PATRICK MELROSE

F58696C0-1701-4EA5-A93B-66A7CA526625

PATRICK MELROSE :

-“Babanın öldüğüne üzüldün mü?
-Yaşadığına üzüldüm.”

“İroniktir, babamdan geride kalanları içimde bulmakta zorlanmazken, ondan gerçekte geride kalanları bulmak zor oldu.” Patrick Melrose

“Kral Shaka kim biliyor musun? Harika ve çok güçlü bir Zulu savaşçısıydı. Askerlerini yerdeki dikenli çalıları umursamaksızın günlerce sivri kayalıklarda yürüttü. Ayaklarının tabanı yırtılmış ve yanmış haldeydi. Kızgınlardı ve acı çekiyorlardı. Bunun en sonunda artık hiçbir şeyin onlara zarar vermeyeceği anlamına geldiğini fark ettiler. Acı hissetmeyeceklerdi. Zamanında zulüm olarak düşündükleri şey aslında bir hediyeydi. Aşktı aslında. Şu anda bana teşekkür etmeni beklemiyorum ama umuyorum ki büyüdüğünde sana vermiş olduğum dersler için bana minnettar kalacaksın. Git ve kapıyı kapat. Pantolonunu indir.” David Melrose(acıyı, aşkı, saplantıyı, sapkınlığı, herşeyden önce karşısındakinin küçük bir çocuk ve kendi öz oğlu olduğunu unutan hasta bir adam, sözde baba)

“Olay gerçekleşirken bir kertenkele vardı duvarda. Eğer kendimi bir şekilde onun içine koyabilirsem, bundan kurtulabilirim diye düşündüm.” Patrick Melrose

“Kişinin hedef aldığı şey bıkkınlıktır.” David Melrose

“Bir yeteneğin varsa kullan, yoksa ömür boyu sefil olursun.” David Melrose

“Benim için bir şey yapar mısın? Onlara yağ çekme, seninle dalga geçmelerine izin verme, uyum sağlamaya çalışma… Sen de bu insanlar kadar iyisin. Hatta daha iyi. Sıcakkanlısın.” Anne Moore

-“Becky. Kendine zarar verme ve refrakter depresyon.”
-“Patrick. Narsistik, şizofreni, intihara meyilli alkolik.”

“Bazen suçu en çok hak edenler, merhameti de en çok hak edenlerdir.” Annette

GİRİŞ :

Övgüye nereden başlayacağımı bilemeden başlıyorum Patrick Melrose hakkında yazmaya. Yarı amatör bir kalem(diğer yarısı profesyonel öyle mi, güldürme beni), yarı otobiyografik bir kitap uyarlaması olan beş bölümlük mini televizyon serisini yorumlayacak size. Hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki… Edward St. Aubyn yazmış, David Nicholls senaryolaştırmış, Edward Berger çekmiş, başta Patrick Melrose rolündeki Benedict Cumberbatch olmak üzere tüm oyuncular da döktürmüşler kendilerine düşen rollerde. Son yıllarda izlediğim en iyi “villain” karakter olarak Hugo Weaving olmazsa olmazmış diyorsunuz izledikten sonra. O kadar kötü ki… Hem Cumberbatch hem de Weaving açısından filmografilerindeki en unutulmaz roller bunlar baba oğul Melrose’lar olarak. İlk defa en kalıcı şekilde Sherlock rolünden kurtuluyor Cumberbatch hem fiziksel açıdan hem de performans olarak.

DD93320E-22C3-410B-864A-DD08D6334271

Dizinin beş bölüm olarak tasarlanmış olması tesadüf değil bu arada. Yazarının, Patrick Melrose adı altında yayınlanmış olan beş tane kitabı var. Ve dizinin her bir bölümü serinin kitaplarıyla aynı ismi taşımakta. Goodreads’de Patrick Melrose dediğiniz zaman öyle çıkıyor en azından. Henüz Türkçe’ye çevrilmemiş, belki de hiç çevrilmeyecekler ama dizisinin kendi çapında bir fenomen olması söz konusu şimdiden. Beş bölümden hangisinin daha iyi olduğunu soracak olursanız eğer, ilk önce her bir bölümün ayrı ayrı çok çok iyi olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışsam da biraz baskıyla beş diyeceğim sanki(bir cenaze töreni etrafında bu kadar debdebe yaşanırken, ölünün ardından değil de kendi hallerine gözyaşı döken ya da birbirleriyle yüzleşme sevdalısı insanlar çevreliyor Eleanor’un hareketsiz bedeninin etrafını, o ise sükunetini korumakta bir tabutun içinde ve birde Patrick’in de dahil olduğu malum terapi sahneleri yüzünden), yok yok üç(nasıl da dalga geçmekteydi ikbal düşkünü kah burjuva kah aristokratlarla), ama yok yok iki-kesin ama(Hugo Weaving’in David Melrose gibi hasta bir babaya bu derece başarıyla hayat verebilmesinden ötürü, ayrıca yemek masası kronotopunun bu derece başarılı çekilmiş olması açısından, tüm o kinayeler, küçümsemeler, bir çocuğun sessiz çığlıklarını görmezden gelişler…), bir evet(bay alkoliğin ve aynı zamanda madde bağımlısı ve intihara meyilli bir şizofrenin avaz avaz takdimi olması açısından), dört fena mıydı peki(bir evliliğin bitişine tanık olurken, hayaletlerin yakamıza nasıl da yapışıp kaldığını göstermesi açısından ve dünyada en nefret ettiği kimse olan babasına dönüşen Patrick’e tanık olmamız açısından). Anlayacağınız hiç boş yok. Senaryo tıkır tıkır işliyor, hayatın parçaları birleşiyorlar bir şekilde. Patrick aracılığıyla iletilen mesaj, hayatın dikkat ederek baktığımız şeylerin tarihi olduğu, geri kalanınsa paketlenmesi olduğu yönünde. Doğrudur, hepimiz bir şeylerin hazırlığı içindeyiz yaşamımız boyunca, bunun ne olduğunu sorup soruşturmadan ölüyor kimimiz. Pek çoğumuz da çok geç anlıyoruz tüm bu hazırlığın-kimine şölen, kimine yas- ne için olduğunu. Hiç içinmiş diyenlerinizi duyar gibiyim. Pesimistler sizi. Sizler akıntıya karşı kürek çeker durursunuz, tıpkı benim gibi ve güneş başka bir seçeneği olmadığı için doğar her yeni güne, değil mi? Sevgi pıtırcıkları, size göre değil bu dizi, içerisinde çok fazla acı barındırmakta çünkü. Malum sizin hayatlar toz pembe her daim.

62141F02-8FCC-4C90-AEDF-27805DDFA171

2FC31FC7-3B51-4B76-A46F-560F52A87AFC

221DA1D8-775A-43BC-A58E-5CF65040B8B6

PATRICK MELROSE, DAVID MELROSE, ELEANOR MELROSE :

Dizinin en can alıcı sahnelerinin baş kahramanı kimdir’in yanında ne idi derseniz, bu nesnenin telefon olduğunu söyleyeceğim. Telefonun acı acı çaldığı ilk sahne ile başlıyor dizinin ilk bölümü ve yine bir telefon sahnesiyle bitiyor beşinci bölümün sonu. İlk bölümde telefonun ucundaki ses, New York’tan Londra’ya bağlanmış ve ses son derece parazitli geliyor. Patrick’i arayan akrabası Nicholas Pratt. Babasının bir otel odasında ölü bulunduğunu söylüyor ona. 1982 yılındayız bu arada. Patrick’se oralı değil, olacak gibi de değil, üzerinden bir yük kalkmışçasına gülüyor, bir yandan da içinden çok doz uyuşturucu çektiği şırıngasını arıyor yerlerde nereye düşürdüm acaba diye. Amcası, onu, babasının olağandışı hayatına kadeh kaldırmak için çağırıyor New York’a. Olağandışı evet, bir baba bir yaz günü başlamış olduğu oğluna ettiği tecavüzlerini birkaç sene daha sürdürmüş ve maaile bu olağandışı sapkınlığı önlerindeki birkaç yıl boyunca çekmek zorunda kalmışlar(bence de hiç komik değil). Oğlu dur diyene kadar da durmamış bu cinsel saldırılar. En acısı da hiç durmadan içen annesinin oğlunun yaşadığı korkunç tecrübeyi kavrayamaması, kavrasa bile kendi dünyasında kendi uğradığı tecavüzlerle bile başa çıkamadığından efendi köle ilişkisi içindeki rolüne bürünüp efendisinin sözünü dinliyor olması. İleriki yaşantısında Patrick’in bir bağımlı olarak yaşamına devam edebilmiş olması, kadınlarla ilişki kurabilmesi, problemler yaşasa ve yaşatsa da aile babası olabilmesi bile bir mucizeyken ama özünde iyi bir insan olduğunu gösterdiği bir su bardağının içine hapsettiği akrebi bile özgür bırakabilmesinde yatarken, babası büyük bir zevkle purosunun yanar ucuyla karıncaları eziyor. Biri potansiyel olarak ona zarar verme ihtimali olan hayvanı özgür bırakırken, öteki dünyanın en zararsız hayvanını yakmakta keyfince. Bir kötüden bir iyi olmuş, gördüğü onca zorbalıktan sonra bir zorbaya dönüşmemiş Patrick. Kurtulmak için içiyor sadece, öte yandan bu bir aile geleneği gibi de nesilden nesile aktarılan. David Melrose’un içinde ilk başta kendisini mahveden ve hiç sönmeyen bir cehennem ateşi var. Bu korkunç bir şey. Dünya sinema ve televizyon tarihinde hiç unutmayacağım kötü ruhlu karakterlerin zirvesine oturdu bile. Ne Amon Goethe, ne Hans Landa, ne Edwin Epps, ne Hannibal ya da Lord Voldemort, ne Nokes ne Joker hiçbiri bu kadar kötü değildi. Darth Vader yanında masum bir sinek. Ve bu yaşananlar gerçek. Bir başka gerçekse David’in hem pedofil, hem tecavüzcü, hem de ensest uyguladığı kişinin öz oğlu olduğu. Bir cümle içinde bile olsa bu kadar kötülük yeter.

2A2E5543-7067-45AE-85F2-B17440317186

EC0857B0-56AC-4C54-95F8-A0CA869D618E

D772FD9B-002E-48A0-AC3D-0032304C6A86

Onun babasının yakılmadan hemen önce tabutta yatan haliyle vedalaştığını sanıyoruz, oysa ki asıl kabus ve yüzleşmeler bundan sonra başlıyor. Patrick’in ne kadar çaresiz olduğuna, tüm o şizofrenik konuşmalarına ve karabasanlarına şahit oluyoruz otel odasındaki. Kaynar suyun içine sokmak zorunda kaldığı kolunun acısıyla geliyor nihayet kendine. O kadar zarar veriyor ki kendine, beynine ve iç organlarına, içiniz parçalanıyor bu halleri karşısında. O yıllarda daha şırınga bulmak bile meseleyken, tek başına gittiği New York’un arka sokaklarında tekinsiz adamların arkasına takılıyor hiç düşünmeden. Bir köşede bıçaklanacak ve hayatı son bulacak oracıkta, kendi kendini imha duygusu öyle kuvvetli ki, korkunç yoksunluk krizleri çekerken taksilerin arka koltuğunda kasılmalar ve kramplar eşliğinde ilerliyor gecenin karanlığında. Kalbinin durmamış olması ya da AIDS kapmamış olması tamamen tesadüf. Hayat ona vız geliyor, bu yüzden yaşıyor ve belki de hayatta kalabiliyor. Çünkü ölmek istiyor ama ölemiyor bir türlü. Delirium tremens geçirirken bile taşındığı sedyede ölmek istiyorum diye bağırıyor bir yandan. Bir adamın, herşeyden öte bir babanın biricik oğluna neler yaptığını, ona yaşattığı mutsuz çocukluktan sonra, mutsuz bir adama evrilişini izliyoruz. Kısaca mahvediyor oğlunu. Dünyada yaşanabilecek en korkunç şey, çocukken yaşanan ve sistematik olarak devam eden ve özellikle de baba tarafından gerçekleştirilen taciz ve tecavüzler(daha korkuncunu bulamadım, işkence bile daha masum bunun yanında). Bu dizi bu duyguyla yaşamaya çalışan bir adamın kendine ettiklerini anlatıyor beş bölüm boyunca. Cat Stevens’ın ilk bölümde çalan “Wild World”ü esnasında Patrick Melrose’un uyuşturucudan uyuşmuş vaziyette yıkanıp, sokaklarda insanların arasına karışmasına şahit oluyoruz kısa bir süreliğine. Aramızdan birinin Patrick Melrose olması ihtimali öyle yüksek ki ve o öylesine hiçbir şey olmamış gibi sokaklarda yürüyor ki…

DF202EBB-8CD0-4E15-9C95-6404173D798F

586F02B7-FDCD-4B42-BC99-14ECD2E0EE67

1CEF76D1-4FDC-472E-9652-775C3DF7B5DB

 

1967 sonbaharına Fransa’nın Lacoste köyüne gidiyoruz ikinci bölümde. Yaz tatilini geçirdikleri şato gibi evleri, kötü kalpli David tarafından varlıklı bir Amerikan ailesinden gelen eşi Eleanor’a aldırtılmış zamanında ve bu son derece akılcı bir yatırımken, bu şirin ve tarihi köyün içindeki malikanede yaşananlarsa tam bir trajedi ve de yaşanacak olan trajik olaylar da kapıda. David zalimlik ve sapkınlık, Eleanor alkol ve ilaç, Patrick’se kendini kuyuya atmak derdinde kendi özel tımarhanelerinde. Patrick daha sekiz , babası ise 61 yaşında o yıllarda. Oğlunun ancak zalim derslerle adam edebileceğini düşünen, kibirli, alaycı, zorba, narsist, kontrol manyağı bir doktor yalnızca. Kendi babası tarafından onaylanmamış bir adam. Zamanında doktor oldu diye babası onu küçümsemek için mirasından mahrum etmiş. Karısı Amerika’nın en zengin ailelerinden birinden geliyor halbuki. Aristokrat değiller çünkü yeni zenginler. Kuru temizleme sıvısından imparatorluk kurmuşlar. Patrick’in burjuva bir ailesi varmış kısaca. Babası çulsuz bir doktormuş Eleanor olmasa. İlk tanıştıkları zamanlarda ona aşık olma nedenini İngiliz züppelerden farklı bir genç olmasına bağlıyor. Ortak idealleri varmış hayata dair. Alkolikler için bir eve dönüştürecekleri ev, gerçekten de alkoliklerin yani kendilerinin sığınağına dönüşmüş zamanla. Eleanor bir yerde onu değiştirebileceğimi sanmıştım derken, ters giden şeyleri gençlikte görüp de görmezden geldiğini anlıyoruz ve birde çok fazla belirtilmemiş olsa da, Patrick ileri yaşlarında başlarına gelen bir şeymiş anlaşılan. Varlıklı bir aileden gelen Eleanor olsa da, susan taraf da kendisi oluyor. Her şeyi sineye çeken, patetik ve pasif bir karaktere dönüşmüş zamanla. Mum gibi hareket ediyor kocasının karşısında, ayak parmaklarının üzerinde yürüyerek kaçmaya çalışıyor evden. Evdeki tüm kararları kocası veriyor, o ise alkolden bulanıklaşmış aklıyla altı kişi oldukları halde, bir masanın etrafında hangi düzenle oturacaklarına dair komut vermekten aciz. Oğlunu da bu şekilde harcatıyor kocasına. Patrick en nihayet tecavüzü yüzüne vurduğunda. Me too diyor. Bana da tecavüz ederdi diyor. Hiç hissetmedin mi diye sorulduğunda, hayır diyor. Ruhu bile duymamış, hiç anlamamış, hiç hissetmemiş. Oğlunu korumak adına elinden geleni yapmış. O ne yaman çelişki Eleanor! Nicolas da aynı şekilde. Ama aslında hepsi bir şekilde bilmişler ama bilmemezliğe gelmişler. Güç sarhoşluğunun altında ezilmişler. David onlara çok güçlü, çok yenilmez görünmüş o zamanlar. Halbuki bir otel odasında tek başına ölen ihtiyar David, kıçına bir parça pamuk tıkıştırılan bir ihtiyar olarak giriyor nihayetinde tabuta, yatacak mezarında.

50C0749A-446A-445E-AD08-9FB55CCB2A24

CD4090DD-BB84-42F6-A03D-88CC8EA8E949

A1AAFF03-FE45-4A1C-8C3F-81177CD61EA2

Üçüncü bölümde yer alan ve yıllar sonra iki eski bağımlı Patrick ve Chilly Willy’nin mucizevi bir şekilde karşılaşmalarıyla aralarında geçen mucizevi diyalog bir parça umut serpiyor içimize. Öyle ya da böyle güzel günler de göreceğiz bir gün elbet diye. Davetin verildiği günün akşamında Patrick’in mucizesi de gerçekleşiyor. Aşık olmaya çalışmış fakat başaramamış, birinin kalbini onarabileceğini düşünüp heyecanlanıp fakat bunu yapamayacaklarını anladığında uğradığı hayal kırıklığının aksine bu sefer başarıyor. Fakat diğer tuzağa kendisi düşüyor evliliğinin devamında; yani öfke, kin, iğneleme, züppelik, hor görme ve kendine nefret olmadan geriye hiçbir şey kalmayacağı gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu arada bir şey başarıyor Patrick, ne yapacağını bilemediği gençlik günlerinin aksine avukat çıkıyor. Gerçek hayattaysa böyle bir babaya sahip olan ve kitapların yazarı Edward St. Aubyn yazar oluyor. Onun kendini kurtarmasından duyduğum memnuniyeti anlatmam olanaksız ama kurtarmak kelimesi merhametten öte şükran barındırıyor daha çok. Yüksek sınıf mensubu yazarın bu kadar trajedi yaşamışken, kitaplarında taşıdığı ironi yazarın üslubuna saygı gösterildiğinden olsa gerek diziye de yansımış ve bu da bizim ekran karşısından düşünceli ama asla acımtırak olmayan bir ruh haliyle ayrılmamızı sağlıyor. İroniyi severim evet, kibir taşır içinde sıkça. Son olarak dizinin başarısına en büyük katkı sağlayan unsurlardan birinin, yan rollerdeki oyuncuların yıllar içindeki ruhsal ve fiziksel değişimlerinin başarıyla ekrana yansıtılmasından kaynaklandığını belirtmek gerek. Örnek vermek gerekirse, Bridget’ın özentiliğinin ve şımarıklığının kendisine zengin koca bulmasında yardımı olsa da, yaş kemale erdikten sonra, üstüne üstlük bir kız annesi ve aldatılan bir eş, üsüne üstlük sevgilisinden bir veliaht bekleyen koca sahibi olduğunu öğrendikten sonra nasıl başka yöne gittiğini, günlerce hazırlanıp durduğu partiyi gözünün görmeyişini, bir zamanlar bir parçası olmak için çok özendiği bir sürü ikbal düşkününün arasından nasıl arkasına bakmadan uzaklaştığını izliyoruz ikinci ve üçüncü bölümlerde. Bir leit motif olarak üst sınıf kıyasıya eleştirilmekte beş bölüm boyunca. Özellikle David Melrose ve elindeki puro bu sonradan görmeliğin, zalimliğin ve kibrin bir tezahürü olarak çıkıyor karşımıza. Son sözüm var sizi daha fazla sıkmamak adına izleyin bu diziyi ilk fırsatta, sonra kara kara düşünür vaziyette bulacaksınız nasılsa kendinizi tıpkı benim gibi; bundan sonra ne keser acaba bir izleyici olarak sizi?

D54FBBEA-F10E-4EC0-B68C-6AB575D4E3FC

8E898DB2-43A0-4608-A359-44309E374C9D

 

 

İNANÇ MESELESİ/REV

DOĞAL OLMAYAN ÖLÜM:

Seni bir şişe suda boğmak istedim
Sonra da şişenin kapağını kapamak
Hemen şimdi
Seni koltuk altımda boğmak istedim
Hiç vaktim yok bekleyemezdim
Bir sefer
Seni kendi ellerimle boğmak istedim
Seni artık sevmemek istedim
Seni artık yok saymak istedim
Öl istedim
Susuz kalarak
Kuru istedim
Diz kapaklarına şiddetle vurmak istedim
Diz çökmen için
Sordular bana, mutlu oldum mu diye
Hayır dedim
Hepsi benim eserim
Kendi gelmedi
Kendi çökmedi
Kendi ölmedi.
Belki de seni artık eskisinden de çok sevdiğimdendir
Teslim oldum
Kabullendim
Razıyım
Seni severim
Hep sevdim
Bilirsin
Benden çok yaşa
Benden uzun yaşa
Ben ne yapacağım
Hiç bilmiyorum.
Nefes alıyorum
Biraz
Yaşıyorum
Biraz
Günler geçiyor
Onlar hep geçer zaten
Gün işte
Genellikle kötü geçer.
Tanrım günleri döndür
Geceyi sabah
Okyanusu kara
Dağları ova
Kurtları kuzu
Kadını erkek
Efendiyi köle
Beni sen yap.
Bir ona inandım
Bir sana.
O bana inanır mı
Sen bana inanır mısın
Emin değilim.
Kimse bilmez.

—-.—-

Genel olarak yalnız olduğumu düşündüğüm dünyada/dünyamda bir iz arıyorum bana yol gösterecek. Bir kimse değil aradığım, bir şey ya da bir his. Güzel düşler bir yere kadar, asıl kabuslar yol gösteriyor bana. Sense kötüde saklanıyorsun sanki. Hatırlatmak için. Trajediler elbiselerin. Kısa mutluluklarımızda seni hissetmemiz mümkün değildi, sevinçle doluyduk çünkü. Biz seni acıyla tesadüf edince andık. Pardon tesadüf yoktu hayatta. En azından buradakinde. Hiç doğmamış olmayı dilemek için çok geç artık. Olduk biz. İznin olmadan ayrılırsak gazabından korkarız. Arada kalmak en zoru. İki tarafı idare etmek cambazların işi. Ama biz senden ve suretlerinden beslendik. Kötüm de sensin iyim de, acım da sensin tatlım da. Yönlendirmen için beklemekten yoruldum. Yörüngemde döndüm durdum. Güneş bozuldu bu işe. Ay da. Tüm gezegenlerle aram bozuk son günlerde. Tesellim tek sen kaldın, o da nafile..
—-.—-

Çok yaş aramızda. Kaç milyon ışık yılı. Nasıl ulaşırım ki ben sana? Farklı coğrafyalarda..

—-.—-

REV:

rev-large[1]

Künyesi:

Adı: Adam(Adem)

Soyadı: Smallbone(Küçükkemik)

Mesleği: Rahip

Yaratıcısı: Tanrı ve BBC ortak yapımı

Memleketi: İngiltere

İkameti: Doğu Londra

Medeni Hali: Evli ve köpekli

Aksesuarları: Rahip kıyafeti ve yakalık

Zaafları: İçki, sigara, olumsuz eleştiri(ilk ikisini baş etmek için kullanıyor, üçüncüsü hemen depresyona sokabiliyor)

Bir papaz düşünün; Tanrı’ya inanan ama onun kendisine inandığından emin olamayan. Bir papaz ve bir koca düşünün; geleneksel olmayan karısının türlü çeşitli fantezilerini dinleyip kendinde olmadığı için kendi kendine hayıflansa da gerçekleştirmek için çırpınan ve boş zamanında tüm bunların gerçek olması ve karısını mutlu edebilmesi için kilisede Tanrı’ya yakaran. Bir papaz ve bir erkek düşünün; her gün işyeri olan kiliseye girerken inşaat işçilerinin tacizlerini yutmak zorunda kalan. Bir papaz ve bir insan düşünün; Facebook ‘u olmayan ve dolayısıyla hiç arkadaşı olmadığını sanan ve tüm bunlar için hayıflanan ama sonunda zaten onların çok boş olduğunu anlayıp evrendeki tek dostuna sığınan. Bir papaz düşünün bir muhasebeci ya da işletmeci değil; finans sorunlarıyla uğraşmayıp, kendini  işine ve cemaatine adamak ve üstlerinden uyarı almamak için yakaran. Ve son bir kez bir papaz ve bir insan düşünün; internetteki bir vaazına düşük puan verildiği için depresyona girip kendine ters psikolojiyle yaklaşan ve tüm bunlar için hayatı kendine kahreden. Ama en nihayetinde ölmekte olan bir kadının yanında olması için polis eşliğinde hastanın yanına götürülen ve onun son saniyelerinde elini tutan, duasını eden ve onu  sakinleştirirken kendi yaralarını saran. Ölürken başınızı beklemekte olan çocuklarınız olmayabilir, bu herkes için geçerli değil zaten ve bazen çocukların varlığı da yetmeyebilir. İnsan olmak, yaşlı olmak, ölmek üzere olmak bunu gerektiriyor. Korkmayı. Bir insana teselli olabilmekse, bir hayatı yani kendi hayatınızı kurtarmak demek. Kurtardığınız hayat size karşı nankör olabilir, hiç olabilir, piç olabilir, köstek olabilir hiç mühim değil. Hiç denememiş olmaktan bin kez, milyon kez iyidir.

—-.—-

Bungee jumping yapacak gücü kendimde bulduğum yazdı.
-Amacım neydi? Ayaklarımdan bağlanıp, aşağı itildikten sonra çığlık çığlığa kan beynime sıçramışken dünyaya bir de buradan, böyle bakabilmek mi?
-Hayır.
-Yaptım deyip, herkese böbürlenmek mi?
-Hayır. Aklımdan çıkmıştı çoktan. Sonunda kendimi bunu gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissedebildim sadece. O cesareti kendimde bulabildim sonunda. Kendinizi bir kuş gibi boşluğa bıraktığınızda kanatlarınızın olmadığını idrak edip de yukarı çıkamazken ve hep düşerken-o an/larda hep yukarı çıkmak istiyorsunuz engel olunamaz bir dürtüyle bağlı olduğunuz ipin sonuna geliyorsunuz ve o an bir şey, bir töz sanki- kesinlikle mideden gelen safra değil- boğazınıza geliyor dışarıya çıkmak için. Ölümden tek farkı bu bungee jumping’in; ölmüyorsun ve 21 gram seni terk etmiyor. Ölüm çok şiddetli geliyor bazen. Herkes uykusunda ölmüyor. O kadar kolay değil. Zor zor ölmek var. Çığlık çığlığa bağıranlar vardı atladıktan sonra. Deşarj olmak için yaptıklarından bu şekilde rahatlamışlar. Bana öyle söylediler. Benimse nefesim kesildi. Ağzımı açamadım. Geriye doğru onlar saydılar ve beni boşluğa bırakmak için ittiler. Kendi yapacak gücüm yoktu. Ben sadece kollarımı açtım, onlar kanatlarımmışçasına. Gözlerimi yumdum-ne gelecek bilemiyorsun çünkü ve sanırım kötü bir şey görmek istemedim-. Ölürsem elbet bir açan olacaktır diye düşünmüş olabilirim. Bir battaniye olmasını istedim beni saracak bir şey, güven verecek-örtecek herhangi bir şey. Üşüdüm. Sonsuz bir şeyler var belki ama bu dünyada sonsuzluk bana ait değil. Bir yalan bile olsa inanmak istedim bir an ve inanmaya başladım. “I need something to cover me.” “Beni örtecek bir şeye ihtiyacım var.” Bütün mesele bu. Bu kadar. Tanrı burada başlar. Hadiseyi büyütüp, kendine yontup, yozlaştırmadan inanmalı. Peygamberler bungee jumping yaparak girmediler tabi bu yola.-O bana mahsus bir şeydi-. Daha derin hissetmişlerdir ve hep dediğim gibi ben seçilmişlerden değilim, ben ermiş de değilim.

der-himmel-uber-berlin-original[1]

Gün boyunca sesim kısıktı ve az konuştum, pek çok az. Yükseklik korkum vardır, aklımın ucuna gelmedi kaç metrede asılı olduğum zaten fazla gözlerimi açamadım, dudaklarım ince birer çizgi gibiydi sıkmaktan. Bütün gün bembeyaz bir suratla gezdim. Bir daha dener miyim? Evet. Bir gün tekrar her şeyi boş verdiğimde gene yaparım, ne olursa olsun. Çünkü geri dönüyorsun hayata. Ama bu yaz yaptığım bir çok şeyi bir daha yapmam. Kimisi gereksizmiş, çok.

—-.—-

Rev, Birinci Sezon Bölüm Özetleri:

Birinci Bölüm: Adam Smallbone/Tom Hollander-soyadı ve fiziksel özellikleri bire bir örtüşmekte-Doğu Londra’nın St. Saviour Kilisesi’ne tayin olmuştur. Evlidir ve karısı bir papaz eşi olmak dışında avukattır ve bu sıradışı bir konumdur bir papaz eşi olarak; İngiltere’de bile. Kendisini papazla özdeşleştiren Colin’le ve yeni mesleki aynı zamanda zoraki sosyal çevresiyle tanışırız: sosyal statü kazanmak için kiliseye gelenler, bağımlılar ve kendisini bar çıkışından toplayacağının duyumunu alan Başdiyakoz gibi.. Adam, kilisesine çocuklarını İngiliz Kilisesi Okulu’na kayıt ettirmek için gelen ikiyüzlüleri ayırt etmek için yardımcısıyla çalışmalara başlar. İlk eleyecekleri geç vaftiz olanlardır. Yedi yaşındaki bir çocuğun geç vaftizini daha çok bir şeytan çıkartmaya benzetirler(geç sünnetin bir başka türlüsü sanki. Çocuklar bayılana ve acıdan çıldırana kadar ritüelleri yerine getirmek için çabalayan anne babalar dünyanın her yerinde varlar tüyler ürpertici bir şekilde). Adam, Colin’le oturduğu bankta İngiliz zoolog, bilim adamı, yazar ve Ateist Richard Dawkins’i ve “Tanrı Yanılgısı”nı eleştirir. Bir salyangozun kabuğundaki matematiksel olarak mükemmellik ve olmuş olmasının gerekliliği ya da gereksizliğidir Adam’ın bir yaratanın varlığını açıklarkenki referansı. Dawkins’i çok severim bu arada. Şöminenin başına oturmuş, elinde bilgisayarı nefret mesajlarını okumakta olduğu bir de videosu vardır. Eski ateist olarak hala ateist adamlardan hoşlanan bir tarafım var. Tanrı’ya muhalefet alelade bir insana baş kaldırandan daha çekici geliyor sanki. Ve biyografisinde ateist ve hümanist diyor. Sanki Tanrı’ya çok ama çok inananlar insanı es geçiyorlar çoğu zaman ve hani bizler  surettik..

http://www.youtube.com/watch?v=Oxm8PKhzNW0&app=desktop

İkinci Bölüm: Adam, Tanrı’ya yakarıyor kendisine yatakta biraz enerji vermesi ve kilisesi için finans bulması için. Ve ben de Adams’a katılıyorum ve soruyorum: Neden finans bizim için devamlı günlük bir sorun?  Eşzamanlı olarak yardım gökten değil bir başka popülist ama Protestan bir rahibin desteğiyle geliyor.
Baştan çıkarılmak isteyen karısının beklentilerini karşılamak Adam için çok daha güç: Asansörde seks, halka açık yerde seks, insanlar varken yaramazlaşma, striptizci veya fahişe gibi giyinme, ünlü biriyle beraber olma, yüzsüz iki adam, hükmedilmek, bağlanmak… Liste o kadar uzun ki Adam’ın dimağsı da almıyor kısa bir süreliğine. Bakar mısınız evdeki bir kadınla uğraşmak bir adam için tüm cemaatle uğraşmaktan daha zor olabiliyor zaman zaman. Adam’ın Colin’i fiziksel aşk yerine İlahi aşkla avutmaya çalıştığı diyalogsa şahane.

rev-2[1]

Üçüncü Bölüm: Müslüman çocuk grubuna kiliseyi açıyor Adam, kullanmaları için. Ve genel olarak Hıristiyanların Müslüman korkusunu dinliyoruz kendi ağızlarından. Aşırı tutucu ve peçeli insanlar olacaklarını düşünüp, çocuklarını ırkçı yetiştirip bomba yapmayı öğrettiklerini, Batı’yı nasıl yok edeceklerini anlattıklarına dair önyargıları; dinleriyle ne kadar rahat olduklarını görüp, İslam’ı günlük hayatlarıyla birleştirdiklerini idrak etmeleri ve kendi pazar günkü ayinleriyle kısıtlı kalan kendi cemaatleriyle karşılaştırıldıklarında yıkılıyor. Adam şunu unutuyor sadece. İslamiyet’teki teslimiyet ve itaat, Batı medeniyetlerinde kolaylıkla sindirilemez. Sormaya, sorgulamaya, araştırmaya dayalı temel eğitim kayıtsız şartsız boyun eğişi baştan reddeder. Ve zavallı Adam ilkokula her gittiğinde küçüklerin soruları karşısında müşkil duruma düşmekten kurtulamaz.

Dördüncü Bölüm: Reggae müziğine kaynaklık etmiş bir dinle tanışıyoruz: “Rastafaryanizm”. Colin’e göreyse, Hıristiyanlık gibi ve bolca kutsal dumandan tüttürüp kafa bulabiliyorsun. Sorunu yalnızlık olan adam Katolik Kilise’sinden keskin bir dönüş yaparak Rastafaryanizm’e geçiyor.
Adam’ın televizyondaki gay esprisi başına bir sürü iş açar ve televizyonda ve radyoda soğukkanlılıkla konuşmak hususunda çok haz etmediği bir arkadaşından nasihatler alır. Arkadaşınınsa tek yaptığı şudur: mikrofona bakmak ve onu dinleyen tüm insanları küçümsemek. Onların ne kadar aptal, cahil, eğitimsiz, görgüsüz, bilgisiz, mutsuz, UFAK, başarısız, ömürlerinde umutsuzca yol gösterecek birini aramakta olan ayak takımı sürüsü olduklarını hayal etmek, tıpkı seremoni yaparken ki gibi.. Bizde  da var bunlardan sanırım, ahkam kesen bir sürü kibirli, gıcık adam hemen hemen her konuda. Ben de şu an farklı bir şey yapmıyorum ve size ahkam kesiyorum Türkiye’de az izlenen bir dizi hakkında. Az izlendiğini bile bile ve milyon tane dizi varken..

Beşinci Bölüm: Herkesin bir gün bir şekilde bulaştığı sosyal medya çılgınlığı yüzünden kendini yalnız ve tecrit edilmiş hisseden Adam ilk bulduğu çıkışa atılıyor çaresizce. Bu derin düşünceleriyse, insanın en derin düşünebildiği yerde geliyor aklına. Etrafımızda çok insan var gibi gelir ve daha çok olsun isteriz hani. Çok insan, daha çok insan, yüzlerce-binlerce insan, seni sevdiklerini sandığın çok az gördüğün, belki de hiç görmediğin yüzler. Hey modern insan, bu yüzyılda öyle büyük sevgiler yok ve her insanın egoları var zamanla yoktan var ettiği ya da beraber doğduğu ve zamanla besleyip büyüttüğü. Nietzsche’nin”Will to Power”ı. Yani, kısaca ne iki ne üç ne yüz “cambazın” bir ipte oynamasının resmen değilse bile bireysel olarak mümkün olmadığı. Hayatının tanığı olmayan insanın senin dostun olamayacağı gerçeği öte yandan. Zayıfları sevmemiz ve seçmemizin nedeni. Onların zayıflığının seni tek kılacağı ve lider yapacağının gerçeği. Bilginle, zenginliğinle, yeteneğinle ya da  çalışkanlığınla bindiğin dalı kesmemeyi de başarabilirsen eğer doğal seleksiyon ve var ise eğer şansın da yardımıyla zirveye çıkarken üzerinden geçeceğin, topuk izlerini yüzlerinde bırakacağın insanlar bunlar. Buradan bakıldığında Naziler, Nietzsche’nin bu fikrini mükemmelen uygulamışlar. Ticarette bu kadar başarılı bir milletten ve yapabileceklerinden korkmuşlar. Kimse sebebli ya da sebepsiz zenginleşeni sevmez, kendinden başka. Ve insanların işine yaradığın sürece var olursun, bunu sonsuz kılmak için umutsuzca çabalarsın ama bir gün bir yerde pilin biter ve azar azar unutulursun. Hayat adil değil. Kimse için.

446_rev[1]

Altıncı Bölüm: Hıristiyan Din Adamları’nın internetteki sayfasında kendisi hakkında yapılan olumsuz bir eleştiriyi kafasına takan ve dijital dinin kurbanı olan Adam umutsuzca içiyor, dünyadaki tüm umutsuzlukları kafasına takıyor, daha daha çok umutsuzca içiyor, televizyon karşısında şahane saatler geçiriyor, hırsızlık yapıyor, yüksek miktarda ontolojik ümitsizlik deneyimliyor ve Tanrı’yı sorguluyor, kendini iyi hissetmek için aklına geleni söylüyor, okul müdürüne asılıyor ama kilisede düzenlenen “papazlar ve fahişeler” konulu kostümlü baloda harika dans ediyor. İngilizlerin mizah anlayışına hayran olmamak elde değil.

Rev size bunları düşündürtecektir eğer İslamcı bir fundamentalist değilseniz-hayır sizi aptal yerine koyup akıl vermiyorum, yol açıyorum ve ikisi arasında fark var-. Ve her zaman bir taraf vardır ve ne tarafta durduğunuz değil, ne kadar olduğunuz önemli sanki. Babil Kulesi’yle doğdu taraflar ve taraftarlar.

—-.—-

İngiliz oyuncular çok iyi aktörler ama her nedense Amerikalılar onlardan rol çalıyor her zaman.  Bakınız “12 Yıllık Esaret”te Paul Giamatti ve Benedict Cumberbatch’in köle pazarlığı yaptığı evin salonundaki sahneye. Giamatti İtalyan ve İngiliz kanı taşımakla birlikte Amerikan “Endüstrisi” için çalışmaktan ezip geçiyor içinden doğmuş olduğu sistemin verdiği özgüvenle. Amerika beşyüz yıl daha baş aktörler çıkaracak, daha büyük bir güç yok dünyada.

BAZAROV vs SHERLOCK

“Beni unutacaksınız. Bir ölü, yaşayan birine arkadaş olamaz.” Babalar ve Oğullar

150px-Otsy1880[1]

Pekala da olur. Bir roman okursunuz, bir film izlersiniz ve karakterlerin arasından birini kendinize usta, arkadaş, dost, aşık olarak seçersiniz.. Kanınıza girer, sizinle yaşamaya başlar. Süresi size kalmıştır bundan sonra, ilişkinizin derinliğine ve beyninizde harcadığınız mesaiye bağlı olarak.

Umberto Eco, “Genç Bir Romancının İtirafları”nda; “Sevdiğimiz birinin öldüğünü gördüğümü gündüz düşünden uyandığımızda hayal ettiğimiz şeyin yalan olduğunu anlarız, “sevdiğim kişi hayatta ve sağlıklı” savını doğru kabul ederiz. Tersine, hayali sanrı sona erdiğinde -yani Paul Valery’nin “rüzgar şiddetleniyor, yaşamaya çalışmalıyız” diye yazdığı gibi, kendimiz birer kurmaca karektermişiz gibi davranmaktan vazgeçtiğimizde- Anna Karenina’nın intihar ettiğini, Oedipus’un babasını öldürdüğünü, Sherlock Holmes’un Baker Sokağı’nda oturduğunu doğru kabul etmeyi sürdürürüz.” der ve devam eder: “Bunun çok tuhaf bir tavır olduğunu itiraf ediyorum, ama sık sık olur. Gözyaşlarımızı akıttıktan sonra Tolstoy’un kitabını kapatır, şimdiye döneriz. Ama Anna Karenina’nın intihar ettiğine inanır, Heathcliff’le evlendiğini söyleyen biri çıkarsa onun aklını kaçırmış olduğunu düşünürüz. Değişken varlıklar olan bu sadık hayat arkadaşlarımız asla değişmezler ve sonsuza kadar kendi eylemlerinin sahibi olarak kalırlar. Eylemleri değiştirilemez olduğundan, onların bazı niteliklere sahip olduklarının ve belli bir tarzda davrandıklarının doğru olduğunu her zaman ileri sürebiliriz. Clark Kent Süperman’dir ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır.”

—-.—-

Bazarov’un içine doğmuş olduğu roman olan “Babalar ve Oğullar” 1859 yılında Turgenyev tarafından kaleme alınmaya başlanmış ve üç yıl sonra yani 1862 yılında piyasaya sürülmüştür. Nihilizm konusunun işlendiği ilk roman olma özelliği taşımaktadır; nihilist bir roman değildir, içerisinde nihilist bir karakter barındırır. 1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiler. Roman, zamanının çoğu yazarı gibi çok sarih yazılmış, hiçbir şey okurun sezgilerine bırakılmamıştır. Bir şeyi akla düşürdükten sonra, sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklamaya girişir Turgenyev. 1859 yılının mayıs ayında, Arkadi ve arkadaşı Bazarov babasının ve amcasının olduğu çiftliğe gelirler. Baba Kirsanov, oğlu Arkadi yokken, Feniçka adında bir köylü kızıyla yaşamaya baş­lamıştır. Kardeşi Pavel Pavloviç, muhafazakâr bir kişi olduğundan ağa­beyinin alt sınıftan biriyle evlenmesine karşı çıkmıştır. Bu yüz­den Nikolai, Feniçka ile metres hayatı yaşamaktadır. Nikolai, çevresine göre daha serbest görüşlü, kuralları önemsemeyen biridir. Bu yüzden, tüm kölelerini azat etmiştir. Geleneklere bağlı Pavel’le, nihilist Bazarov arasında sert tartışmalar yaşanır. Arkadi ise dostunun yeni-bulunmuş bilgeliğine erişme gayretinde olup, tamamiyle onun etkisi altındadır. Pavel, Feniçka’yı yani Kirsanov’un metresini kameriyede Bazarov’la öpüşürken görünce düelloya davet eder. Nihilist Bazarov ise bir başkasına karşılıksız aşık olur; kendisine karşı aynı hisleri beslemeyen, zengin, duygusuz ama serbest fikirli Anna Sergeyevna Odintsova’ya. Anne babasının taşradaki evine sığınıp çalışmalar yaparken tifüse yakalanır ve ölür. Arkasından anne babası dışında ağlayanının olduğunu ne yazık ki göremeyiz, neticede herkes kendi hayatına devam etmektedir. Ve Bazarov’un Arkadi’den ayrılırkenki öngörüsü doğru çıkmış olur böylelikle: “Bütün bütün ayrılıyoruz, bunu sen de biliyorsun.”

Bazarov’un Künyesi:

40231069[1]

Adı: Yevgeniy Vasilyiç Bazarov

Memleketi: Rusya

Gerçek Babası: Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Baba adı: Nikolay Petroviç Kirsanov (emekli askeri doktor)

Anne adı: Arina Vlasyevna (ev hanımı)

Kardeşleri: Tek çocuk

Mesleği: Nihilist(Arkadi’nin kendisini tanıştırırken ifade ettiği üzere) ve Tıp fakültesine girmek için çalışan fen bilimleri öğrencisi aynı zamanda.

Doğum yeri ve yılı: Yirmilerini geçmiş. Burcunu bilemiyoruz. Hiçbir şeye inanmazken, aşkın kör kuyularına düştüğü göz önüne alındığında değişken ve dengesiz ruh hali ve seksist bir bakış açısı varken bir anda aşk kelebeği kesilip, duygularını ayan beyan ortaya döküşünden balık burcu olabileceğini düşünmekteyiz. Öte yandan dengesiz ve kibirli bir terazi de olabilir. Evcimen bir yengeç de. Parası tatlı bir akrep de. Neden evcimen; çünkü evden en çok uzaklaşıp gerisin geri döndüğü mesafe veranda ve kameriye arası, neden parası tatlı; üste başa para vermediğinden ve kitap boyunca bir kuruş para harcamayıp, zengin dula abayı yakışından(Rus edebiyatı üzerine ciddi bir takım yorumlar beklerken, farz edin ki Kelebek’in astroloji sayfasını açtınız ve gelecek hakkında bilgi verdiklerini söyleyen astrologlara inat Einstein çıkıyor karşınıza ve “yıldızlara bakarken aslında geleceğe değil, geçmişe bakıyor olursun.” diyor ama sizler o astroloji palavralarını okumaya devam edeceksiniz gelecekte de ve geçmişinizi geleceğinizmiş gibi yutturacaklar size) ve neden kibirli; çünkü nihilist ya da neden nihilist; çünkü kibirli ve aşırı gururlu.

En belirgin aksesuarı: Mikroskop

En sevdiği hayvan: Kurbağalar

En sevdiği insan: Anna Sergeyevna Odintsova

Düşmanları: Barışana dek Pavel Petroviç ve bizatihi kendisi

En yakın arkadaşı: Kendisine büyük bir sevgi duyan ve ona gıpta eden ezik bir karakter olan Arkadi.

Adresi: Arkadaşının ailesinin çiftliği ve ailesinin evi.

Doğduğu Yer: Babaevi

Öldüğü Yer: Babaevi

Yasını tutmakta olanlar: Sadece anne ve babası. Kısa süreliğine de okuyucu.

Katili: Turgenyev’dir. Bazarov’u dünya aleme nihilist olarak tanıtmış, sonra da yazgının kör buyruğuyla öldürmüştür. Kitabın sonsözünde de yazgı her şeyi, herkesi, hatta kitaptan taştığı gibi bizi bile ele geçirir.

Somut Ölüm Nedeni: Yakalandığı tifüs sonucu azar azar ölmek.

İnancı: Nihilist(Hiçbir şeye, hiç kimseye inanmamak demek, ne kurtarıcı beklerler ne kurtarılmayı, hiçbir otorite önünde eğilmezler, hiçbir prensibe inanmazlar, doğudan gelen de batıdan yükselen de birdir; bir dönem Sartre’da da vardı bu haller, Castor bozdu onu da).

Tanınmış nihilistler: Mersault, Raskolnikov, Ivan Karamazov(nam-ı diğer havaleli), Zerdüşt, Lao Tzu, Sean Penn(Maddy’den sonra bir süre karavanda yaşamıştı saçı başı dağıtıp), yakın birkaç arkadaşım.

Unutulmaz Sözü: “Bol bol çocuk yap. Daha iyi bir çağda dünyaya geldikleri için hepsi akıllı olur, senin benim gibi değil.” ==>Arkadi’ye söylemiştir.

Sherlock’un Künyesi:

Sherlock-PA[1]

Adı: Sherlock Holmes

Memleketi: Birleşik Krallık

Doğum Yeri / Yılı: Londra / 06.01.1854 (keçi burcu)

Baba Adı: Sir Arthur Ignatius Conan Doyle (doktor)

Kardeşleri: Bir ağbisi var; Mycroft (Microsoft değil)

Mesleği: Özel Dedektif

En Belirgin Aksesuarları: Mikroskop, Pipo, Asa

Hobileri: Keman çalmak, morfin yapmak, acıklı acıklı Watson’a bakmak

En Sevdiği Hayvan: Baskerville’lerin köpeği

En Sevdiği İnsan: Dr. John Watson

En Büyük Aşkı: Dr. John Watson

En Yakın Dostu: Dr. John Watson

En çok hırpaladığı insan: Dr. John Watson

Düşmanları: Liste uzun. “I will burn you.”= “Seni yakacağım.” diyen James Moriarty ve Hannibal’in büyük ağbisi ve Lumosity’nin kurucusu Charles Magnussen en bilinenleri.

İkameti: 221B Baker Street/ Londra, second floor

İnancı: Ateist, Tümdengelimci

Bilinen Hastalıkları: Asperger

Kendinden sonra gelen kriminal vakalarda suç mahallerinde vesilesiyle en fazla tekrarlanan sözü: “Bir şeyi saklamanın en iyi yolu onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” Benim şu an kendimi koyduğum yer gibi.

Gelelim Umberto Eco’nun yukarıdaki sözlerine istinaden benim hangi Sherlock’u düşünerek Bazarov karakteriyle bir çeşit kıyaslamaya gittiğime; kitaptaki Sherlock mu yoksa 21. yy Londra’sında, Afganistan Savaşı’ndan-savaş yanlış kelime, ortada bir savaş değil saldırı var çünkü-yeni dönmüş Dr. John Watson’la oluşturdukları izleyiciye inceden inceye ama çok şık bir üslupla hissettirtilmeye çalışılan üzeri örtük ama doktorun ısrarla reddettiği ve fakat  hiç rahatsızlık duymadan sürdürebildiği aynı evde kendisine aşık bir adamla yaşamanın cüretkarlığını bizlere parmak ısırtacak bir gıptayla seyretmemize vesile olan diziye mi? Elbette ki ikincisi. Peki bu ikincisi hangisi? Sherlock Holmes mu, yoksa Holmes’u oynayan Benedict Cumberbatch mı? İşte orada işler biraz karışıyor sanıyorum ben hem elbiseyi taşıyan askıyı, hem elbisenin kendisini beğeniyorum ve bu aklımı korumama yardım ediyor. Kısmen. Ama yine de ikinci sezonun finalinde binanın tepesinden kendisini kuğu ve kuş karışımı bir nezaketle boşluğa bırakan Holmes’un ardından yüksek sesle “Ölmesinnn!” diyebiliyorum herkes içinde. Kırk tane bahane buluyorlar bana”Sen sevmezsin gökgözlü.” ya da “Fasulye sırığı gibi bir şey, nesini beğenmişim?” gibi. Bense kendilerini bulursam neler yapabileceklerimi gözden geçiriyorum tilki tilki. Ol dese Dr. Watson bile olabilirim, sorun yok. Ben deli miyim? Tam değil, aksi takdirde kendimi Sherlock’un yerine koyardım. Ama ben bizzat kendisini istediğimden hobbit olmayı kabul edebiliyorum. Sherlock, Benedict, askı, her neyse.. Ağzına geleni kuldan esirgemeyen,  kadınlara has o tatlı bakışa sahip, duygusal zekası hayli düşük, ailesiyle sorunlu, sosyopat, aseksüel, tümdengelimci, septik, yarı çatlak, latent gay.. ama ama belki ben de bir Molly Hooper’ımdır ve sen de tam benim tipimsindir, Sherlock. Olmasını istediğim.. Nazik, kibar, öngörülemez, korumacı, şefkatli, maceracı ruhlu, yaratıcı, sevimli, atak, zeki, tatlı deli, güzel bakan, güzel görünen, sevimli, sınırsız..

Cumberbatch ne anlama gelmekte acaba? Benedict çok soylu bir isim sanki. Topuklu giymem gerekecek. Ses tonu şiir gibi. Londra çok yağmurlu. Merkezde oturacağız, metroya da yakınız. Kapının önünden taksi var. Aksanımı kuvvetlendirmem gerek. Vizemi uzatmalıyım. Melez çocuklar daha güzel oluyorlar.  Diet yapmam gerek. Sadece Sherlock, Sherlock’tur. Bu isimde tanıdığım başka bir İngiliz ve  Sherlock yok. Robert Downey’in de adı buydu sanki. “Benedict, Sherlock’sa, Robert’ da Sherlock’sa; o zaman Benedict Robert’dır ve  bu tümdengelimci nihai sonuca bakıldığında ben çok şanslı oluyorum. Çünkü iki Sherlock sahibiyim bundan sonra. Sherlock’un kendisini de hesaba katarsak, üç.(Tanrım mantık Tanrım mantık, indir-yağdır-gönder, beynimin içinde Sherlock’lar geziyor sanki).

A woman, the woman..

TV Sherlock 4

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: