KIBRIS / KİPRIS VOL 4 : LEFKOŞA

image

Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar,
Taş gibi idin, çok gönül kırdın yeter!..
Toprak ol, üstünde hoş güller biter..      
Hz. Mevlana

KIBRIS / KİPRIS VOL 4 : LEFKOŞA

Bölünmüş bir şehrin görünmez kapılarının birinden giriyorum Lefkoşa’ya. Üç kapılı şehrin kuzeyindeki Girne Kapısı’ndan nam-ı diğer Vali Kapısı’ndan giriyorum içeriye. Şehrin en önemli ve en işlek girişiymiş burası. Surların bitiminde, Girne caddesinin başında iniyorum arabadan. Lefkoşa Mevlevi Müzesi’nin önünden geçiyorum. Yazın diyordu gelmeden şoförümüz, hele de haftasonu geldi miydi sokaklarda çarşı iznine çıkmış askerler dışında sivil göremezmişiz. Gene öyle. Sabah sabah evci çıkmış erler hem nıspeten ucuz olan çarşısından eksiklerini tamamlamak hem de kız tavlamak peşinde aynı yollarda bir yukarı bir aşağı dolaşıp duruyorlar bu son derece ulvi amaçları peşinde, çapkın ve telaşlı görünüyorlar bu halleriyle. Gezinsinler bakalım, ezsin dursunlar asfaltları, kaldırımları. İnsanoğlu her yerde benzer dertler peşinde, hiç değişmiyor ki telaşları.

image

Lefkoşa’nın tarihi binalarla bezeli sokaklarında zaman atlamamak imkansız. Bankalar, dükkanlar, devlet daireleri -çalışanları ve esnafıyla canlıymış gibi duran tarihle beraber nefes alıp vererek yaşıyorlar. Binalar kurumları, kurumlar insanları yaşatıyor bünyesinde. Kendi telaşlarından sıyrılabilmiş olsalar hissedebilecekler belki bu tuhaf yalıtılmışlığı. Zaman yolculuğuna çıkmış gibiyim. Böyle hissediyorum her defasında Lefkoşa’ya geldiğimde. Bir başkadır Lefkoşa. Bir varmışlar bir yokmuşlar tüm bu mimariyi var eden insanlar. Bir yaşamışlar, bir ölmüşler. İsimsiz kahramanlar, sanatları, zanaatleri, akılları, ustalıkları ama illa ki benzer dünyevi dertleriyle bir tarih bırakmışlar gerilerinde. Taş ustalarından, dökümcülere, bakırcılardan seramikçilere uzanan meslek erbaplarının alınteriyle yoğrulmuş taşlara, toprağa, duvarlara karakterini veren gizemli ellerin sahiplerinin dilleri olsa da, anlatsalar bir bir. Benimse gelip de yakama yapışan ve uzunca bir süre benimle kalmakta direnen melankolimle beslenen kaynağı belirsiz duygusallığımla baş edebilmem gerekiyor bu tarihi dokunun içinde.

2016-01-22 09.29.24

Osmanlı döneminden günümüze kalan iki handan biri olan Kumarcılar Hanı’nda restorasyon çalışması var. Giriş kapısının önünde çalışan üstü başı, yüzü gözü boyalı işçileri görünce, gözümün önüne hummalı bir çalışma içerisinde bir yandan kartonpiyerleri tutturmaya çalışırken öte yandan çift kat saten boya çekerkenki halleri geliyor. Dört duvar bırakmış, işçilerine emir yağdıran kıl bir müteahhit var sanki başlarında. Beklenen bebek odası, beklenen bebeğin büyüdüğündeki yaşam odası yani genç odası, ebeveyn banyolu yatak odası, manzara göreceğim diye yerlere kadar kırılmış pencereler ve bir türlü ne istediğini müteahhite doğru düzgün anlatamamaktan ötürü delirmenin eşiğine gelmiş çiçeği burnunda burjuva bir karı koca. Bu akıl almaz düşlerle geçiyorum Han’ın önünden hülyalı hülyalı. “Kafamda bir tuhaflık” var sanki. Tek bana mahsus olduğunu sanmıyorum. Umuyorum en azından.

2016-01-22 09.44.35

 

Kafamdaki hiç geçmeyen tuhaflıkla kendimi Derviş Performansı’nda buluyorum. “Gel, kim olursan ol gel” diye seslenen bir çağrıya kulak vermemek mümkün değil şu koskoca küçük dünyada. Fazla Türkçe bilmeyen iki Pakistanlı genç gerçekleştiriyor ritüeli. Bir tanesi yeni başladığından henüz daha acemi. Dönüşleri tamamladığında elini göğsüne dayıyor dengesini bulmak ister gibi, bir parça da sakinleşebilmek için. Belli etmemeye çalışarak içinde biriktirdiği son büyük nefesi bırakıyor belli bir tempoyla, küçük küçük. Başının dönmekte olduğunu gözlerindeki panikten anlıyorsunuz. Mesleğe ilk başlayanlardaki acemilik ve ürkeklikle kendini kollayarak hareket ediyor. Ama diğeri bir başka. Onda işin ruhuna teslimiyet var. Kendini bırakarak dönüyor. Kaderine razı gelen bir kurban sanki. Az evvel üzerinde kazağı ve kot pantolonuyla bana performans hakkında bilgi veren, İngilizcesi yetersiz oğlan gitmiş, yerine başında sikke, üzerinde beyaz elbisesi-siyah hırkasıyla teslimiyetçi, her şeyi yapmaya hazır olgun bir adam gelmiş. Dünyanın tüm kötülüğünü üzerine alacak kadar güçlü bir adam aynı zamanda. Dönüşlerini tamamladıktan sonra tedirginlik yok üzerinde. O durunca dünya da duruyor bir an için olsa bile. Teslimiyet bu işte. Tüm kaygılarından arındığın, hiçbir şeyden korkmadığın, kaderinle savaşmadığın, kafanın içindeki sesleri susturabildiğin andan itibaren başlıyor. Ben çok denedim başaramadım. Vesveselerden kurtulamadım. İçimdeki sesi bastıramadım. Buna en çok yakınlaştığım zamanlar ise seyahate çıktığım zamanlar oluyor. Bir rüzgara, bir insana, bir anın güzelliğine kapılıp gidiyorum öylece. Ortak bir ruh var beni götüren getiren insanların içinde. O gizli ortaklık bir araya getiriyor bizi, tesadüf yok işin içinde.

image

image

2016-01-22 09.18.42

Kafamdaki tuhaflığa alışmışken(acaba mı? alışabilseydim mevzu eder miydim acaba?), bir sonraki durağım olan Kıbrıs’ın en önemli Osmanlı-Türk eserleri arasında yer alan “Büyük Han”a geliyorum. Yerli yabancı turistler burada oturuyor olmaktan memnun görünüyorlar. Diyarbakır, Sur’daki Hasan Paşa Hanı’nda oturduğum geliyor aklıma. Çok uzak olmayan bir zamanlarda. Şimdi kim bilir ne haldedir? O evler, o binalar, delik deşiktir şimdi  oralar. Devlet Baba, Devlet Baba, biz seni Baba bildik, Baba dedik sana, anlatsana bize neler olduğunu oralarda. İnsanın insana ettiği olarak hatırlanacak tüm bu yaşananlar, yazık değil mi o insanlara, yitip giden yaşamlara?

image

image

image

image

Zamanın Kıbrıs beylerbeyi, Arab Ahmet Paşa’nın aynı adlı sokağındaki camisi de kapalıydı. Demir kilit koymuşlar iki ayrı giriş kapısına birden. Uzaktan fotoğrafını çekiyorum. Sessiz sakin bir yer burası. Aslına bakarsanız Lefkoşa’nın tüm arka sokakları sessiz ve de sakinler. Bir sürü güzellik seriliyor önünüze siz içerisine girdikçe. En önemlilerinden biri olan Ermeni Kilisesi ve Manastırı’na 2015 Avrupa Miras Ödülü verilmiş. Çok beğendim mimarisini. Güvenlik görevlileri dışında tek ben varım burada ve tüm sokakta. Çıt çıkmıyor. Dışarıya çıkıyorum. Bir düşüncedir alıyor beni. Neden buradayım? Yine! İnsanlar neden bu kadar suskunlar ve de sıkıntılılar sanki başka bir alemdeymişçesine? Bir vitrin düşünün, camekanın gerisinde cansız mankenler donuk ve uzaklarda bir yerlere asılı kalmış bakışlarıyla duruyorlar öylece ve sizi görmüyorlar hiçbir şekilde. İşte bu sokaklarda aynen böyle karşılanıyorsunuz. Sıcaklık değil, bir sıkıntı var hiç geçmeyecekmiş gibi duran. Sınırda sıkışmış kalmış, insanların dillendiremediği acılar belki bunlar. Belki de memleketini bırakıp gelmiş olmanın verdiği sıkıntı. Biraz parasızlık, çaresizlik, kimsesizlik. Ben de kimsesizim bu yollarda. Bir bulutun içinde sıkışmış kalmışız hepimiz, isteyip de düşemeyen cinsinden. Bir düşsek rahatlayacağız ama… Ama’sı var işte.

image

image

image

image

 

image

image

Arab Ahmet Sokağı ve çakıştığı tüm sokaklar sessiz ve sakinler. Dükkanından başını çıkartıp bir sigara yaktıktan ve içip söndürdükten sonra tekrar mekanına dönen beyaz saçlı bir centilmen beyle paylaşıyorum sessizliği. Usulca selamlaşıyoruz gözlerimizle. Bir zaman sonra top oynamak için dışarı çıkmış iki oğlan çocuğuyla da bir başka sokağı paylaşıyorum. Bana şüpheyle karışık, gitse de oynasak rahat rahat der gibi bakıyorlar. Öyle bir şey oluyor ki tek katlı evlerinin bahçesindeki masada oturmuş da çay demleyen kadınları görünce ne yapacağımı şaşırıyorum. Konuşmaya çalışıyorum sevinçle. Bu coşkumu kavrayabildiler mi o anda bilemiyorum ama ne sorsam uyuşturulmuş gibi, büyük bir sakinlikle ağır ağır cevaplıyorlar. Beni davet etmelerini bekliyorum çaya ama oralı olmuyorlar. O an onlarla oturmayı ne çok istediğimi anımsıyorum. Sokakların yalnızlığı benim yalnızlığımı katladığından mıdır, çok canım sıkılmıştı bir an. Tarif doğrultusunda ilerledim ben de çaresizce. Sağ yanıma aldım Yeşil Hat’tı. Dünyanın bölünmüş son kentine soluk bir bakıştı bu sadece. Alelade bir bakış. Bakmakla değişen bir şey olsa keşke. “Zahra Sokak”, geldim işte sana nihayet. Eski Rum evleri öyle sessiz, öyle terk edilmişler ki, onların sükuneti bulaşıyor üzerime. Öksüremiyorum korkudan, yutkunuyorum sadece. Sokağın en görkemli evinin yanındaki evden bir bey çıkıyor. Şaşkınlıkla bakıyoruz birbirimize. Birkaç soru soruyorum, o da cevaplıyor. Özel izinle sadece sokağın en görkemli evinin sahibi olan İngiliz tadilata gidebilmiş. Trilyonluk buralar çok kıymetli diyor. Oturan mı, çalışan mı anlayamıyorum. Soramıyorum da. Sonra o da gidiyor. Kalıyorum tek başına. O kadar ıssız ki buralar. Hayatım boyunca çamaşır, çamaşır ipi, mandal görüp de mutlu olduğum anlar Lefkoşa’nın arka sokaklarını hatırlatacak bundan sonra bana.

2016-01-22 09.50.11

image

image

image

Tarihin içinde kaybolmak insanı hüzünlendiriyor bir süre sonra. geçtiğim yollardan dönüyorum tekrar tekrar. Kayboluyorum, buluyorum yolumu, sonra tekrar kaybolup tekrar buluyorum. Çarşıya, insanların arasına karışmam gerek. Rüstem Kitabevini buluyorum. Gloria Jeans’in yanında ve tabelasız olarak kitabevinin içine girince ancak anlıyorum doğru yere geldiğimi. Baba mesleğini sürdüren ve özellikle Kıbrıs’a dair kitap almak istediğinizde size incelikle yardımcı olan kızı var içeride. Sohbeti, bilgisi, görgüsü yerinde, kültürlü bir hanım. bir uğramadan geçmeyin derim ben de size, eğer Lefkoşa’ya gelmişseniz. Buradan edinmiş olduğunuz kimi kitaplar Türkiye’de yok çünkü. İçeride de harika bir cafe’si var.

image

SONUÇ :

Bundan önceki üç Kıbrıs yazıma da ayrı ayrı koymuş olduğum giriş bölümü yerine bu son bölümde bir sonuç bölümü koyuyorum sizleri çok fazla sıkmamasını umarak. Beni okumaya devam etemiz temennisiyle.

Kıbrıs seyahatime Girne’de başladım. Başkent Lefkoşa’da tamamladım. Sandım. Daha bitmedi halbuki ve hem sınırlı hem de bölünmüş günler adayı fethetmeye yetmedi. Fetihten kastım zirveye bayrak dikmek değildi elbet ama gizliden istemişim galiba ben de kendime has amblemli bayrağımı dikmek bir yerlere. Adanın kendine has yalıtılmışlığı bu hissi veriyor belki de. Sahip olmak, yetiştirmek, büyütmek istiyorsun onu, göstermek istiyorsun hayatı, elinden tutmak istiyorsun her düştüğünde. Yavru vatan Kıbrıs çok sevdim seni, hep sevmişimdir ben seni. Ağır ağır taşıdığın tüm gama, kedere rağmen.

En uzun yürüyüşümü Lefkoşa’da yapmışım. Tam 24890 adım. Sanki çöle düşmüşüm de en yakın su kaynağını bulmak için kızgın kumların üzerinde, yakıcı da bir güneşin altında pusulasız ilerliyormuşum gibi. Her ne arıyorduysam bulup bulmadığımı henüz tam idrak edemiyorum ama bir şeyden eminim bu dünyada ne yaparsan yap önce kendin için yapmalısın, başka çaren yok çünkü. Kamil insan olmak için önce kendini bulman gerek, kendini kendine ispat etmen gerek. Diğerleri konuşsunlar mühim değil. Onlar hep konuşurlar zaten. Tek yaptıkları konuşmaktır. Aynen.

Beden kalbin ülkesidir diyen bir diğer büyük mutasavvıfın yazdıkları bundan sonra bana rehber. İçimdeki hayvanla boğuştum durdum kendi kendime. Çiyliklerim oldu, çok düştüm, çok kanım aktı, çok kalp kırdım bazen isteyerek yaptım, bazen istemeden. Her yolculuk kendini bulmakmış. Yolculuklarımı sabredip de okuyanlar, hepinize teşekkürler. Okuduğunuz her kelime altın olsun. Benden size armağan olsun. Bu dünyada başka bir miras bırakamam sizlere. Geniş ve girgin düşünmek gerekmiş. Ah bir de karşılıksız sevmek gerekmiş. Hayat sevmezsen geçmiyormuş çünkü. Ben ara ara seviyorum gene de seni. Sen de ne bu dünyada ne de ötesinde sakın unutma beni. Unutama beni.

image

image

image

KIBRIS / KiPRIS, VOL – 1 : GİRNE

 

2016-01-16 03.11.14

KIBRIS / KiPRIS, VOL 1 : GİRNE

GİRİŞ :

“Hafif, yumuşak adımlarla yürü, piano pianissimo.” Lawrence Durrell, Kıbrıs’ın Acı Limonları

Bir kez ve ilk defasında anne karnında geldiğim güzel Akdeniz’in kötü günler de görmüş ve geçirmiş ve dolayısıyla hayatta görmüş geçirmiş yaşlıca bir adasının kuzey sahilinde konuşlanmış Girne’sinde kalmak üzere yola çıkıyorum. Kulağımdaysa Durrell’in,  “Benim sonradan edinme memleketim” olarak tanımladığı Kıbrıs için yazdığı “Acı Limonlar”ından fısıltılar var. Piano Pianissimo. Yalnız değilim kısaca. İlk durağım uçağımın ineceği başkent Lefkoşa. Önceden inmiş iki tane daha uçak var ve bizimkisi üçüncüsü(ikiden sonra üçün geliyor olduğunu bilmeyenler vardır diye düşünüyorum). Varış noktasına gelmiş şehirlerarası otobüs terminalinde kendisine ayrılan yere park etmeye çalışan bir otobüs telaşsızlığı var uçağımızın üzerinde. Aynı rehavetle İstanbul Atatürk’e indiğimizi hayal etmeye çalışıyorum. Olmuyor. Nazlı nazlı park yerine yerleşiyoruz. Fazla nazlanmadan da bir futbol sahası büyüklüğündeki minicik havalimanına inip, gümrüğe doğru yürüyerek gidiyoruz. Bavullar gelmiş bile. Her şey şipşak gelişiyor. Girne otobüsüne biniyorum. Son boş koltuk. Arapça konuşan Suriyeliler var benim oturduğum tarafta. Her Arapça konuşan Suriyeli midir? Değildir elbet ama indiklerindeki kederli ve tasalı hallerinden anlaşılıyor turistik bir gezi yapmadıkları. Bir tanesi yaşlıca ve hiç durmadan bağır çağır telefonla konuşuyor. Onlar indiğinde arkamdan bir erkek sesi “Neyse ki indiler kurtulduk, başımız şişti burada.” diyor. Bunu söyleyen erkek hemen arkamda idi. Bağır çağır konuşan erkek de onun tam arkasında idi. Ve evet çıldırmış gibi konuşuyordu ama gene de hemen arkamdaki başı şişen erkeği daha fazla yüreklendirmemek adına, kalan yolcular olarak sesimizi kesiyor ve sadece oturduğumuz yerden tebessüm ederek karşılık veriyoruz kendisine, onun göremeyeceği şekilde. Aynı esnada kabanımın bir parçası olmaktan sıkılmış görünen başlığı intihar etmek suretiyle kendisini yere atıyor. Saniyesinde çaprazımdaki bir başka Suriyeli bana uzatıyor(Nereden mi biliyorum, biliyorum işte açık arayan okuyucu, ben çok şüpheciyim bunu sakın unutma, beni de sakın unutma, adımı kazı aklına). Anında teşekkür ediyorum ve derhal hafifçe dışarı doğru meyletmiş olduğum bacaklarımı ön tarafa doğru uzatıyorum. İnsanların birbirine şüpheyle yaklaştığı zamanlar bunlar ve yolculuğumun kalan kısmını kabanımla başlığının arasını yapmakla geçiriyorum. Küçük işler insanı hayattan uzaklaştırıyor. Otobüsten kopuyorum. Huysuz iki parçayı olanca beceriksizliğimle bir arada tutmaya çalışma çabam etrafımdaki beylerin ibret verici ve kınayan, aynı zamanda sabırsız bakışlarıyla sürüp gidiyor. Fermuarı yerine dakikalarca geçiremeyişim yüzünden pencere tarafındaki bey of diyor. Beni, eli dikiş tutan anneleriniz mi sandınız? Bir fermuarı bile geçirmekten acizim. Aynı zamanda bir yırtık gördü mü de giymiyorum ya da yırtık pırtık devam ediyorum yoluma. Çok çaresizim ama belli etmiyorum kimselere. Yazdığım en tuhaf giriş yazısı oldu bu, hislerim o yönde. Zaten benim de üzerimde sıcak bir yere gelişimden ötürü garip bir rehavet var. Sahi iklim değişti. Kıştı, yaz geldi bir anda.

2016-01-16 03.55.57

GİRNE:

“Girne
İçine girme
Girersen eğlenme
Eğlenirsen evlenme
Evlenirsen çocuk etme!” Türkü

Kıbrıs’ın beş ilçesi arasında turistik yoğunluğun en çok olduğu yer burası. İçi dışı yedi yıldızlısına kadar bir sürü otelle bezenmiş bir casino cenneti. Her otelin bir de casinosu var. Otelsiz öksüz casinolar da var. Bu yoğunluk istihdamı da getiriyor beraberinde. Dünyanın her milletinden olma işgücü işyerlerini, izin günlerindeyse sokakları şenlendiriyor. Bu yüzden rengarenk Girne’nin sokakları. Merkezdeki Simit Keyfi’nde çalışan çekiklere Koreli misiniz, Çinli misiniz diye sorduğumda Vietnam cevabını alıyorum. Şaşırıyorum.  Mutfakta Pakistan ve Bangladeşli çalışanlar göze çarpıyor. Özbekler çat pat Türkçeleriyle servis elemanlığına daha yatkınlar. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor burada da. Toprak kıymetli, dolayısıyla evler pahalı, kiraların kimi zaman sterlin üzerinden olduğu söyleniyor. Eskiden İngiliz idaresinde olan adada pound zaafiyeti devam ediyor anlaşılan. Halk her şeyden yakınıyor(aynı biz). Domatesin kilosu altı lira, marketler ateşpaha, maaşlar aynı para, mazot yüksek lira, turistler otelden, casinodan burunlarını çıkarıp da havayı koklama nezaketini göstermiyorlar bile bir defa… Kendimi ya Antalya’da, ya da Bodrum’da öfkeli esnaf arasında kalmış gibi hissediyorum şu anda. Tek fark kimsenin Erdoğan’dan şikayet etmiyor oluşu. Bazen ama kazara ismi dudaklardan dökülse de unutuyorlar sonradan bir hiç gibi. Kendilerini Türkiye’nin üvey evladı gibi görseler de, kendi cumhurbaşkanları, başbakanları var. Çok da öksüz sayılmazlar aslında. Eskiden Türkiye’de daha iyi karşılandıklarından şikayetçiler(sanıyorlar ki bizi her gün kucaklayan kanatlar var burada, ölmeden günü geçirmeye çalışıyoruz biz de Akdeniz’in öte yakasında). Kıbrıs’a gelip uzun süre önce buraya yerleşen ve çalışma hayatının içinde aktif olarak yer alan halk, gurbetlikten sıyrılmış, ekonomisi, siyaseti, geçmişi, geleceğiyle adasını sahipleniyor her konuşmasında. Çifte vatandaşlıkları var her birinin. Artık ada zorlaştı diyorlar. Üç çocuğu olan bir adam üçüncü çocuğu için hakkı olan vatandaşlığı alamıyormuş bir türlü. Vermiyormuş ada. “Ada” kelimesi burada siyasi bir kimliği de sergiliyor aynı zamanda. Ne başbakan, ne cumhurbaşkanı, varsa yoksa ada ada ada. Ada bırakmıyor, ada istemiyor… Hisleri olan bir ada Kıbrıs Adası. Üzme Adası halkını. Onlar sana ne kadar çok güvenip, senden ne çok şey istiyorlar, bilemezsin. Bilme de zaten. Yoksa bırakır kaçarsın.

2016-01-18 01.55.40

2016-01-18 01.54.02

Bazen hava öyle tatlı oluyor ki, sanki bahar gelmiş gibi hissediyor insan. Tatlı tatlı esiyor hiç üşütmeden. Limanda bir tur atıyorum önce. Rocks Otel barkovizyonda Doktor Jivago’dan kareler gösteriyor. Hangi saatte gelirseniz gelin Saint Petersburg ve Ömer Sheriff ya da uçsuz bucaksız karın ortasında köpeklerin çektiği kızak görüntüsü çıkıyor karşınıza. Yeni Yıl’ı donarak karşıladıklarını, kar bile gördüklerini söylüyorlar. Antalya’yı yazın ulaştığı elli dereceyle ılık olarak nitelendiren ada halkı için karı görmek bir hayli enteresan olsa gerek. Donduk biz burada diyenlerden biri Sivas’lıydı ve sonrasında şaşkın şaşkın bana baktı. Soğuğun anavatanı olan bir Sivas’lı olarak “Biz çok üşüdük” demesi benim de garibime gitti. Anlayacağınız soğukla, karla kışla tuhaf bir ilişkisi var yöre halkının, pardon düzeltiyorum ada halkının. Bir taraftan lapa lapa yağmış diz boyu olmuş karın, kalpakların, kızakların özlemini çekerken, diğer yandan başlarına geldiğinde ne yapacaklarını, nasıl baş edeceklerini bilemiyorlar gibi. Kışın Kıbrıs nasıl diye bana soracak olursanız, en azından temmuzun bayıltıcı, ağustosunsa çıldırtası sıcağından bin kat iyi cevabını verebilirim size. Ama asla yarım ağızla değil. Çıkartmanın yapıldığı aylardan ağustos ayında özellikle, gaziler ve sonra da ada halkı arasında nabızlar yükselir, sinir katsayısı artar derler. Kahvelerde yüksek sesle ve öfke içinde konuşurmuş insanlar. Bu bir rivayet mi? İki kişiden duyduğum, bir de bir kitaptan okuduğum, ama neticede burada yaşamış insanların gözlemleri. Kıbrıs’a bir de kışın gelinir. Gezmek için en güzel mevsim her zaman bahar olsa da. Çünkü kendine özgü karmakarışıklığıyla Girne Limanı’nda bekleşen tekneleri, yağmurdan sonra dağların üzerinde oluşan buharın bulut olup nazlı nazlı çözülüşünü, denizin renginin ara ara turkuaz, ara ara yeşile çalışının güzelliğini görmek için bir de kışın gelinir buralara. Öfkeli Karadeniz’den, kalabalık Ege’den daha güzelmiş Akdeniz. Şimdi anladım. Ortasında ise bir keman misali tek başına ama kalp kırıklığıyla yaşayan bir ada varmış bir taraftan Türkiye, diğer taraftan çeşit çeşit Arap ülkelerine göz kırpan, aynı kareyi pardon karayı paylaştığı diğer yakayla anlaşamayan(misafir misafiri istemezken, ev sahibi ne yapmasın?) Atatürk Lozan’la birlikte İngiliz yönetimine devredilen adanın stratejik öneminden bahsetmeden geçmez. Ne Rodos, ne Girit; Kıbrıs’ın konumu bir başka imiş ona göre. Bence de. Ayrıca dünyanın denizyolları üzerinde bulunan adanın, konuksevmez, savaşçı doğuya işleyen bütün ticaret gemilerini her zaman doğrudan ilgilendirdiğinden bahsetmiştir Durrell’de anılarında.

2016-01-11 01.18.56

2016-01-16 23.29.54

2016-01-18 01.59.23

2016-01-18 02.15.33

2016-01-11 01.29.00

Tak tak, çat çat, flashlı, flashsız, yer, gök, bulut, liman, tekrar liman, kaleden liman, liman ama gecesi ayrı gündüzü ayrı, cafeler, restoranlar, minik objeler, kuşlar, koyunlar, çobanlar, çocuklar, evler, çitler… Sürekli fotoğraf çekiyorum. Tüm dünyam Kıbrıs oluyor ama Kıbrıs bundan memnun mu onu kendisine sormuyorum nezaketen de olsa. Bir cevabı var ama sabırlı davranıyor. Bir kez daha bir kara parçasının üzerinde barındırdığı canlılardan bağımsız olarak atmakta olduğu bir kalbi olduğunu düşünüyorum. Bu en çok adalarda yaşadığım bir durum. Kıbrıs’sa içlerinde yani benim gördüğüm adalar içinde en özel ve en dramatik olanı.

2016-01-16 21.29.03

2016-01-16 21.30.13

HZ. ÖMER TÜRBESİ :

Girne’de ve tüm Kıbrıs’ta ulaşım sorunu var. Ada büyük. Tarihi turistik yerlere ve diğer ilçelere ulaşmanız bir hayli güç. Dolmuşlar her yere gitmiyor. Araba kiralasanız sağdan akan trafikte soldan soldan gitmek çok kolay değil. Bense bir fermuarı bile geçiremiyorum. Bu yüzden ilk şoförüm Konya’lı. Yetmiş beş yılında, çıkartmadan hemen sonra gelmişler. Bir sürü anlatmayı seviyor. Bir sürü bir sürü daha anlatmayı seviyor. Sonra bir sürü bir sürü daha. Zaten bu seyahatimde en çok ve en önemli bilgileri şoförlerden alıyorum. Yollara, ekonomiye, politikaya, buraya, oraya, her yere daha hakim kimseyi bulamazsınız şu adada. Çok okuyan mı çok gezen mi bilir diyecek olursanız, bu insanlar aynı mıntıkalar içerisinde de olsa, sürekli dolaşım halinde olduklarından farklı farklı insanlardan bilgi edinme, sonra o öğrendiklerini paylaşabilme, dolayısıyla daha da çok bilgi edinme potansiyeliyle günden güne birer bilgi canavarına dönüşüyorlar. Yıllardır müşteri gezdire gezdire tarihe hakim olmuşlar. Yollar onlardan soruluyor. Neresi kimin, kimlerden kalmış, çolukları, çocukları, ataları, dedeleri, her şeyi, herkesi biliyorlar. Müşteri gittiği yerde gezerken, onlar bir çay bahçesi bulup sohbet ederek daha da bilgilenmiş oluyorlar aldıkları en son haberlerle. Sizden önde giden adamlara kulak vermekte fayda var her anlamda.

“Eskiden hırsız arsız yoktu. Arabayı çalsa nereye götürecek ki? Denize mi atçek? Şimdiyse dağ daş ev.”  Bir taksi şoföründen adanın asayiş saptaması

2016-01-16 21.45.25

Girne’nin birazcık dışında, Çatalköy’ün en ileri noktasında, ıssız bir kumsalın ucunda bulunan iki katlı Bodrum evlerini anımsatan tekkenin varlığı turistlerin yaz geldiğinde kumsalından denize girmeyi önlüyor mudur bilinmez ama, içerisinde yedi mezar, bir imam bir de Ahmet Fuat barındırmakta. İmam tamam da, Ahmet Fuat kim derseniz, pos ve beyaz bıyıklarıyla sizi içeriye buyur edip, sonra da Allah bahtını açık etsin sözünü içten bir şekilde sarfederek sizi uğurlayan biri olarak kalıyor hafızamda. İmam çekinik dururken, kendisi hem tekke, hem de çevresi ve içerisindeki mezarlar hakkında gerekli bilgileri veriyor. Allah burada bir yerdeyse ya diyor, camekanın gerisindeki yan yana dizilmiş yedi mezarı gösterirken. Kim bilir? Ama gerçekten ya oradaysa, ya da merhameti benden bir lokma yiyecek isteyen ve teşekkürü iştahında saklı kemikli sokak köpeğinin kursağında gizliyse…

2016-01-16 21.40.37

Beni içeriye buyur ettiklerinde namaz saatine denk geliyoruz. Onlar içeride namazlarını kılarken bir hanım çıkıyor, tam da ben kararsız kalmışken. Beni kadınların namaz kıldığı ayrı bir bölmeye davet ediyor. O namazını kılıyor. Bense derinleşemiyorum. Uçak yolculuğu yaptım, hava değişti, su değişti, iklim değişti, bir sürü yabancının ortasındayım. Derinleşeceğime bakmakla yetiniyorum sadece.

BELLAPAIS (BEYLERBEYİ) KÖYÜ VE MANASTIRI :

“Bellapais’de yaşayanlar dünyanın en tembel insanlarıdır. Kıbrıs’ın en iyi huylu insanları aynı zamanda.” Lawrence Durrell

-Bellapais’ye niçin geldin?
-İçki içmeyi öğrenmeye geldim.
-Pirin ben olacağım.    Kıbrıs’ın Acı Limonları’ndan

”Koruyor sükunetini dökülmeyen gözyaşları gibi.”  Acı Limonlar şiirinden

2016-01-16 22.55.31

Yakındoğu’nun gotik şaheseri tanımlaması kullanılmış manastırın kendisi için. Barış Manastırı anlamına geliyor kelime anlamı Fransızca’dan çevrildiğinde: “Abbaye de la Paix”. Ama köyün barındırdıkları sadece güzel manzaralı ve güzel görünüşlü bir manastır değil elbet. Köyün içerisinde ufak bir seyahate çıktığımda kış nedeniyle kapalı evlerin içinden kısık kısık çocuk sesleri geliyor. Bir küçük pencere açılıyor ve Antakya’lı Meryem’le iki yaşlarında evde tıkılmaktan asabı bozulmuş bir çocuk feryat figan yarı belleri dışarıda havayı kokluyorlar. Her yer o kadar ıssız ki, oğlan bağırdıkça içim ısınıyor. Babası işteymiş. Sanayide tamirciymiş Meryem’in oğlunun babası, adını unuttuğum, çocuk..

2016-01-16 22.57.29

2016-01-16 22.52.02

Meryem’in evinin az yukarısında Acı Limonlar’ın yazarı Lawrence Durrell’in evi var. Kışları kapalı olan bu ev yazın bir aylık bir süreliğine eşinin kardeşi tarafından açılıyormuş ve kitap satışı oluyormuş burada. Şimdiyse sokak köpekleri tarafından havlana havlana kovalanıyorum. Küfreden köpekten fenası yoktur emin olun. Ağız dolusu sövüyorlar bana.

2016-01-16 22.51.01

2016-01-18 02.01.40

2016-01-16 22.54.36

Haliyle bir köyde bulunduğumdan, o köyün bir de muhtarı var, o muhtarın da bir sekreteri. Emine isminde. Kiprıslı kendisi. Kiprıslı Kiprıslı konuşuyor. Durrell’in evini tarif ediyor. Değirmene gitmemi tavsiye ediyor. Kendisiyse yazları serinlemek için ailesiyle birlikte Antalya’da otele gidiyor.

Ne yapabilin, ne görebilin bu evrende söylesene Emine…

2016-01-16 22.45.52

 

2016-01-16 22.47.11

Tarihi Değirmen Cafe’nin içerisine giriyorum. Tevfik Ataç buranın işletmecisi. Yirmi iki yıl Girne Doom Otel’de çalışmış. Şimdiyse burada. Bana içerideki makineleri tek tek gezdiriyor. Çok hoş bir yer olmakla birlikte boş maalesef mevsimsel nedenlerden. Baharda ne tatlı şarap içilir burada. Seneler öncesinin, antikalaşmış, hantal iş makinelerini geziyoruz beraber. Bunlar un ve zeytinyağı üretiminde binbir zahmetle çalıştırılan makineler olmakla birlikte, oldukça da nostaljikler. İngilizler makinelerden birinin üzerindeki kendi eski markalarını görünce önce şaşırıp sonra seviniyorlarmış. Bu, bir gün Avrupa’da bir Anadol’la karşılaşmak gibi bir şey olsa gerek. Herkes milliyetçi, herkes atalarının, geçmişinin peşinde ve tarih bir şekilde çıkıyor karşımıza bir gün bir yerde bir vesileyle. Gelelim mekanın işletmecisine(ne tuhaf bir söz öbeğidir bu böyle). Tatlı dilli, sempatik, konuşkan bir adam var karşımda. Ben sormadan tatlı tatlı anlatıyor Tevfik Ataç. Vatandaş olduğundan Rum tarafına geçebiliyormuş. O taraf daha temiz diyorlar diyorum. Avrupa Birliği ve İngiliz Kibarlık Reçetesinden nasibini almış Rumlar bahsettiklerim. Burada esas olan kaynaşmaktan ziyade, vaziyeti idare etmeye odaklı. İnsanlar birbirlerini idare ediyorlar hiç olmayacağı kadar. Çünkü burada herkes gurbet. Trafikte Türkiye’ye kıyasla erkekler daha nazikler ama bazı adamlar ve onlardan gören, onlardan olma bazı oğullar var ki, eski kovboy filmlerinden özenerek tükürük hokkası sandıkları yerleri şenlendiriyorlar her fırsatta. Böyle de bir kültür/süzlük var maalesef. Okumak değil, kültür en önemlisi. Ama sokaklara tükürmek aşırı kültürden mi yoksa aşırı kültürsüzlükten mi geliyor, kimseler bilmiyor.

GİRNE KALESİ :

Girne Kalesi, içerisinde barındırdığı odalar, zindanlar, kuleler, Batık Gemi Müzesi ve beni en çok heyecanlandıran bölümler olduğundan Antik Akdeniz Mezar, Vrysi Neolitik Yeri ve Kırnı Mezarları canlandırmasıyla saatlerinizi harcayacağınız ve asla pişman olmayacağınız deneyimler sunuyor size, bize ve tüm ziyaretçilerine. Buna ek olarak müthiş de bir Girne Şehri ve Girne Limanı manzarası var vaatleri arasında. Kalenin yapılış amacı Arap akınlarına karşı kenti korumakmış. Ağırlıklı olarak Bizanslılar, Lüzinyanlar ve Venediklilerden izler taşıyor kale. Bu sayede Lüzinyanlar hakkında da bilgi sahibi oluyor insan ister istemez. Lüzinyanlar(1192-1489) Fransız asıllı bir hanedanmış ve Kudüs Kralı olan Guy de Lusignan, Aslan Yürekli Richard’dan kaleyi satın almış ve 300 yıl boyunca idare etmişler, ta ki Venediklilerin istilasıyla hanedanlık son bulana dek.

2016-01-18 01.50.13

Batık Gemi Müzesinde hem batık geminin kurumuş da ters dönmüş, zamanla uğradığı taarruzlarla da içi boşalmış ve eti kanı toprağa akmış ya da başka mideleri zengin etmiş dev bir hamamböceğine benzemiş halini, hem de batığı bulan araştırmacıların eşleriyle zafer sarhoşu olmuş, neşe içerisinde sofra başında oturmuş hallerinin fotoğraflarını görebilirsiniz. Ne gereği vardıysa! Demek istediğim bir batık gemi müzesinde bile yok yok. Eksik olan, geminin çürümüş kısmı, fazlalıksa Ada’nın ahengine, balığa, şaraba kendini kaptırmış Pennsylvania’lı araştırmacı ve balık adam fotoğrafları. Çok garipti çok! Aklımdan çıkmıyor o fotoğraf kareleri.

Kaderde yüzlerce yıllık maziye sahip bir kalenin içerisindeki müzenin duvarlarında solacak fotoğrafların mı kalacak senden geriye yoksa aynı kalenin zindanlarında çürümüş bir isim olarak mı kalacaksın hafızalarda boş yere… benim huzursuzluğum bundan, yıllardır bu böyle…

2016-01-18 02.10.05.jpg

Güzelyurt’un hemen üzerinde Akdeniz Köyünde bir dere yatağında ele geçen “Bodur Hippopotamus” lara ait çok sayıdaki fosilleşmiş kemik kalıntıları, bölge geçmişinin jeolojik dönemlere kadar dayandığına işaret etmektedir. Genç Tunç Dönemi’ne uzanan bir tarihi olan toprakların üzerindeyim yani. Bu yüzden en çok dönem insanlarının temsili canlandırılışlarını sevdim. Ateş yakan, ekmek yapan, avlanan ve aileleriyle beraber yaşayıp, iş dağılımından haberdar, kendi çaplarında toplumsallaşmış ilkel insanın(Vrysi Yerleşim Yeri) masmavi gökyüzünün altında, çimenlerin ortasında canlandırılmış haliyle gözümün önüne getirilmesi çok hoştu doğrusu.

2016-01-17 09.37.57

2016-01-18 02.11.48

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: