PATRICK MELROSE

F58696C0-1701-4EA5-A93B-66A7CA526625

PATRICK MELROSE :

-“Babanın öldüğüne üzüldün mü?
-Yaşadığına üzüldüm.”

“İroniktir, babamdan geride kalanları içimde bulmakta zorlanmazken, ondan gerçekte geride kalanları bulmak zor oldu.” Patrick Melrose

“Kral Shaka kim biliyor musun? Harika ve çok güçlü bir Zulu savaşçısıydı. Askerlerini yerdeki dikenli çalıları umursamaksızın günlerce sivri kayalıklarda yürüttü. Ayaklarının tabanı yırtılmış ve yanmış haldeydi. Kızgınlardı ve acı çekiyorlardı. Bunun en sonunda artık hiçbir şeyin onlara zarar vermeyeceği anlamına geldiğini fark ettiler. Acı hissetmeyeceklerdi. Zamanında zulüm olarak düşündükleri şey aslında bir hediyeydi. Aşktı aslında. Şu anda bana teşekkür etmeni beklemiyorum ama umuyorum ki büyüdüğünde sana vermiş olduğum dersler için bana minnettar kalacaksın. Git ve kapıyı kapat. Pantolonunu indir.” David Melrose(acıyı, aşkı, saplantıyı, sapkınlığı, herşeyden önce karşısındakinin küçük bir çocuk ve kendi öz oğlu olduğunu unutan hasta bir adam, sözde baba)

“Olay gerçekleşirken bir kertenkele vardı duvarda. Eğer kendimi bir şekilde onun içine koyabilirsem, bundan kurtulabilirim diye düşündüm.” Patrick Melrose

“Kişinin hedef aldığı şey bıkkınlıktır.” David Melrose

“Bir yeteneğin varsa kullan, yoksa ömür boyu sefil olursun.” David Melrose

“Benim için bir şey yapar mısın? Onlara yağ çekme, seninle dalga geçmelerine izin verme, uyum sağlamaya çalışma… Sen de bu insanlar kadar iyisin. Hatta daha iyi. Sıcakkanlısın.” Anne Moore

-“Becky. Kendine zarar verme ve refrakter depresyon.”
-“Patrick. Narsistik, şizofreni, intihara meyilli alkolik.”

“Bazen suçu en çok hak edenler, merhameti de en çok hak edenlerdir.” Annette

GİRİŞ :

Övgüye nereden başlayacağımı bilemeden başlıyorum Patrick Melrose hakkında yazmaya. Yarı amatör bir kalem(diğer yarısı profesyonel öyle mi, güldürme beni), yarı otobiyografik bir kitap uyarlaması olan beş bölümlük mini televizyon serisini yorumlayacak size. Hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki… Edward St. Aubyn yazmış, David Nicholls senaryolaştırmış, Edward Berger çekmiş, başta Patrick Melrose rolündeki Benedict Cumberbatch olmak üzere tüm oyuncular da döktürmüşler kendilerine düşen rollerde. Son yıllarda izlediğim en iyi “villain” karakter olarak Hugo Weaving olmazsa olmazmış diyorsunuz izledikten sonra. O kadar kötü ki… Hem Cumberbatch hem de Weaving açısından filmografilerindeki en unutulmaz roller bunlar baba oğul Melrose’lar olarak. İlk defa en kalıcı şekilde Sherlock rolünden kurtuluyor Cumberbatch hem fiziksel açıdan hem de performans olarak.

DD93320E-22C3-410B-864A-DD08D6334271

Dizinin beş bölüm olarak tasarlanmış olması tesadüf değil bu arada. Yazarının, Patrick Melrose adı altında yayınlanmış olan beş tane kitabı var. Ve dizinin her bir bölümü serinin kitaplarıyla aynı ismi taşımakta. Goodreads’de Patrick Melrose dediğiniz zaman öyle çıkıyor en azından. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş, belki de hiç çevrilmeyecekler ama dizisinin kendi çapında bir fenomen olması söz konusu şimdiden. Beş bölümden hangisinin daha iyi olduğunu soracak olursanız eğer, ilk önce her bir bölümün ayrı ayrı çok çok iyi olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışsam da biraz baskıyla beş diyeceğim sanki(bir cenaze töreni etrafında bu kadar debdebe yaşanırken, ölünün ardından değil de kendi hallerine gözyaşı döken ya da birbirleriyle yüzleşme sevdalısı insanlar çevreliyor Eleanor’un hareketsiz bedeninin etrafını, o ise sükunetini korumakta bir tabutun içinde ve birde Patrick’in de dahil olduğu malum terapi sahneleri yüzünden), yok yok üç(nasıl da dalga geçmekteydi ikbal düşkünü kah burjuva kah aristokratlarla), ama yok yok iki-kesin ama(Hugo Weaving’in David Melrose gibi hasta bir babaya bu derece başarıyla hayat verebilmesinden ötürü, ayrıca yemek masası kronotopunun bu derece başarılı çekilmiş olması açısından, tüm o kinayeler, küçümsemeler, bir çocuğun sessiz çığlıklarını görmezden gelişler…), bir evet(bay alkoliğin ve aynı zamanda madde bağımlısı ve intihara meyilli bir şizofrenin avaz avaz takdimi olması açısından), dört fena mıydı peki(bir evliliğin bitişine tanık olurken, hayaletlerin yakamıza nasıl da yapışıp kaldığını göstermesi açısından ve dünyada en nefret ettiği kimse olan babasına dönüşen Patrick’e tanık olmamız açısından). Anlayacağınız hiç boş yok. Senaryo tıkır tıkır işliyor, hayatın parçaları birleşiyorlar bir şekilde. Patrick aracılığıyla iletilen mesaj, hayatın dikkat ederek baktığımız şeylerin tarihi olduğu, geri kalanınsa paketlenmesi olduğu yönünde. Doğrudur, hepimiz bir şeylerin hazırlığı içindeyiz yaşamımız boyunca, bunun ne olduğunu sorup soruşturmadan ölüyor kimimiz. Pek çoğumuz da çok geç anlıyoruz tüm bu hazırlığın-kimine şölen, kimine yas- ne için olduğunu. Hiç içinmiş diyenlerinizi duyar gibiyim. Pesimistler sizi. Sizler akıntıya karşı kürek çeker durursunuz, tıpkı benim gibi ve güneş başka bir seçeneği olmadığı için doğar her yeni güne, değil mi? Sevgi pıtırcıkları, size göre değil bu dizi, içerisinde çok fazla acı barındırmakta çünkü. Malum sizin hayatlar toz pembe her daim.

62141F02-8FCC-4C90-AEDF-27805DDFA171

2FC31FC7-3B51-4B76-A46F-560F52A87AFC

221DA1D8-775A-43BC-A58E-5CF65040B8B6

PATRICK MELROSE, DAVID MELROSE, ELEANOR MELROSE :

Dizinin en can alıcı sahnelerinin baş kahramanı kimdir’in yanında ne idi derseniz, bu nesnenin telefon olduğunu söyleyeceğim. Telefonun acı acı çaldığı ilk sahne ile başlıyor dizinin ilk bölümü ve yine bir telefon sahnesiyle bitiyor beşinci bölümün sonu. İlk bölümde telefonun ucundaki ses, New York’tan Londra’ya bağlanmış ve ses son derece parazitli geliyor. Patrick’i arayan akrabası Nicholas Pratt. Babasının bir otel odasında ölü bulunduğunu söylüyor ona. 1982 yılındayız bu arada. Patrick’se oralı değil, olacak gibi de değil, üzerinden bir yük kalkmışçasına gülüyor, bir yandan da içinden çok doz uyuşturucu çektiği şırıngasını arıyor yerlerde nereye düşürdüm acaba diye. Amcası, onu, babasının olağandışı hayatına kadeh kaldırmak için çağırıyor New York’a. Olağandışı evet, bir baba bir yaz günü başlamış olduğu oğluna ettiği tecavüzlerini birkaç sene daha sürdürmüş ve maaile bu olağandışı sapkınlığı önlerindeki birkaç yıl boyunca çekmek zorunda kalmışlar(bence de hiç komik değil). Oğlu dur diyene kadar da durmamış bu cinsel saldırılar. En acısı da hiç durmadan içen annesinin oğlunun yaşadığı korkunç tecrübeyi kavrayamaması, kavrasa bile kendi dünyasında kendi uğradığı tecavüzlerle bile başa çıkamadığından efendi köle ilişkisi içindeki rolüne bürünüp efendisinin sözünü dinliyor olması. İleriki yaşantısında Patrick’in bir bağımlı olarak yaşamına devam edebilmiş olması, kadınlarla ilişki kurabilmesi, problemler yaşasa ve yaşatsa da aile babası olabilmesi bile bir mucizeyken ama özünde iyi bir insan olduğunu gösterdiği bir su bardağının içine hapsettiği akrebi bile özgür bırakabilmesinde yatarken, babası büyük bir zevkle purosunun yanar ucuyla karıncaları eziyor. Biri potansiyel olarak ona zarar verme ihtimali olan hayvanı özgür bırakırken, öteki dünyanın en zararsız hayvanını yakmakta keyfince. Bir kötüden bir iyi olmuş, gördüğü onca zorbalıktan sonra bir zorbaya dönüşmemiş Patrick. Kurtulmak için içiyor sadece, öte yandan bu bir aile geleneği gibi de nesilden nesile aktarılan. David Melrose’un içinde ilk başta kendisini mahveden ve hiç sönmeyen bir cehennem ateşi var. Bu korkunç bir şey. Dünya sinema ve televizyon tarihinde hiç unutmayacağım kötü ruhlu karakterlerin zirvesine oturdu bile. Ne Amon Goethe, ne Hans Landa, ne Edwin Epps, ne Hannibal ya da Lord Voldemort, ne Nokes ne Joker hiçbiri bu kadar kötü değildi. Darth Vader yanında masum bir sinek. Ve bu yaşananlar gerçek. Bir başka gerçekse David’in hem pedofil, hem tecavüzcü, hem de ensest uyguladığı kişinin öz oğlu olduğu. Bir cümle içinde bile olsa bu kadar kötülük yeter.

2A2E5543-7067-45AE-85F2-B17440317186

EC0857B0-56AC-4C54-95F8-A0CA869D618E

D772FD9B-002E-48A0-AC3D-0032304C6A86

Onun babasının yakılmadan hemen önce tabutta yatan haliyle vedalaştığını sanıyoruz, oysa ki asıl kabus ve yüzleşmeler bundan sonra başlıyor. Patrick’in ne kadar çaresiz olduğuna, tüm o şizofrenik konuşmalarına ve karabasanlarına şahit oluyoruz otel odasındaki. Kaynar suyun içine sokmak zorunda kaldığı kolunun acısıyla geliyor nihayet kendine. O kadar zarar veriyor ki kendine, beynine ve iç organlarına, içiniz parçalanıyor bu halleri karşısında. O yıllarda daha şırınga bulmak bile meseleyken, tek başına gittiği New York’un arka sokaklarında tekinsiz adamların arkasına takılıyor hiç düşünmeden. Bir köşede bıçaklanacak ve hayatı son bulacak oracıkta, kendi kendini imha duygusu öyle kuvvetli ki, korkunç yoksunluk krizleri çekerken taksilerin arka koltuğunda kasılmalar ve kramplar eşliğinde ilerliyor gecenin karanlığında. Kalbinin durmamış olması ya da AIDS kapmamış olması tamamen tesadüf. Hayat ona vız geliyor, bu yüzden yaşıyor ve belki de hayatta kalabiliyor. Çünkü ölmek istiyor ama ölemiyor bir türlü. Delirium tremens geçirirken bile taşındığı sedyede ölmek istiyorum diye bağırıyor bir yandan. Bir adamın, herşeyden öte bir babanın biricik oğluna neler yaptığını, ona yaşattığı mutsuz çocukluktan sonra, mutsuz bir adama evrilişini izliyoruz. Kısaca mahvediyor oğlunu. Dünyada yaşanabilecek en korkunç şey, çocukken yaşanan ve sistematik olarak devam eden ve özellikle de baba tarafından gerçekleştirilen taciz ve tecavüzler(daha korkuncunu bulamadım, işkence bile daha masum bunun yanında). Bu dizi bu duyguyla yaşamaya çalışan bir adamın kendine ettiklerini anlatıyor beş bölüm boyunca. Cat Stevens’ın ilk bölümde çalan “Wild World”ü esnasında Patrick Melrose’un uyuşturucudan uyuşmuş vaziyette yıkanıp, sokaklarda insanların arasına karışmasına şahit oluyoruz kısa bir süreliğine. Aramızdan birinin Patrick Melrose olması ihtimali öyle yüksek ki ve o öylesine hiçbir şey olmamış gibi sokaklarda yürüyor ki…

DF202EBB-8CD0-4E15-9C95-6404173D798F

586F02B7-FDCD-4B42-BC99-14ECD2E0EE67

1CEF76D1-4FDC-472E-9652-775C3DF7B5DB

 

1967 sonbaharına Fransa’nın Lacoste köyüne gidiyoruz ikinci bölümde. Yaz tatilini geçirdikleri şato gibi evleri, kötü kalpli David tarafından varlıklı bir Amerikan ailesinden gelen eşi Eleanor’a aldırtılmış zamanında ve bu son derece akılcı bir yatırımken, bu şirin ve tarihi köyün içindeki malikanede yaşananlarsa tam bir trajedi ve de yaşanacak olan trajik olaylar da kapıda. David zalimlik ve sapkınlık, Eleanor alkol ve ilaç, Patrick’se kendini kuyuya atmak derdinde kendi özel tımarhanelerinde. Patrick daha sekiz , babası ise 61 yaşında o yıllarda. Oğlunun ancak zalim derslerle adam edebileceğini düşünen, kibirli, alaycı, zorba, narsist, kontrol manyağı bir doktor yalnızca. Kendi babası tarafından onaylanmamış bir adam. Zamanında doktor oldu diye babası onu küçümsemek için mirasından mahrum etmiş. Karısı Amerika’nın en zengin ailelerinden birinden geliyor halbuki. Aristokrat değiller çünkü yeni zenginler. Kuru temizleme sıvısından imparatorluk kurmuşlar. Patrick’in burjuva bir ailesi varmış kısaca. Babası çulsuz bir doktormuş Eleanor olmasa. İlk tanıştıkları zamanlarda ona aşık olma nedenini İngiliz züppelerden farklı bir genç olmasına bağlıyor. Ortak idealleri varmış hayata dair. Alkolikler için bir eve dönüştürecekleri ev, gerçekten de alkoliklerin yani kendilerinin sığınağına dönüşmüş zamanla. Eleanor bir yerde onu değiştirebileceğimi sanmıştım derken, ters giden şeyleri gençlikte görüp de görmezden geldiğini anlıyoruz ve birde çok fazla belirtilmemiş olsa da, Patrick ileri yaşlarında başlarına gelen bir şeymiş anlaşılan. Varlıklı bir aileden gelen Eleanor olsa da, susan taraf da kendisi oluyor. Her şeyi sineye çeken, patetik ve pasif bir karaktere dönüşmüş zamanla. Mum gibi hareket ediyor kocasının karşısında, ayak parmaklarının üzerinde yürüyerek kaçmaya çalışıyor evden. Evdeki tüm kararları kocası veriyor, o ise alkolden bulanıklaşmış aklıyla altı kişi oldukları halde, bir masanın etrafında hangi düzenle oturacaklarına dair komut vermekten aciz. Oğlunu da bu şekilde harcatıyor kocasına. Patrick en nihayet tecavüzü yüzüne vurduğunda. Me too diyor. Bana da tecavüz ederdi diyor. Hiç hissetmedin mi diye sorulduğunda, hayır diyor. Ruhu bile duymamış, hiç anlamamış, hiç hissetmemiş. Oğlunu korumak adına elinden geleni yapmış. O ne yaman çelişki Eleanor! Nicolas da aynı şekilde. Ama aslında hepsi bir şekilde bilmişler ama bilmemezliğe gelmişler. Güç sarhoşluğunun altında ezilmişler. David onlara çok güçlü, çok yenilmez görünmüş o zamanlar. Halbuki bir otel odasında tek başına ölen ihtiyar David, kıçına bir parça pamuk tıkıştırılan bir ihtiyar olarak giriyor nihayetinde tabuta, yatacak mezarında.

50C0749A-446A-445E-AD08-9FB55CCB2A24

CD4090DD-BB84-42F6-A03D-88CC8EA8E949

A1AAFF03-FE45-4A1C-8C3F-81177CD61EA2

Üçüncü bölümde yer alan ve yıllar sonra iki eski bağımlı Patrick ve Chilly Willy’nin mucizevi bir şekilde karşılaşmalarıyla aralarında geçen mucizevi diyalog bir parça umut serpiyor içimize. Öyle ya da böyle güzel günler de göreceğiz bir gün elbet diye. Davetin verildiği günün akşamında Patrick’in mucizesi de gerçekleşiyor. Aşık olmaya çalışmış fakat başaramamış, birinin kalbini onarabileceğini düşünüp heyecanlanıp fakat bunu yapamayacaklarını anladığında uğradığı hayal kırıklığının aksine bu sefer başarıyor. Fakat diğer tuzağa kendisi düşüyor evliliğinin devamında; yani öfke, kin, iğneleme, züppelik, hor görme ve kendine nefret olmadan geriye hiçbir şey kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu arada bir şey başarıyor Patrick, ne yapacağını bilemediği gençlik günlerinin aksine avukat çıkıyor. Gerçek hayattaysa böyle bir babaya sahip olan ve kitapların yazarı Edward St. Aubyn yazar oluyor. Onun kendini kurtarmasından duyduğum memnuniyeti anlatmam olanaksız ama kurtarmak kelimesi merhametten öte şükran barındırıyor daha çok. Yüksek sınıf mensubu yazarın bu kadar trajedi yaşamışken, kitaplarında taşıdığı ironi yazarın üslubuna saygı gösterildiğinden olsa gerek diziye de yansımış ve bu da bizim ekran karşısından düşünceli ama asla acımtırak olmayan bir ruh haliyle ayrılmamızı sağlıyor. İroniyi severim evet, kibir taşır içinde sıkça. Son olarak dizinin başarısına en büyük katkı sağlayan unsurlardan birinin, yan rollerdeki oyuncuların yıllar içindeki ruhsal ve fiziksel değişimlerinin başarıyla ekrana yansıtılmasından kaynaklandığını belirtmek gerek. Örnek vermek gerekirse, Bridget’ın özentiliğinin ve şımarıklığının kendisine zengin koca bulmasında yardımı olsa da, yaş kemale erdikten sonra, üstüne üstlük bir kız annesi ve aldatılan bir eş, üsüne üstlük sevgilisinden bir veliaht bekleyen koca sahibi olduğunu öğrendikten sonra nasıl başka yöne gittiğini, günlerce hazırlanıp durduğu partiyi gözünün görmeyişini, bir zamanlar bir parçası olmak için çok özendiği bir sürü ikbal düşkününün arasından nasıl arkasına bakmadan uzaklaştığını izliyoruz ikinci ve üçüncü bölümlerde. Bir leit motif olarak üst sınıf kıyasıya eleştirilmekte beş bölüm boyunca. Özellikle David Melrose ve elindeki puro bu sonradan görmeliğin, zalimliğin ve kibrin bir tezahürü olarak çıkıyor karşımıza. Son sözüm var sizi daha fazla sıkmamak adına izleyin bu diziyi ilk fırsatta, sonra kara kara düşünür vaziyette bulacaksınız nasılsa kendinizi tıpkı benim gibi; bundan sonra ne keser acaba bir izleyici olarak sizi?

D54FBBEA-F10E-4EC0-B68C-6AB575D4E3FC

8E898DB2-43A0-4608-A359-44309E374C9D

 

 

TRUE DETECTIVE

TRUE DETECTIVE

 image

Birinci sezonunun ilk bölümü iki adamın karanlıkta omuz omuza usulca uzaklaştıkları bir yangın yerinde başlarken, dizinin sekizinci ve son bölümü her yıldıza bir hikayenin yakıştırılabileceği karanlık bir akşamın ortasında aydınlık bir yakın gelecek beklentisi içindeki iki dedektifimizin yarı komik yarı hüzünlü diyaloglarıyla son bulur Lafayette General Hospital’in önünde. Marty Hart(Woody Harrelson) zamanında geleceği görmüş olacak ki-bunda kadınlarla yaşadığı sayısız kaçamağın da etkisi olsa gerek-çimlerinden, karısından dolayısıyla da evinden uzak durmasını istediği meslektaşını evinden uzak tutmuş olmakla birlikte karısından uzak tutamamış olmasının öfkesini geçen onca yılda gördüğü bir sürü manyaklıktan belki, belki solgun geçmişin hatırından, belki de olaylara daha soğukkanlı bir bakış açısıyla bakabilme kabiliyetine sahip erkek durgunluğunun ve bir yere kadar başarısız sayılabilecek istikrarsız özel hayatının etkisiyle, daha da bir sürü duygusal sebepten dolayı yok sayıp korkusuzca ortak davalarının üzerine gidebilmiştir elinden geldiğince. Evlat acısı ya da ona benzer travmatik trajediler(tdk beni sever) atlatmış her adamın Rust Cohle(hızlı okuyunca raskolnikov) gibi bir guruya, insafsız bir yaşam, evren ve insan sorgulayıcısına ya da sağlam bir ruh okuyucusuna dönüşme imkanının ancak yüksek IQ’ya sahip bir adamın beyin kapasitesiyle gerçekleşebileceğini ise çözmüş bulunuruz ilerleyen bölümlerde. Marty ilk başlarda Rust’la ne yapacağını, nasıl baş edeceğini bilememekle beraber, tabiatından kaynaklı alık ve kafası karışmış halleriyle ara ara ondan akıl almayı da ihmal etmez. Başlarda çok da içinin almadığı mesai arkadaşıyla sezonun son bölümünde omuz omuza hastaneden sözüm ona kaçtıkları sahnede sırf bu yüzden enfestir. Marty yaşadığı şiddetten sonra ailesinin yanında duygusal bir patlama yaşayıp zırıl zırıl ağlarken, Rust’ın gözyaşları dostunun yanında akar yaşadığı ölüm deneyimini anlatırken. Zamanında zorunluluktan mesai harcadığı arkadaşıyla yılların, olayların ve yumrukların eskitemediği bir bağ oluştuğunu görürüz. Matthew McConaughey tarafından canlandırılan Rust mesafeli tavırları, dinlere ve insanlara yönelik pesimist fikirleri, avurtları çökük hiç gülmeyen yüzü ve plastik makyajıyla hiç açık vermeden canlandırdığı özünde iyi bir adam hallerini kapattığı sandıktan hiç çıkarmadan ve hiç deşifre etmeden oynar. Bizse hayata anlam katmanın ve bu dünyayı değiştirmenin olanaksızlığından dem vurduğu dialoglarıyla ve sevimli olmaya çalışmadan yaşadığı hayatından ve fikirlerinden ödün vermemesiyle yavaş yavaş alışırız ona ve evrenine. Aslında çok şey yapmak için çırpınan bir adam vardır kendi içinde hiç belli etmese de dünyayı güzelleştirmek için değil güzelliği kurtarmak için çırpınan; bir de her şeyi kabullenmiş ve rasyonalize etmiş bir adam vardır dışardan. Ve fakat bizler bu anti kahraman dedektifi çok ama çok severiz Gülbeşeker misali(Kamuran’sa Woody).

image

image

Sert ve küfürbaz adamların, uyuşturucu satıcılığı yapan Neonazi’leri çağrıştıran motorsiklet çetelerinin ve zenci mahallelerine sağanak misali baskınların yapıldığı, kuytu, kırsal köşelerinde nüfuzlu ve pedofil adamların çocuk kurban etmek suretiyle düzenledikleri manyakça ritüellerin nüfuzlu başka adamlar tarafından örtbas edildiği, ensest ilişkilerden doğup ailesinde gördüklerini başkalarının çocuklarına uygulamaktan çekinmeyen insanların yaşadığı merkez Houston’a komşu günümüz Louisiana’sında yaşanan olaylar nihayetlendiğinde dedektiflerden bir tanesi hastane yatağında yatmakta olan Marty’ye olanların ayrıntılarını ve perde arkasını anlatmak için niyetlenirken, zavallı Marty uğruna olası komiserliğini heba ettiği bir olay olan gittikleri bir olay yerinde keş bir adamın kurusun diye mikrodalga fırına koyup patlattığı bebeğin görüntüsünü gözünün önüne getirmiş midir bilinmez ama duymak istemiyorum diyerek yılgınlığını dile getirir yattığı yerden. Zamanında Rust istifasının nedenini sorduğunda bir daha böyle bir şeye bakmak istememesini sebep olarak göstermiştir. Şimdi ise gördüklerinden sonra duymak da istemiyordur. Üçüncü sayfa haberlerini okuyup eşe dosta ballandıra ballandıra anlatmaktan ve olayın içi yüzünü deşmekten büyük bir zevk alan meraklı üçüncü şahıslar bu tip olaylarla her gün burun buruna gelse aynı şekilde ne duymak ne de görmek isterler bizce.

image

image

image

Rust Cohle’un ancak birkaç bölüm devam eden ama  Hannibal’in zarafet, nezaket ve gurmelik gibi kimi şık özelliklerinin ardına gizlediği yamyamlık ve psikopatlık gibi nahoş birtakım özel durumlar barındırdığının deşifre edilme isteği ve şüphesi True Detective’deki ilk iki bölümden sonra sis perdesi aralanıp da karakterler oturup yer ettikten sonra gereksiz başvurulmuş bir entrika olarak ara ara sokuşturuluyor sanki(eleştirecek bir şey bulamamamın sıkıntısıyla çaresizce sığındığım çook gereksiz bir paragraf oldu bu kanımca) ve Marty’nin sadakatsizliğiyle sınadığı zamanla ex eşe dönüşen Maggie’nin mutfak ve yatak odasına bağlı gergin hallerini üzerinden atıp da nasıl ve ne ara bir doktora dönüştüğünün ise esamesi okunmuyor.(gözyaşartan doğru eleştiri).

image
Güney’in dövmeli sert çocukları, bol içki ve uyuşturucunun etkisindeki dumanlı kafalar, sigara(Marty’nin aramıza hoşgeldin Rust hediyesi bile bir paket Camel), fahişeler, banliyölerdeki sürek avları, katiller, sorgu odaları, mahzenlerde saklı cesetler ve dünyanın her yerindeki birbirine benzer varoşlarda geçen acımasız hayatlar Güney aksanıyla konuşan insanların dillerini kibarlaştırmıyor elbet. Uyuşturucu baskınındaki Afro-Amerikalı tabiatından kaynaklı  olsa gerek kafasına bir silah dayanmışken bile solgun gtl beyaz adam diye küfürler savurmaktan alamıyor kendini. Sıkı çocukların aşk meşk durumlarına gelince durumları yıılar geçtikçe içler acısı bir hal alıyor. Marty karısına etmiş olduğu bağlılık yeminini kısa aralıklarla cinsel partnerleriyle bozuyor ve böylelikle çözüm sürecini baltalamış oluyor ve en nihayet binmiş olduğu dalı kesiyor. İçler acısı bir halde iki kadına aynı anda aşık olmanın imkanı olup olmadığını bile Rust’a soruyor. Rasyonalist Rust’tan olumlu bir yanıt elbette ki gelmiyor. Bu öyle büyük aşkların yaşandığı bir dizi değil zaten ama sevişme sahnelerindeki mizansen ciddi anlamda başarılı bir şekilde seyirciye aktarılabilinmiş(ben beğendim). Demiştik ya sıkı çocuklar bunlar. Dizinin son bölümünde yer alan “Yellow King(lavabo pompası maskeli)” ile meçhul  akrabalık bağları taşıyan kadının sevişmeleri ise çirkinler de sevişirden çok, çöp evde, bir sürü pisliğin ve karmaşanın içinde, şaşkın da bir köpek eşliğinde tuhafların da sevişip fantezi kurabileceği ihtimalini gözler önüne seriyor. Bahsi geçen fantezi bile enseste dayalı olduğundan bu insanların tüm bu yaşananları normal saydıklarını görüyoruz. Çocuk kaçırmak normal, kaçırdığın çocuğa bir süre işkence edip mahzende bir süre beklettikten sonra biz seyirciler hayatlarımızı dünyada çok fazla acı var diyerek intihar etmeden geçirebilelim diye ayrıntılarını göremediğimiz feci bir şekilde çocuk katletmek ve kurban etmek normal, adam öldürmek, çocuk öldürmek, köpeğin, adamın beynini patlatmak normal,  tüm bunları yaparken Nietzsche’ci aforizmalarla durumu rasyonalize etmek normal, aile içi ensest ilişkiler hep normal; bunlara bakıp bakıp davaları çözmeye çalışan dedektiflerse dizinin ilk bölümünde haç altında uyuyup uyanan İsa misali çarmıha gerilmek istediğini belirten Rust gibi son bölümde hastanede kendine geldiğinde bu sefer Yeniden Doğan İsa gibi elinde televizyon kumandası, mor bir göz ve yorgun bir bedenle beyazlar içinde doğrulmuş, acıyla yoğrulmuş yarı şaşkın ama en çok ben bundan sonra ne yapacağım hayatta der gibi bakarken bir parça hüzünleniyoruz sadece bu dünyaya neden çocuk getirdik biz diye(üremezsen acı çekmezsin).

image

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

GÜNEYDOĞU ANADOLU VOL 2: MARDİN

                                                                           MARDİN

“Bir gün hayatımı yazacağım.Herkes kağıt üstüne yazılanları benim hayatım sanacak, ben de hayatımı saklamış olacağım böylelikle. Saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir, biliyor musun? Herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. Kasada oturan kız gibi! Herkes kasadaki kızı görür, ama kimse tanımaz. Günün birinde yazdıklarımdan bir perde çekeceğim.” ===> Murathan Mungan image Urfa’dan Mardin’e doğru yola düşmüşken bir perde de ben çekeyim üzerine diyorum herşeyin ve herkesin, kasadaki kız gibi olayım istiyorum. Mümkün müdür? Şu an kafamı meşgul eden bir başka mühim konu ise Mardin otobüsünün geç kalkacağı ve benim için diğer bir alternatifin Viranşehir’den Kızıltepe’ye oradan ise ancak Mardin’e ulaşabileceğim gerçeği. Bu azap dolu ve türlü çeşit travmalara yol açabilecek seyahatimi yol arkadaşlarım sayesinde bir nebze çekilir kıldırtmaya çalışıyorum. Öğretmenlere denk geliyorum ve onların peşine takılıyorum, iniyoruz bir dolmuştan, biniyoruz bir başka dolmuşa. Her yer kazılı, tozun dumanın içinde yürüyoruz. Viranşehir’in adı viran, kadın belediye başkanı var ve eşeleyip duruyor anlaşılan. Birde yol boyunca bayan şoförler dikkatimi çekiyor. Allah Allah diyorum kendi kendime. Yollarda yoktu bu kadınlar, şimdi hepsi şoför olmuş, maşallah maşallah diyorum ama bir de bakıyorum hepsi entarili erkekmiş. Bakar mısınız şu işe. İnsan nasıl görmek istiyorsa öyle görürmüş. Benimki de o hesap olmuş. Gene çok erkek var etrafta(erkek görmekten bayılacağım kimin aklına gelirdi). Sınıf öğretmeni Adana’lı kıza takılıyorum bende. Tayinleri zor çıkıyormuş, oda kabullenmiş Urfa’yı, gezmeye gidiyormuş haftasonları Mardin’e. Aşk romanları okuyan, doğu gerçeğini kanıksamış ve özümsemiş romantik bir yol arkadaşım var kısa bir süreliğine. Bense otelimi ayarlamaya çalışıyorum telefonda. Kendimi Yeni Mardin’de (indirimli fiyatıyla 70 liraya) buluyorum. Kocaman bir havuzu var ama giren  yok. Çalışanlar güleryüzlü ve sevimli komi beni tatlı tatlı uyarıyor. Otel dahilinde içki tüketimi yasak ama odalara bira çıkartabiliyormuşuz( içki=sadece bira). Giysi dolabında bir adet seccade var ama buzdolabında bir bira yok(bir birayla insanlara saldırıp yoldan mı çıkılıyor, şeytanlar dolaşıyor kafamda, bir bikinim var yanımda, acaba diyorum havuzlarını şenlendirmeli miyim; ama sonra izleyici kitlemi düşünüp vazgeçiyorum, cesaret ayrı bir şey, delilik başka bir şey ne de olsa). Kendimi tuğralı odamdan atıp, eski Mardin’e, gerçek Mardin’e, asıl Mardin’e doğru yola çıkıyorum. Dolmuş bana şehir turu attırıyor. Bende mecburi atıyorum. Yüksek yüksek tepelere ev kurmalılar(hem ağlarım hem giderim versiyonu da var bunun), araçlar ve ayaklar zorlansada, gözler doyuyor manzaraya. İner inmez ertesi gün için bir tur ve hediyelik telkariler bakıyorum. Turu garantileyip, girdiğim gümüşçü dükkanında esnafın, kucağında bebeğiyle benim ardımdan içeri giren dilenci Suriyeli kadınla benim aramdaki dilemma’sına tanık oluyorum. “Siftah yapmadan geliyorlar, günde defalarca geliyorlar, bizim bundan önce dilencimiz yoktu”diye hayıflanıyor adamlar. “Burası yüksek, buralara varıncaya kadar geldiler” diyor öteki(olabilir ama bir Ağrı değil). Turistin azlığından şikayetçiler, Reyhanlı’ya bombalar düşerken, turizmden geçinen halk güvenlik nedeniyle tur iptallerinden şikayetçi. Sabancıların kurmuş olduğu Kent Müzesi ve Sanat Galerisi akşam altı buçuğa kadar açık. Rahatlıkla gezebilirsiniz. Hatuniye Medresesi biraz daha ileride. Rehberlerinizse derslerine çalışmış çocuklar. Gül kokusu ise var. Beynim bana oyun oynamadıysa evet duydum ama.. Ama’sı var işte. Sadece eşeklerle eşya taşınabilen daracık, sinematografik sokaklarında geziyorum. Resulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner, yün elbise giyer(dış görünüşüne önem vermez, kendisi yamarmış)miş. Peki Arap sanatındaki anımsama tamam ama abartı nereden geliyor, yol gösterici bu kadar sade iken? Yemek vaktinde bir esnaf lokantasında Koreli turistler görüyorum. Ve ne yapıyorum, söyleyeyim. Lokantadan içeriye dalıp kuru fasulye pilav yemekte olan turistlerin başına çöküyorum. Onlara kim olduğumu, nereden geldiğimi, Mardin hakkındaki fikrimi beyan ediyorum. Bana sordular mı peki? Elbette hayır. Üstelik bana alttan alta, ellerinde tam ağızlarına götürmeye çalışırken yarıda kalan dolu kaşıklarıyla bakarken son derece çaresiz görünüyorlardı. Bu(yani ben) nereden geldiği belli olmayan ani darbe onları alt üst etmiş gibiydi. Ama umurumda değil, konuşmam gerek. Lokanta sahibi yemek yiyip yemeyeceğimi soruyor ama benim derdim Çekiklerle(bir an şehri yabancıladım sanıyorum ve kendimi yalnız hissettim, beni en iyi bir yabancının anlayacağını düşündüm, otelde yanlış tercih biliyorum ve ben ne yaptım? Bulduğum tek turist grubunu gafil avladım. Tanrım az akıl ver yeter ama mantığımı tamamiyle alma benden böyle zamanlarda, soğukkanlılığımı kaybettirme bana, ruhuma huzur ver, kendime güven ver, korkaklığımı al üzerimden, beni ben yapanları bana hatırlat, Tanrım sen beni sev, bana yeter). Sonrasında ise ev yapımı Süryani şarabı eşliğinde gün batımını fotoğraflayıp, homurdanarak ısınamadığım otelime döndüm. Korelileri bir daha görmedim, benden korkularına otellerine sığındıklarını düşünmekteyim. Esnafın korkusu Suriyeliler, Korelilerin korkusu ben. Hayat herkes için ayrı tuhaf.

Ertesi Gün: Kasimiye Medresesi, Deyrulzafaran Manastırı, Dara Antik Kenti, Beyaz Su Vadisi, Hasankeyf ve Midyat program dahilinde(Fidnay Turizm, 60 ytl.).

Önce otobüsün içinden başlayayım. Şoförümüzün 36 yaşında ölen yengesinin cenazesine katılması, bizi asıl mesleği kuaförlük olan yeni şoförümüzle tanıştırmış oldu. Rehberimiz, önümde oturan dil, tarih ya da coğrafya öğretmeni ve eşi, ben(hemen arkalarında), sarışın bayan(hemen arkamda), kumral bey(aynı oteldeymişiz ama şikayetçi bulmadım kendisini), aslen İskoçlu ama Bodrum’da ikamet eden bir karı-koca ve en arkada dört tane örtülü genç kızımız, kelalaka 12 artı 1(şoför)  insan buluşmuş olduk sabah sabah. Sekiz buçukta başlayan toplanmamızın başında akşam 6’da dönme olasılığından bahsedilsede bunun bir ütopya olduğu sonlara gelindiğinde anlaşılmıştır.

Deyrulzafaran Manastırı: Turdan ekstra olarak giriş için 6 lira veriyorsunuz ve içeride gruplara özel rehberler var. Güneş Tapınağını, 640 yıllık Patriklik Kürsüsünü, ve tüm bölmeleri açıklıyorlar. Mezarlar doğuya dönük ve oturur vaziyette gömülüler. İsa’nın doğudan geleceğine inanılıyor ve onu yatakta değil ayakta karşılamak istiyorlar saygıdan. Grubun gerisindeyim hafiften. Aynı yalnızlık hissi. Bir papaz geliyor, 30 yaşlarında ve papaz adaylarına akustiği göstermek için, Süryanice dua okumaya başlıyor. Tek bildiğim ılık ılık yanaklarımı ıslatan gözyaşlarım. Tek kelimesinden anlamadım. Ne dediğini bilmiyorum. Ayinin yapıldığı bölüme geldiğimizde sıralara oturuyoruz. Sadece biz değil bir sürü turist var. Arkalara geçiyorum. Gözlerim az evvelki rahibi arıyor. Nihayet o da geliyor. Tek bir gülüşünü yakalıyorum. İsa’nınkine benzer sakalları var. O kadar güzel ki.. Manastır dahilinde kalıp, köylerden getirilmiş 50 kadar Süryani çocuk bu taş binalarda dillerini öğreniyor. Yeni nesillere aktarılmasını, dolayısıyla unutulmamasını sağlayacaklar. Ve benim gözyaşlarımın akma sebebi akustikten. Tek ben ağladım, tek ben tanık olmasamda. Akustik ağlatır öyle bazen. İsa ve Havarilerinin dili de. image

Dara Antik Kenti: http://m.youtube.com/watch?v=ceTrhAKUvss Dara’ya akustik bir gezi yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan olmuş bu klip(son günlerde çok işitselim). “Fiddler on the Roof/Damdaki Kemancı”nın Dara’lısı olan klipteki çocukların hepsi ya da bir kısmı karşılayacak sizleri ve tüm mekanları anlatacaklar dilleri döndükçe. Kimisi öğretmen, kimisi turist rehberi olmak istediğinden bahsedecek(rol modelleri). Biraz bahşiş vereceksiniz onlara. Vereceksiniz. Bakkaldan çikolata ya da cips alacaklar o parayla, kimisi ailesine götürecek ya da okul harçlığı olarak saklayacak. Dım dım dım.. Birde bu köyün tatlı bir delisi var(hep gülüyor, çok gülüyor), belki size de rastgelir. Dım dım dım.. image

Beyaz Su Vadisi: Nusaybin yolu üzerinde yemek molası için ideal bir yer. Menüler 20’şer liradan. Ihlara Vadisi’ne benziyor. Serin serin akan suyun çevresindeki yer sofralarına yahut benim gibi rahatsızlar için masalara geçip keyifle yemek yiyebilirsiniz. İskoç çift ve ben masamızda rahat rahat oturduk(şehirli ruhu ve konformizm böyle bir şey, insan insanı bilirmiş, bulurmuş da). İngiliz sinemasından, aktörlerinden, gazetelerinden, gazetecilerinden, planladıkları gezilerden(Galapagos’a gidecekler sta travel’la), temel eğitimin yetersiz olduğundan, dinden, Tanrı’dan(koca ateist idi, mistik bir bakış açısı yok, telepati ilgisini çekti, onun dışında kilise, cami, sinagog onun için bir anlam ifade etmiyor; onun dışında üçümüzün de ortak noktası Anthony Hopkins hayranı olmamız(kendisi Galli olur) ve sinemadaki tüm psikopat tiplemeleri unutamamamız(Hannibal, Tooth Fairy, Amon Goeth, Bill the Butcher; onlardan bir tık öte hepsine dönemsel olarak tutulmuşluğum vardır).

Hasankeyf: Dicle Nehri’nin ayırdığı Batman ilinin bir ilçesi. Baraj nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Buranın bir kardeş şehri olmalı. O da Mostar olmalı. Çarşıya serbest zaman için bırakıldığımızsa ise bir kardeş şehir daha yakışır diyorum İskoç çifte. “Marakeş”. Buranın sular altında kalmaması için çok ciddi uğraşlar veren insanlar var. Size kendinizi her yüzyılda hissettirebilecek mağara evler var burada. Keçiler otluyor, turistik ve değişik. Ben sadece oraya buraya benzettim, burası çok daha değişik. Köprünün üzerinden geçerken süratle geçen arabalar sizi asma bir köprüdeymişçesine sallıyor, zelzele oluyor sanki, köprü yıkılacak ve bizler sığ Dicle’ye çakılacağız tepetaklak. image image

Midyat: Nihayet. Son durak. Hükümet Konağı’na giriyoruz. Yukarıda fotoğraf çekimi ve gelinle damat var. Arka fonları o kadar muhteşem ki. Ortodos Kilisesi, Katolik Kilisesi ve Cami. Çepeçevre sarıyor bizi. Arkada oturan dört kızla sonunda bir araya geldik. Bir tanesi sağır dilsizlere öğretmenlik yapıyormuş. Alfabeyi ve şehirleri nasıl gösterdiklerini öğreniyorum ondan. Noktalı harfleri yapmak çok fiyakalı. Parmaklarını şıkllatıyorsun. Sihir gibi. İ’de tek, Ü’de çift şık. Bana bir harf öğretenin 40 yıl (sessiz) kölesi.. (Hz. Ali). Bu sözü söyleyen birini nasıl sevmez ki insan?image image

Daracık sokaklarını, meşhur telkarilerine bakmak için gümüşçülerini geziyoruz Midyat’ın. Günü dumur olacağımız bir olayla kapatıyoruz. Yorgunluktan oturduğumuz banka bir adam yaklaşıyor. Derdi İskoçlarla. “Sizinle ingilizce konuşmak istiyorum. Malum fazla turist yok, haydi konuşalım, İngilizcemi ilerletmek istiyorum” diyor. Yorgunluktan ve şaşkınlıktan adama bakıyoruz. İngiliz kibarlığı devreye giriyor ve kadın “o.k.” diyor. Kocasıyla göz göze geliyorum, ne yapalım der gibi bana bakıyor adam(mevzu bahis olan İngiliz koca 1.90 ve boyunca da kilosu var). Adamı kovamıyorum çünkü hanımı onay verdi, ama kocası istemiyor, karşı tarafsa kırık ingilizcesiyle akıllara ziyan bir dialoğa girdi bile. Bereket tur rehberi imdadımıza yetişiyor ve yaka paça otobüsümüze doğru gidiyoruz. Yolda beni bir gülmedir alıyor. Çifte dönüyorum ve bunun tam tersi İngiltere’de benim başıma gelmeyecektir diyorum(Londra’ya gidip birkaç İngiliz’in boğazına yapışasım var). Bu yıllardır olan bir hadisedir. Dil dile değmeden dil öğrenilmez lafı nesilden nesile yurdum insanına aktarıldıkça ve bunun yani sokak ortasında turist benimle konuşur diye yakasına yapışmanın yanlış olup ikaz edilmesi gereken ayıp ve rahatsız edici bir şey olduğu söylenmedikçe, söylense bile umursanmadıkça böyle komik, saçma salak, anlamsız anlar yaşanacaktır sıkça.

Mardin Merkez’de Tur Abdin’de konaklıyorum ve şehrin insanlara şiir yazdırma potansiyelini seziyorum. Elbette ev yapımı şaraplarının etkisi var bunda. Önüme serilmiş Mezopotamya bana bir akşam daha kendimi sonsuz hissettiriyor. Ve başımı yastığa koyar koymaz uykuya dalabilmenin lüksünü yaşıyorum dört kişinin rahat rahat kalabileceği odamda. Üç ay öncesinin zevkiyle kafamda iki şarkının gidip geldiğini anımsıyorum: Servet Kocakaya’dan “Gewre” ve Ilena Eliya’dan “Susin”. İkincisi ağır basıyor galiba. Halk türküsüymüş.

http://m.youtube.com/watch?v=PQT4P6VbrgQ

Kaldığım otelin sahibi olan bey son derece enteresan, ben yola çıkmadan kahvaltıda uzun saatler sohbet ediyoruz. Değişik bir dünya görüşü var. Bana enteresan bir şey söylemişti. O sözler bana yeni kitabımda gerek. Demem öyle kolay, paylaşmam öyle hemen.. 20130913_180201 image

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: