KIBRIS / KİPRIS VOL 4 : LEFKOŞA

image

Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar,
Taş gibi idin, çok gönül kırdın yeter!..
Toprak ol, üstünde hoş güller biter..      
Hz. Mevlana

KIBRIS / KİPRIS VOL 4 : LEFKOŞA

Bölünmüş bir şehrin görünmez kapılarının birinden giriyorum Lefkoşa’ya. Üç kapılı şehrin kuzeyindeki Girne Kapısı’ndan nam-ı diğer Vali Kapısı’ndan giriyorum içeriye. Şehrin en önemli ve en işlek girişiymiş burası. Surların bitiminde, Girne caddesinin başında iniyorum arabadan. Lefkoşa Mevlevi Müzesi’nin önünden geçiyorum. Yazın diyordu gelmeden şoförümüz, hele de haftasonu geldi miydi sokaklarda çarşı iznine çıkmış askerler dışında sivil göremezmişiz. Gene öyle. Sabah sabah evci çıkmış erler hem nıspeten ucuz olan çarşısından eksiklerini tamamlamak hem de kız tavlamak peşinde aynı yollarda bir yukarı bir aşağı dolaşıp duruyorlar bu son derece ulvi amaçları peşinde, çapkın ve telaşlı görünüyorlar bu halleriyle. Gezinsinler bakalım, ezsin dursunlar asfaltları, kaldırımları. İnsanoğlu her yerde benzer dertler peşinde, hiç değişmiyor ki telaşları.

image

Lefkoşa’nın tarihi binalarla bezeli sokaklarında zaman atlamamak imkansız. Bankalar, dükkanlar, devlet daireleri -çalışanları ve esnafıyla canlıymış gibi duran tarihle beraber nefes alıp vererek yaşıyorlar. Binalar kurumları, kurumlar insanları yaşatıyor bünyesinde. Kendi telaşlarından sıyrılabilmiş olsalar hissedebilecekler belki bu tuhaf yalıtılmışlığı. Zaman yolculuğuna çıkmış gibiyim. Böyle hissediyorum her defasında Lefkoşa’ya geldiğimde. Bir başkadır Lefkoşa. Bir varmışlar bir yokmuşlar tüm bu mimariyi var eden insanlar. Bir yaşamışlar, bir ölmüşler. İsimsiz kahramanlar, sanatları, zanaatleri, akılları, ustalıkları ama illa ki benzer dünyevi dertleriyle bir tarih bırakmışlar gerilerinde. Taş ustalarından, dökümcülere, bakırcılardan seramikçilere uzanan meslek erbaplarının alınteriyle yoğrulmuş taşlara, toprağa, duvarlara karakterini veren gizemli ellerin sahiplerinin dilleri olsa da, anlatsalar bir bir. Benimse gelip de yakama yapışan ve uzunca bir süre benimle kalmakta direnen melankolimle beslenen kaynağı belirsiz duygusallığımla baş edebilmem gerekiyor bu tarihi dokunun içinde.

2016-01-22 09.29.24

Osmanlı döneminden günümüze kalan iki handan biri olan Kumarcılar Hanı’nda restorasyon çalışması var. Giriş kapısının önünde çalışan üstü başı, yüzü gözü boyalı işçileri görünce, gözümün önüne hummalı bir çalışma içerisinde bir yandan kartonpiyerleri tutturmaya çalışırken öte yandan çift kat saten boya çekerkenki halleri geliyor. Dört duvar bırakmış, işçilerine emir yağdıran kıl bir müteahhit var sanki başlarında. Beklenen bebek odası, beklenen bebeğin büyüdüğündeki yaşam odası yani genç odası, ebeveyn banyolu yatak odası, manzara göreceğim diye yerlere kadar kırılmış pencereler ve bir türlü ne istediğini müteahhite doğru düzgün anlatamamaktan ötürü delirmenin eşiğine gelmiş çiçeği burnunda burjuva bir karı koca. Bu akıl almaz düşlerle geçiyorum Han’ın önünden hülyalı hülyalı. “Kafamda bir tuhaflık” var sanki. Tek bana mahsus olduğunu sanmıyorum. Umuyorum en azından.

2016-01-22 09.44.35

 

Kafamdaki hiç geçmeyen tuhaflıkla kendimi Derviş Performansı’nda buluyorum. “Gel, kim olursan ol gel” diye seslenen bir çağrıya kulak vermemek mümkün değil şu koskoca küçük dünyada. Fazla Türkçe bilmeyen iki Pakistanlı genç gerçekleştiriyor ritüeli. Bir tanesi yeni başladığından henüz daha acemi. Dönüşleri tamamladığında elini göğsüne dayıyor dengesini bulmak ister gibi, bir parça da sakinleşebilmek için. Belli etmemeye çalışarak içinde biriktirdiği son büyük nefesi bırakıyor belli bir tempoyla, küçük küçük. Başının dönmekte olduğunu gözlerindeki panikten anlıyorsunuz. Mesleğe ilk başlayanlardaki acemilik ve ürkeklikle kendini kollayarak hareket ediyor. Ama diğeri bir başka. Onda işin ruhuna teslimiyet var. Kendini bırakarak dönüyor. Kaderine razı gelen bir kurban sanki. Az evvel üzerinde kazağı ve kot pantolonuyla bana performans hakkında bilgi veren, İngilizcesi yetersiz oğlan gitmiş, yerine başında sikke, üzerinde beyaz elbisesi-siyah hırkasıyla teslimiyetçi, her şeyi yapmaya hazır olgun bir adam gelmiş. Dünyanın tüm kötülüğünü üzerine alacak kadar güçlü bir adam aynı zamanda. Dönüşlerini tamamladıktan sonra tedirginlik yok üzerinde. O durunca dünya da duruyor bir an için olsa bile. Teslimiyet bu işte. Tüm kaygılarından arındığın, hiçbir şeyden korkmadığın, kaderinle savaşmadığın, kafanın içindeki sesleri susturabildiğin andan itibaren başlıyor. Ben çok denedim başaramadım. Vesveselerden kurtulamadım. İçimdeki sesi bastıramadım. Buna en çok yakınlaştığım zamanlar ise seyahate çıktığım zamanlar oluyor. Bir rüzgara, bir insana, bir anın güzelliğine kapılıp gidiyorum öylece. Ortak bir ruh var beni götüren getiren insanların içinde. O gizli ortaklık bir araya getiriyor bizi, tesadüf yok işin içinde.

image

image

2016-01-22 09.18.42

Kafamdaki tuhaflığa alışmışken(acaba mı? alışabilseydim mevzu eder miydim acaba?), bir sonraki durağım olan Kıbrıs’ın en önemli Osmanlı-Türk eserleri arasında yer alan “Büyük Han”a geliyorum. Yerli yabancı turistler burada oturuyor olmaktan memnun görünüyorlar. Diyarbakır, Sur’daki Hasan Paşa Hanı’nda oturduğum geliyor aklıma. Çok uzak olmayan bir zamanlarda. Şimdi kim bilir ne haldedir? O evler, o binalar, delik deşiktir şimdi  oralar. Devlet Baba, Devlet Baba, biz seni Baba bildik, Baba dedik sana, anlatsana bize neler olduğunu oralarda. İnsanın insana ettiği olarak hatırlanacak tüm bu yaşananlar, yazık değil mi o insanlara, yitip giden yaşamlara?

image

image

image

image

Zamanın Kıbrıs beylerbeyi, Arab Ahmet Paşa’nın aynı adlı sokağındaki camisi de kapalıydı. Demir kilit koymuşlar iki ayrı giriş kapısına birden. Uzaktan fotoğrafını çekiyorum. Sessiz sakin bir yer burası. Aslına bakarsanız Lefkoşa’nın tüm arka sokakları sessiz ve de sakinler. Bir sürü güzellik seriliyor önünüze siz içerisine girdikçe. En önemlilerinden biri olan Ermeni Kilisesi ve Manastırı’na 2015 Avrupa Miras Ödülü verilmiş. Çok beğendim mimarisini. Güvenlik görevlileri dışında tek ben varım burada ve tüm sokakta. Çıt çıkmıyor. Dışarıya çıkıyorum. Bir düşüncedir alıyor beni. Neden buradayım? Yine! İnsanlar neden bu kadar suskunlar ve de sıkıntılılar sanki başka bir alemdeymişçesine? Bir vitrin düşünün, camekanın gerisinde cansız mankenler donuk ve uzaklarda bir yerlere asılı kalmış bakışlarıyla duruyorlar öylece ve sizi görmüyorlar hiçbir şekilde. İşte bu sokaklarda aynen böyle karşılanıyorsunuz. Sıcaklık değil, bir sıkıntı var hiç geçmeyecekmiş gibi duran. Sınırda sıkışmış kalmış, insanların dillendiremediği acılar belki bunlar. Belki de memleketini bırakıp gelmiş olmanın verdiği sıkıntı. Biraz parasızlık, çaresizlik, kimsesizlik. Ben de kimsesizim bu yollarda. Bir bulutun içinde sıkışmış kalmışız hepimiz, isteyip de düşemeyen cinsinden. Bir düşsek rahatlayacağız ama… Ama’sı var işte.

image

image

image

image

 

image

image

Arab Ahmet Sokağı ve çakıştığı tüm sokaklar sessiz ve sakinler. Dükkanından başını çıkartıp bir sigara yaktıktan ve içip söndürdükten sonra tekrar mekanına dönen beyaz saçlı bir centilmen beyle paylaşıyorum sessizliği. Usulca selamlaşıyoruz gözlerimizle. Bir zaman sonra top oynamak için dışarı çıkmış iki oğlan çocuğuyla da bir başka sokağı paylaşıyorum. Bana şüpheyle karışık, gitse de oynasak rahat rahat der gibi bakıyorlar. Öyle bir şey oluyor ki tek katlı evlerinin bahçesindeki masada oturmuş da çay demleyen kadınları görünce ne yapacağımı şaşırıyorum. Konuşmaya çalışıyorum sevinçle. Bu coşkumu kavrayabildiler mi o anda bilemiyorum ama ne sorsam uyuşturulmuş gibi, büyük bir sakinlikle ağır ağır cevaplıyorlar. Beni davet etmelerini bekliyorum çaya ama oralı olmuyorlar. O an onlarla oturmayı ne çok istediğimi anımsıyorum. Sokakların yalnızlığı benim yalnızlığımı katladığından mıdır, çok canım sıkılmıştı bir an. Tarif doğrultusunda ilerledim ben de çaresizce. Sağ yanıma aldım Yeşil Hat’tı. Dünyanın bölünmüş son kentine soluk bir bakıştı bu sadece. Alelade bir bakış. Bakmakla değişen bir şey olsa keşke. “Zahra Sokak”, geldim işte sana nihayet. Eski Rum evleri öyle sessiz, öyle terk edilmişler ki, onların sükuneti bulaşıyor üzerime. Öksüremiyorum korkudan, yutkunuyorum sadece. Sokağın en görkemli evinin yanındaki evden bir bey çıkıyor. Şaşkınlıkla bakıyoruz birbirimize. Birkaç soru soruyorum, o da cevaplıyor. Özel izinle sadece sokağın en görkemli evinin sahibi olan İngiliz tadilata gidebilmiş. Trilyonluk buralar çok kıymetli diyor. Oturan mı, çalışan mı anlayamıyorum. Soramıyorum da. Sonra o da gidiyor. Kalıyorum tek başına. O kadar ıssız ki buralar. Hayatım boyunca çamaşır, çamaşır ipi, mandal görüp de mutlu olduğum anlar Lefkoşa’nın arka sokaklarını hatırlatacak bundan sonra bana.

2016-01-22 09.50.11

image

image

image

Tarihin içinde kaybolmak insanı hüzünlendiriyor bir süre sonra. geçtiğim yollardan dönüyorum tekrar tekrar. Kayboluyorum, buluyorum yolumu, sonra tekrar kaybolup tekrar buluyorum. Çarşıya, insanların arasına karışmam gerek. Rüstem Kitabevini buluyorum. Gloria Jeans’in yanında ve tabelasız olarak kitabevinin içine girince ancak anlıyorum doğru yere geldiğimi. Baba mesleğini sürdüren ve özellikle Kıbrıs’a dair kitap almak istediğinizde size incelikle yardımcı olan kızı var içeride. Sohbeti, bilgisi, görgüsü yerinde, kültürlü bir hanım. bir uğramadan geçmeyin derim ben de size, eğer Lefkoşa’ya gelmişseniz. Buradan edinmiş olduğunuz kimi kitaplar Türkiye’de yok çünkü. İçeride de harika bir cafe’si var.

image

SONUÇ :

Bundan önceki üç Kıbrıs yazıma da ayrı ayrı koymuş olduğum giriş bölümü yerine bu son bölümde bir sonuç bölümü koyuyorum sizleri çok fazla sıkmamasını umarak. Beni okumaya devam etemiz temennisiyle.

Kıbrıs seyahatime Girne’de başladım. Başkent Lefkoşa’da tamamladım. Sandım. Daha bitmedi halbuki ve hem sınırlı hem de bölünmüş günler adayı fethetmeye yetmedi. Fetihten kastım zirveye bayrak dikmek değildi elbet ama gizliden istemişim galiba ben de kendime has amblemli bayrağımı dikmek bir yerlere. Adanın kendine has yalıtılmışlığı bu hissi veriyor belki de. Sahip olmak, yetiştirmek, büyütmek istiyorsun onu, göstermek istiyorsun hayatı, elinden tutmak istiyorsun her düştüğünde. Yavru vatan Kıbrıs çok sevdim seni, hep sevmişimdir ben seni. Ağır ağır taşıdığın tüm gama, kedere rağmen.

En uzun yürüyüşümü Lefkoşa’da yapmışım. Tam 24890 adım. Sanki çöle düşmüşüm de en yakın su kaynağını bulmak için kızgın kumların üzerinde, yakıcı da bir güneşin altında pusulasız ilerliyormuşum gibi. Her ne arıyorduysam bulup bulmadığımı henüz tam idrak edemiyorum ama bir şeyden eminim bu dünyada ne yaparsan yap önce kendin için yapmalısın, başka çaren yok çünkü. Kamil insan olmak için önce kendini bulman gerek, kendini kendine ispat etmen gerek. Diğerleri konuşsunlar mühim değil. Onlar hep konuşurlar zaten. Tek yaptıkları konuşmaktır. Aynen.

Beden kalbin ülkesidir diyen bir diğer büyük mutasavvıfın yazdıkları bundan sonra bana rehber. İçimdeki hayvanla boğuştum durdum kendi kendime. Çiyliklerim oldu, çok düştüm, çok kanım aktı, çok kalp kırdım bazen isteyerek yaptım, bazen istemeden. Her yolculuk kendini bulmakmış. Yolculuklarımı sabredip de okuyanlar, hepinize teşekkürler. Okuduğunuz her kelime altın olsun. Benden size armağan olsun. Bu dünyada başka bir miras bırakamam sizlere. Geniş ve girgin düşünmek gerekmiş. Ah bir de karşılıksız sevmek gerekmiş. Hayat sevmezsen geçmiyormuş çünkü. Ben ara ara seviyorum gene de seni. Sen de ne bu dünyada ne de ötesinde sakın unutma beni. Unutama beni.

image

image

image

KIBRIS / KiPRIS VOL 2 : GAZİMAĞUSA

 

 

2016-01-19 21.23.25

KIBRIS / KiPRIS VOL 2 : GAZİMAĞUSA

GİRİŞ :

“Yolculuklar doğamızın taleplerine uyarak kendiliğinden boy verirler – en iyi yolculuklar da bizi alıp  yalnızca uzak diyarlara götüren yolculuklar değil, aynı zamanda kendi içimize dönüşün en ödüllendirici biçimi olabilir.”     Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

“Fransız şairininki(Arthur Rimbaud bahsi geçen şair ve Tanrının Tazısı, Tanrı yolundan sapanların peşinden gidip yakalayarak onları onları yeniden tanrıya döndüren İsa için kullanılan bir tanım) başka türlü bir kahramanlıktı çünkü o Tanrının tazısından kaçıyordu.”     Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

Adanın kuzeyinde bulunan Girne’den çıkıyorum yola Beşparmak Dağlarını aşarak. Mesarya’nın da sınırları içerinde bulunduğu tüm adanın en geniş ovasının eşliğinde bir sürü köyler geçerek ulaşıyorum Gazimağusa’ya. İlk defa geliyor olduğumdan ne yapacağımı, neyle karşılaşacağımı bilemiyorum. Kaderci oldum çılgınca. Yaşlandım ben galiba. Lefkoşa’ya gidecekken buradayım bir anda. Şefkatsiz kollara düşmesin bir kız, bir oğul, bir baba; gözyaşları durmaz bir daha. Mezalimin yaşandığı köyler de burada, Gazimağusa sınırında. Huzursuzluğum ve hiç de tatlı olmayan huysuzluğum bu yüzden mi üzerimdeler acaba?

2016-01-19 19.37.33
Beşparmak Dağları

Yaaa… Okuyucum… Ne sanmıştın sen beni, bilir kişi mi? Aradığın tüm cevaplar bende sanmıştın ya da o büyük sırrı biliyor ama gizliyordum ve gizleniyordum herkesten, öyle mi? Amma da saf’mışsın. Ben de sana yaranmaya çalışmıştım. Şiir sevdin şair ettin. Gezmek güzel dedin, gezgin oldum. Bundan sonra ben soruyorum, sen düşünüyorsun cevapları sessizce, benim asla duymayacağım şekilde. Çünkü bundan sonra yorgun bir kalem var önünde. Beni çok sevmen için çırpındım durdum sonsuz bir gayretle. Teslim oluyorum bundan sonra. Seninim. Bir de bir annenin şaşkın kızıyım sadece.

Bir saate yakın süren bir yolculuğun sonunda varıyoruz Gazimağusa’ya. Kıbrıs’ın doğusuna gelmiş bulunduğumu idrak ediyorum nihayet. Dolayısıyla deniz kenarı Arap kıyılarını selamlıyor nazlı nazlı. Daha sıcak olur diyorum endişeyle gözümün önüne gelen Arabistan çöllerinin develerini ve Etiyopya’dan, Somali’den gelmiş hem susuz hem de bir deri bir kemik kalmış, çaresizlikten de Suudi Arabistan’ın tellerine takılıp kalmış siyahlarını düşündükçe. Serinlemek için bayılan, bayılmadan uyku tutmayan şişmiş ve ağırlaşmış gözkapaklarımla çölde bir başıma buluyorum kendimi. Nasıl yalnızım, anlatamam. İçim titriyor, ateş basıyor. Ayaklarım kızgın kumların içinde yuva yapıyorlar. Nispeten daha soğuk olan vücudumun serinliği bulaşıyor kumlara. Birleşmiş kumlardan beklediğim teşekkür gelmiyor. Toprağa bile yaranamıyorum. Alacağınız olsun sizin de. Bir türlü konumlanamıyorum ne yapayım? Oradayken burada, buradayken oradayım. Bu her zaman böyleydi. Kendime yakışan bir son bile düşünemiyorum. O kadar miyobum, anlatamıyorum kimselere. Düşünceler rahat bıraksa neyse ama hayatım boyunca zırvaladığım tüm anlarım ve bütün pişmanlıklarım zihnimde, benimle. Kurtulamıyorum bir an bile. Ama şoförüm rahat. Allah’tan. O da bir yerli ama hatırlayamıyorum. Çoğunluk Anadolu toprağı olsa da Lazlar, Antakyalılar, Kürtler de gelmiş konmuşlar bir şekilde. Bir zaman önce devlet yollamış da gelmişlerdi. Şimdiyse zorunlu göç, çaresizlik, ekmek kavgası nedenler listesinin zirvesinde.

“Kıbrıs’ta yazın serinlik arama, her yer aynı” diyor şoför. Kendime geliyorum. Gözkapaklarımı kontrol ediyorum. Şişler mi değiller mi bilmiyorum ama yerindeler. Geçen senenin yazı her yazdan daha çok yaz yaptığından durup durup neler çektiklerini anlatıyor bana. Ağırlıklı olarak iki ayını delirmiş şekilde ya da delirmemek adına klimadan klimaya koşarak geçiren halkın acısını paylaşmamak, dramına ortak olmamak elde değil. Çöl gibiymiş her yer. Demek gördüğüm rüya değilmiş!

FAMAGUSTA : 

Frenkçe, Famagusta adıyla anılan tabelalardaki adını ne zaman görsem bana bir peynir markasını anımsatacak olan, çektiklerinden ötürü sonradan isminin önüne getirilen Gazi ünvanının hakkını sonuna kadar veren, Ortaçağ mimarisinin Doğu Akdeniz’deki en güzel örneklerini de içerisinde barındıran bir kenti olmuştur Gazimağusa. Lüzinyan Krallığı’ndan kalma St. Nicholas Katedralini(Lala Mustafa Paşa Cami), Namık Kemal’i 38 ay boyunca mertçe barındırıp sokağa çıkarmayan ve bu yakınlıktan zindanın adının kendi adıyla anılmasını sağlayan Namık Kemal Zindan’ını, Salamis Antik Kentini, St. Barnabas Manastırı ve Shakespeare’ın Othello oyununun aynı adlı baş karakterine hayat veren Kıbrıs valisi teğmeninin sayesinde İngiliz Sömürge Döneminde kaleye Othello ismini veren kalesiyle ve şehri dört bir yandan kuşatan Lüzinyan Dönemi’nden kalma surlarıyla günümüze kadar gelmiştir.

2016-01-19 18.11.13

2016-01-19 17.44.08

2016-01-19 19.34.51

 

2016-01-19 23.07.50

2016-01-19 23.09.39
Kederli ve orta yaşlı bir damadın kayınvalideye sitemiymiş, fotoğrafını çekerken sitemkar bir şekilde ”çeek çekk” dedikten hemen sonra teşekkür etmişliği var.

Bu açıdan değerlendirildiğinde son derece özgün ve tarihi dokusu mühim bir yerde olduğunuzu hissediyorsunuz ister istemez. Bense ayaklarıma kara sular inene kadar şehri fethediyorum. Zavallı ayaklarımı acı içerisinde bırakan mütevazı fethimin yöre insanları üzerinde sevinç ya da coşku yarattığınıysa hiç sanmıyorum. Bu şevkimi kırmadı değil ama şevkimi kıran milyon tane şey varken… Her neyse, ayaklarımı hazır benimmiş gibi hissediyorken koskocaman bir futbol sahasının önünden geçip, takım yöneticilerinin olduğu yere doğru yüzsüzce merdivenleri tırmanıyorum. Profesyonel herhangi bir takımın kaptanına, kalesine, kalecisine, yöneticisine en çok yaklaştığım şu anlarda hiçbir şey hissetmiyorum. Aslında bir şey hissediyorum. Kendimi uzaktan hareket halindeki tatlı mirketleri izleyen acemi bir belgeselci gibi hissediyorum. Nedeniniyse hala çözebilmiş değilim.

2016-01-19 19.18.21

2016-01-19 19.19.23

ELİF ve PETEK PASTANESİ :

Tekrar şehrin çarşısına döndüğümde, alışveriş yaptığım market personeline yakınlarda bir pastane olup olmadığını soruyorum. Petek pastanesi hem temiz hem lezizdir diyor kasadaki kadın. Pastaneyi bulup, yüzlerce çeşit arasında bulgur köftesi yani bildiğin içli köfte siparişi veriyorum. İnsan alternatif çok olunca ne yapacağını şaşırıyor ve ben Kıbrıs’ta sürekli bulgur köftesi yiyorum. Ve bunun da nedenini çözemiyorum. Sipariş ettiğim köftem gelmeden az önce kapıdan içeriye zayıf bir kız giriyor, biraz şaşkın ve telaşlı. Dünya bazen çok küçük gerçekten. Elif bu, Elif Todd. Tuvalete girmek ve bir şeyler atıştırmak için girmiş içeriye. Buranın en eski pastanesi burasıdır, nereden bildin diyor. Ben bilmedim ki, marketteki hanım gönderdi beni. Tesadüf yoktu, olması gereken durumlar vardı. Ayarlanmış karşılaşmalar, yaşanması gereken kayıplar gibi. Bunlar olması gerekenler listesi. Eğer Elif bu karşılaşmayla benim kaderimi, hakeza ben de onunkini değiştirebileceksem eğer, o zaman kader’in oluyordu işte. Kim kimin kaderine yön verebilir, kim bilir.

Sohbet etmeye başlıyoruz. Eşi Yeni Zelandalı, kendisiyse bir Türk olarak burada bir hayat yaşamanın nasıl olduğunu soruyorum ona. Mutluyum ben diyor. Daha önce Bahreyn’delerdi. İki çocuğu Daniel ve Zeynep buradaki bir İngiliz okuluna gidiyorlarmış. Bir şirket kurmak ve işini devam ettirmek istiyor ama bir hayli prosedür varmış. Bense dün itibariyle evinin kapısının önünden geçmiş durmuşum Bellapais’daki, bahçesinde tavuklar besleyip, çiçekler yetiştirdiği. Hayat işte. Bu kız hiç değişmedi. Narin, nazik, ince.

Neden bulgur köftesi, neden bulgur köftesi? Bulgur sevmem. Dolma gibi tıkıştırılmış kıymadan hoşlanmam. Sos dışında olması gereken bir şey ama ne yazık ki köftenin üzerinde sos yok, yoğurt yok, yağ yok. Alt tarafı doldurulmuş ve kapatılmış dolma ama ben bir kez tatmış bulundum. Ve şimdi Kıbrıs’ın en leziz bulgur köftesinin peşindeyim. Ama bulamıyorum. Sırf bu yüzden her oturduğum yerde bulgur köftesi siparişi veriyorum. Ne arıyorsam bunca kafa karışıklığı ve zihin bulanıklığıyla? Bulamayacağımı bile bile, arıyorum delicesine. Yüzleşmekten korkuma bütün bunlar. Biliyorum ama diyemiyorum kimselere.

LALA MUSTAFA PAŞA CAMİSİ (St. NICHOLAS KATEDRALİ) :

Lüzinyan Dönemi’nde yapılmış, tüm Akdeniz’in en güzel Gotik yapılarından biri olarak kabul edilen eski katedral, sonradan caminin hem içi hem de dışı ayrı güzellikte. Cidden nefes kesiyor. Hele ki önünde yüzlerce yıl boyunca durmaktan tarihi esere dönüşmüş ve bana hayatın beyhudeliğini hatırlatan cümbez ağacının ihtişamı gözümün önünden gitmek bilmiyor. Ben bir daha buraya gelemeyebilirim. Ama bu cami ve bu bilge ağaç burada oldukları sürece yeni yeni ziyaretçilerini karşılayacaklar sessizce. Bir tabiatı var eşyanın, binaların, çiçeklerin, ağaçların. Dilsiz, tahammülkar bekçiler onlar. Çok dil bilen, çok insan tanımış, zalimle, mazlumu bir bakışta ayırt edebilen yaşlı bilgeler onlar.

2016-01-19 17.52.55

2016-01-19 19.26.49

2016-01-19 19.29.19
T.D.V. Mersin şubesinin armağanıdır, iftiharla sunar(olmayadabilir)
2016-01-19 19.30.21
Tarihi Cümbez Ağacı

NAMIK KEMAL ZİNDANI :

“Vatan yahut Silistre” adlı oyunu sahnelendikten sonra 1873 yılında sürüldüğü Kıbrıs’ta zamanında zindan olark kullanılmış bu iki katlı binada 38 ay kalmıştır. Zindanın alt katındaki hücrede üç gün geçirmiştir Kemal. Penceresinden içeriye baktığınızda, hissettiğiniz rutubetten başka, tahta bir döşek görürsünüz sadece taştan zemin üzerinde en çok 80 santim uzunluğunda. Bir de zalimlere atfen kendi yazmış olduğu dört satırlık bir beyiti vardır çerçeve içerisinde, duvara asılmış vaziyette.

2016-01-19 19.25.11

2016-01-19 18.13.20

SALAMİS ANTİK KENTİ :

Henüz daha görmeden Efes’le karşılaştırıyorum zihnimde ve sönük kalıyor her nedense. Oysa ki gözlerimle gördüğümde hafife alınmaması gerektiğini ve sahada arkeologların başarılı bir çalışma yaptıklarını anlıyorum. Ağaçlar ve toprak tabakasıyla örtülmüş vaziyetteyken 19. yy’ın sonlarına doğru keşfedilmiş Salamis. Arap akınlarından korunmak için surlarla iki defa çevrilmiş kentin içinde devasa bir gymnasium, bir tiyatro, bazilikalar, bir villa, su deposu, tuvalet, agora ve zeus tapınağı da yer almaktadır. Arap akınları ve depremler yüzünden şehir terk edilmiş, halkıysa Mağusa tarafına yerleşmiştir. Sonrasında da unutulmuştur. Bir şehrin unutulmuş olabileceğinin kanıtıdır burası. Tıpkı insanlar gibi. Hadrianus döneminde gymnasium’u tamir edilmiştir. Çok sevdiğim ve pek kıymetli yazar Marguerite Yourcenar’ın Hadrianus’un Anıları’nı aklıma getirdi buralarda bulunmak, şu havayı solumak. Antinous’la yaşadığı aşksa dillere destandır. Nil Nehri’nde esrarengiz bir şekilde boğulan büyük aşkı için Mısır’da Antinopolis şehrini kurdurmuş, onu yeni antikite tanrısı yaparak tüm imparatorluğun yas tumasını sağlamıştır. O kadar da sevmiştir hani bir Helen bir başka Helen’i. İyi ki gelmişim buralara. İyi ki görmüşüm tüm bunları.

2016-01-19 22.00.37

2016-01-19 21.57.50

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: