamet ve minnet duygularının karışması bile bir şeydir.
Kötüye giden bir sürü şeyin yanında ve tam karşısında tek bir şey varmış.
Ve sen varmışsın.
İyi ki varmışsın.

SELİMİYE:

image

Marmaris merkezden bir saat uzaklıktaki Selimiye Koyu ve Köyü artıları ve eksileriyle tam karşımda. Artı çünkü sakin ve huzur veriyor. Eksi çünkü sakin ve huzur verdikten kısa bir süre sonra aşırı sükunet ve fazla huzurdan “Huzursuzluğun Kitabı”nın dışarıda fırtınalar kopmamasından ötürü, insanın beynini kemiren saçma sapan düşüncelerin yansımasından meydana geldiğini düşündürtüyor ve benim üzerimde uzun bir pardösüm olmasa da gün geçtikçe dallanıp budaklanmış, salkım saçak olmuş huzursuzluklarım mevcut.

Burada insanlar fısıltıyla konuşuyorlar sanki. Çünkü hiç müzik sesi yok ve konuşmalar basık havanın da etkisiyle bir bulut gibi yağmadan bekliyorlar başımızın üzerinde. Bir yandan da o kadar iyi biliyorum ki başımın tam üzerindeki bulut benim atmosfere yaydığım basınçtan oluşup bekleşmekte ve mekanlar, insanlar çare değil benim ruh huzursuzluklarıma ve bıraksam sağanak halinde yağacak olan gözyaşlarıma.

İsviçre’den yatlarıyla gelmiş bir çiftle konuşuyorum. Motel ücretinden, odaların nasıl olduğuna kadar bilgilendiriyorum kibar çifti. Avrupa’nın kibar bir ülkesinin, kibar bir şehrinden gelen kibar tipli ve midye dolmasever(özür dilerim hangi kelime bitişik ya da ayrı bilemiyorum; acaba sever mi tamlayan olacaktı burada, bilen ya da bilgiç okuyucuya bırakıyorum son sözü) çiftiyle geçirdiğim sakin ve kibar diyalog üç ayrı çocuklu ve üç ayrı kocalarını evde ve işte bırakmış haftasonu kaçamağı yapan üç bayan tarafından bozuluyor. Kibar çiftimiz ve ben güneşlenmekte olduğumuz şezlonglardan bu bayanları dinliyoruz. Gelmeden hepsi de saçlarını boyatmış ve taratmışlar. Değişen saç renkleri iltifat konusu oluyor. Çocukları midye dolma ve sucuklu tost istiyor. Plajda harcanan Prada çanta iltifat konusu oluyor. Çocukları midye dolmalarının ve sucuklu tostlarının yanına kola ve ayran istiyor. İsviçre’den gelen çift ve ben kendimizi mekanın ilk sahipleri olarak hem ev sahibi hem yaşlanmış hissediyoruz. Bir tanesinin eşinin korkunç kıskanç olduğunu öğreniyoruz. Bizi çok ilgilendirmiyor kıskanç bir eş. Hele ki İsviçre’de uzun yıllar yaşamış çiftimizin batı medeniyeti ve kıskanç eş kavramlarını çok fazla bağdaştırıp, içselleştirdiğini düşünemiyorum. Neden tüm bunları dinlediğimize gelinceyse denizin bile ses çıkarmayıp, sessiz sessiz karaya dokundurmasından ve dolayısıyla bizim her sesi duymamızdan kaynaklı. Bir tanesi de ismini ısrarla belirtmekten kaçındığı bir hastalıktan muzdarip olduğundan beri gamsızlaştığından bahsediyor. Sonra da o hastalığı edinip evcilleştirdikten sonra(bu benim yorumum evcilleştirmek filan), hayata bakış açısının nasıl değiştiğinden bahsediyor. Çocuklar ara ara mızmızlanmaya, madde madde isteklerini belirtmeye geliyorlar. Kibar çift ayrılıyor aramızdan, benimse uykum geliyor. Yeter ne çok dinlemişim ben sizi.

20140627_110816

Sahilde yürüyüşe çıkıyorum. Önce koyun güneyine doğru yürüyorum. Aurora(restorandır kendisi, bir versiyonu için bkz.Endora)’nın önünden geçiyorum. Yatları ve yatseverleri seven bir restorandı kendisi ve bunu da hiç gocunmadan söylerdi. Derdi ki; “Varsa pulun, çoktur kulun”, dolayısıyla da sizde gocunacak hal bırakmazdı ve zaten en başından tavrını koyup, mesafesini koruduğundan baştan boş verip yolunuza giderdiniz aklın yolu henüz birken(baştan rencide olmanın verdiği hafiflik çok baştan çıkarıcı olabiliyor sonradan). Sardunya restoranının önüne geldiğimde ise nedense baş garson olarak tasavvur ettiğim garsonlardan bir tanesi tam ben önünden geçerken akşama tüm masalarımız doldu diyor. Sesinde gurur var azcık, azcık böbürlenme ve bir tutam da büyüklenme. Burayı da defterden siliyorum. İnsanları muhatap alıp konuşsam, değer mi söyle? Güney bir tuhaf, kuzeye geçmeye karar veriyorum. “Parageda” el değiştirmiş ve şirin önlükler takan Oylum yok artık. Akşam yemeğimi kaldığım pansiyonun önünde demirlemiş teknenin uç kısmında bana özel hazırlanan özel sofrada yiyorum. Rüzgarın insana kendini güzel hissettirdiği anlar vardır. Bu onlardan. Zamana dursun dediğim anlardan biri budur. Bir andı geçti çok şey hissettirterek.

20140626_205448

Öğleni buluyor Selimiye’den ayrılmam. Dolmuşa biniyorum. En arka sıraya ve cam kenarına oturuyorum. Bir yandan da şoföre tembihliyorum beni iki otobüsüne yetiştirmek için inmem gereken yeri söylemesi hususunda. Sonra da dahiyane bir iş yapıyorum. Kulaklıklarımı takıp, müzik dinlemeye koyuluyorum. Önümde genç bir çift, yanımda genç bir oğlan var. Manzara, müzik, rüzgar hafif. Marmaris’e yaklaştığımı hissettiğim anda bir havalarla kulaklıklarımı çıkartıp kavşağı geçip geçmediğimizi soruyorum. Şoför dahil bir tam dolmuş dolusu kafa bana dönüyor ve kırk kez sordum diyen şoför doğrulanıyor bir bir. Yanımdaki çocuk da teyit ediyor ve benim yerime iki otobüsünü durdurmak için sağı solu arıyor. Ben mi? Tek tek sorulan soruları cevaplıyorum. Bir kadın ben hep döndüm döndüm size baktım, çok rahat görünüyordunuz, siz olmadığınıza kanaat getirdim diyor. Herkes bir şey söylüyor. Ben mi? Ben kendimi dolmuştaki benden fersah fersah endişeli kaygı küplerine emanet edip bu sefer tek kulaktan müzik dinliyorum. Yanımdaki çocuk bilet numaramı soruyor. Ona bilet almadığımı söylüyorum. Almamış diyor şaşkın şaşkın telefonun diğer ucundaki tok sese. Herkese teşekkür konuşmamı yapıp son durak olan garajda iniyorum. Şoför beni bineceğim dolmuş otobüsün kapısına kadar bırakıyor. Sanki bu sefer başarılı olmamı ister gibi.

Sesimin en nazik ve umursamaz tonuyla sorduğum beni neden beklemediniz sorusuna on dakika oldu dayanamadık kalktık diye kahkahayla karşılık veriyor yeni şoförüm. Saatime bakıyorum ve tam sekiz dakika geriden geldiğini görüyorum. Bir sonraki otobüse biletimi alıyorum umarım kaçırmam diyerek. Ben sizi bulurum diyor şoför. Derhal kendime güvenim geliyor gittiği yerden. Bir sürü lokanta var garajda ve ben rastgele bir tanesine oturuyorum. Benim için canla başla sağa sola telefon açan çocuk da orada. Beraber oturuyoruz. İsmi Fatih ve Bozburun’da dalış eğitmenliği yapıyormuş. Şoför haklıydı diyor kırk kere seslenmişler. Bozburun’a dalışa gelmez misin diyor. Ona efsanevi ilk ve son dalış hikayemi anlatıyorum. Hayatımda bir defa hayır Kızıldeniz’de değil, Ege Denizinde denemiş olduğum dalışta bir anda nasıl paniğe kapılıp bana arkası dönük olan eğitmene paniğe kapıldığımı göstermek için sırtını yumruklamaya çalıştığımı ve fakat sonradan düşündüğümde figüratif bir takım dans hareketlerine benzeyen el kol hareketlerimle amacıma ulaşamayınca ağzındaki maskeyi kaşla göz arasında can havliyle kopartırcasına çıkarıp yukarı yukarı diye anlamsızca çırpınışımı anlattığımda yanlış ellere düştüğümü düşünmekle beraber hakkımda bir takım fikirlere sahip olmasına da yardımcı olmaya çalıştım ve başarılı da olduğumu düşünmekteyim, tıpkı panikten ağzındaki hortumu çektiğim eğitmen gibi. Vurgun yiyorduk az kalsın demişti. Çıktığımda sakinlemiştim. Aşağıda da bir şey görmedim. Görecek halim de yoktu zaten.

Sekiz dakika geriden gelmeyi tercih eden saatime bakıyorum ve konuşurken konuşurken vaktin geldiğini anlıyorum. Hesabı ödemek için masadan kalkarken bana ara ara ama dikkatli daikkatli bakan amcanın yanından geçiyorum. Kendi yaptığı boncuğu koluma dolayıveriyor nereli olduğumu sorarak. Fethiye diyorum. Buradaki, bizim Fethiye mi diyor. Başka Fethiye mi var diyorum ve dedikten sonra da tuhaf bir şüpheye düşüyorum bir başka Fethiye daha mı var diye. Bakışıyoruz. Karşılıklı bipolarlaştık bile. Ben tam Fethiyeli bile değilken neden az bir kısmımın ait olduğu yere memleketim dediğimi düşünmeye çalışıyorum bir parçam da Giritliyken ve ben ısrarla Girit’i hiç görmemişken. Yurt fikri abartılmış bir mefhum olabilir mi acaba? Bazen yersiz yurtsuz olmak daha iyi geliyor. Nerelisin? Gözlerimi kapatıyorum. Kendi etrafımda dönüyor duruyorum. Duvarda asılı olan dünya haritasında parmağımın uzandığı ilk kara parçası yerim olsun yurdum olsun diyorum. Okyanuslar çıkar bana hep. Ben dalmadığım sürece iki taraf için de sorun olacağını sanmıyorum. İyisi mi yarım pirinçlik aklımı başka şeylere kullanayım diyorum. Boncuğumla ayrılıyorum restorandan sonra da Marmaris’ten.

KOS, SİMİ, RODOS

PROLOG:

20140624_182236

Siz hiç Bodrum’dan başladığınız yolculuğunuzda Kos’tan geçip, Simi’ye vurulup, Rodos’ta bir sonraki rotayı düşünürken kendinizi Marmaris Selimiye’de buldunuz mu? Ben buldum. Ben karıştım. Hayat böyle bir şey sanki karışıp karışıp, karıştırıyorsunuz gittiğiniz yerdeki insanları da beraberinizde. Bu kadar.cık. Size söyleyeceğim süslü cümleleri bir sonraki süslü ve püslü kitabıma saklıyorum. Affola. Ama süslü fotoğraflarım var. Simi, kıymetlim. Selimiye, gözdem. Rodos’ta tarih vardı, Simi’de doğal romantizm, Kos’ta ise benzersiz bir rahatlık.

Kısacık bir anda tutulduğum bir adam vardı. Sanıyorum bensiz yaşlanıyor ve yaş alıyor. Aynı yere gideceğimize göre görüşmek üzere. Ama Simi’ye ben senden önce gitmiş olabilirim. Hep şaşırtanınım, ben. Hep tuhafınım, ben. Hem özleyen hem özletenin. Hem bekleyen hem bekletenin.

Keyifle yaz
Keyifli çal
Keyfince oyna hayatınla
Sonra acınla karıştır hepsini
Sonu iyi olur elbet.
Olmasa bile…
Kim kazanmış ki sonunda sen kaybedesin?

KOS:

20140624_111055

Dalgaları yara yara gidiyoruz Kos’a doğru. Hiç hesapsız ve plansız çıkılan seyahatlere özgü esriklikle umursamaz bakıyorum etrafıma. Bir sürü yerli ve yabancı turist, çoğunluğu günübirlikçi, adaya varır varmaz pasaport kontrolünden geçiyoruz uslu uslu hep beraber. Pasaport kontrolü sonrası adanın içine gelir gelmez ada nüfusuna kattığımız oranın büyüklüğünü anlıyorum. Yeşil pasaportlar gıcır gıcır parlıyor ve ada halkı biz Türkler’i pek seviyor. “Arkedaş, na-sil-sin?” deyip duran garsonların servisleri olağandışı ölçüde hızlı. Bir zamanlar Yunanistan’daki krize rağmen rehavet halinde olan Yunan halkı gitmiş, canla başla hizmet sektörüne hem emek hem her zevke göre şerbet veren Yorgo’lar gelmiş. Diğer adalarda ücretli olan şehir turu burada bedavave ben de en arkaya geçiyor ve geriden geriden adayı izliyorum oturduğum yerden. Her yaştan insanlar motorsikletlerle ulaşımlarını sağlıyorlar. Pek parizyen beyaz saçlı erkekler motorların üzerinde baloya gider gibiler. Kadınlarsa daha temkinliler. Birkaçını fotoğraflamaya çalışıyorum çekinerek. Beyaz saçlı beyler hemen gülümseyip poz veriyorlar. Bir gençse sol yanağını gösteriyor ve öyle poz veriyor. Hangi profilden iyi çıktığını bilen Yorgo beni sersemletiyor.

20140624_112630

Tıp biliminin babası Hipokrat’ın, öğrencilerine ders verdiği söylenen ağacın altında durup bekleşiyoruz. Sanki götürülmeyi bekliyoruz uzaklara. Ders vermek için ne kadar uygun bir yer olduğunu anlıyorum. Herkes oturup bakıp bekliyor.

Belediye Pazarına giriyorum. Burası da İtalyan kolonistlerce inşa edilmiş. Çeşit çeşit baharatçılar, manavlar, hediyelik eşyacılar var içerisinde. Bakmaktan insanın gözü doyuyor. Çıkışta ise sadece sağlı sollu iki kasası var sizi bekleyen. O da tuhaf bir şekilde yetiyor. Herkes seri bir şekilde ödeme yapıp ayrılıyor marketten.

20140624_134847

image

image

Çarşısının Bodrum çarşısından farkı yok. İki taraflı dükkanlar, kafeler, meydan, sıcak sohbetler… Ayaklarında şıpıdık terlik, g-stringlerinin üzerine çektikleri daracık şortlarla önümde yürüyen iki gay’e bir masadan laf atıyorlar. “They liked you.” diyorum. Bunun üzerine masadan dağılan dikkatleri bana yöneliyor. Yavaşlayıp beni aralarına alıyorlar. Beraber yürüyoruz çarşının bitimine kadar. Kahkahalar eşliğinde. Dialoglarımızsa hatırladığım kadarıyla şöyle idi:
-“Where are you from?”==>Neredensin?
-“Turkey.”
-“Turkia!”
-“Yes.”
-“Bakleva bizim.”==>Hiç çevirmedim.
-“Sizin.” ==>Hiç çevirmedim.
-“But raki is better than ouzo!”==>Ama raki ouzo’dan daha iyi.
-“No, ouzo is sweeter than raki, like you.”==>Hayır, ouzo rakıdan daha tatlı, tıpkı sizin gibi.
Bu cümlemden sonra bir sağ bir de sol yanağımdan öpücük kaptım, haberiniz olsun. Tatlİ dil yılanı deliğinden çıkartadabiliyormuş. Esnafı bizi izleyip eğlenirken buluyorum. Artık bana da laf atıyorlar. Dikkat çekmeyi başarıyorum istemeden de olsa.

20140624_115807

20140624_121647

Ada yönünü bilmediğim(hiç bilimsel değil) bir taraftan aldığı rüzgarlar sayesinde günlük yaşamı kolaylaştırıyor. Bu sayede serin serin gezebiliyorsunuz öğle sıcağında ve burası Bodrum’dan serin. İnsanları neşeli; sıcakkanlı Yunan halkı. Euro’dan yana şikayetlenen, porsiyonları büyük tutan, fırsatçılık nedir bilmeyen, tatlı gay’leri olan, ummadığım kadar çalışkan ve hareketli, Adalar’a gelmeyi manasız bulan beni bile hiç hayal kırıklığına uğratmayan, ha bir de çapkın çapkın beyleri olan son derece fingirdek karalarmış bu Adalar. Bir arkadaşım son Fransız Cumhurbaşkanına istinaden Fransız erkeklerini toptan fingirdek ilan etmişti ve dolayısıyla da tüm Fransa’yı. Benim favorimse Adalar. Üstelik tatlı çapkınlar.

Deniz Fenerine tırmanıyor çocuklar. Kedi gibiler. Uzaktan vahşi görünseler de çocuk işte hepsi nihayetinde. Bir tanesi üzerine birkaç beden büyük gelen mayosunu tuta tuta atlıyor aşağıya. Fotoğraflarını çekmek için bekliyorum bir köşede. Hemen farkına varıyorlar ve öpücük yolluyorlar atlarken. Bir tanesi ise bağırıyor: “Welcome to Greece!” “Hoş bulduk” diyorum ben de.

20140624_143725

SİMİ:

Akşam üzeri Simi’ye doğru yol alıyoruz. Canım güvertede olmak istemiyor. Yanıma oturan Yunanlı kadınla konuşmaya çalışıyoruz. Bana telefonunun ekranını gösteriyor. Turkcell yazıyormuş. Neden der gibi soruyor. Bir yudum İngilizce bilmediğinden anlaşamıyoruz. Ama Simi dediğimde beni anlıyor ve düzeltiyor hemen. “Siii-mi!” Böyle daha hoş geliyor kulağa sanki: “Siii-miii”. Ben de Kos’tan kendi operatörümle konuşmuştum telefonum yurtdışına açık dahi olsa. Her şey o kadar iç içe ki Adalar’da; milliyetin, dinin, yemeklerin, içkin, gsm operatörlerin, aptalca çılgın dolu geçmişin… Hiç yabancılık hissetmeden ülkem dışında bulunduğum tek kara parçalarıdır Adalar.

20140625_084136

image

20140625_083346

Güverteye çıkıyorum İngilizce anonsu duyunca. On beş dakika var diyor limana varmamıza. Sağ tarafımızda sadece bir kara parçası var ve onun da üzerinde yerleşim alanı yok. Karşıda da su hariç bir şey göremiyorum derken kaptan motoru durduruyor . Pa-pa-pa-pa sesler geliyor motordan. Azar azar sağa kıvrılıyoruz. Sanki bedenlerimiz de kaptanın manevrasıyla kıvrılıyorlar. Gövdemden bağımsız pek değerli başımı sağ tarafa doğru çevirdiğimde, ki aynı anda herkese de bakabildiğimi ve hemen hemen herkesin tepkisinin aynı olduğunu görüyorum, henüz daha uzakta olan Simi’yi görüyoruz. Çepeçevre dağlarla çevrili, şipşirin evlerle bezeli bir koy burası. Kimse memnuniyetsiz değil ve meraklı gözler azar azar yaklaşılan karaya doğru hiç tedirgin değil. Kucaklaşmamıza az kalmış eski bir tanıdığı görecekmişçesine bekliyoruz. Yüzüme bir tebessüm yayılıyor. Çok hoş bir yer burası. Gemiden ilk inen benim. Karşımda bir sürü karton tutan insan var. Ben nedenini bilmeden tek bir tanesine yöneliyorum. Bembeyaz saçlı ve dişleri yer yer dökülmüş Nikos’la limana sadece yedi dakika uzaklıktaki pansiyonlarına gitmek üzere yola çıkıyoruz. “Manos en meşhur tavernasıymış buranın.” diyorum. “Evet ama adamı kapitalist yapar böyle bir yer, çok pahalı, 60-70 euro bir kişi.” diyor. Sonra duruyor, vicdansızlık ettiğini düşünerek nazikçe ekliyor: “Balıkları çok tazedir Manos’un.” diyor.

20140625_074040

Yedi dakikalık yürüyüş mesafesinde ulaştığımız evde eşi Eva ile tanışıyorum. Beraber yaşlanmış bir çift onlar. Üst kattaki boş bir odayı bana veriyorlar. Oda dediğim dört kişinin rahatça kalacağı bir ev. Duvarlardaki fotoğraflara bakıyorum. Çok güzelmiş Eva, şimdi de hoş. Nermin Bezmen’e benziyor. Uzun, kumral saçları var. Asılı duran haçlar bizim nazar boncuklarımızı hatırlatıyor. Hiçbir dini figür beni rahatsız etmiyor. Hepsinin bir kutsaliyeti var. Çanlar çalıyor devamlı. Zangoçlar çalıyor. Bizde müezzinlerin işi daha zor. Uyur uyanık, gece gündüz, saniyesi saniyesine, makamlı nameli minbere çıkıp okumak öyle kolay değil. Çocukken kabus gördüğüm gecelerde ezan sesiyle uyanır kikirderdim yorganın altında gizli gizli. Müezzinin uykulu sesini duyunca onun daha zor durumda olduğunu düşünürdüm. Bazısının sesi çatlak çatlak çıkardı. Bana kendimi şanslı hissettirirdi. Küçük şeylerden büyük mutluluklar duyduğum zamanlardı o zamanlar. Sonradan geçti hepsi. Müezzinlerin ruh ve uyku durumuna göre çıkan sesler artık hiç beni etkilemez oldular. Duyuyor, dinliyor ama hiç hissetmiyorum.

Şehir turuna rastgeliyorum. Sanki beni bekliyor kalkmadan. Arka tarafta gün var sanki. Bir sürü kadın ve çocuk doluşmuşlar. Gürültü kıyamet. Bense şoför ve rehber arkasına oturuyorum yanımda nereli olduklarını bilmediğim bir çiftle. Ama arkası Türk grubu. Yunan müzikleri çalan şoför Zorba’daki Anthony Quinn’in yaşlanmış hali. Hayatından zevk alıyor besbelli. Rehber mikrofon kullanmaya fırsat bulamıyor çünkü arkamdaki grup çığlık çığlığa. Çocuklar olunca diyeceksiniz değil mi? Bense size “Hayır.” diyeceğim. En büyüğünden. Çünkü çocuklar uslu, çocuklar şaşkın. Kadınlar bağırıyorlar hiç durmadan. Siz hiç tehlikeyle burun buruna gelmemiş iki elin parmağı kadar kadının çığlık çığlığa bağırışlarına maruz kaldınız mı? Her şeye, herkese bağırıyorlar. Şoför gaza gelip bize iki tur attırıyor. Müziği sonuna kadar açıyor, o açtıkça kadınlar daha yüksek sesle bağırıyor. Nereye mi? Halka, kahvede oturan insanlara, Manos’a bile. Akşam sana geleceğiz diyorlar. Böylelikle benim de Manos’a gitmeme kararım netleşiyor. Her turda “En büyük kaptan bizim kaptan!” diye çığrınıyorlar. Çok büyük bir tekneleri var; ama o da ne? Uzaktan onlarınkinin üç katı bir başka tekne yanaşıyor yanlarına tüm azametiyle. Bizimkilerde ona bağırıyorlar kendi kaptanlarına teknelerini göstererek “Hayyyııırrrr, gelmesin, bizi gölgelemesinn.” Seslerindeki hayal kırıklığı ve üzüntü, evlat acısına eşdeğer sanki. Kendi aralarında konuşuyorlar. Bir tanesi yeni bir bluz almış. Öteki rahat duramadın diyor. Akşama yeni parçam kalmamıştı diyor. Karşı taraf buna verecek cevap için fırsat bulamıyor besbelli çünkü biz arkası dönük ön sıradakiler yerimizde deprem oluyormuşçasına titriyoruz. Zira sirtakiyi yöresel folklorik danslarıyla birleştirmiş oynamaya başlıyorlar. O andan sonra bana gülme geldi. Nedenini bilmeden hep güldüm. Yanımdaki çift o kadar sıkkın ve laubali buldular ki ortamı iner inmez kaçarak uzaklaştılar yanımızdan. Çocuklar oturdukları yerden annelerini izliyorlardı. Meydana yani getirildiğimiz yere bırakıldığımızda bağırarak indikleri karada omuz omuza verip halka oluşturup çılgınlar gibi bağırıp zıplamaya başladılar. Kafelerde oturan yerli halk, duyan esnaf, yoldan geçenler yarı şaşkın ama gülümseyerek bu tuhaf manzarayı izlediler. Ama siz asıl beni görmeliydiniz. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. İndiğimde sudan çıkmış balık gibiydim. Kendimi el çırparken ve gülerken buldum. Böyle bir şeye el çırptığıma şu an inanamasam da o an kendimi kaptırıp yaptım işte. Evlerinden çıkmış, çoluğu çocuğu kapmış bir sürü çılgın kadının delirmelerine el çırptım durdum. Ama halk son derece anlayışlı ve güleç olduğundan ya da belki de alışık olduklarından normal karşıladılar tüm bu yaşananları. Akşamsa nerede yemek yiyeceğimi düşünürken Manos’un önünden geçerken buluverdim kendimi. Aynı grup bu sefer kocalarıyla gelmişlerdi yemeğe ve diğer masalar uslu uslu yemek yerken gürültü patırtısı eksik olmayan tek masa onlarınkiydi gene. Karşı tarafa geçip oturdum gece boyu ve tüm ada halkı, esnaf, turistler, hepimiz Manos’tan gelen tabak çanak şıngırtılarını dinledik gece boyunca. Hepimiz ikna olmuş gibiydik kırılmamış tabak kalmadığına dair. Tarihteki önemli insanların çılgınca eğlendiklerini ve buna fırsat bulabildiklerini hiç sanmıyorum. Çok içerek çok coşmak, çok coşarak çok çok eğlendiğini sanmak, içecek kahve bulunmayan zamanlarda rakı sofralarından kalkmadıkları iddia edilen adamların üzerinden atıp tutulanlar gibi yalan ve komik, tıpkı söyleyenler gibi. Taarruz emirleri verilecek gecelerin sabahlarını seccade üzerinde gözyaşlarını bırakmadan, ona buna yaltaklanmadan, kendi kendinle mücadele ederek vermek öyle kolay değil. Yüzde doksan beşi maddi menfaatlerinin peşindeki günümüz politikacılarının ve onların yardakçılarıyla çevrili partilerin ve partililerin hepsi boş, hepsi yalan. Döndüğümde gene aynı saçmalıkların içinde boğulacağım ister istemez. Her keresteden mobilya olmuyor, bunu da kimse anlamıyor.

20140625_082727

Sabah kalkar kalmaz limana doğru yürüdüm. İnsanlar çoktan gelmişler ve geminin yanaşmasına on dakika kaldığını ve bir sonraki geminin akşam beşte kalktığını duyunca beynimden vurulmuşa dönüyorum. Bir taksi görüyorum ama sabah rehavetinden içi boş, şoförü yok, tüm camları da açık ve anahtarları üzerinde. Şaka gibi. Binip gelip, taksimetreyi ödemek geçiyor içimden. Çok çaresizim. Hiç araba geçmiyor. Gidiş yedi, dönüş yedi dakika, Nikos’un dediği gibi ve yetişmem mümkün görünmüyor. O panikle bir motorsikleti durduruyorum. Tombik bir Yunanlı’nın arkasına biniyorum. Yanağımı yaslıyorum etli sırtına. Tuhaf bir güven duyuyorum. Seni beklerim dönüş için diyor. Eşyalarımı alıp, ücreti ödeyip, pasaportuma kavuşmam sanırım iki dakikayı buluyor. Nikos & Eva’da yeni uyanmışlar. Sersem sepelek uğurluyorlar beni. Biniyorum tombiğin arkasına tekrar. “Büyük gemiyle gideceksin, şanslısın.” diyor. Limana giderken önünden geçtiğimiz tüm esnaf bize gülümsüyor. Burada da herkesin her şeyden haberi oluyor. Blue Star Ferries’in yolcu gemisi limana yaklaşırken Ada’nın papazıyla göz göze geliyorum. Az önce yaşadığım motor ve yetişme telaşımı uzaktan ve gülümseyerek izleyen siyahlar içindeki karaltının objesini kavrıyorum. Papaz herkesle konuşuyor. Şimdi bu kısacık zaman diliminde kendilerini izleme sırası bende. Uzun boylu, uzun boyunlu, vakur ve ılımlı. Baştan ayağa siyahlara bürünmüş olması onu farklı kılıyor. Sandaletleri ve içerisindeki çorapları dahi siyah. Saçlarını iki yandan toplayıp, arkasında birleştirerek örmüş. Onu izlediğimi çok iyi biliyor. Binene kadar gözlerimi ayıramıyorum. Hiç nedensiz. Yahut vardır bir nedeni. Neye, kime olduğu önemli değil, kendini bir şeye adamak çok kolay değil. Ve bu adamın üzerinde tevazu var. Çok kolay değil hayatta kendini adadığın şeyin senin için büyüklüğünden kibirsiz kalarak çıkman ve bu adam onu başarmış. Tatlı tatlı sohbet ediyor herkesle. Hiç böyle olmayı başaramadım. Benden rahibe de olmazmış. Gerçek tevazu sahibi birini bulmak gerek en iyisi; en güzel, en doğru sureti sevmek gerek. Ondan da sıkılınır mı acaba? Bana bakmayın benim sevgim, benim ilgim on beş dakika. Sonra sıradanlaşıveriyor dağ gibi, taş gibi, manzara oluyor karşımda.

20140624_174548

RODOS:

20140625_145715

Simi’den sonra o kadar büyük geliyor ki gözüme. Sanıyorum Maraş’tan İstanbul’a gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Herhangi bir güzergaha yedi dakikada ulaşmanız mümkün gözükmüyor. Ada ikiye ayrılıyor Old City ve New City olarak yani Eski Şehir ve Yeni Şehir diye. Rodos’sa Onikiada’nın en büyüğü, Yunanistan’ınsa en büyük dördüncü adası. Keşfedilmeyi bekleyen bir sürü güzel köyü var ve merkezden yaklaşık bir buçukluk saatlik bir yolculuk sonrası haritadan baktığınızda denize doğru bir çıkıntı şeklinde uzanan güneydoğu bölgesindeki Lindos Köyü ise son derece otantik. İki kişinin zar zor yanyana yürüyebildiği daracık yollarından Lindos Akropolisi’ne meydanlardan kiraladığınız eşeklerle çıkmanız mümkün ve hayvanın tepesindeyken bir anda çizgi filmlerdeki gibi dört ayağının dört bir tarafa açılıp da sanki hem kendini hem sizi yere yapıştıracakmış gibi hissettiğiniz anda sakın korkmayın. Hayvanlar bir anda litrelerce çişlerini bırakıveriyorlar ve bu hem hayvana hem size tuhaf bir rahatlama veriyor. Elias Canetti’nin “Eşek ve Sopası” ise başka bir hikaye. Athena Tapınağı ise konumu itibariyle çok şeyler vaat ediyor. “Navaron’un Topları” adlı filmin bir kısmı hemen burada Lindos’ta ve Rodos Adası’nda çekilmiş.

20140625_190433

“The Palace of the Grand Master” yani “Üstadlar Sarayı”nı gezdikten sonra Rodos’a Rodos demez oluyorum. Burası Şövalyeler Adası ve ben zamanında parası neyse verelim alalım mantığıyla adayı ve beraberinde tapusunu alan Saint Jean Şövalyeleri Tarikatıyla beraber yüzyıl atlıyorum bir anda. Oda oda geziyorum sarayı. Sonra da sokaklarında turluyorum defalarca. Helenistik Dönem eserler barındıran ama şimdi Ortodoks olan ama 400 yıl Osmanlı’nın yönetiminde kalan, öncesinde ise katolik St. Jean Şövalyeleri tarafından yönetilen adada İsa gravürleri hariç dini bir motife rastlamak pek mümkün görünmüyor. O kadar çok karışıp, mübadeleye uğrayıp, onca bunca yönetilmişler ki kozmopolit bir ada haline gelmişler ve turizmin ve turistlerin beklentileri değişik bir ada ve esnaf türü yaratmış burada. Her şeyden ve herkesten biraz var burada. Ortaçağ Kalesi, Bizans kiliseleri, şövalye binaları, camiler, artık kullanılmayan Müslüman mezarlıkları, Yahudi Sinagogu ve meydanlar. Karmaşık tarihi dokusuyla hiç komplekssiz yaşayan, canlı ve kocaman bir ada burası. Old City’den New City’e geçtiğinizdeyse dönemin ruhuna ayak uydurmuş casinolar, denize nazır oteller, plajlar, türlü çeşitli mağazalar, butikler, sirtaki geceleri ve ouzo dolu geceleriyle önünüze seriliveriyor ve ne gece ne gündüz başınıza bir şey gelmeden rahatlıkla gezebileceğiniz yerler olarak belleğime kazınıyor Adalar en küçüğünden en büyüğüne.

20140625_152436

20140625_152559

20140625_160453

20140625_145630

20140625_150327

Merkezde Moschos Otel’de kalıyorum, hemen karşısında H&M var ve de daha da bir sürü mağaza ve nihayetinde her tarafa beş dakikalık yürüme mesafesi uzaklığındayım. Ev sahibemse beni sabahları “Günaydın” diyerek resepsiyonda karşılayan Trianda Harula oluyor. Bana odayı ve ayrıntıları ilkokul talebesiymişimcesine aktarıyor. Uslu uslu öğretmenimi dinliyorum ben de. Kalemle çizilmiş yay kaşları, özenle saat kaçta olursa olsun düzgün bir şekilde taranmış saçları, konuşurken büyük büyük açtığı bir ağzı var ve her kelimenin üzerine basıyor, her kelimenin hakkını veriyor. Günaydını bile benden daha düzgün telaffuz etmesi beni şaşırtmıyor. Kadın işini hakkını vererek, doğru düzgün yapıyor. Buna rağmen bana söylediği çoğu şeyi her sabah unutup yeni baştan başlıyorum hatırlamaya. O ise sabırla düzeltiyor beni her seferinde. Dedim ya ben onun uslu ama sözleri bir kulağından girip diğerinden çıkan öğrenciye dönüşmüşüm bile daha ilk günden. Bir Finli var ve asansörden şarkılarla iniyor. Resepsiyondaki tatlı bir kız “Love is in the Air”i söylüyor ona. Biz de eşlik ediyoruz. “Havada aşk kokusu var”ın menşesi bir türevi olmasın sakın?

image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: