MUDBOUND

Mudbound - Still 4

MUDBOUND :

“Kadından doğan insanın günleri az ve tasalıdır. Çiçek gibi büyür ve gövdesi kesilir. Gölge gibi gelir ve yok olur. Gözlerinle öyle birine mi bakıyorsun yoksa? Beni yargılamaya mı getiriyorsun? Kirli bir şeyden temiz bir şey çıkarabilecek kim vardır? Hiç kimse. Bir ağaç için ümit vardır. Eğer kesilirse, yine filizlenecektir. Ancak insan ölür ve kaybolur. Sular nasıl ki denizden akıp kuruyorsa, insanoğlu da öyle yatacak ve kalkmayacaktır. Cennetler kaybolana kadar uyanmayacaklar ya da o uyukudan uyandırılmayacaklardır. Amen.” Hap Jackson

“Neye yarar ki çalışmak? Büyük babalarım ve büyük teyzelerim, babam ve annem kırptılar, sürdüler, erittiler, ektiler, köklediler, yetiştirdiler, yaktılar ve tekrar kırptılar. Hiçbir zaman onların olmayan bu topraklarda çalıştılar. Terleri dökülene dek çalıştılar. Kanları dökülene dek terlediler. Ölene dek kanları döküldü. Bu aynı dönümlerce toprak tırnaklarının arasında iken öldüler. Asla kendilerinin olmayacak bu sert ve kahverengi sırta tutunurken öldüler. Çalışmaları bir hiç oldu. Yine de bu adam, bu yer, bu yasa tapuya ihtiyacın var der. Çalışmaya değil.” Hap Jackson

“Şiddet kır yaşamının bir parçasıdır. Sürekli ölü şeyler etrafındadır. Ölü fareler, ölü tavşanlar, ölü sıçanlar. Bahçede ölürler. Çürük kokusu evin altından gelir. Bir de yemek için öldürdüğün yaratıklar var tabii. Tavuklar, domuzlar, geyikler, kurbağalar, sincaplar. Tüylerini yol, derisini yüz, içini boşalt, kemiklerini sıyır, yağa at, ye. Tekrar başla, öldür. Kanayan bir yaraya dikiş atmayı, bir tüfeği doldurup ateşlemeyi, inleyen bir domuzun karnını yararak yavrusunu doğurtmayı öğrendim. Bu eller bunların hepsini yaptı ama kafam hiç rahat değildi.” Laura McAllan

“-Çizgileri olan zenciye ne denir?
-Rakun.” Pappy

Jamie’nin orada olmasının nedeni benim. Eğer asker olursa göklere çıkmasını istedim. Savaş orada daha temiz olur derler.” Henry

GİRİŞ :

Netflix neylerse güzel eyler demekten başka çaremiz yok. İyi ki de yok. Senenin Selma’sı, benim içinse Spielberg imzalı The Colour Puple’ı(Mor Yıllar). Yönetmeni Dee Rees siyahi, filmin uyarlandığı kitabın yazarı Hillary Jordan beyaz(i), görüntü yönetmeni olan Rachel Morrison-o da beyaz(i), oyuncularıysa kah siyahi kah beyaz(i). Fakat ortaya çıkan bu melez filmde ara ara karakterlerin iç seslerine kulak verilişine tanık olduğumuzda, “iyi” olan iç sesleri dinliyoruz sadece, ister siyah ister beyaz olsunlar; yeter ki bir bedenden çıkmış olsunlar. Ki bu da filmin bir tarafının olduğunu göstermekte. Dışı ne olursa olsun içi siyah olan sesler bunlar. Aralarında Dee Rees’in de yer aldığı, çevresinde konumlanmış başrol oyuncularla beraber verdikleri aklı başında röportajı dinledikten sonra, oyuncuların sadece karakterlerine uygun bir kimyaya sahip oldukları ya da çok çok yetenekli, hiç olmadı çok çok güzel oldukları için değil de, akıllı olup, mantık çerçevesinde fikir üretebildikleri için orada olabildiklerini anlıyorsunuz(tek akıl yetmez çoğu zaman, mantık esastır). Sınırlı yeteneklere Hollywood’da yer yoktur. Ve de sanatta muhalefettir esas olan, şartlar ne olursa olsun. Yoksa vay o ülkenin halkının haline! Bir de milyon dolarlık ve üstesinden gelmesi böylesi zor bir projenin ha deyince ilk önüne gelene teslim edilmemiş olduğunu anlıyorsunuz Dee Rees’in herhangi bir konuşmasını dinlediğinizde. Belirtmeliyim ki, en az Greta Gerwig kadar başarılı buldum kendisini.

Sanatçıların ortak fikri, ülkelerinde yani Amerika’da kırklı yıllardan bu yana değişen bir şeyin olmadığı, her şeyin göstermelik olduğu ve şeylerin üzerinin örtülmekte olduğu imiş, yani dün nasılsa, bugün de öyle imiş oralar. Belki Mississippi’de(iki se, iki se, iki pe; peş peşe ve yan yana) son yıllarda atına binmiş Ku Klux Klan üyeleri görmek mümkün değil ama asıl mesele zihniyet değişmediği takdirde, insanların sadece gözlerini açıkta bırakan beyaz çarşafları başlarına geçirip geçirmemeleri de değil. Kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye geçtikçe sadece rengi değişen çarşafların her zaman tek bir şeyi kısıtlamaya yönelik olduğunu anlıyorsunuz son olarak: “Özgürlükleri”. Teninin rengi farklıysa ön kapıdan girememek, hep birkaç adım geriden gelmek zorunda olmak, bir beyazla yan yana koltuklarda gidememek, aynı otobüse bile binememek, bir kadın olarak söz sahibi olamamak ve önce hep babanın sonra da hep kocanın sözünü dinlemek mecburiyetinde kalmak. Kahramanın hikayesinin susturulmuş ve mağlup olarak bitmemesiyse biraz da şans işi aslında. Ve bu şans denen şey her zaman yanında yamacında olamayabiliyor insanın. Mudbound bu ve benzer açılardan çok önemli bir film. Irkçılık, savaş yaraları, aile kurumu üzerine diyecek pek çok sözü var ve bunun üstesinden telaşsızca gelebiliyor, üstelik aldığı dört Oscar adaylığını da sonuna kadar hak ediyor. Ne uzun süresine rağmen sarkıyor, ne de hayal kırıklığı yaratan tek bir sahnesi var. Öte yandan ırkçılık, Amerikan İç Savaş’ı (Kuzey Güney) ve dış savaşlar(ülkecek kendilerini topyekün katılmak zorunda hissettikleri bütün savaşlar ve fetih amaçlı gidilen tüm ülkeler) olmasaymış sinema endüstrisi nereden beslenirmiş Amerika’nın, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

MUDBOUND :

Babalarının mezarını kazmakta olan iki erkek kardeşten biri romantik mizaçlı, hem duygusal, hem çapkın hem de yakışıklı, İkinci Dünya Savaşı esnasında bombardıman pilotluğu yapmış alkol ve kadın seven Jamie iken, diğeriyse mühendislik okumuş, kadınların pek fazla cazip bulmayabileceği, aile kurmak için yaratılmış, babasından geçme ırkçılığı nezaketle bastırmayı başarmış, kafasına koyduğunu yapan, kafasında ise pamuk mevsimi geldiğinde toprağı tekrar ekmekten başka bir şey olmayan, toprak aşığı, sert mizaçlı Henry. Filmin başında yağmur sağanak halde yağmaktayken, ellerinde kazma, çamurun içinde beraber kazdıkları mezara babalarını gömmek telaşı içinde sabahı ediyor Jamie ve Henry. Gün ağardığında nihayet, Henry’nin karısı Laura, iki kız çocuğu ile beraber tabutun mezara konmaya çalışılmasını izliyorlar. Aynı anda ailesiyle birlikte at arabalarına binmiş gitmekte olan ve aynı zamanda vaiz olan Hap’tan yardım istiyor Henry. Bizlerse Laura’nın hikayesini dinlemeye koyuluyoruz kendi ağzından. 1939 yılında otuz bir yaşında ve bakire bir kızken tanışıyor Laura, Henry ile. Küçük bir dünyası olan ve üniversitede öğretmenlik eğitimi almış olsa da, marifeti piyano çalmak ve ilahi söylemek olan Laura ailesiyle yaşıyor o tarihlerde daha.  Henry beni boşluktaki yaşamımdan kurtarmıştı derken, bu çok sevmeden evlenecek olduğu sert mizaçlı adama karşı duyduğu minneti ifade etmiş oluyor. Kendisini de evde kalmış bir kız kurusu olarak görüyor. Henry onu Jamie ile tanıştırdığında ise başka türlü bir aşkın var olabileceğini görse de, Henry ile evleniyor kısa süre içinde. İki kızları oluyor ivedilikle. Bir erkeğe bağlı olmak ve ev işleri yapmak onu rahatsız etmişe benzemiyor ilk başlarda. Her şeyi sonsuza dek değiştiren, Amerika’nın Japonya tarafından saldırıya uğradığı gün olan 7.12.1941 olarak bahsedilse de, McAllan’ların kaderi-ailecek hem de, Henry’nin kendi kişisel cenneti olan Missisippi’deki çiftliğe taşınma kararını vermesiyle değişiyor. Düz bir çizgide ilerleyen hayatlarına bir sürü gölge düşüyor bundan böyle. Henry şehirdeki ev sahibi tarafından dolandırıldığı için çiftlikte kalmaya başlıyorlar. Üstelik her daim başlarına bela olacak, ırkçı babaları Pappy’de onlarla beraber geliyor. Jamie ile anlaşamayan, Ku Klux Klan üyesi, zamanında sahip olduğu araziyi bile umursamayan yaşlı adam, zenci ve ırgatlarla beraber çiftlikte kalmayı ve bir zenciyle yan yana oturmak suretiyle kamyonetin ön koltuğunda gitmeyi, son olarak onlarla aynı havayı solumayı dahi gururuna yediremeyen bir mizaca sahip. Her fırsatta söyleyecek ırkçı bir lafı var. Başta Laura, herkesi iğneleyen, sevgisiz bir adamla aynı evi, aynı çiftliği paylaşmanın mağduriyetini yaşıyor. Buraya kadar hep Beyaz Adam’ın derdini dinledik. Madalyonun öteki yüzünde yer alan Siyah Adam Hap ve Jackson ailesine geçiyoruz şimdi de. Bakalım onlar da Beyaz Adam’la aynı havayı solumaktan memnun oluyorlar mı, olmuyorlar mı? Olmuyorlar tabii. Yeni sahip, yeni dert demek. Çiftlik yaşantıları, toprağın yeni sahibi olan McAllan’ların çiftliğe gelişiyle sarsılıyor. Tarihlerinde tapunun bir zencinin işine yaramadığının çok örnekleriyle karşılaşmış olsalar da, Hap’ın en büyük hayali bir parça arazi satın alabilmek eninde sonunda. Yakın zamanda savaşa gönderdikleri ailenin gözdesi olan oğulları Ronsel’in sağ salim ve zamanında dönmesi için her fırsatta ve özellikle de sofrada yemeğe başlamadan önce el ele verip dua ediyorlar. Tank komutanı Ronsel’in erken dönme ihtimali gazi olmadan gerçekleşmeyecek ve bu da onun sakat kalma ihtimalini akıllara getirdiğinden, o ihtimali görmezden geliyorlar kolay kolay dile getiremeseler de. Fakat filmin sonunda Ronsel’in yaşayacaklarını düşündüğünüzde keşke diyorsunuz, keşke… Kendisine Alman bir sevgili yapan Ronsel, Avrupa’da kendini mutlu ve iyi hissetmiş. Oradaki beyazlar, Amerika’daki beyazlar gibi değillermiş çünkü. Ne de olsa onların derdi kanla, tenle değil. Rakun, kürek, siyahi, zenci olarak görülmediği topraklarda, ordu onlara ayrı kışla, ayrı kan rezervi, ayrı tuvalet opsiyonlarını sunsa da, bir kurtarıcı olarak görüldüğü askerlik günlerini özlüyor için için. Hiç değişmediğini gördüğü ve sıla özlemiyle döndüğü vatanında saban süren bir zenci çünkü artık yalnızca. Mary J. Bliege’in canlandırdığı evin annesi Florence Jackson istemeye istemeye çalışmaya başladığı Beyaz Adam’ın evinde, işe yaradığı için ve ev ekonomisine katkıda bulunacağı için gönüllü gider hale geliyor zamanla. Florence, annesinin sadece kendi çocuklarını sevme lüksünün olmadığını ve hep hüzünlü gözlerle dolaştığını, bunun sebebinin de başka kadınların çocuklarını sevip öperek uyandırmak zorunda oluşundan kaynaklandığını düşünse de, o da annesinin kaderini paylaşır hale geliyor bir zaman sonra. Bir akşam aile bir araya gelmiş sofra duası ederlerken çıkageliyor Ronsel. Gelir gelmez de bu tutucu yerde alıştığı onca özgürlükten sonra sıkışıp kalmış vaziyette buluyor kendisini. Annesi gerçekleşmeyen şeyleri sıkıntı içinde bekleyen oğlunu izliyor uzaktan. Ronsel’in derdinden anlayan ve arkadaşlık edebildiği tek kişi Jamie oluyor. Jamie onu hiçbir zaman teninin rengiyle değerlendirmiyor. Çevrelerinde askere gitmiş ve yakın arkadaşlarını aynı tankın ya da aynı uçağın kokpitinde kaybetmiş insanlar olarak başka türlü anlıyorlar. Fakat bu nadide arkadaşlık, tutucu kasaba ileri gelenleri tarafından acımasızca cezalandırılmalarına neden oluyor. Ayrı ayrı bedeller ödemek zorunda kalıyorlar.

A054E1D1-B97B-4D43-BC74-6BF10CB46337

Roots

Tüm bunların dışında filmin başrolünde en çok yer kaplayan isim “toprak”. Üstelik en çamur haliyle. Tüm mücadele onun için veriliyor çünkü. Toprak aidiyet demek çünkü, gelecek için bir miras demek, yaşamak için bir neden, sabah uyanmak için bir amaç demek. Askerler onun için savaşıyor, çiftçiler gün boyu onunla uğraşıyorlar. Çamurun gündelik hayatlarının bir parçası olmasıysa, çiftliğe adım attıkları ilk günden itibaren başlıyor. Kahverengiydi düşlerim diyordu Laura filmin başında. Topraktan gelip toprağa gidiyordu bedenler. Yürürken bile dizlerine, saçlarına bulaşıyordu o aynı çamur. Toprak yaşamın ve umudun olduğu kadar, keder ve hayalkırıklığının da kaynağı ve sembolü olabiliyordu çoğu zaman. Hele bir de o sene olduğu gibi şiddetli yağmur iki gün boyunca hiç durmadan yağdığında tüm ürün heba olunca görün o hayal kırıklığını bir de. Bu durum topraktan başka geçim kaynağı olmayan ortalama bir aile için, felaket ve açlık demekti gelecek günler için.

D184FD38-59AC-4BA3-996A-C5A7D64F6EED

71E2A7E0-5DF5-4BDF-990C-B209F56B828B

Toplu oyunculuklardaki başarının yanı sıra, muhakkak parlayan yıldızlar da olacaktır, tıpkı Mudbound’da olduğu gibi. The One’da Bono’ya eşlik eden Mary J. Bliege’in filmdeki dokunaklı performansı, ayrıca filmin soundtrack’inde yer alan şarkısıyla aldığı çifte adaylığı da ön plana çıkmasına sebep oldu ister istemez. Oğlunun dönüşümünü, çaresizliğini, kıstırılmışlığını ve nihayetinde çilesini izledik durduk onun gözlerinden. Uzaktan, çaresizce ve de kötü bir şeylerin olacağından emin ola ola, bu kötü kaderi değiştiremedi yazık ki ve bu rolde son derece başarılı bir oyunculuk sergiledi şarkıcı oyuncu. Senenin en iyi annesi o oldu, ödülü alsın almasın. İşkence görmüş, dili kesilmiş çırılçıplak vaziyetteki oğlunun üzerini örtmeye çalışıyordu acı içinde. Bu seneki En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayları arasında türlü çeşitte anne performansları izledik ve hepsi de ilk önce anne kimlikleriyle aday oldular şaşırtıcı bir şekilde. Hepsi başarılıydı, hepsi özeldi ama Bliege’inki aralarında en sade olanıydı. Sürpriz bir Oscar hiç de sürpriz olmayacaktır aslında. Carey Mulligan’sa Suffragette’den sonra yine sağlam bir hikayenin tam da orta yerinde, çamur içinde çıkıyor karşımıza. Jack Kerouc’ın aynı adlı romanından uyarlama olan film On The Road’daki Dean Moriarty rolüyle olduğu kadar hisli ve asi serseri Jamie rolüyle de hatırlanacak bir isimse Garrett Hedlund hiç kuşkusuz ki. İki kardeş arasında farklı mizaçlara sahip oluşlarından doğan çekişme Zengin ve Yoksul’daki(Rich Man, Poor Man) Rudy ve Tom’u hatırlattı bana en fazla. Ronsel rolünde Jason Mitchell, yılların oyuncusu(napim böyle de bir terim var) Jonathan Banks, Jason Clarke ve Rob Morgan’ın da tek tek adını anmalı. Kitabı okumamış bir izleyici olarak da çok ilgi çekici bir yan hikayenin bir parça daha üzerinde durulması gerektiğini düşündüm filmin sonunda. Vera’nın çıldırma hikayesi ve Carl ile aralarında geçen kanlı canlı muhasebe. Filmin iki saat on beş dakikalık süresiyse bana yetmemiş gibi görünüyor. Benden söylemesi. İzlenesi.

F3B517E8-759E-41A1-A836-47E7E600216B

SUFFRAGETTE

 

suffragette-01_612x380

SUFFRAGETTE:

“Kral hazretlerinin hükumetine rağmen buradayım… Dünyaya gözlerini açan her küçük kızın, ağabeyleriyle eşit şansa sahip olacağı zamanlar için savaşıyoruz. Kaderimizi belirlemek için biz kadınların sahip olduğu gücü asla hafife almayın. Yasaları çiğneyenler değil, yasaları yapanlar olmak istiyoruz… Kendi çapınızda hepiniz militan olun. Camları kırabilenler, kırsın. İleri gidip mülkiyetin kutsal putlarına saldırabilenler, saldırsın. Bu hükûmete meydan okumaktan başka seçeneğimiz kalmadı. Oy hakkını kazanmak için hapse girmemiz gerekiyorsa, bırakın kırılan, kadınların bedeni değil, hükûmetin camları olsun… Britanya’daki tüm kadınları asiliğe çağırıyorum. Köle olmaktansa, asi olmayı yeğlerim.”  Korkusuz Emmeline Pankhurst

Göçebe kadın ilerler. Özgürlükler ülkesini arar. “Oraya nasıl ulaşacağım?” diye sorar. Mantığı cevap verir: “Yalnızca ama yalnızca tek bir yol var. İşçilik sahilinden iner, acının sularından geçersin. Başka yolu yok.” Kadın geçmişte tutunduklarını bırakarak feryat eder: “Kimselerin ulaşamadığı bu uzak ülkeye ne diye varayım? Yalnızım, yapayalnızım.”  DREAMS, OLIVE SCHREINER

“Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı.”  Maud Watts

“Her evdeyiz. İnsan ırkının yarısıyız. Hepimizi durduramazsınız.”  Maud Watts

Kimi film vardır, yönetmeninden ötürü merakla beklenir. Kimi film vardır, aktörlerinin rüzgarına kapılır potansiyel seyircisi. Bu biraz teenage işidir; hastalıklı, rahatsızlık verici bir şeyler vardır bu bekleyişte. Senenin iyilerinin nereden çıkacağı belli olmaz ama sizin de sabrınızın bir sınırı vardır. Sundance’ın bağımsızları bağımlılık yaratmaktan uzaktır. Avrupa filmleri arasında yeni bir şey yoktur. Gay çiftler, Naziler,  Uzayda koloni kuranlar, mültecilik, çaresizlik, işsizlik; milyon kere izlemişsinizdir, milyon kere de aynı temalar işlenmiştir. Çaresiz ama gururlu izleyiciyseniz, hayal kırıklığı kaçınılmaz olacaktır. Blockbuster’lara burun kıvırırsınız, dizilere sığınırsınız. Filmin aktörlerini nazlı Amerikan bayrağının altında gördüğünüz anda burnunuza milliyetçi kokular gelir, çünkü sanat bayraktan, topraktan, hükumetlerden bağımsız olması gereken bir şeydir. -Polonya asıllı bir yönetmen vardı gerçi Fransa bayrağının renklerinden seri halde film çeken, e ama o başkadır haliyle- Hollywood dediğin nedir ki? Alt tarafı endüstridir kimselerin bir parçası olmak istemediği, ben olsam ben de içerisinde Inarritu’nun film çektiği devasa bir endüstrinin parçası olmak istemem. Haksız mıyım, aptal mı? Sanırım aptal. Bu arada aç kaldınız. Mideniz değil, beyniniz aç, ruhunuz aç. Filmlerdeki ölümler çok kahramanca değil, dolayısıyla gözyaşlarınızı kendinize saklıyorsunuz ya da aşırı kahraman karakterler tuhaf kahramanlık destanları yaratarak kendi ölüm fermanlarını imzalıyorlar, gözyaşlarınız da buharlaşmaya fırsat bulamıyorlar haliyle. Arayışa devam benim akıllı izleyicim. Kusurları olan ama önemli bir çift sözü olan bir film arıyorsanız ve nereden geldiği önemli değil diyorsanız, şimdi Suffragette’in tam zamanı derim size sadece. İyiniyetli işlerin her zaman başarılı olduğuna inanmışımdır. Bu film de yola iyiniyetle çıkanların ortaya çıkardığı bir çalışma. Yönetmen koltuğunda Sarah Gavron, senarist olaraksa çok daha tanıdık bir isim var, birbirinden çok farklı işlere imzasını atmış ve benim de sıkı sıkı takip ettiğim ve ismini bildiğim nadir senaristlerden: “Abi Morgan”. Tatlı yüzlü Carey Mulligan, Helena Bonham Carter, Anne-Marie Duff, ilk kez müşerref olduğum David Lloyd George rolünde Adrian Schiller ve Meryl Streep benim için filmin öne çıkan isimleri oldular. Meryl Streep’in filmde çok kısa bir rolde göründüğü doğrudur. Ama yazımın girişinde kullandığım sözlerle, korkusuzca balkon konuşması yaparkenki gücü ve sadece iki cümle sarf ettiği Maud’un yeşermiş fikirlerini o kısacık anda güçlendiriveren de odur. Hangi devrim, hangi dava olursa olsun “Asla teslim olma! Asla mücadeleden vazgeçme!” bu sihirli iki cümle ne kadar sıkıntıda olursanız olun, sizi kurtaracaktır pes etmişken, ayağa kaldırıp yürütecektir takıldığınız taşların büyüklüğüne rağmen. Ve Meryl Streep’in gölgesi yeterdir. Tüm başrollerinden daha bir başkadır bu filmde benim gözümde. Çok beğendim kendisini “Korkusuz Emmeline Pankhurst” rolünde.

images-138

images-106

images-77

images-103

Gelelim filmimize. Kurgu ve gerçek karakterlerin bir arada olduğu bir film var karşımızda. Bir kurgu karakter olan Maud Watts rolünde, doğuştan gelen hitabet yeteneği tesadüf sonucu keşfedilen, çamaşırhanede çalışmış bir annenin gene çamaşırhane yazgılı kızı rolünde, evli, bir oğul ve bir pısırık koca sahibi Carey Mulligan var. 1921 Londra’sının Glass House Çamaşırhanesinde kendi gibi çamaşırhane yazgılı işçi sınıfından olma ve doğma kadınlar ve erkeklerle günlerini geçiriyor bıkkınlıkla. Ta ki bir gün etrafında onun gibi boyun eğmekten bıkmış ama ne yapacağını bilen kadınların varlığını keşfedene ve iş arkadaşı Violet Miller’ın yerine Lloyd George’un karşısında kadınların oy hakkını savunmak için ifade verene dek. Dört yaşında annesi ölen, babasını hiç bilmeyen, yedi yaşına kadar yarı zamanlı, on dört yaşına kadar tam zamanlı olarak aynı çamaşırhanede çalışmış, on yedisinde baş temizleyici, yirmisinde işçi başı olup şimdi yirmi dört yaşında olan Maud’un özgeçmişi Lloyd George’u da sarsıyor. Hayattan bıkkınlığını ve aynı bıkkınlık karşısındaki çaresizliğini, bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı diyerek ifade ediyor en yalın haliyle. Kadınlara kısa bir yaşam biçen çamaşırcılık ve bıraktığı arazlar kısaca ağrı, öksürük, çarpılan parmaklar, bacaklarda görülen irinli yaralar, yanıklar ve baş ağrıları ve tüm bunlara rağmen erkeklerin üçte biri fazla mesai yapmalarına rağmen haftalık on üç şilinlik kazançları, erkekler on dokuz şilin alıp, daha az yıpranırken bu kadınların kaderi olarak gösteriliyor. Maud’un kocası zamanında patronu tarafından cinsel tacize uğrayan karısını korumaktan acizken, karısının ön ayak olduğu şeylerden rahatsızlık duyarak, onu eve almamakla, tek adam olarak çocukları üzerinde karar verip sonra da kanunlar böyle diyerek adil olmayan yasalara sığınarak cezalandırıyor. Tek oğlunu evlatlık veriyor, daha iyi bakılır diye. Bir baba daha ne kadar aciz ve sersem olabilir ki bu dünyada? Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Edith Ellyn insan gelecek nesle önem vermelidir derken, bir küçük oğlu için bile savaşacak nefesi yok kocasının. Yalnızca karısını kolladığını sanan eş oy haklarını aldıklarında karısına ne yapacağını soruyor. Maud senin yaptığını yapacağım diyor. Yani kocasının yaptığı gibi bu sefer o  kocasının çalışarak kazandığı yevmiyesini alacak elinden. Sorumsuzca hareket edebilecek, kendi çocuğunun sorumluluğunu almaktan kaçabilecek pekala. Erkek ve tacizkar patronu gibi küçük yaştaki oğlanları taciz edebilecek kızıl bıyıkları olmasa da. Bol bol içebilecek ve evdeki çamaşırları kocasına yıkatabilecek bundan sonra. Bir koca nasıl korkmaz bu olasılıklardan.

images-157

images-89

images-82

images-136

images-158

images-178

Nüfusun yarısını teşkil eden kadınlara, nüfusunun hepsi erkeklerce temsil edilen parlamentodan yasayı değiştirmek suretiyle oy hakkı kullanımını zoraki kılacak olan izin çıkmıyor bir türlü. Neden olarak da kadınların sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip olmadıkları gösteriliyor. Kadınlara oy kullanma hakkını vermek demek, sosyal yapıyı bozmak demek. Zaten onları layıkıyla temsil edebilen babaları, ağabeyleri ve kocaları var… Ve erkekler bilmişler karşı karşıya oldukları tehlikenin büyüklüğünü. Kadınlara oy hakkı verdikten sonra bunun dönüşünün olamayacağını. Kadınların daha çok isteyeceklerini, parlamento üyesi, bakan, hakim olmak isteyeceklerini bilip, onlardaki gücü görmüşler. Bu film o kadınların oy hakkı savunucusu Emmeline Pankhurst’in yanında yer almasının ve mücadeleye katılışlarının öyküsünü anlatıyor. Mücadeleden, devrimden geçmişteki yaşantılarına yabancılaşan kadınlar oy haklarını kelimelerle değil, eylemlerle kazanacaklarının farkına varıyorlar. Yıllarca görmezden gelinmenin, alay edilmenin ve delice yıpranışlarının acısını çıkartıyorlar. Kölelikten bıkmış, asi olmayı kabullenen cesur kadınlar teslim olmak yok diye haykırıyorlar. Fondaysa çamaşırlarla bezeli arka sokakları var Londra’nın. Tıpkı fakir İtalyan mahalleleri gibi. Ve İngiltere’nin ve tüm Avrupa’nın savaşla imtihanı var daha önlerinde. Yüksek yüksek iplere gerilmiş kasvetli ama günümüzle ve bizim ülkemizle karşılaştırıldığında hiç bozulmamış dokusu ve mimarisiyle doğal plato Londra sokakları. Aradan geçen bir yüzyıl tarihi dokuyu hiç bozmamış. İnsan ister istemez kıyaslamaya gidiyor, Ahh İstanbul…

images-115

Maud ve diğer kadınlar defalarca tutuklanıyorlar, hapse giriyorlar. Siyasi suçlular olarak açlık grevi yapıyorlar. Hükumet yetkilileri her ne kadar polisleri maşa gibi üstlerine coplatmak için sürse de, aslında ödleri patlıyor elleri kana bulanacak diye. Aralarından bir şehit çıkarmalarından, Pankhurst’ün de bunu aleyhlerine kullanıp daha beter isyan çıkartacağından eminler çünkü. Hayatı boyunca hapse girip çıkma rekoru kırıyor Pankhurst. Ödleri kopuyor küçücük bir kadından ve onun gücünden. Polis baskın düzenliyor konuşma yapacağı yerleri öğrenir öğrenmez. Diğer kadınlar yüzlerinde peçe, onun kılığına girip Pankhurst’ü koruyorlar. Bu yüzden hapishane yetkilileri, açlık grevi yapan mahkum süfrajetleri zoraki bir işkence gibi ağızlarından besliyorlar. Kral’ın da bulunacağı at yarışında bir eylem gerçekleştireceklerinden eminler ama mani olamıyorlar. Korktukları başlarına geliyor. Emily Wilding Davison kendisini Kral Beşinci George’un, izleyicilerin ve basın mensuplarının önünde hızla koşan atların önüne atıyor, ağır yaralanıyor, iki gün sonra da hayata gözlerini yumuyor. Çantasında bulunan dönüş bileti ve yakın zamanlarda gerçekleştireceği Fransa seyahati ölümünün bir intihar mı yoksa eylemlerine dikkat çekme çabasının beklenmeyen sonucu olarak mı gerçekleştiğini anlaşılmaz kılıyor. Ama tam 6000 kadın geliyor cenazesine. Tüm dünyada kadın hakları mücadelesine olan ilgi artıyor. Bu esnada da binden fazla Britanyalı kadın hapse giriyor. 1918 yılında otuz yaşın üzerindeki bazı kadınlara oy hakkı tanınıyor. 1925 yılında bir kadın çocukları üzerinde hak iddia edebiliyor sadece. Britanyalı kadınların oy hakkını kazanmaları ise araya giren Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ancak 1928 yılında gerçekleşiyor. Kadınlar yıllarca mücadele ediyorlar “Üzerinde Güneş Batmayan Ülkede”. Filmin sonunda, ülke ülke, kadınların seçme ve seçilme haklarının hangi yıllarda tanınmış olduğunu gösteriyor film. 1934 yılında Türkiye diyor. Biz bu hakkı hiç mücadele etmeden, hiç ölmeden almışız, bize verilmiş sadece. Atatürk bunu da düşünebilmiş, giderayak. Suudi Arabistan’sa hala versem mi vermesem mi diye bakarken en sonunda bu sene içerisinde kadınlara oy hakkı tanımıştır. Yazık. Çok yazık. Bu kadınlar bu kadar çekmişken, kendilerini feda etmişken.

images-197

article-2606928-1D29B51100000578-544_634x385

Ülke çapında kadınlara oy hakkı tanıyan ülkeler şunlardır:

1893: Yeni Zelanda
1902: Avustralya
1913: Norveç
1917: Rusya
1918: Avusturya
Almanya
Polonya
1920: ABD
1932: Brezilya
1934: Türkiye
1944: Fransa
1945: İtalya
1949: Çin
Hindistan
1953: Meksika
1971: İsviçre
1974: Ürdün
1976: Nijerya
2003: Katar
2015: Suudi Arabistan, nihayet, o da reformcu kralları sayesinde.

downloadfile-2

law-makers

images-87

images-167

images-114

images-94

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: