THE YOUNG POPE

judelawyoungpope_15062016

THE YOUNG POPE :

“Dünya dönmeyi durdurdu. Dünya dönmeyi durdurdu. Günlerdir, çok uzun zamandır görmediğimiz bir şey olmakta. Haberler, sosyal medya ve gazete manşetleri artık kötüye değil, iyiye odaklanıyor. Savaşa ve teröre değil, sevgiye odaklanıyor. Ve hepsi Papa 13. Pius’nun yürekleri parçalayan aşk mektupları sayesinde oldu. Dünya dönmeyi durdurdu. Dünya dönmeyi durdurdu. Aşktan bahsetmek için.”

Son zamanlarda iyice tekinsiz bir hal alan ülkenin şaşkın ve ürkek vatandaşları olarak temennimiz olan şeylerden bahsediyor bu satırlarda. Yoksa yaşayamayacağız, çünkü yaşatmayacaklar bu gidişle, bu topraklarda. Bizim için çook uzaklarda kalmış ve hiçbir zaman tam manasıyla ortamı oluşmamış barıştan, huzurdan, sevgiden, aşktan bahsediyor aynı satırlarda. İlginizi çeker miydi bilemem, artık kanıksadığımız bombalanma ve ölüm haberlerinden sonra. Belki de hafife alırdık biz neler neler gördük çünki(çünki çünkü ses uyumu böyle arzu etti, ü değil i dedi), biz neler neler yaşadık ki… Ortadoğu bataklığına sürüklenmiş, için dışın intikam peşinde koşan adamlarca çevrilmişken, yarınından endişeli, bir yandan yaşam kavgasına devam ederken, bomba yüklü araçlarla kendini patlatan insanların mevcudiyeti karşısında vicdanlı, yerinde kararlar verebilme ustası, herkesi teker teker kucaklamasını bilen bir lider arayışına girmiş ve yolumuzu hepten kaybetmişken denize kıyısı olmayan, dünyanın en ufak yüzölçümüne sahip bir şehir devleti olan Vatikan’a ruhani lider olarak seçilmiş ilk Amerikalı papa olma özelliği taşıyan Papa 13. Pius’nun cesareti, aklı, yalınlığı, dürüstlüğü, vakarı karşısında bir umut doğuyor insanın içine. Bu ülke bir defa çok çok iyi bir lider görmüştü yıllar yıllar evvel. Allah acır da bir tane daha gönderir diye bekliyoruz bakalım sindiğimiz köşelerde. İşimiz Allah’a kalmış yani üç tarafı denizlerle çevrili ülkede… Vah bizim halimize… Bize kendi çıkarlarını hiçe sayıp, sadece başkalarının çıkarları için çalışan iyi bir insan gerek şu evrede. Varsın Tanrı’ya inanmasın. Varsın o da bu dinin ateisti olsun. Varsın sorgulasın hiç durmadan. Tanrı’ya inanan başka hiçbir şeye inanmıyor çünki. İzin verelim ona ister bir kadına ya da bir erkeğe aşık olsun, aynı anda Tanrı’ya aşkla bağlanmış olsun ama yeter ki yolunda iyi niyet olsun.

the-young-pope-2-e1479061589213

Son zamanlarda hayranlıkla takip ettiğim, hem izlenesi hem okunası, belki de yaşayan en duyarlı auteur yönetmen olan Paolo Sorrentino’nun yaratıcısı olduğu ideal din adamı, aynı zamanda ideal bir politikacı ve ruhani lider kompozisyonuyla Jude Law hayatının rolüyle çıkıyor karşımıza. İdeal diyorsam kusursuz demiyorum, kaldı ki yönetmenin de bir kahraman yaratmak telaşı yok. O tip kahramanlar savaş filmlerinde çıkarlar karşımıza, bizim Lenny’miz yani Lenny Belardo’muz yani genç papamızsa kendi içinde bocalayan, Tanrı’nın varlığını sorgulayan, ateist ama aynı zamanda azizlik belirtileri gösteren, marjinal bir kilise yaratma hevesi taşıyan, doğruluğu ve dürüstlüğü günlük hayatında çevresindeki insanlarla iletişiminde sorunlar yaratan, değişik bir mizaca sahip, gösterişsiz bir kızın sevgisini kazanarak bir kez aşkı tatmış, yetim büyümek zorunda bırakılmış, çocukken büyüdüğünde ne olmak istediğini sorduklarında çocuk olmak istediğini söyleyen, fazla yemek yemeyen, sabah kahvaltısında sadece vişneli diyet kola içen, baca gibi tüttüren, esprili ama aklına estiği gibi konuşup kafasına göre hareket ettiğinden sevilmesi zor, kendinden emin, sürprizlerle dolu, kırk yedi yaşında, asi, devrimci, heteroseksüel sarışın bir çocuk. İsyan halindeki ruhu rüyalarında bile rahat bırakmıyor onu. Yağmurun altında halka seslenecekken, yağmur diniyor ve güneşe çeviriyor bulutlar yüzünü. Şemsiyeler kapanıyor, soluklar kesiliyor ve papa halka sesleniyor balkondan. Unutulanları sayıyor önce. Dünyayı sevgileri ve iyilikleriyle değiştirecek olan kadınlar ve çocuklar var ilk sırada. Tanrı’yla uyumlu olmak için yaşamla uyumlu olmalıyız dedikten sonra da başlıyor şoke eden unutulanlar listesini sıralamaya: Mastürbasyon yapmayı, doğum kontrol hapı kullanmayı, kürtaj olmayı, eşcinsel evlilikleri kutsamayı, rahiplerin birbirini sevmesini ve kendi aralarında evlenmelerine izin vermeyi, yaşamaktan nefret ediyorsak intihar etmeyi, üreme amacı dışında suçluluk duymadan cinsel ilişkiye girmeyi, adına özgürlük denen ve bu sayede bizi mutluluğa götüren tek yolu unuttuk derken uyanıyor bir anda. Papalığı boyunca da tıpkı bu rüyasındaki gibi hareket ediyor ve konuşuyor hemen hemen on bölüm boyunca.

Dizinin ilk bölümünde papanın çıplak poposunu görüyoruz giyinirken. Alışılageldik papa kompozisyonundan uzak, Grönland başbakanının şaşkınlıkla karışık söylemeden edemediği kadar yakışıklı, kendi tabiriyle İsa’dan bile yakışıklı, Tanrı var mı yok mu diye sormaktan dilinde tüy biten, düşünmekten kendini yiyen hazretlerinin dizinin ilk bölümünün ilk dakikalarında daha, seçilmişliğini anlatmak üzere ceninlerin üzerinden emekleyerek ilerleyen çırılçıplak bebeğin, en nihayet Papa 13. Pius olarak Vatikan şehrinde yer alan meydandaki Aziz Petrus Bazilikasına doğru ilerleyişini izliyoruz dünyanın dört bir yanındaki bir milyar insanın kısaca dünya nüfusunun beşte birinin temsilcisi, bütün Katolik Kilisesi’nin babası ve annesi olmak üzere. Binler, milyonlar, milyarlar arasından bir seçilmiş olarak çıkıyor en yüksek kademelerden birine. Şans mı tesadüf mü, kader mi doğru tercihler ve doğru bileşenler mi bu seçilmişliğin nedeni diye soruyor insan kendi kendine. Üstelik bu son derece aykırı hazretlerinin seçimi de şaibeli iken. Şaibe dediğim bizim ülkemizde yer etmiş torpilden, kayırmadan farksız bir şey söylemek istediğim. Adaylar arasında kendisi hakkında en az şey bilinen o ve her nasılsa çok daha güçlü rakipleri arasından “o” tercih ediliyor. Fikirleri, yönelimleri bilinmiyor Vatikan Senatosu tarafından. Bu haliyle nasıl papa olduğu, nasıl seçildiğini bilen bir Allah’ın kulu yok kendisinden başka. Halbuki Lenny en dolaysız yolla bağlıyor işini, yani üzerindeki tek üst merci olan Tanrı’yla. Son derece dürüst bir şekilde, vaatlerle dolu gidiyor ona. Diğerleri değil, sadece ben sizin için yararlıyım diyor. Ve bir çok defa şahit olacağımız gibi çok güçlü bir şekilde dua ediyor ve tanıdıklarını sandıkları ama hiç tanımadıkları birini papa yapıveriyor oyuna gelen şaşkın kardinaller. İster mucize, ister duaların kabulü diyelim, bir şekilde bir dua yerine ulaşmış oluyor, bu vesileyle. Ne Spencer ne de Dussolier, “o” papa oluyor neticede. Hem akıl hocası hem de ona hayatı ve ilahiyatı öğreten Kardinal Spencer en çok içerliyor bu duruma. Bileklerini kesmek üzereyken rahibeler engel oluyorlar son dakikada. Papa olmakla kaderini mahvettiğini söylüyor kızgınlıkla. Lenny’nin istifa etmesi için baskı yapıyor ve affetmiyor onu uzunca bir süre ve akıl hocası olmayı reddediyor. Kendi kararlarını kendi vermek zorunda kalan Lenny de kendisini bir rock yıldızı gibi ulaşılamaz kılmaya karar veriyor. Sadece kiliseyi önemsiyor. Kendini gizliyor. Tek röportaj vereceği merci olarak Tanrı’yı gösteriyor. Fotoğraf çektirmiyor. Fakat öte yandan nasıl sevileceğini bilmiyor. Kimsenin kendisini sevmediğini düşünüp, herkesten gelebilecek her türlü kötülüğe karşı hazırlıklı olmak konusunda üstün bir çaba sarf ediyor. En nihayet ölüm döşeğindeki Spencer ona “Kendini menteşe sanıyorsun ama sen bir kapısın” diyor. Çocuk papa bir adama dönüşüyor nihayet.

downloadfile-7
Rahibe Mary

images-37

images-39

Bir çelişkiden ibaret olduğunu düşünüyor Lenny. Tıpkı Tanrı gibi. Bir’in içinde üç, üç’ün içinde bir. Ya da Meryem gibi; hem bakire hem anne. İnsan gibi; hem iyi hem de kötü. Dostça ilişkilere mesafeyle bakıyor çevresindeki ve otoriter bir şekilde uyarıyor ona hizmet edenleri. Ona göre dostane ilişkiler tehlikeli olmakla beraber, sonu her zaman kötü biter, çünkü kendilerini belirsizliklere, yanlış anlaşılmalara ve çatışmalara iter. Resmi ilişkilerse sonsuza kadar devam ederler, çünkü yanlış anlaşılma riski yoktur, kuralları taşlara oyulmuştur ve resmi ilişkilerin olduğu yerde hiyerarşi vardır ve hiyerarşinin olduğu yerde de dünya düzeni hüküm sürer. İlelebet. Rahibe Mary’i yani yedi yaşında yetimhaneye terk edildiği günden beri ona bakıp onu büyüten, tüm üzüntülerine şahit olan, kendisi gibi iyi bir Hıristiyan yapan kadını özel asistanı yapıyor Kardinal Voiello’nun tüm karşı çıkışlarına rağmen. Bu küçük boylu, başlarda papayı yadırgayıp açığını arayan adam papayı önemsemeye başlıyor tanımaya başladıktan sonra. Vatikan’da varolan lobicilik, iç gerginlikler, skandallar, intikamlar ve tehditlerin küçük çaplı bir versiyonu yaşanıyor öncesinde taraflar arasında ve birbirlerinin açıklarını ortaya çıkarmak için uğraşıyorlar. Voiello papayı, Mary Voiello’yu takip ediyor. Mary yapmış olduğu küçük bir araştırma sonucunda Voiello’nun vaham, kurtuluşum dediği, onu hiç eleştirmeyen zihinsel engelli Girolamo’yu keşfediyor evindeki. Lenny’se en güvendiği kardinallerinden biri olan Gutierrez’e döküyor içini ve onu parkinsonlu başpiskopos Kurtwell davasını takip etmek üzere Vatikan’ın kenar mahallesi olarak anılan Roma’ya gönderiyor. Alkol bağımlılığı olan, küçük yaşlarda cinsel tacize uğramış eşcinsel eğilimleri olan Gutierrez istemeyerek kabul ettiği görevi binbir sıkıntıyla tamamladığında nihayet dönüyor hiçbir zaman gerçekte yaşamamış kayıp ruhlarla dolu Vatikan’ına ve sığınıyor tekrar onun yüksek duvarlarla çevrili güvenli kollarına. Kafesteki bir kanarya o ve aşina olduğu tek kafes de Vatikan. Hayatın kısalığı karşısında sonsuzluğu ve Tanrı’yı seçenlerden ne ilki ne de sonuncusu. Lenny eşcinsellerin rahip olmaması gerektiğini, eşcinsellerle pedofillerin aynı olduğunu söylediğinde, Gutierrez bunun kabul edilemez bir genelleme olduğunu, pedofilide sadece şiddetin, eşcinsellikteyse tek aşkın var olduğunu söylüyor ve kendisini kişisel asistanı yapmak isteyen Papa’ya eşcinsel olduğunu itiraf edebiliyor son bölümde.

Tv: Il papa invisibile di Sorrentino, santo o demone?

oulonydd12ii-oolsf94qtn9s7upf4esxhaghbdq-7vuuqbqcbuoaukqprak1ottcptgfszv1qw515-h286-nc

rv5qu6fehjr-wry09qzvijnjbbkkb2vcbejceg9h6cg_umchjne8wd0lw4auudagrgllopcggr0agvykmh7wlux3gguhaix0w443-h332-nc

Bünyesindeki rahip nüfusunun üçte ikisi eşcinsel olan toplulukta rahipleri eğiten cemaatin başında dahi bir eşcinsel var ve Lenny eşcinsellerin kiliseye alınmasına karşı çıkıyor. Küçük devletin meşhur günahkarları papa bizi cezalandırır korkusuyla kadınlarla yaşadıkları maceraları anlatıyorlar abartarak günah çıkarma seansları esnasında(bu bize de tanıdık geliyor olsa gerek 15 temmuz münasebetiyle, hani herkes kendini aklamaya çalıştıydı ben değilim diye, profillerde Türk bayrağı, statülerde birlik beraberlik mesajı ama boşverin bütün bunları Aman Tanrım-Holly Father-biz ne biçim bir sene geçirdik böyle). On üçüncü yüzyıldan beri süre gelen bekarlık yemininin temelinde bir rahibin büyümemesinin nedeni olarak asla baba olmaması, her zaman Tanrı’nın oğlu olarak kalması ve asla onun yerini almaması gerektiği gerçeği yatıyor. Hal böyle olunca da nüfusunun neden üçte ikisinin gay olduğu anlaşılıyor.

02gvtgsdk-wwgstoxsncx5-dkc3efloxngncajicxbgd0ajcu43ygypvwtp4rsnkawkawafyxmtwsky8a-ljjms0tl4fadwysacuugw512-h288-nc

Sistine Chapel sahneleri için bir benzeri hazırlanmış ya da yönetmen normal şartlarda fotoğraf çekmenin dahi yasak olduğu yerde çekim yapmak için izin almış bir şekilde. Geniş odaya taht üzerinde getirilen papanın ve üzerindeki kostümün, başındaki tacın ihtişamından gözlerini alamıyor insan. Bu ve daha pek çok sahne var insanın aklını alan, diziyi unutulmaz kılan. Papa’nın İtalyan Başbakanını bir hayli terlettiği ikili görüşme, Lenny’nin sesinden dinlediğimiz ve hiç gönderilmemiş mektubunda yer alan aşkı kaybetmenin mi yoksa bulmanın mı daha güzel olduğunu sorduğu satırlarında yetimliğinden kaynaklanan münasebetsizliğini ve saflığını açıklarkenki melankolisi, çıplak Willendorf Venüs’ünden gözlerini alamayan sıkıcı Moskova Başpapazı, ”I’m sexy and I know it” eşliğinde ruhani bir ortamda yaratılan video klip estetiği, yine onca ruhaniliğin ortasında yan tarafında plastik bardaklarla öylece duran su sebilinin bir karaktermişçesine ulu orta duruşu, Spencer’la Sistine Chapel’de kadın cinselliği ve Lenny’nin kürtaj konusundaki katılığının tek seçenek olduğunu ayetlerle açıklamasına karşılık, Spencer’ın merhametli olmanın esas olduğunu savunması, Afrika seyahatlerinde ruhun çürümüşlüğüne işaret olarak Rahibe Antonia’nın halka yaşattığı zulümden muzdarip halkın papanın yardımıyla ondan kurtulmaları, on dört yaşında ölen Azize Juana’nın ibretlik hikayesini halkın önüne çıktığı son sahnede anlatırken,  Lenny’nin dizlerinin üzerine çökerek tüm benliğiyle Tanrı’ya yakarışlarının hemen akabinde gerçekleşen mucizeler ve bunların arasında en çok kısır Esther ve kısır kocası için çocuk istediği sahnede “You must you must” derken Lenny’nin kendinden geçerek yüzünün kıpkırmızı olduğu anlar, aşırı obezitesi olan yatağa bağımlı Rose’un odasının duvarı yıkıldıktan sonra vinç yardımıyla apartmanının yüksek bir katından çıkarılmaya çalışıldığı ve sonra geri sokulduğu sahne ve daha pek çoğu… Özellikle de sekiz, dokuz ve onuncu bölümlerdeki her biri birbirinden bağımsız işlenen konular ve akılcı ve akıcı diyaloglar hayatınıza o kadar çok şey katıyor ki… Onuncu bölümde Gutierrez Lenny’e “Doğru motivasyonlar dünyayı değiştirebilir” derken tecrübeyle sabitlenmiş öngörünün ülkemiz için de gerçekleşmesini diliyorum içten içe. Bazen gökyüzü açıktır ve dualar kabul olur, doğru bir adamın duası kim bilir belki bize de barış ve huzur getirir. Yeter ki o doğru duayı, doğru bir adam ya da kadın, doğru bir anda etsin. Kötülerin hesabı her zaman tutmaz, dünya hesap kitapla da dönmez. Rahibe Antonia, Prens Abadi gibilerin de devri gün gelir sona erer. Yıkılmayacak bir duvar yok bu dünyada. Öncelikle her şeyden çok inanmak gerek buna.

”Ülkenizde yerde yatan cesetleri gördüm, açlığı, kanı, susuzluğu ve sefaleti. Tüm bunlar savaşın ve şiddetin getirileri on iki yıldır topraklarınızı pençesi altına almış olan. Bunun kabahatlilerinin isimlerini söylemeyeceğim. Çok fazla suçlu var. Hepimiz suçluyuz. Savaştan ve ölümden hepimiz suçluyuz. Aynı şekilde barıştan da suçlu olabiliriz. Bunu sizden dizlerimin üzerine çökerek istiyorum. Eğer barış için suçlu olursanız uğrunuza ölmeye hazırım. Dünyanın dört bir yanından bana yazan çocuklara hep derim ki sevdiğiniz şeyleri düşünün. O Tanrı’dır. Çocuklar her türden şeyleri severler ama hiçbiri bana savaşı sevdiğini yazmadı. Şimdi yanınızda oturanlara bakın. Gözlerine neşeyle bakın. ve Aziz Peter’ın söylediklerini hatırlayın. Eğer Tanrı’yı görmek istiyorsanız, görmek için vesileleriniz vardır. Tanrı aşktır. Öte yandan ben barış olana dek size Tanrı’dan bahsetmeyeceğim. Bana barışı verin, ben de size Tanrı’yı vereyim. Barışın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu bilmiyorsunuz. Barışın ne kadar kaygı verici olduğunu da bilmiyorsunuz. Ama ben biliyorum. Çünkü barışı bir kez görmüştüm. Sekiz yaşında, Kolorado’da bir bankta.” Papa 13. Pius

images-27

images-41
Paolo Sorrentino

YOUTH – GENÇLİK

image

YOUTH/GENÇLİK:

“Monarşiyi çok hoş bulurum. Çünkü çok zayıf. Birini ortadan kaldırıyorsunuz ve aniden tüm dünya değişiveriyor. Evlilikte olduğu gibi.” Şövalyelik ünvanını reddeden Fred

“Gençken her şey çok yakın görünür. Bu gelecektir. Yaşlanınca her şey çok uzak görünür. Bu da geçmiştir.”  Mick

“Her zaman eve gidiyorum. Her zaman babamın evine gidiyorum.” Novalis

İncelikli ve nitelikli senaryosundan öte, sırtını kelimelerin gücüne dayamış, sinemanın büyüsünü kare kare içimize sindirmemize neden olacak, aynı zamanda sinema tarihinin unutulmaz sahnelerine ve karakterlerine selam gönderen anlardan oluşma mizansenler yaratan, fonda İsviçre Alpler’inin muhteşem manzarası olmakla birlikte ana tanrıça Everest’in ve K2’nin de adını anmadan geçmeyecek kadar nazik, oyunculara mimiklerini kullanma zenginliğini yaşatan genç sayılabilecek bir yönetmenden henüz kendisininkini görmediği yaşlılığa dair çok sıkı gözlemlere dayalı enfes bir güzelleme “Youth”. Karşınızda kelimelerin inci gibi sıralandığı bir roman var sanki öncüllerini yaşatan, bilakis tekrarlamaktan uzak. Referans olarak Novalis’in satırları akıyor gözünüzün önünde. Klasik müziğin eşsizliğine, sanatın ve cinselliğin özgürleştirici gücüne, monarşinin görünen elleriyle yaşattığı dayatma gücüne, özgürlüğün kokusuna, dostluğa, aşka, ölüme, yeni başlangıçlara ya da son bir gayrete, aile olmaya çalışmanın ve esasında evliliğin ne olduğuna ve ne şartlar altında sürdürülmeye çalışıldığına, prostata, çöküşlere, kibire, yanlış anlaşılmaya, manzaranın ve doğanın eşsizliğinden takılıp kaldığınız ve sanki akmadığını sandığınız hayatın ve doğanın insanoğluna bir parça acımasız gelse de kendi ritmi içinde nasıl da ahenkle ama ağır ağır aktığına şahit olduğunuz, güzel oyuncular ve iyi oyunculuklarla bezeli, artık kendi sinemasını oluşturmuş bir auteur yönetmenin kendi bildiğimi okurum ben deme lüksüyle hareket edebildiği, bir üst sınıf, üst akıl ve bilgelik işi film var karşınızda. Sevip sevmemeniz hayattaki tercihlerinize bağlı biraz da. “Youth” herkese hitap etmeyebilir bu açıdan.

image

images

image

Gençlik bir dönem hızlıca geçilen, yaşlılıksa bir başka dönem ağır aksak ilerleyen. Uzadığı takdirde hiç geçmeyen bir hastalık gibi. Yaşlanan kalp değil, o öyle ya da böyle durduğu yerde atmaya çalışıyor kendince. Yaşlanan zaman oluyor. Ve enerji olarak düşen ama tenin ateşine teslim olmaya içten içe rıza gösteren beden aynı kalple bir başka zamana güçlükle ayak uydurabiliyor bir yaştan sonra. Ama attığı sürece de istekleri hiç bitmiyor, iç geçiriyor, eski enerjisini bulabilmek çaresizliği içinde yanıp kavruluyor adeta. Enerjin tükendiğinde ve durup oturmak zorunda kaldığında ise başka hayatlara merak duymaya başlıyorsun çaresizlikten. Tıpkı üzerine bahis oynadıkları karı kocanın cinsel hayatı karşısında ağızları açık kalan Fred ve Mick gibi. Bir orman kaçamağında, hiç de dilsiz olmadığını keşfediyorlar yemek masasında konuşmayan çiftin. Söz manayı kirlettiğinden belki, belki de Haneke’nin söylemiş olduğu gibi yetişkinlerin dünyasında konuşmak bazen her şeyi mahvettiğinden, özellikle iki ayrı kutuptaki, farklı iki ruh taşıyan kadınla erkeğin sırrı tek adreste çözülüyor. Bize de gülümseyerek izlemek kalıyor. Bu sahne çok yaratıcıydı Sorrentino(kendi adıma konuşuyorum şu an). Ve Fred’le Mick’in arasındaki bahisler kapanıyor bir daha açılmamak üzere. Bizlerse kaç yaşına gelirsek gelelim insanın insandan öğreneceği çok şey olduğuna şahit oluyoruz bir kez daha.

image

Film, vaat ettiklerini sunmak için sabırsızlanıyormuşçasına görüntülerden önce müzikle başlıyor büyük bir kaygısızlıkla. Ve vaat ettiklerine son derece yakışan bir fon müziğiyle dönüyoruz kamera eşliğinde kadın vokalin etrafında. Pikapta dönüp duran bir Lp gibiyiz. Lp döndükçe aynı insanların dans ederek müziğe eşlik ettiklerini görüyoruz. Gerçek hayatta da nefes aldığı müddetçe kendi ekseni etrafında dönüp duruyor insan, hep aynı insanlarla. Yönetmense bir hayli iddialı ve iki saatlik baş döndürücü bir deneyim vaadiyle dikiliyor karşımıza. Baş aktör “müzik” ve bunu hissettiriyor fırsat buldukça. Kalanlarsa onun büyüklüğüne hizmet ediyorlar. Bunu iki başrol oyuncusunun önem sırasından anlıyoruz. Kompozitör olan ve filmin etrafında döndüğü Fred ve onun en yakın dostu olan kadın filmlerinin unutulmaz yönetmeni Mick var ikinci adam olarak kalabalık senaryo ordusuyla. Fred son on yılında yalnız olarak geldiği toplamda ise yirmi yıldır yaz aylarında tatilini geçirdiği İsviçre’deki aynı otelin bahçesinde bir masada, kraliçenin haziran ayında vermesini istediği konser teklifini reddetmekle meşgulken, aynı zamanda şövalyelik unvanını kabul ettirtmeye çalışan, dersine çalışmadan gelmiş bilgisiz Buckingham Sarayı etkinlik bürosu çalışanına ince ince dersini veriyor. Fred emekli olmuş olsa da mesleği onun hayatı ve biraz özlemden, biraz da kafasına göre hareket etme lüksü olduğundan inekler ve onların çanlarından çıkan ezgiyi yönetiyor büyük bir zevkle. Şeker kağıtlarından çıkan hışırtıların bile bir ritmi var onun elinde. Sadık dostu ve aşk konusunda her şeyi bilen Mick onu müzik konusunda hep motive ediyor. Yaptığı müziğin insanlar üzerindeki etkisinin oldukça farkında, yaptığın müzik insanlar üzerinde şaşkınlık duygusu yaratıyor derken. Heyecanlı, hayatı seven Mick’in yanında hayatı yeterince sevemeyen duyarsız Fred ve ikisinin dostluğu filmin en önemli teması aslında. Bir röportajında insanları ve kendini sevmediğini söyleyen Sorrentino’yu bu açıdan Fred karakterinde bulmak mümkün.

Kızı Lena’nın ağzından duyduğumuz eşcinsel deneyimlerini yazmış olduğu bir mektup sayesinde karısının da bu sırrını öğrendiğini duyuyoruz Fred’le birlilkte aynı zamanda. Fred’in Mick’e duyduğu sevgi ise arkadaşlık bazında sadece. Fred’in kızı, Mick’in oğluyla evli ve Mick’in oğlunun ihaneti kalan dostluklarına gölge düşürmüyor neyse ki ve erkeklerin dostluğu bir başka oluyor sanki. Dostlukta dostuna sadece güzel şeyleri anlatırsın diyor Mick. Öyle olmalı sanki, karşı taraf ağlama duvarı değil ki. İnsan dediğin taş değil ki.

image

image

image

Siyah kemik çerçeveli gözlükleriyle Fellini’nin alter egosu Marcello Mastroianni’yi andırıyor Michael Caine. Harvey Keitel’le beraber yakın plan çekimlerinde yaşlılara mahsus ve hem mahzun hem de biçare köpekler gibi ıslak ve düşmüş gözleriyle baktığında insanda merhamet duygusu uyandırıyor. Filmin geçtiği yer yaş ortalamasının çok yüksek olduğu İsviçre’deki spa konseptli bir otel olduğundan bornozlu bornozsuz yaşlı bedenler bir parça gençleşmek ve genç hissetmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çamur ve kil maskeleri, buharlı havuzlar, özel masajlar, doktor kontrolleri, mis gibi dağ havası ve yalnız beyler için sevgisiz de olsa escort hizmetleri.. Ama bunların hiçbiri hayatının özetinden geriye ona kalan tek şey olan “duygulara” rağmen Mick’in sade intiharını önleyemiyor. Üstün bir gayret ve sade bir tonla hayata konan son noktaya şahit oluyoruz. Küt sesiyle betona çarpan insan bedeninin çıkardığı ses. Mick’ten gelen son ses. Seslere duyarlı maestro ise kadim dostunu  Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip’in önünde seyircisini selamlamadan önce neşeyle gülerkenki  mutlu haliyle hatırlıyor gözleri dolu dolu. Kimler için müzik yaptığını sorgulatıyor bu an. Herkes, her şey gelip geçiyor ve bizler zamanında tutkuyla yaslandığımız ve zaman geçtikçe yaşatmak gayretine düştüğümüz hislerimizle kalıyoruz hayatta. Hisler olmazsa nasıl yaşanır bu dünyada hiçbir fikrim yok en az Mick kadar.

image

Her birinin varlığı filmin tamamına anlam katmış yan karakterlerden en enteresanı ise yusyuvarlak göbeği, sırtının tamamını kaplayan Karl Marx dövmesi ve beraberinde taşıdığı oksijen çantasıyla yaşamını sürdürmeye çalışan ve kendisi gibi eski bir futbol yıldızını canlandıran solak Maradona. Yeşil sahaların yıldız oyuncusu obezitesi ve nefes darlığıyla tenis sahasında gördüğü topu gözüne kestiriyor ve ilk fırsatta çıplak ayaklarıyla saydırmaya başlıyor. Meşin gibi olmuş ayaklarıyla topu havalara gönderiyor acımasızca, ayağı erişmediğindeyse göbeği oluyor seferber. Bir adamın daha tutkusuna şahit oluyoruz. Gençlik onun için de geçmiş ve o da, zaten gelmiş olan geleceğimi düşünüyorum derken tuhaf bir ironi var sözlerinde. Hayranları tel örgünün ardından imzasını isterken hüsrana uğramış, entellektüel ama kibirli ve sıkı gözlemci oyuncu Jimmy Tree rolündeki Paul Dano’nun gözü profesyonel olduğu çağlarından artık eser kalmamış yıldız futbolcunun bedenine ve bastonuna takılıyor. Kimsenin olduğu gibi kalmasını istemeyen yaşlılık sağanak gibi bastırıyor sanki haber vermeden. Ve kimsenin kafasında çöküşe ne zaman geçtiklerine dair tam bir tarih yok ve kimseler netleştiremiyor bu evreye nasıl gelindiğini ve dönüm noktasının tam olarak ne zaman olduğunu.

image

Daha acıklı olduğu varsayılan baba oğul hikayesi yerine sıkıntılı bir baba kız hikayesi var yavaş yavaş ilerlemekte olan. Kızı ve asistanı olan Lena babasını suçluyor ilgisizliği ve annesini ve kendisini müzikten sonra ikinci plana attığı için. Buzlar Lena’nın tekrar aşık olmasıyla eriyor. Öfkesini babasını suçlayarak dindirmeye çalışıyor ilk başlarda ve babasını yeterince hırpaladıktan sonra Tanrı Fred’e acıyor biraz da ve Lena fantastik bir karkater olan dağcı Luca’yla tanışıyor. Yerden ve aynı hizadan bakmaktan çıldırmış ve birçok güzelliği kaçırmakta olan insanoğluna yukarıdan bakınca her şeyin ne kadar güzel göründüğünü söyleyen bir adam Luca ve bu sahnedeki yan karakterlerden biri de çook yukarıdan, ulaşılmaz bir yerlerden geliyor ve yönetmenin işini kolaylaştırıyor kısmen. Lena’nın ilgi bulutları dağılıyor babasının üzerindeki. Luca’ya çeviriyor yüzünü. Fred’se yıllar sonra ve sadık dostu öldükten sonra en nihayet, karısı Melanie’yi Venedik’te kaldığı hastanede ziyarete gidiyor. Duygularını belli etmeyen, çevresine karşı ilgisiz adam kendisinden bihaber karısına çözülüyor sonunda:”Birbirimizi tek bir basit şarkı olarak düşündüğümüzü bilmeliler.” diyerek. Melanie Venedik manzarasına bakıyor yüzünde korkunç bir çığlık çıkmaya hazır ama bir nedenden ötürü yüzünde asılı kalmış gibi. Sanki korkunç bir şey görmüş ve o korkunç şey her neyse hiç gitmeyecek ve hayalete dönmüş bedenini sonsuza dek terk etmeyecekmiş gibi.

“Youth” koşarak geldiğimiz yaşlılığımıza ağıt bir nevi. Normal şartlarda kazasız belasız yaşadığımız takdirde ölmeden önce gelip içine gireceğimiz biraz eski püskü bir pansiyon gibi yaşlılık. Sadeliklerden hoşlandığımız çağımızda, dostlarımızın bizi ölerek terk edip, ilk gidenlerden değilsek ve son gidenlerden olacaksak eğer yalnız öleceğimizi bildiğimiz zamanlar artık fazla geldiğimiz dünya üzerinde. Rahatımız, konforumuz yerinde olsa da, düşüncelere ve onları büyütmemize bolca vakit bulacağımız beden yorgunu, biraz çocuklaştığımız ve hep mızmızlandığımız en çok da yalnız kalmaktan ve bir başına ölmekten gizli gizli ölmekten de çok korktuğumuz zamanlar. Film boyunca Sorrentino elinden geldiğince tezatlıklarla anlatmış yaşlılığı. Filmin ismiyle başlamış doğanın acımasız döngüsüne ve meseleyi en can alıcı noktasından yakalamış bence. Ben çok beğendim, iyi bir yönetmenin elinden çıkma hayata dair söyleyecek çok şeyi olan bu filmi. Tüylerinizi sakin sakin diken diken edecek finali çok hoş, çok zevkliydi. Umarım fırsat bulur da izlersiniz. Benden bu kadar, şimdilik.

image

image

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: