ÇÖRÇİL

20160605_193540

ÇÖRÇİL

-Bravo valla! derken bakışları televizyon ekranına kenetlenmiştir. Sanki dünya durmuştur ve bir başka dünyadır akmakta olan ve karşısındaki dikdörtgen ekrana sıkış tepiş sığmış olan. Heyecanı vücut dilinden anlaşılmakta, geniş berjer koltuğa sığmamaktadır kıpırdanmaktan. Dili kurumuş olduğundan, kumandanın ve içi her zaman suyla dolu bardağının üzerinde olduğu sehpasından el yardımıyla bardağını arar bulur ve bir dikişte içer hepsini. Kaşları zafer kazanmanın ardından gelen üstünlük hissiyle çatılır bu eylemin ardından, dudaklarına sinen sinsi tebessüm ve zaten çok zarif olmayan kısa boynu bir akordeonun kapanan körükleri gibi görünmez olur. Bir baş ve bir ekran karşı karşıyadır şimdi.
-Bey, yeter artık kapat şu televizyonu.
-Olmaz bu en heyecanlı anı.
-Film koydun izliyoruz sanki.
-Filmden de heyecanlı. Hanım bu gerçek. Ama film gibi. Hem film hem gerçek. derken karısı sanki telefonun ucundaymışçasına başını çevirip bakmaz bir kez olsun bile.
-Bunlar durmuş durmuş da darbe için yaz sıcaklarını mı beklemişler? Adamlar ter içinde yakalanmışlar baksana şu hallerine. Yazık yazık.
-Olur mu hanım, tam da güvenlik açığı varken, herkes rehavete düşmüşken, çok akıllıca bir zamanlama bence.
-Emin misin?
-Kendimden olmadığım kadar.
-O nasıl söz şimdi?
-Dur dur şu haber çok mühim.
-Sıkıldım ama. Bari komşuya gideyim.
-Git git.
-Sormayacak mısın kime gidiyorum diye akşam akşam?
-Nurdanlara gideceksin. Başka da kime gidersin ki?
—-.—-
-Hoşgeldin Fatma buyur geç.
-Haberlerden kaçtım geldim. Habermiş, darbeymiş deme bana sakın. Evde yirmi dört saat televizyon açık. Bıktım artık darbeci general görüntülerinden.
-Dondurma koyayım da içimiz ferahlasın madem.
-Koy koy. Algida mı?
-Maraş usulü.
-Duble olsun.
Yüzler gülmektedir. Fatma Hanım uzaktan televizyonun karşısındaki komşusunun kocasına merhaba deyip balkona geçer hemen. Her evde bunlardan var bir tane diye düşünür. Emekli olmuş, kumandayı kapmış, en güzel açıdaki koltuğuna bir tahta kurulur gibi yayılmış, yediği önünde, karısı arkasında.
-Terlik verme, taş buz gibiymiş ne güzel. Sen bana dondurma ver.
Gülüşürler karşılıklı. Sonra da bir fasıl dondurmalarını yerler. İkisi de torun torba sahibidir. İkisinin de çocukları anne babalarını torun torba sahibi yaptıktan hemen sonra boşanmışlardır. Kısa aralıklarla gerçekleşen bu acı süreci de birbirlerine destek olarak atlatmışlardır. Aynı balkonda, aynı plastik sandalyeler üzerinde çaylar içip, Maraş usulü kesme dondurmalar eşliğinde çok yaz akşamları geçirmişlerdir beraber.
-Oğlan ne zaman geliyor?
-Bu gidişle yazı Malatya’da geçirecek. İzinler kalkmış baksana.
-Kalktığı gibi gelmez mi tekrar?
-Gelir gelmesine de yazı bitirdik bile. Önümüz sarı yaz. Aman işte. Ölmüştü asker olacağım diye bizim oğlan. Askeri liseyi kazanamazsam intihar ederim diyordu. Al sana. Ne bileyim Fatma, gene bunlar iyi günlerimiz galiba, ben gene de dilimi ısırayım da.
Kadın sağ elinin iki parmağıyla sağ kulak memesini üst üste iki defa çektikten sonra önündeki verzalit masaya vurur. Eylemini tamamladıktan sonra da karşısında oturan Fatma’ya doğru bakar olur.
-Senin oğlan istediğim kızı alamazsam intihar edeceğim de demişti hatırlarsan.
-Aa sen nereden biliyorsun Fatma?
-Yirmi beş yıllık komşuyuz, bilmem mi? Senin oğlanla benimki kız meseleleri yüzünden içmeye giderlerdi. Bizim oğlan da bekardı gelirdi eve seninkinin derdine yanardı.
-Görüyor musun? Tek dertleri onlar olsaymış keşke. Başka kızlarda olmuştu bizimkinde. Ama bunda diretti durdu. Gönül işte. Yemedi içmedi ya vermezlerse diye. Düğün fotoğraflarında avurtları çöküktü. Dik başlıdır beyefendi. Dediğim dedik. Biz çok söyledik halbuki. Bu kız hırçın, bize de sana da göre değil dedik ama anlatamadık. İlla dediğini yaptırttı. Biz babasıyla zoraki Rize’ye gittik. Yeterince geniş gitmemişiz ki, kız tarafı beğenmedi diye gene gittik. O zaman uçak mı vardı? Kızı almadan daha dört defa Rize yaptıydık. Karadeniz dedin mi o bitmez yollar var aklımda.
-O kadar gittiniz ha? Ben bir kez bile gitmedim Karadeniz’e. Turlar var gazetelerde. Konu komşu bahsedip durur ama bizim adamda iş yok işte.
-Evlat. Onun kalbi kırılmasın diye gittik homur homur. Bir de insan sinir içinde kalıyor saatlerce gitmekten. İniyorsun gülücükler saçıyorsun mecburen. Küçüğün işler kolay oldu da, büyüğün kendi gibi her işi zordu zor. Doğu’dayken ne çektim sen biliyorsun. Bir de boşanıverdi iki çocukla. Biliyorsun işte uykusuz gecelerimi. Şahitsin.
Sonra susar ve ortasına geldiği kitapta hafızasını tazelemek için ilk sayfalarını karıştıran meraklı bir okuyucu edasıyla devam eder sözüne:
-Sende kendin git Fatma. Artık herkes öyle yapıyor. Bizim oğlan gezmeyi sevmezdi mesela. Karısını yollardı gezmelere. O da alırdı bi öğretmen arkadaşını giderdi gezmelere. Bizim oğlan da çocuklara bakardı evde.
Bunu söyledikten sonra çakmak çakmak olur gözleri.
-Yok yok artık askerin de evliliği yürümüyor, ticarethane işletenin de. Biz iyi yürütmüşüz gene.
-Bizimkinin adı evlilik Fatma. Hayatı paylaşıyoruz, görevlerimizi biliyoruz. Kumanda adamda,mutfak bizim. Akşamdan akşama yatak odasında görüşürsek görüşüyoruz. Kahvaltı, öğle ve akşam yemeği var bir de. Tam pansiyon yani.
-Aynen öyle. Bi general karısı olamamışık emrimizde yaverler.
-Aman istemem. Bak şu adamların haline.
-Hepsi öyle mi ya?
-Aman benim gözüm yok makamda, malda, mülkte. Allah ağız tadı versin, elaleme rezil etmesin ve de kendi yatağında ölmeyi nasip etsin, muhtaç etmesin çoluğun çocuğun eline.
-Amin. O hepimizin dileği de ben isterdim başbakan karısı filan olmak. Herkes emrine amade. Ev işi yapmak yok. Ütü yapmak yok. Gider alışveriş ederdim bol bol. Dünyayı gezerdik bedavadan. Bizim neyimiz eksik onlardan? Bak bana, dilimde tüy bitti deniz kenarına gidelim demekten, yok. Akşam bi dışarıda yemek yiyelim, o da yok.
-Kabahat sende. Güzel yemek yapma da görsün bakalım.
-Geç dalganı sen. Ben gene de isterdim makam sahibi bir kocam olsun.
-Bulaydın bi paşa koca yahu sende.
-Bulamadığımızdan mızmızlanıyoruz böyle. Ne soracağım bak… Bu üst rütbeliler, hani bu darbeyi yapanlar nasıl oldu da inandılar Amerika’daki bir imama?
-Oğlanı aradımdı bu olaylar üstüne acaba bi haltlar karıştırdı mı diye. Ana yüreği işte. Karıştırsaydı da evlat elbette. Çocuğu alelacele çağırmışlardı da bir an konuşabildik sadece. Bana Çörçil’in lafını söyledi. Çörçil’i şundan biliyorum aynı zamanda bir içecek…
-Başka zaman ne kız?
-İngiltere reisicumhuru.
-Şimdi mi?
-Yok bu Atatürk zamanı. Hayranmış zaten o da bizimkine.
-Ee…
-Ee’si demiş ki Çörçil: Türkler’i silahla, askerle yıkamazsınız. Bir imam yollayın işini bilen demiş.
-Yapma be!
-Valla öyle. Bilmiş Çörçil.
-Aynen. Elin İngiliz’i bilmiş bak.
-E ama o reisicumhur.
-Aynı noktaya geldik bak.
-Hangi?
-Makamlı adam bilmeyecek de kim bilecek?
-Senin bu makam aşkın da…
-Bu imam efendi diyorsun… O nasıl imam öyle yahu?
-Kurnaz imam o.
-İnsan kendi ülkesini içeriden yıkar mı yahu? Kendisi olmak istemiş demek ki.
-Belki de. Hınçlı zaar herkese.
-Gelip konacaktı yani en üst makama.
-Bak gene geldik makama.
-Sen geliyorsun. Bi rahat dur da takılmayalım makamda.
-Çay koyayım mı?
-Yok istemem. Sen seninkine sor.
-Yok istemez. Kaçtır dokunuyor ona akşam çayları. Uykum kaçıyor diyor. Midesi ekşiyormuş.
-Çörçil içsek ya.
-Sodam yok. Dur bakkaldan söyleyelim.
-Sodayla mı yapılıyor?
-Ne sandın?
-Votka var sandım İngiliz deyince.
-Canın kafa yapmak istedi demek? Rakı var içersen. Yol var gidersen. Ben var yarenlik edersen.
-Git mi diyorsun, alınırım bak.
-Ben demiyorum. Aşık Veysel’in sözü. Bizim yakın köylüdür.
-Aa bilmiyordum.
-Ben de bilmiyordum. Facebook’da okudum.
-İnternete giriyor musun?
-Tabii. Öğrendim az biraz. Torunlarla yazışıyoruz. Her sabah duvarlarına günaydın, hayırlı günler çocuklarım yazıyorum.
-Ne duvarı?
-Orada öyle diyorlar. Çocuklar babannemiz selam söylüyor gene diyorlarmış. Oğlan arıyor hemen. Çok mutlu oluyorum bilsen.
-Çocuklar annelerinde değil miydi?
-Bakamadı haspa zor geldi. Yeni hayat kurana kadar müsaade istemiş. Hem çocukların okulu filan aksayacaktı. Amann bahane işte. Zor geliyor tabii iki çocuk. Okulu var bir de.
-Malatya’da rahatı iyiydi ama?
-Ehh. Asker olunca nispeten ama zor bizim işimiz anne demişti en son oğlan.
-Hayırdır! Son olaylar yüzünden mi?
-Aşık Veysel’in taraflar olunca… Ondan. Kötü gözle bakıyorlar demek. Bu ülke zor her geçen gün bize. Pek bahsetmiyor ama rahatsızlık varmış halkın arasında. Neyse bu sene tayin isteyecekti ama sahi ne oldu tayinler de mi durduruldu?
-Bilmem ki. Binlerce insan işsiz, yüzlerce okul öğretmensiz mi kalacak şimdi?
-Atarlar herhalde hemen yenilerini. Bunlar da kendilerininkini koyarlar.
-İnşallah. Yani Süleyman’ın oğlan paralandı durdu mesela resim öğretmeni olacağım diye. Sınavları kazanamadı. Kazanamayınca da memur olmam gerek illa dedi, sonra da gitti polis oldu. Sonra da şehit oldu. Kadere bak sen.
-Ben kadere bakıyorum da kader bana bakmıyor. Kimdi ayol bu Süleyman?
-Pancar’dan.
-Köyden demek.
-Şimdi olsa atanacaktı demek.
-Çocuk kaldı mıydı geride?
-İki tane.
-Tuh. Allah geride kalanlara sabır versin.
-Hiç şehit cenazesine gittin miydi?
-Yook. Çok mu fenaydı?
-Ben böyle bir şey görmedim. Süleyman, amcamın torunu. Yengemi de sevmezdim fazla. Mal kavgasına girişti bizimle. O oldu anlayacağın. Limoniydik geçen seneye kadar. Cenazenin olduğu gün başka şeylere de sıkkındım. Çıktık yola. Araba da yok ya. Kan ter içinde gittik yaz sıcağında. Bir gittik ki eve, her yer bayrak. Fadime ne ağlıyor. Kıpkırmızı olmuş gözleri. Çocuklar öyle bir köşede perişan vaziyette babamız nerede diye. Teselli ettik biraz. Sonra sirenler eşliğinde makam araçları geldi. Cenazeyi getirdiler kapıya. Ben sonrasını çok hatırlamıyorum. Kendimi kaybetmişim. Tansiyonum kaçlara çıktı kim bilir? En çok sen ağladın dediler bana görenler. Fadime beni teselli etmiş bir ara. Düşün o kadar. Mezarlığa gidemeyeceğim ben dedim. Takatim kalmamıştı artık ağlamaktan. Sonra benim adam beni çekti bir köşeye sana ne oluyor böyle diye. İnsanı bi teselli etmez, saldırır üstüne böyle zamanlarda bile. Sonra baktım onun gözler de kıpkırmızı dokunmadım, demedim bir şey.
-Tüylerim diken diken oldu bak. Allah evlat acısı vermesin. Dağlar taşlar çekememiş bu bir garip ademoğlu ne yapsın? Ne yapıyor şimdi annesi babası?
-Ne yapsınlar? Çocuk büyütüyorlar bir yandan. Şehit maaşı bağlanmış karısına. Pancar’a gelmişler. Orada hayat ucuz hem. Çocuklar büyüsün bir işe girerim diyormuş karısı. Genç kadın. Durur mu bilmem ki?
-Ölenle hayat bitmiyor ki. Kalan hayat mücadelesine devam etmek zorunda.
-Öyle ya. Peki ne olacak bu generallerin cezası şimdi?
-Asıl bizim cezamız ne olacak bundan sonra?
-Ne gibi?
-Sevgi Hanım’ın başına gelenleri duymadın mı arka mahalleden bizim?
-Ne olmuştu ki?
-Kocasıyla limonilerdi hani. Ayrı yaşıyorlardı ama boşanmamışlardı. Terör saldırısı olmuştu Atatürk havalimanında ya, daha x-ray’den geçerken taramışlar adamcağızı. Oracıkta ölmüş. Kader her yerde yakalar oldu. Can güvenliği yok hiçbir yerde.
-Sen olmasan haberim olmayacaktı.
-Olmaz tabii Fatma. Benden başka kimseyle görüşmez oldun. Bir içine kapandın ki çıkarabilene aşkolsun. Acaba sen depresyona filan mı girdin Fatma farkına varmadan?
-Yok canım. İştahım kaçardı, ölmek isterdim. Ben sadece… Ama doğru söyledin bak kimseyle görüşmek istemiyorum. Eskiden günler olurdu, giderdim bir heves. Şimdi gürültü patırtı çekesim yok. Saçımı sarasım da yok. Bir tek sen varsın böyle çat kapı geldiğim.
-Yarından itibaren biraz açalım seni. Kahve borcum vardı alt kattaki Şehrinaz Hanım’a. Tıklatırım kapını, oradan geçeriz. Zaten sıkıyönetim,ohal olursa akşam akşam da gidemeyeceğiz bir yerlere.
-Çok gidiyorduk ya sanki önceden. Ne soracağım bu Şehrinaz nasıl isim öyle?
-Bende merak edip sormuştum bak. Bir makammış demişti. Türk müziğinin eski bir makamıymış.
-Her şey makama bakıyor bak.
—-.—-
Eve gelir gelmez Fatma ilk iş kocasının önündeki sehpada bulunan boş su bardağını ağzına kadar suyla doldurur. Kocasının oturduğu tekli koltuğun hemen gerisinde kalan üçlü kanepeye geçer. Kocası başını çevirmeden, yüzü gene ekrana kilitli oturduğu yerden konuşur.
-Var mı değişik bir şey?
-Ne olsun ben geldim işte.

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

1- mehdi azizi, iran

BİR GARİP DARBE GİRİŞİMİ

Cep telefonu çalmaktadır. Arayan malum kişidir:

-İstanbul’da köprüler kapanmış, haberin var mı?
-Neden ki?
-Darbe olmuş diyorlar.
-Darbe mi?
-Darbe.
-Ne darbesi?
-Askeri olan.
-Sivili de var mıydı bunun?
-Bilmem. Hep derler ama biz askeri kısmını biliriz.
-Şakadır kesin.
-Bizim amcaoğlu haber verdiydi. Neden şaka yapsın ki?
-Nereden bileyim senin dayıoğlunun huyunu?
-Amcaoğlu.
-Her neyse. Neredesiniz şimdi tam olarak?
-Aksaray’a geldik bile. Bu hızla dört saat sonra Olimpos’dayız.
-Sesin gidiyor. Alo alo…

Bir araba dolusu adam Olimpos yollarındalar. Üç gece dört gün boyunca konaklayacakları ağaç evlerde yerleri ayırtıldı bile günler öncesinden. Günlük programları belli, gece takılacakları barlar da belli. Ben gücenmeyeyim diye de darbe masalını atıyor şimdi. Dayıoğluymış. Köprüler kapatılmışmış. Kolaydı köprü kapatmak! Beni ne zannediyor anlamıyorum. Bir sürü şey yapmam gerekirken kafamı bunlarla meşgul etmeyi reddediyorum. Olimpos’a da gelmiyorum. Joyce Carol Oates okumayı yeğliyorum. Ama bir şeyden ötürü de konsantre olmayı başaramıyorum. Yani kitap bana bakıyor, ben kitaba bakıyorum. Az evvel bitirdiğim Pyongyang var aklımda hala daha. Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’a hem iş hem de ileride birikimlerini bir kitap olarak değerlendirmek için giden ve doku uyuşmazlığı yaşayan Quebec’li bir animasyoncunun, elinde 1984, üç sene boyunca bombalan başkentte, dünyanın tek komünist hanedanının muhalefet hissi uyandıran her şeyi yok etmesi sonucu halkın çoğunluğunun ezim ezim ezilerek bugünlere gelişinin paralel hikayesi anlatılıyor kitapta. McDonald’s yok, kot yok, kola yasak. Kim İl-sung ya da oğlu Kim Jong-il, muzaffer bir toplum için nüfusun sadece yüzde 30’unun hayatta kalması gerektiğini buyurmuş. Gangnam Style halleri, semirmiş, dev gibi gövdeleri, al yanakları ve birbirinden tuhaf demeçleriyle oğul babanın bir adım önünde popülarite açısından ve onca benzerliğe baktıkça armut dibine düşmüş demekten başka da ne denir, bilemiyorum. Her neyse. Ama o da ne? Boğaz trafiği askerlerce kesilmiş diyor bir internet sitesi. Tanklar getirilmiş. Herhalde Nice’deki olayın benzerinin yaşanma şüphesiyle kapatıldı köprü. Hangi köprü acaba? Fatih Sultan Mehmet mi, Boğaziçi mi?

Nice’de yaşananlar var bir de, öyle kolay unutulacak şeyler değil orada yaşananlar. Üç çocuklu bir adam korkunç bir miras bırakarak göçtü bu dünyadan. On ikisi çocuk ve genç olmak üzere 84 kişiyi zigzaglar çizdiği kamyonuyla biçmek suretiyle öldürdü. Bir sürü de yaralı. İnsanlar çıldırdı. Bu bir salgın sanki tıpkı Saramago’nun kitaplarında yaşananlar gibi. Ya da Romero’nun zombileşen ve süpermarketleri talan edip birbirini ısıran nükleere maruz kalmış tipleri gibi. Artık normal ölüm şansımız azalıyor. Yatağında ölenler şanslıymış. Zafer kutlaması esnasında çocuğunu almışsın omuzlarına, önce şiddetli gelen bir şey çarpıyor sana, sonra seni ve çocuğunu önce havaya savurtup sonra da sert zemine toslamana neden oluyor. Şansın varsa hemen oracıkta ölüyorsun gelen ilk darbeyle, şansın varsa havaya savruluyorsun, koskoca tekerleklerin altında kalmak yerine. Bir sürü hayalinin de üzeri örtülüyor bedeninle beraber olay mahallinde.

Aaa her iki köprüyü birden kapatmışlar. Birileri toplu intihara kalkıştı galiba. Puma tarikatı mı bu, Charles Manson hapiste. Ne saçmalıyorum ben durduk yerde, ne işleri var onların İstanbul’da bir köprünün üzerinde? Televizyonu açayım hiç olmazsa. Altyazı geçiyor işte ve bir sürü bilmiş konuşuyor. Gazeteciler de senden benden fazla şey bilmiyorlar, fikir yürütüyorlar habire. Bazı kanallarsa her zamanki gibi susuyor. Genelkurmay Başkanı esir alınmış. Yok artık. Paralel yapmış. Bu paralel isim olarak bana çok farklı şeyler çağrıştırmıştır her zaman. Benden bir tane daha olduğunu ve yerçekimsiz ortamda serin serin havalanmakta olduğunu hayal ediyorum mesela. “Hey, şu Satürn galiba!” diyor ve uzatıyor ellerini arsızca Satürn’ün üzerine.

Aaa aaa sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. TRT binası ele geçirilmiş. Spiker muhtıra veriyor. Onu askerin vermesi gerekmiyor muydu? Aaa aaa. Ne olacak bundan böyle? İnsanlar çatışıyor. Toplar, tüfekler… Bu yüzyılda olur mu hiç böyle şeyler? Aaa aaa müezzin sela veriyor. Hiç olur mu bu saatte, herkes tümden delirmiş, darbede sela mı verilirmiş? Yoksa sesler gökyüzünden mi geliyor? Hayaller mi duyup görüyorum ben? Tanrım aklımı koru. Neler oluyor ve olacak bundan böyle?

—-.—-

-Alo, Hale!
-Alo! Çok kötü çok.
-O kadar kötü demek Ankara?
-Bundan kötü ne olabilir? İki gün oldu geleli. Bayramla birleştirmiştim iznimi. Şu hale bak. Yalnızım ben burada şimdi. Gurbette çok zor, bir başına, dışarısı savaş alanı gibi. Tanklar kapımın önünde, düşünebiliyor musun? İnsanlarda onların üzerinde. Askerler, barikatlar, silahlar, tüfekler…
-Geçer merak etme.
-Emin misin? Ajansa yardıma gidecektim, kaldı. Haber yetiştirmeye çalışıyorlarmış. Maltepe’de oturuyorum. Anıtkabir’i görüyorum. Meclis bana yakın ve Kızılay’da. Duyuyor musun sesleri? O kadar yakından uçuyorlar ki.
-Duyuyorum. Sabaha geçer. Ama çok kızıyorum her şeye ve herkese. Bize bunları yaşatanlara, dinlere, etiketlere. Dün bir manyak uluorta girdi masum halkın içine. Bugünse tüm bunlar tuz biber ekti üzerine.
-Aaaa aaaa aaaaa camlaaarrr
-Hale ne oldu, ses versene!
-Bomba patladı aaa aaaa ben bunları yaşamak istemiyorum.
-Yok bir şey.
-Annem aradı, gelirim dedi. Ben bu geceyi çıkartamayacağım. Büyük bir patlama oldu çok yakında hem de. Yine istifa etmeyi düşünmüştüm halbuki. Bu karanlık şehre dönmeyecektim asla. Biraz daha dişimi sıkayım dedim. Sol ayağım, dudağım seyirirken buldum kendimi bir anda.
-Geçer. Yok bir şey. Hedef sivil halk değil ki. Keşke bugün işte olsaydın. En azından çevrende insanlar olurdu. Haber yazmakla meşgul olurdun. Sen yalnızsan, senin gibi yalnızlar da vardır elbet çevrende.
-Kapıcı daireleri tek tek gezdi zaten. Bodrum kata inmişler.
-Bodrum mu? Sığınak mı var apartmanda? Yahudi apartmanında mı kalıyorsun?
-Piyanonun içine saklanmıyoruz herhalde. Eşyaların konduğu iki odalı bir yer var zeminin altında.
-Giy bir sütyen, in aşağıya.
-Sütyen mi?
-Lafın gelişi.
-Şu sesleri duyuyor musun? Çok yakın geçiyorlar, F16’lar.
-Pilotu çek içeriye, kurtul şu yalnızlıktan.
-Taşıkardim tuttu.
-Bir acil doktoru da olur.
-Offf ben öleceğim diyorum, sen beni anlamıyorsun.
-Anlıyorum da çözüm üretmeye çalışıyorum.
-Böyle mi?
-O zaman aşağıya in ve komşuluk ilişkilerini geliştir. Çevrende insan olsun.
-Gurbette çok zormuş. Bir Hakan Abim vardı, o da tatilde, şehirde yapayalnızım. Sahi sen niye aramıştın beni? Ne giy demiştin aşağıya inerken?
-Sütyen ve merak ettiğimden. Aramıştım.

—-.—-

-Banu?
-Aa
-Ya
-Aaa
-Yaa
-Şok şok.
-Çeşme’deyiz biz. Atm kuyrukları var metrelerce. Paramız bitti, çekelim demiştik ama bu gidişle çekemeyeceğimiz anlaşılıyor. Zaten herkes bütün parasını çekerse Atm’ler boşalır. Bardan çıkan, soluğu para kuyruğunda almış. Hiç görülmemiş şey. Dur sana darbe haberiyle sarsılan genç kızlarımızın Atm’deki kuyruk çilesini fotoğraflayıp whatsapp’dan yollayayım.
-Yolla yolla. Ankara Suriye gibi olmuş baksana. Bombalar, bariyerler, tanklar, tüfekler… Ne olacak bundan sonrası?
-İç savaş çıkar ya da çıktı zaten. TRT’yi basmışlar doğru mu? Sığınma talebinde bulunan kim? Asker polis birbirine ateş açmış. Havalimanı kapatılmış.
-Genelkurmay başkanını da düğün kıyafetiyle, comparsita eşliğinde rehin almışlar.
-Anlamadım.
-Boşver.
-Fotoğraf yolluyorum hemen.

—-.—-

-Alo!
-Odanda tv var mıydı?
-Var var. Sıradan bir pansiyondayım. Beni doğayla kaynaştırmak, müşteriye kafasını dinletmek gibi kaygısı yok buranın sahibinin. Çanakkale’nin köylüsü, sade ve basit insanlar kendileri.
-Anladım. Sen orada kaldın sanırım. Bozcaada güzeldir ama. Gelme istersen bir süre.
-Söylediğin gibi yaptım ilk gün. Şarabın kadehini 27 liradan içtim. Otuz lira bıraktım geldim yani bir kadeh şaraba. Üzerine de yediğim ama çok lezzetli yoğurtlu bezelye yüzünden ishal oldum. Bi tost ye yat di mi?
-Nerden geldi aklına bezelye yemek yaz gününde?
-Canım çekti. Yarın her şeye rağmen dönmeyi düşünüyorum. Burada sıkıştım kaldım. Kurtulamıyorum da. Dünyevi dertlerden kurtulurum sandım gelince, televizyonun karşısından ayrılamaz oldum.
-Oscar’lı bir İtalyan filmi vardı Akdeniz diye. Bir grup İtalyan asker, İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Yunan Adasına geliyorlardı. Geliş o geliş kopamıyorlardı bir türlü. Ne anılar, ne maceralar… Seninki de o hesap olmasın bundan böyle?
-Bir, burası bir Yunan Adası değil, ama tipik Rumistan. Neden bize vermişler ki burayı insan anlayamıyor. Ahir zamanda göremeyeceğini burada görüyor İstanbul ahalisi. Medeniyet dediğin… İki, elli yaşındayım ve şu saatten sonra macera peşinde değilim. Denizi de buz gibi ama girince güzel. Arıtmayı denize vermeyince, o denizler temiz kalabiliyormuş.
-Hale’yle konuştum da, durumlar vahim. Yarın sokağa çıkamayacak mıyız, anlayamadım ben şimdi.
-Burası sakin canım. Cennetten bir parça sanki. Darbe olmuş filan pek kimsenin umurunda değil, pansiyonun sahibi teyze çoktan yattı bile. Sabaha bir darbe gerçeğiyle uyanacak ama muhtemelen anlamayacak bile. Zaten miras paylaşımı ve hayta bir oğul gibi şahsi dertleri varken, darbeye pabuç bırakacaklarını sanmıyorum ailecek.
-Bozcaada seni nüktedan yapmış bakıyorum. İncelikli espriler yapar olmuşsun. Adalara gittin o kadar, pansiyon sahibi teyzenin hayta oğlunu mu dinledin yani? Pes.
-Anlattı, bende dinledim. Sus, konuşma mı deseydim yani?

—-.—-

-Komplo bu. Lokal darbe mi olurmuş? Hani Adana, Mersin darbeleri? İstanbul’da olmuş, Ankara’da olmuş, Kars uzakmış olmamış, öyle mi? Komik. Ama gülmüyorum yani. Kimi kandırıyorlar?
-Kanmamak mı gerekiyor yani?
-Elbette. Bu bir tezgah. Bir oyun. Dış güçlerin, emperyalistlerin bir oyunu bu. Sağolsun onların ortakları da bütün bir ülkeyi oyuncak ettiler.
-Oyun mu bu yani?
-Elbette. Merak etme yakında çıkar kokusu. Bölük pörçük darbe mi olurmuş? Şöyle basacaksın TRT’yi, gerine gerine geçeceksin ekran karşısına, vereceksin muhtırayı, basacaksın devletin tüm kurum ve kuruluşlarını, keseceksin telekominikasyonu, bozacaksın frekansları, gelsin Hasan Mutlucan. Mutlucansız darbe mi olurmuş? O girişim olur ancak. Böyle de bulaştırırsın her tarafına, masum katli bu. Çok olacak ölen, gör bak. Neden? Çünkü böyle olmaz işte bu işler. Hem gece gece, ne darbesi yahu? Sabahın erken saatlerinde başlamalılardı bu işlere. Öğlene temiz bir hükumetleri olurdu cepte. Yaktılar milleti de, askeri de, kendilerini de.
-Eline sağlık Kemal Amca. Ama yemeğin dibi tutmuş biraz diyorsun, öyle mi?
-Ne yemeği?
-Ne bileyim, sanki yemek tarifi verir gibisin. Kendi suyuyla azcık daha tıklattın mı pişer kendi kendine der gibisin aynı zamanda… Bana döver gibi bakma Kemal Amca, korkuyorum valla.

—-.—-

-Alo Hayat Abla!
-Yaaa
-Yaaa, ya.
-Dün öyle bugün böyle. İğneada’dayım ben de, yeni geldik. Yola çıkanlar dönmüşler gerisin geriye. Köprüden dönmüş insanlar, düşün bugün cuma. Herkes serinlemek için geliyor bu taraflara. İstanbul yanıyormuş. Sela verdiler duydun mu?
-Duymaz mıyım!
-Güzel ezanlarımız nelere alet oluyor böyle? Avrupa müslümanları, dolayısıyla İslam’ı tukaka belleyecek iyice. Bunun İslamiyetle ilgisi ne? Kendileri zamanında desteklediler. Bundan sonrası tam Haçlı zihniyeti olacak, gör bak yeni günler nelere gebe? Dünyanın hiçbir yerinde emniyette değilsin bundan böyle.
-Almanya’ya gidecek misin?
-Bilmiyorum. Ben ülkemi seviyorum, politikacılarına rağmen. On tane çocuk yürüdüğünde, bir ton suyu armağan ederler tomalar lıkır lıkır için diye. İki bin kişi yürür Işid’e destek diye, tomalar yatar dururlar miskin vaziyette. Bunun neresinde tarafsızlık? Bu mudur hakkaniyet? Ne kolay harcıyorlar kendilerinden olmayanı? Ne kolay harcıyorlar düşünen insanları?
-Ne olacak bunun sonu, sen söyle?
-Bu ahlar bir gün çıkacak, kalmayacak merak etme. Minnet etmeyeceksin zalime.
-Ahlar vahlar minnet diyorsun anahtar kelimeler.
-Yakındır bir paspas gibi ezileceğimiz günler. Bu bombalar tüm bunlara gebe. Yine de direnmek, pes etmemek gerek. Başka bir çare de göremiyorum zaten.

—-.—-

-Alo!
-Naber?
-Benden iyilik. Siz ne yaptınız?
-Hiiç. Viski içiyoruz.
-E iyi. En güzeli.
-Yollar nasıl?
-Jandarma çekti bir kenara. Dedim beni değil, arkadan gelen kız arkadaşım var. Onu alın dedim, beni bırakın.
-İşiniz gücünüz dalga. Daha giderken başladınız içmeye yolda. Hep beraber, hep beraber, bıkmıyor musunuz birbirinizi görmekten?
-Yoo. İyi anlaşıyoruz.
-Erkek erkeğe?
-Erkek erkeğe.
-Küçük yerlere özgü galiba. Kadınlar evde, erkekler imece… Her neyse?
-Bayramda ne yapmıştın? Konuşamadık.
-Hiiç. Sabah kalktım. Bayram namazına gittim. Sonra kahveye gittim. Bayramlaştık. Sonra dükkana geldim. Saat tam on iki’yi beş geçe ilk rakımı içtim Ramazan’dan sonraki. Sen?
-Sakız likörü içtim. Saatini hatırlamıyorum net olarak.

—-.—-

-Çocum nasılsın? Annen baban nasıl?
-İyiler Leyla Teyze. Sen söyle sen nasılsın?
-Dizlerim, bacaklarım ağrıyor. Yaşlılık işte. Geçen bizim eski mahalleden Fitnat’la karşılaştık romatolojide. Tevellüt kaçtı dedi bana. Hatırlayamadım bile. Çook dedim böyle, hem de elimle de gösterdim çok manasında.
-Olsun kalbin genç senin Leyla Teyze.
-Dizlerde iş yok ki gülüm. Kalp genç kalsa ne! Baksana memleketin haline. Elim iş tutsa başta, savaşırım ben tüm yobazlarla. Ne çektik biz onlardan zamanında. Bir rahat vermezler adama. Giyimine karışırlar, konuşmana karışırlar, doğumuna karışırlar, doğurduğuna karışırlar, saçına, başına, her şeyine. Bunları yapan neydi bakayım onun adı? Fito muydu? O nerede şimdi?
-Amerika’da.
-Ne yapıyor orada elin gavur memleketinde. Gelsin yurduna.
-Gelirse yakalanma kararı çıkartıldı. Hapse girecek.
-Olsun. Gelsin, girsin. İnsan yurdunu özlemez mi? İnsan kendi toprağına gömülmek istemez mi?
-İster ister. Bak ne söyleyeceğim Leyla Teyze, bizim aile mezarlıklarımız yan yana ya. İkimiz de öldükten sonra birbirimize gidip gelelim yine apartmanda yaptığımız gibi. En çok senin sohbetini seviyorum çünkü.
-Kız ağzından yel alsın. Önce benim gitmem lazım. Sen seneler sonra gelince de yarenlik ederiz gene böyle. Kapı mı çaldı? Kim ki? Dur bakalım kim gelmiş?
-Mahmut Amca gelmiş köyden.
-Ammann. Çek kapat şu kapıyı. Ben dul kaldıktan sonra her gördüğü yerde diliyle alt dudağını yalardı kedi gibi. Gözü vardı bende, gözü çıkasıca. Yüz yaşına gelsem gene istemem ben onu. Ama aileden olunca onunla da aile mezarlarımız yakın.

—-.—-

-Alo, günaydın.
-Off günaydın. Hiç uyumadım, biliyor musun? Sabah saat altı’ya kadar uçak sesi, silah sesi derken… Şimdi geldim zaten eve.
-Nerdeydin Hale?
-İn dedin, indim ben de. Kapıcıda kaldım.
-Kapıcıda mı kaldın?
-Evet bir kız daha varmış benim gibi yalnız yaşayan, onunla beraber kaldım. Sağolsunlar bana kızlarının yatağını verdiler.
-Aaa ne alem kızsın yahu! Ben sana git insanların arasına karış dedim. Kapıcının evinde uyu demedim ki.
-Sen ortamı bilmiyorsun. Hem huzur içinde uyudum. Güven geldi. Böyle zamanlarda insana insan gerek. Dışarıya da çıktım bir ara. Yan apartmandan bir kız eğer yalnızsanız gelin dedi. Onlar toplanmışlar bir araya. Sağolun dedim.
-Ve gittin kapıcıda uyudun. Huzur içinde.

—-.—-

-Boğaz köprüsünde darbe girişiminde bulunulduğundan, emir zoruyla, bihaber köprüye getirilmiş erin kafasını kesmişler. Bunu yapan insan mı şimdi?
-Off. Karşılıklı konuşuyoruz alt tarafı. Cümleleri bu kadar uzun ve devrik kurmak zorunda değilsin roman cümlesi gibi, biir. O katile gelince o öyle olduğunu iddia edecektir kesin. Hem İnsan, hem iyi bir Müslüman, hem Allah dostu, hem Bayraksever, hem Vatansever, hem Başkeser. Gör bak yakında bu ülkede bizi yaşatmayacak bu adamlar. Kafamızı kesmekle tehdit edecekler. Giyimimize karışacaklar. Daha dün ayağında çarık, siyah, uzun sakallı bir adam geliyordu karşıdan, kaymakamlığın oradan. Beni görünce sakalını sıvazladı, yanında da karısı ağzı yüzü kapalı. Bu hakkı kendinde buluyor, anlıyor musun? Bende sinir ola ola gözlerine diktim gözlerimi. Kaçırır sandım. Kaçırmadı. Nefret vardı. Abdestini bozdum. Bir yanıyla benden nefret ediyordu yani. İçim ürperdi o an. O gruptan biri, Ypg’li kadınların kafalarını kesmiş, at kuyruklarından tutarkenki fotoğrafları var internette. Militanlar koyun gibi insan kesebiliyorlar. Normal akılla olacak şeyler değil tüm bunlar. Hani dün darbe olmuştu? Yine masumlar öldü. 161 kişiymiş. Kim bunlar? Kimlerin evine, ocağına ateş düştü bir anda, yok yere? Devletin namusu o erler, kurban ediliyorlar yok yere. Şimdi sahte kahramanların zamanı. Küllerinden doğacak hepsi. Allah kahretsin bu insanları. Nasıl verecekler karşısında hesaplarını adını ala ala bitiremedikleri Allah’ın karşısında? Hiç yirmi yaşında delikanlının kafası kesilir mi? Masum katli bu. Adı darbe.

ÇİZER : MEHDİ AZİZİ

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: