DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

20181103_233922-01

DÜNYANIN UZAK UCU, İKİNCİ BÖLÜM : MEXICO CITY ve FRIDA ve PATTI

“Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki. : Who needs feet, when I’ve got wings to fly.” Frida Kahlo

Pişmanlıklarımı boğmak için içiyorum ama lanet olası şeyler yüzmeyi öğrendiler.” Frida Kahlo

İçimde kırk kadın, Kırkı da yabancı. Kırkı da öteki ” Frida Kahlo

Bütün iyi ressamlar kendisi neyse onu resmeder.” Jackson Pollock

GİRİŞ :

A-Dünya sınırlarla bölünmüş koskocaman bir ülke ve bizler onun üzerinde ellerimizde vizelenmek için sabırsızlanan pasaportlarımızla dolaşıp duruyoruz damgalı inekler gibi. Babil Kulesi asla yıkılmamalıydı.
B-Bazen her şey salakça geliyor biliyorum, tıpkı turizm gibi ama sonradan kabulleniyorsun. İnsan çok da aklıyla düşmüyor ki yollara. Bunu anlıyorsun. Bir şeylerin peşindesin, en azından bunu bilenler sınıfındansın(kendini ayrıcalıklı addedip bu şekilde sınıflandırıldığın için utanmıyor musun!). Avunabileceğin bir şey var elinde: Ben ne istediğimi biliyorum diyorsun. Bir ülke ve ona ait kültürü yerinde görmek istemek gibi mesela. 
A-Bravo sana. Gördün, ya sonra? Yemeklerinden tattın, içkilerinden içtin, şarkılarından söyledin, danslarından ettin, kadın ve erkekleriyle sohbet ettin. Dinledin onları anlayabildiğin kadarıyla, gözlemledin uzaktan da olsa. 
B-Ooofff…sıkma beni. Veni vidi vici. Her şeyin bir sonu var elbet. Şimdi sırada başka danslar, sözler olacak belki.
A-Onu kastetmiyorum ben. Eline ne geçti?
B-Pek çok fotoğraf çektim, insan hikayeleri biriktirdim. 
A-Tamam da ne arıyordun? Aradığın şeyi buldun mu?
B-Elbette bulamadım. Hangi arayan bulabilmiş ki? Tek bildiğim…
A-Tek bildiğin…?
B-Voltaire bu hususta en sert çizgiyi çekmiş ve kimse bulamadı ve kimse de bulamayacak demiş. Ben de bulamayacağım, tek bildiğim bu, ama arayıştan da vazgeçmeyeceğim.

—-.—-

Bu konuşmanın üzerinden çok da zaman geçmemiştir:
A-Hayatımdan bıktım.
B-Ben de senin bıkmalarından bıktım.
A-Neden hep bir sorun çıkıyor?
B-Sorunlarını kendin yaratıyorsun da ondan.
A-Emin misin?
B-Çok.

—-.—-

Dönüşte İstanbul’a iner inmez sağ salim indiğimi belirtmek üzere babamı aradığımda aramızda geçen konuşmadan bir parça:
Kızı:İndim baba.
Ba-ba:Nasıl geçti yolculuğun?
Kızı:Paris üzerinden yol uzadı.
Ba-ba:Ara sokaklara mı saptı?
Kızı:Baba uçakla gittim. Havaalanında çok bekledik.
Ba-ba:Mola verdi mi?
Kızı:Nerde? Okyanusta mı? Vermiş olsaydı zaten şu an seninle bir başka boyuttan konuşuyor olurdum. Sende gazetecilere keşke karayolunu tercih etseydi diyor olurdun ya da az mola verdiği için şoförün uyuyakalmış olabileceğinden filan yakınıyor olurdun.
Ba-ba:Değişen pek fazla bir şey olmayacaktı yani.
Kızı:Boyutlar dışında.

—-.—-

İstanbul’a gitmeden önce aradığım kuzenimle yaptığımız mezarlık tartışması:
Ben:Bugün yola çıkıyorum. Ölürsem filan, uçak düşer ise falan cesedime de ulaşılamazsa kitaplarımı bağışlayın, kıyafetlerimi giyin, bankadaki paramı da yiyin. 
Kuzen:Ölmezsin sen. 
Ben:Nerden bilebilirsin?
Kuzen:Doğu’ya gittin ölmedin, Güneydoğu’ya gittin geldin defalarca, yine ölmedin. Karda kışta ne idüğü belirsiz otobüs firmalarının tek şoförlü otobüsleriyle yaptın hem de bu mütevazi gezilerini. Ülkede bombalar patlarken yanlış ihbarla başını hedef almış tıfıl bir asker aranan terörist diye verilen emir doğrultusunda eli tetikte bekledi başında ama tetiğe basmadı. Basması ise olasılıklar arasındaydı. Kendini imha etmek için pek çok şey yaptın ama başaramadın. Şimdi öleceğini hiç sanmıyorum.
Ben:Şarap içiyordum.
Kuzen:Şimdi mi?
Ben:Yok canım silah başıma dayanmışken. Oturmuş şarap içiyordum. An esnasında tam kavrayamamış olabilirim. Ama sonra hiddetlendim ve jandarmanın üzerine yürüdüğümü hatırlıyorum.
Kuzen:Bravo doğrusu. Çocuk silah çekmiş yetmemiş, vurulamayınca kendini kaybedip beni vur der gibi üzerine yürümüşsün. 
Ben:Alkol bütün kötülüklerin anası.
Kuzen:Bu paylaşımını o an yapacaktın. Ya da bırakacaktın.
Ben:Üzerine yürüdüm dedim ya.
Kuzen:Meriç, akıllanmıyorsun.
Ben:Çünkü istemiyorum.
Kuzen:Bırak şimdi bu ölüm düşüncelerini de, bavulunu hazırla. Bak ben Bodrum’dayım. Nilüfer annesiyle beraber babasının son günlerini bekliyor burada. Doktorlar terminal aşamada olduğunu söylemişler. İstanbul’da aile mezarlıkları yokmuş. Buraya, Akyarlar’a gömmeye karar vermişler. Ben söyledim bazen plansız ölümler(ölümler hep plansızdırlar biraz) çıkabiliyor çokça ve yer sorun olabiliyor. Eğer çok yakın gömülürlerse mezar yaptırmak güçleşebilir, git ön hazırlığını yap dedim.
Ben:O zaman sen de bil, diyelim Meksika’da ölmedim. Geldim buralarda öldüm. Beni Beykoz’daki mezarlığa gömün. Dedemin yanına. Hiç görmediğim. Bahaneyle tanışırız. Hani şu Koru’da olan mezarlık. Abraham Paşa Mezarlığı, Şahinkaya olmaz. Orası çok yüksek. 
Kuzen:Hiçbir formül bulamazsak ve sen de çürümek için uygun bir mezarlık beğenemezsen eğer, Beykoz’daki evin arka bahçesinde yer alan kuyunun içine atalım seni istersen. 
Ben:Kefensiz mi?
Kuzen:Nasıl istersen. İstersen gelinlik giydiririz, öyle atarız. Söylerim ben mahalleden çocuklara, bırakırlar kuyudan aşağıya.
Ben:Dalga geçiyorsun. 
Kuzen:Geçilmeyecek gibi mi? Senden on altı yaş büyüğüm. Asıl ben ölürsem Şahinkaya’ya aile mezarlığımıza gömülmek istiyorum. Anneannem, babam, teyzem ve ablam orada yatıyorlar. Beni sakın Bodrum’a gömmeyin. Beş yıldan önce ölürsem sorun çıkabilir. Malum teyzemi yeni gömdük yanlarına. Üst üste olmuyormuş.
Ben:Beş yıl sık dişini madem. Yoksa kuyuya gidersin benden önce, ona göre. 

20181103_161635-01

MEXICO CITY :

Dünkü garip ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ve kıtalararası süren uzuun ve bıktırıcı uçak yolculuğunun ardından kendi kendime neden geldim ben buralara diye sorgulayadurayım, sabah olup hava aydınlandığında şehrin aydınlık yüzünü görmeye başlıyorum. Hayata karışmayınca olmuyormuş. Sicario filmine konu olan, akılalmaz işkence yöntemleri kullanan uyuşturucu mafyasının cirit attığı, dolayısıyla suç oranının yüksekliğinden insanların sokaklara çıksam acaba geri dönebilir miyim tedirginliğiyle yaşadığı, her köşe başında bir torbacıya rastlayacağınız bir şehir değil burası. Onun için Amerika’ya komşu sınır bölgelerini ziyaret etmeniz gerekiyor. Bir film çekmeyecekseniz ya da bir kitap yazmayacaksanız da bu son derece manasız olacağından, sizleri başkent Mexico City’i gezmeye davet ediyorum. İnanın pişman olmayacaksınız. Rehberiniz benim çünkü. Şehrin arka sokaklarından da bahsedeceğim, ama sonra. Şimdilik en güzel yerlerini gezerek başlıyoruz güne. Her şey turistik. Her yer de yerli yabancı turist dolu. Belediye işçileri yerleri süpürüyor. Burası Zocalo Meydanı. Ana meydan. Resmi ya da dini, her türlü şenlik ve tören  bu alanda yapılmakta. Cadılar Bayramı ertesi gelmiş olsak da sokakta hayat var, havada ise festival havasının tortusu. Bense bir devrim çocuğu olan ve Meksika’yla büyüyen Frida Kahlo’nun genç kızlığında arşınladığı yollarda yürüyor olmanın verdiği hazla dolaşıyorum sersem sepelek. Kelime dağarcığını Zocalo işportacılarının argosuyla zenginleştiren Frida, dahil olduğu topluluktaki erkek arkadaşlarından hayatı boyunca yitirmeyeceği sadakat duygusunu ve erkeksi dostluk anlayışını bu yollarda edinmiş. Bugün günlerden cuma. Aslında siz cumayı bitiriyorsunuz, bizlerse güne yeni başlıyoruz. Bense gece hiç uyumadım. Melatonin almalısın diyen Banuhan Güvenir’i dinlemediğim içinse bezgin bir fino kadar pişmanım. Olamaz bugün günlerden cumartesi. Her şey birbirine girdi bile.

20181103_174455-01

20181104_193800-01
Sister Act in Mexico City

20181103_181444-01

20181103_162404-01

20181103_181736-01

Bayılana kadar yollarda yürüme isteğiyle doluyum. Bir benzeri sevecen hislerle yaklaşıyorum Meksikalılara. Fakat Babil Kulesi’nin yıkılışının üzerinden uzun bir zaman geçmiş olduğundan ve bu zaman zarfında ikinci bir lisan öğrenme gayretinden çok daha büyük meşguliyetleri olduğu anlaşılan Meksikalılarla İngilizce konuşarak anlaşmanın imkansızlığını kavramam çok fazla vaktimi almıyor. Yine de gayretkeşler ve bana en evrensel dili kullanarak yol tarifinde bulunuyorlar: İşaret dilinin sonsuz kıvrımlarıyla yolumu çiziyorlar. İyi kalpli Meksika halkı. Hiç bu kadar net konuşmamıştım bir ülkenin halkı hakkında. Elbette kötüleri de vardır ama genel olarak iyiler ve bu çok şaşırtıcı geliyor. Bunun şaşırtıcı gelmesi ise başka türlü şaşırtıcı bu arada. Azılı bir katil olmasa da, bizde Şark kurnazı(bir Doğulu iseniz ve bu tabirden rahatsızsanız, olmayınız çünkü bu bir tabir sadece) olarak tabir edilen bir Meksikalı arayışı içine giriyorum ama bulamıyorum. Şark kurnazının nasıl bir canlı türüne denk geldiğini tarif etmeme yetecek miktarda İspanyolcam olsaydı bile ortalama bir Meksikalı’nın bunu anlayabileceğini sanmıyorum. Hayatları boyunca da karşılarına çıkmadığını düşünmekteyim. Bu arada yakın zamanlarda bilim adamları tarafından ispatlanan bir insanlık gerçeğini paylaşacağım burada sizlerle. Yalakalık genlerle geçiyormuş. Yani ne yalaka dediğin adam bunu güdüsel olarak gerçekleştirmekteymiş, sonradan olma, sonradan görme bir hal değilmiş bu. Adamın genlerinde var bu huy ve genlerinde şark kurnazlığı bulunmayan Meksikalılar içinse bu durumu anlamak cidden imkansız.

20181103_170139-01

20181103_163232-01

20181103_181103-01

20181103_195021-01

Can boğazdan her türlü gidebileceğinden, Meksika mutfağından da bahsetmek gerekiyor bir parça. Amerikalılar’ın ayıla bayıla yedikleri ahım şahım bir mutfakları yok mesela, çünkü fast food diyarında yeşil fasulye sosu ya da kaktüs salatası kıymetli olsa da, ne mantının, ne enginarın, ne de dolmaların yerini tutamıyorlar maalesef. Zeytinyağı yok. Aslında hayatım boyunca bu kadar korkunç yemekleri hiç bir arada yiyememiştim. Yemiş bulundum. Otel kahvaltısındaki domuz etleri çok ağır kokuyordu. Ne olduğunu anlayamadan yemeye çalıştığım pek çok şey oldu. Haşlanabilir mısırın yapraklarının içine tıkıştırılan lapanın ne olduğunu çözemedim mesela. Yedim ama. En azından kokmuyordu. Kundağa sarılmış bir bebek gibiydi. Sokaklarda bir bütün halinde satılan domuz etinden yapılan sucuklar, yanında omlet ve fasulye ana yemekleriydi ve sanki bizim dönerler gibiydi. Bu ve benzeri gıdalarla beslenen Meksikalılarınsa ciddi obezite sorunları var gibi görünüyor. Yağlı ballı adamlar ve kadınlar daracık blüzlerle ordan burdan taşan yağlarını bir gram umursamadan dolaşıyorlar serbest serbest. Katolik Kilisesi’nin baskın duruşunun yanında cinselliğin baskı altına alınmadığını görüyorsunuz. Çiftler yollarda özgürce öpüşüyorlar. Anadolu’yu düşünüyorum da, tek gidersin nerden gelmiş, kesin bizim için gelmiş derler(tabii ya durduk durduk, bulamadık bulamadık, siz gıymetli ve az bilmiş çok yanılmış Anadolu erkeklerini bulmak için düştük yollara), Ankara’nın göbeğinde taciz ederler, turiste kuytuda tecavüz ederler. Burada nüfus çok, halkının da fakir olduğu düşünüldüğünde gitmeden önce yapılan tüm uyarılara rağmen ve fakir bölgelerine de gitmiş olmama rağmen suça meyilli kimseyi görmem mümkün olmadı. Binmiş olduğum tüm ticari taksilerdeki şoförler nazikti. Yazımı okumakta olan az sayıdaki okuyucumu yanlış yönlendirmek istemem ama dediğim gibi gönül rahatlığıyla dolaştım sokaklarında, çarşı ve pazarlarında. Çok yoksulluklar gördüm ama dilenmeyi bilmeyen bir halkla karşılaştım. Öte yandan Frida’nın, Diego’nun, Inarritu’nun, Lubezki’nin, Cuaron’un, Arriega’nın doğduğu topraklardayım. Saygı duyarım. Hepsi teker teker düş dünyamı aydınlatmış, ufkumu açmışlardır. Inarritu’nun benim hayatıma ışık tutan, nerdeyse bir pencere açmış olan filmi Babel’le çıktığım Meksika yolculuğuma Frida’yla devam ettim bir zaman sonra. Onlarla olduğum her anın kıymetini bildim. İyi ki sanat ve sanatçılar var. Kim icat etmişse etmiş ama pek çok insanın yavan ve döngüsel olarak kısır olan hayatlarında bir nefes almalarını sağlamak için seçilmiş olmanın ayrıcalığını bilmem, sadece tahmin edebilirim. 

20181103_234234-01

20181103_234953-01

FRIDA :

Sene 2002, bir kadın yönetmen çekiyor Frida’nın filmini: Julie Taymor. Filmin yapımcılarından biri de aynı zamanda başrolünde oynayan Selma Hayek. Meksika’nın “ulusal hazineler”inden birini beyazperdeye yansıtan aktrist bu rolüyle Oscar alamasa da, hayatının filminde hayatının rolünü veriyor. Ödülü kime mi kaptırıyor? “The Hours” filmindeki Virginia Woolf rolüyle Nicole Kidman’a. Oyunculuklardan geçtim, ben Woolf’u da başka severim çünkü. O yüzden filmden geçiyor ve Coyoacan’da bulunan Frida Kahlo Müzesi’ni gezmeye koyuluyorum. Başımı kaldırdığım anda duvarda gördüğüm Frida’nın tüylerimi diken diken eden sözüyle karşılaşıyorum: “Hey ayaklar! Uçmak için kanatlarım varken, size niye ihtiyacım olsun ki : Who needs feet when I’ve got wings to fly.” Aylarca yatağa bağlı yaşamış Frida’nın ölüme attığı çalımın, başkaldırışın ifadesidir bu sözler. Hem de bir komünistin dudaklarından dökülen.

Frida’nın yazgısını değiştirecek olan kazaya gelecek olursak, Meksika’nın Bağımsızlık Günü’ne denk gelmesiyle başlayabiliriz. Hiçbir başarı savaşsız olmaz. Kendisi “Kılıç boğayı nasıl delip geçerse tutunduğumuz demir vücudumu öyle delip geçti.” diye anlatır kaza anını. Tramvay, Frida ve erkek arkadaşının içinde bulunduğu otobüsü parçalar, böler. Tıpkı Frida’ya yaptığı gibi. Henüz daha on sekiz yaşında bir genç kızdır. Bekaretini kaybetmiştir, böbreği işlevini yitirir, çişini yapamaz, omurgası hasar görür. Omurgada üç kırık, köprücük kemiğinde kırık, üçüncü ve dördüncü kaburgada kırık, sol omuzda çıkık, kalçada üç kırık, karında ve vajinada delinme, sağ bacakta on bir kırık, sağ ayakta çıkık. Götürüldüğü Mexico Kızılhaçı’nın hastanesindeki doktorlar parçaları bir araya getirirken, iyileşemeyeceğinden emindirler. Kendisine adanmış olan bir ifadeyi paylaşacağım burada. “Olağandışı bir yaşam gücünün beslediği, görülmemiş bir acıya dayanıklılık kapasitesini iyi tanıyamamaktan ileri geliyordu bu inanmazlık.” Doktorların ölür dediği bu bir damlacık kızın, bu çetin cevizinse bırakmaya niyeti yoktur. Kaza esnasında aynı otobüste olan erkek arkadaşına yazdığı mektuplardan birindeki dirayeti ve kaybetmediği mizahıysa inanılmazdır gerçekten. Üç ay bir yatakta sargılar ve alçılar içinde yatmak zorunda kalan Frida kendisine callejera der yani sokak süpürgesi, ölümeyse Pelona yani Kel Kafa. Bir callejera bir pelona’yı süpürür. Ölüme kafa tutmuş bir güvercindir Frida. Kara tavuğun kanatlarını andıran kaşları, kat kat çoraplarla kapatmaya çalıştığı aksak bacağı ve sıska bedeninin yanında kendisinden yirmi yaş büyük, yirmi santim uzun, yüz kilo da ağır olan yetenekli ressam Diego Rivera ile evliliğine olumsuz yaklaşan babası bir fille güvercinin evliliği olarak tanımlar bu hali. O güvercin ve fil tüm fırtınalara, sert esen tüm rüzgarlara rağmen Frida ölene dek birbirlerini bir şekilde tamamlarlar. Dışardan bakıldığında görülen uyumsuzluk yüzünden ideal bir çift gibi görünmeseler de, evlilikte ideal çift diye bir şey’in kimbilir kimler tarafından atılmış olan koskoca bir palavradan ibaret olduğunun bilincinde olduğum yaşlardayım en azından. Hiçbir evlilik ideal değildir, olamaz da. Sevgi de sonradan kazanılamaz. Asla.

Müze kalabalık mıydı diye soracak olursanız, kuyruk bekleyerek girildiğini söyleyeceğim. Dünyanın dört bir yanından her gün yüz binler ağırlanıyor burada. İnsanlar akın akın geliyorlar Frida’yı görmek için. Müzenin bir diğer ismiyse “La Casa Azul”. Mavi Ev demek. Troçki’de burada misafir edilmiş. Bahçesi Marakeş’teki Yves Saint Laurent’in Majorelle’ini anımsatıyor. Patti Smith de buradaymış. Noguchi’nin Kelebekleri şiiriyle karşılaştığımda ustanın ustaya saygısına tanık oldum. Bahçede ve evin içinde çiftin birbirleri ve evlilikleri için sarf ettikleri pek çok içli söze rastlamak da mümkün. Frida’nın kendi gökyüzünü çizdiği aynalı yatağı, bastonu, eserleri canlıymış gibi bekliyorlar sizi. Ömrü boyunca 22 cerrahi müdahale geçiren Frida 47 yaşında burada ölmüş. Benden sadece dört yaş büyükmüş. Günlüğüne yazdığı şu son sözlerle veda etmiş hayata: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umuyorum”. Umuyorum ben de.

20181104_000830-01

BENDEN SİZE SON SÖZLER :

Gezi yazılarını okurken otel fiyatları, ulaşım türleri ve benzeri bir takım açıklamalar bekleyen şanssız okuyucular için diyebilirim ki, yanlış kapıyı tıklattınız. Meksika’yı bir tablo olarak düşündüğünüzde, o tablonun ressamı benim bu defasında. Her fırça darbesinde ben varım, Meksika değil. Her satırına gömüyorum kendimi. Kendi algıladığım şekilde bir Frida var karşınızda. Bu yazımı nasıl şekillendireceğim hususundaki bir başka rehberimse hiç geçmeyen melankolisiyle hayata direnen Patti Smith ve onun M Train’i oldu. Ve burada da karşıma çıktı bir şekilde. Umuyorum bu hayatta ve bir başka hayatta yazımda adı geçen her bir sanatçıyla tanışma fırsatım olur. Bir gün olacağını biliyorum, sadece süre veremiyorum.

Benden bu kadar. Şimdilik. Meksika yazılarımsa henüz bitmedi.

Donde no puedas amar, no te demores.” Frida

”Sevgi basitti. Karmaşık olan bizlerdik.” Frida

20181103_235432-01

RIVER

 

image

RIVER

“Ben iyi bir memurum. Ama bu dünyada bu yeterli değil. Bu dünyada, senin kafa sallaman, gülümsemen ve bir bira içip “Günün nasıl geçti?” demen gerekiyor. Bu dünyada kimse farklı, garip veya hasarlı olamaz. Yoksa seni bir yere kapatırlar.” River

“Kendi deliliğinden kendine bir yol bul. Kendi kaosun içinde kendine bir düzen bul. Yoksa beni nasıl bulacaksın?”  Stevie

“Dünyayı doğru dürüst göremiyorsun. Bu senin nimetin ve lanetin.”

“Neden gittiğini bilmediğin birisini, nasıl olur da bırakabilirsin?”

“Sonsuza dek yanında kalacağım
Bu loş gecenin karanlığından hiç ayrılmayacağım.
İşte burada yatacağım, sana hizmet eden böceklerin yanında sonsuza dek dinlenip uğursuz talih yıldızımın boyunduruğundan şu dünya yorgunu bedenimi kurtaracağım.
Ey gözler son kez bakın!
Kucaklayın son kez ey kollar!
Ve dudaklar, ey siz nefes kapıları, yasal bir öpüşle mühürleyin
Doyumsuz ölümle yaptığım bu süresiz anlaşmayı!
Gel, acı ölüm; gel ey rezil yol gösterici!
Sen, umutsuz kaptan, deniz tutmuş şu yorgun tekneyi
Yalçın kayalara bindiriver artık!
Sevgilime! Aşkıma!” Romeo ve Juliet / W. Shakespeare

river_tcm48-292996
Londra’nın doğu yakasında, yüksek binaların ışıltıları yukarıdan şehrin çehresine pırıltı verip sadece kendilerini aydınlatırken, akşamın karanlığında, İskandinav kökenli ve aynı zamanda diziye ismini veren Dedektif John River(Stellan Skarsgard), henüz ismini öğrenemediğimiz yan koltuğundaki neşeli bir kadınla arabanın içinde az evvel aldıkları hamburger ve muzlu milkshake eşliğinde radyoda çalan doksanlardan kalma klasik bir disko şarkısı “Love to love”a eşlik ediyorlar. Tatlı bir flörtleşmeyle açılıp, akabinde yaşanacak tüm travmalara, bir sürü kötülüğe karşı ilaç gibi bir başlangıç oluyor bu parça. Altı bölümlük mini dizinin son bölümü de aynı parçanın eşliğinde bitiyor ve altı bölümün tümü sona eresiye kadar yaşanan cinayetleri, intiharları ve intihar girişimlerini, sevdiği için kahrolmayı, sevdiği için ölmeyi, çok çok acılar çekmeyi, çaresiz kalmayı, gözyaşlarına boğulmayı, kayıpla baş edebilmek adına deli gibi çırpınmayı, dışlanmayı, vatanından çok uzakta tutunmaya çalışmanın ne demek olduğunu, neticesinde göçmen olmayı, yalnızlığı, tecriti, birkaç yüz pound için adam öldürecek hale gelmeyi ve daha da birçok olumsuzluğu unutturuyor bize Tina Charles’ın şarkısı. Bir şairin sözleri gibi bir diziydi River: “Mutluluk iste. Çünkü ömür dediğin bir an.” River’ın sevdiği kadın kollarındayken ya da hemen yan koltuğundayken geçirdiği kısıtlı ama kıymetli ve en önemlisi mutlu olduğu anlar kalıyor geriye. Kötülükler siliniyor, her şey geçiyor ve değişiyor, tıpkı hayat gibi.

 

River

Mavi bir Mondeo’nun peşine düşen River, arabadan inen genci takibe başlıyor Londra sokaklarında. Fakir mahallelerden geçerek nihayet, varıyoruz gencin saklandığı eve. Elli dokuz yaşındaki River sonsuz bir gayretle, nefes nefese tırmanıyor merdivenleri. Genci tam kıstırmışken, panikten ve korkudan intihar gibi bir atlayış yapıyor ve çok kat aşağıya, bir arabanın üzerine düşüyor. River’ın amiri Chrissie bu yaşanan kovalamacadan ve oğlanın ölümünden sorumlu tutuyor onu. River’sa içinden Stevie’ye ateş edilen arabanın aynısı olduğunu söylüyor mavi mondeo’nun. River, amirinin yanından ayrılırken, az evvel yan koltuğunda oturan kadınla konuşup gülüşerek terk ediyor olay mahallini ve ilk defa amiri Chrissie’nin gözünden görüyoruz ki, River tek başına yürüyor ve kendi kendine konuşuyor. Ve Stevie tekrar giriyor kadraja. Başının arkasında koca bir delikle ve saçları kendi kanına bulanmışken. Bu noktadan sonra River’ın gizemi çözülüyor yavaş yavaş. Üstlerinin isteği üzerine psikiyatriste gitmek zorunda kalıyor ve bu durumdan hoşnut olmadığını her halikarda belli ediyor. Doktorun vereceği psikolojik rapor onun meslek hayatını bitirecek ya da tam tersi. River’ın çözülmesi ve doktoruyla arasında güven bağı oluşturması bir hayli zamanını alıyor. Bu değişik vaka doktorun da ilgisini çekiyor. Hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış, ailesinden kimsesi kalmamış River yeni iş ortağı Ira’ya itirafında tüm samimiyetiyle, yardım edemediği kimseyle konuşmadığını söylüyor. Karşı taraftan bir çıkarı, bir beklentisi yok. İnsanlarla menfaaat üzerine dayalı bir ilişkisi de yok. Hiç almıyor, kendince koşulsuz verenlerden River. Bu onu tüm içe dönüklüğü, gariplikleri ve münzeviliğine rağmen, kendisini tanıyanların sevdiği ve saygı duyduğu bir insana dönüştürüyor zamanla. Stevie’nin ölümünün üzerinden üç hafta geçmişken, kendisine babası Müslüman, annesi Yahudi orjinal Gazze şeridi Ira, mesai arkadaşı olarak tayin ediliyor. Kendi kendine konuşan, dövüşen, dans eden, gülen, ağlayan, duvarları ellerini kanatıncaya kadar yumruklayan ve aralarında hava değil, kelimeler de değil, ölüler bulunan River’ı önce garipseyen Ira, onun mesleki başarılarını, insanlar üzerindeki ikna kabiliyetini, düştükleri umutsuz durumlardan çekip çıkarmak için parçalanışını gördükçe önemsemeye başlıyor ve asla, ne olursa olsun yargılamıyor onu ve davranışlarını. Kendi kendine konuşan teyzesinden bahsediyor River’a, gün gelip de amcası Ralph’i boğmaya kalkan. Beraber gülüp, beraber kederleniyorlar. Uzun mesailer onları birbirine yaklaştırıyor. Evde karısına da hiç durmadan ondan bahsettiğinden, dayak yediğinde kocasının onu ne kadar önemsediğini, değer verdiğini söylüyor kızgınlıkla genç kadın ilk defaya mahsus hastanede karşılaştıklarında. Akşam yemeği teklifine kuzu eti sevmem diyerek sıcak bakmayan River, bir sonraki yemek teklifini Ira’nın morarmış gözünü, sargıya alınmış kolunu da hesaba katarak uysalca kabul ediyor.

images-160
Ira(İbranice anaç ve tetikte demek)

River daha önce ilaç kullanmış, ama bunu asla açıklamamış. Stevie durumunu bildiğinden kontrol altına almaya çalışmış onu hep. Yardımcı olmaya çalışmış. Ama asla normal şekilde teşhis konmamış onun bu sıradışı durumuna. Annesinin daha bir çocukken kendisini terk ettiğini ve büyükannesiyle büyüdüğünü öğreniyoruz. Ölülerle konuştuğu için de, iş haricinde hiç arkadaşı olmamış. Sahip olduğu tek şey ölüler. Kimler yok ki çevresinde. 19.yy’da kadın cinayetleri işleyen bir seri katil Dr. Thomas Neill Cream, yirmi yıllık ortak mazileri olan ve asla ona olan aşkını itiraf edemediği Stevie, “Juliet” Erin, davalarını çözmeye çalıştığı bütün ölüler ve araftakiler. Bu kalabalıkta normal insanlardan dostlar yaratmak çok da kolay olmasa gerek! River onları hayalet olarak kabul etmiyor. Cennet ya da cehenneme de inanmıyor. Öbür dünya tarzı bir şey değil onlar. Sıkışmış kalmış ruhlar, huzura erememiş ya da erdirilememiş, söyleyecek son bir sözleri olan River’ın tabiriyle birer “manifest”ler yani capcanlılar onun gözünde. Çocukluğundan beri görüyor onları. Kalmaya ihtiyaçları olduğu sürece kalıyor ve sonra gidiyorlar. Ve her zaman insanlara nazaran daha dürüstler. Günlük hayatta en çok korkulan kişi, tamamiyle güven duyduğumuz kişidir derken, belki de en çok onların nankör olamayacağından bahsediyor olsa gerek. Çünkü buna gerek duymuyorlar ve hepimiz giderken, geride kendi gerçeklerimizi ve sırlarımızı bırakıyoruz. Bir de bizi seven insanları bırakıyoruz arkamızda ve onların sevgisini ve özlemini dindirmek mümkün olmuyor. Hayat unutturmuyor, hayat yenileniyor sadece.

Stevie’nin yokluğu koskocaman bir boşluk River için. Onun ölmeden önce kenarında rujunun izi kalmış milkshake bardağını saklıyor özenle, duvara çiviliyor onu, ağzının değdiği pipeti de içinde muhafaza ederek. Delil olarak saklanan ve poşetlere konmuş eşyalarına dokunuyor. Gözlerini kapattığında onu tarif ederken gözyaşlarına boğuluyor. Stevie yaşarken ona bir kez olsun seni seviyorum diyememiş halbuki. Ve bu içe kapanık adam çok zor söyleyebiliyor bu iki kelimeyi bir araya getirip de, dizinin en sonunda. Seni hayattan çok seviyorum diyor. Stevie ise sır gibi saklamış olduğu geçmişine rağmen yoluna devam edebilmiş bir kadın. Kırk dört yaşında. Problemli ailesi, kendisini kolaylıkla harcayabilen bir annesi, on altı yıl sonra hapisten çıkan erkek kardeşi, on dört yaşında uğradığı tecavüz, hamile kalışı ve çocuğunu doğuruşu, tecavüzcüsünün güçlü, varlıklı ve hep çevresinde oluşu, öz oğlunun onu ablası olarak bilmesi hayata tutunmasına ve herşeye rağmen gülerek bakabilmesine mani olamamış. Ölümü bile oğlunun elinden oluyor ve gülerek karşılıyor onu, başka da ne yapabilir ki? Sevgiyi, cinsellikten ayırdığı sözlerinde “Cinsellik sadece kaşıdığın küçük bir kaşıntıdır. Ama sevgi seni alaşağı eden bir kaşıntıdır. Ona kendi ellerinle ulaşamazsın.” diyor. Neredeyse beraber bir çeyrek asır geçirdiği mesai arkadaşını seviyor o da kendince. Sevgiyi sevgiliye karşı kelimelere dökmek çok kolay olmasa da, bazen insan sevdiğine çok geç olmadan bunu söyleyebilmeli. Ömür bitmeden, tükenmeden ve de en önemlisi aradaki gerçek sevgiyi tüketmeden.

river-463x260

tumblr_nvk4ooEfGe1qfqnq8o1_500

Abi Morgan dizinin yaratıcısı ve senaristi. Ana karakterler dışında kalan yan karakterler ve tüm bölüm oyuncularının ayrı ayrı diyaloglarının ve kompozisyonlarının başarısının altında bu kadının kalemi var. Anthony Minghella’nın “Truly,  Madly, Deeply” adlı filminden esinlenmiş. Birinci ve üçüncü bölümlerde çözümlenen bir intihar ve bir cinayet vakasının naifliği ve derinliği ve usulca bölümlere dahil oluşları o derece etkili ki ana hikayenin önüne geçiyor kimi zaman. Bir Romeo vicdan azabından kendini hapishane parmaklıklarının arkasına mahkum etmişti daha ilk bölümde. River onu, katil olmadığın için üzgünüm, sen sadece insansın diyerek teselli etmeye çalışıyordu ve de kurtarıyordu. Hepimizin insan olmaya çalıştığı bir dünya burası ve ne yapacağımızı bilemiyoruz kaç yaşında olursak olalım. Bir ergeni kahrından öldürebilen aşk, yaşlı bir adamı da mahvedebiliyor. Sevmenin, sevilmenin yaşı, rengi, cinsiyeti, ülkesi, dini ve dili yok. Tek bir dil var Babil Kulesi’nin tepesinde. Ve o dilin adı sevgi. Her şey bir gün birini sevmekle başlıyor. Nasıl seveceğimizi, kimi seveceğimizi bilmeden seviyoruz. Seviyoruz sadece. Kitaplarda ve filmlerde her zaman ilgi uyandıran ve karmaşık olan aşk için birden fazla kelime olmalı; aşkın öldürdüğünü, hayat kurtardığını, suçlu hissettirdiğini ve aşkın sevdiğini kaybetmiş birini kurtardığını gördüm diyor River(Abi Morgan). Ve sevmek hayat kurtarıyor gerçekten.

Üçüncü bölümde işlenen bir aşk cinayeti. Bir kadın kocasının başucunda beklerken bir itirafta bulunuyor dedektiflere: “Birisini her gün görürsün ama bir gün fark edersin ki onunla uzun zamandır doğru düzgün konuşmamışsın.” Gözyaşları döküyor ağır durumdaki kocasının başında. Kocaysa River’a görünüyor “Gidiciyim değil mi?” derken. Gerçekten gidici ve bir sırla gitmek üzere bu orta yaşlı adam. Üstelik evlilik yüzüğünün olduğu yerde yeller esiyor ve tüm bu gerçeklerle yüzleşmek istemeyen bir karısı var başucunda. Boş zamanlarında balığa çıkan adam bir yalnız sporunu kendine hobi edinmiş. Çünkü yalnızken rol yapman gerekmiyor ve hem taşıdığın hem de gizlediğin sırrınla bir başkası gibi davranmak zorunda kalmıyorsun çevreni saran insanlara karşı. Hastaneye itiraf etmek ve ölmeden son kez sevgilisini görmek için gelen erkek sevgilisinin varlığını görüp kendini kandırmaktan vazgeçen karısı bir hışımla girdiği hastane odasında bas bas bağırıyor kocasına piç diye her defasında daha çok yükselen bir tonla ve daha büyük bir hınçla. Aslında kendine kızıyor neden ve nasıl görmedim ben diye.

Yaşam ve ölüm gibi, canlılar ve ölüler, iyilik ve kötülük gibi ikiliklere referans olarak karakterler birbirlerine kıyaslama soruları soruyorlar durmadan o mu bu mu diye. Whitney mi Beyonce mu, Linda mı Yoko mu, Revolver mı Sgt. Pepper mı… Ve yaşamak mı, ölmek mi? Elbette yaşamak, çünkü yaşamak ölmekten iyidir. River bile ölülerle daha yakından haşır neşir olmaka beraber yaşamayı ve bu dünyayı tercih ediyor.

İzlemeye başladıktan kısa bir süre sonra dizi Henning Mankel’in Wallander’ını anımsatıyor. Melankolik ve alkolik sayfiye dedektifi Wallander’ın yeriniyse içe kapanık, problem çözücü ve duygusal zekası yüksek River alıyor. Altıncı His’teki ölülerle konuşan küçük Cole’un büyümüş halini oynuyor sanki. Ölüler onu bırakmamışlar hiç, geçen zaman zarfında.

Nordic noir olarak adlandırılan ve İskandinav ülkelerinden çıkma polisiye türünü anımsatan ve ne yazık ülkemizde 2015’in az ses getiren mini dizilerinden biri olarak kalan, biraz geç de olsa karşılaşmaktan mutluluk duyduğum,  sırtını bir usta kaleme ve iyi oyunculuklara dayamış polisiyeyi izlemenizi tavsiye ederim.

kv9G2MpPn9nUwh2d3W2r0jBXX76Rm1KdmTwE0lvwQswy7Gy7K1tpS090N24t--UfkvIpKI4t5mcSy4_F-dR4Yviu6wkWitOYPdin4Fo=w512-h288-nc

River

River

 

İNANÇ MESELESİ/REV

DOĞAL OLMAYAN ÖLÜM:

Seni bir şişe suda boğmak istedim
Sonra da şişenin kapağını kapamak
Hemen şimdi
Seni koltuk altımda boğmak istedim
Hiç vaktim yok bekleyemezdim
Bir sefer
Seni kendi ellerimle boğmak istedim
Seni artık sevmemek istedim
Seni artık yok saymak istedim
Öl istedim
Susuz kalarak
Kuru istedim
Diz kapaklarına şiddetle vurmak istedim
Diz çökmen için
Sordular bana, mutlu oldum mu diye
Hayır dedim
Hepsi benim eserim
Kendi gelmedi
Kendi çökmedi
Kendi ölmedi.
Belki de seni artık eskisinden de çok sevdiğimdendir
Teslim oldum
Kabullendim
Razıyım
Seni severim
Hep sevdim
Bilirsin
Benden çok yaşa
Benden uzun yaşa
Ben ne yapacağım
Hiç bilmiyorum.
Nefes alıyorum
Biraz
Yaşıyorum
Biraz
Günler geçiyor
Onlar hep geçer zaten
Gün işte
Genellikle kötü geçer.
Tanrım günleri döndür
Geceyi sabah
Okyanusu kara
Dağları ova
Kurtları kuzu
Kadını erkek
Efendiyi köle
Beni sen yap.
Bir ona inandım
Bir sana.
O bana inanır mı
Sen bana inanır mısın
Emin değilim.
Kimse bilmez.

—-.—-

Genel olarak yalnız olduğumu düşündüğüm dünyada/dünyamda bir iz arıyorum bana yol gösterecek. Bir kimse değil aradığım, bir şey ya da bir his. Güzel düşler bir yere kadar, asıl kabuslar yol gösteriyor bana. Sense kötüde saklanıyorsun sanki. Hatırlatmak için. Trajediler elbiselerin. Kısa mutluluklarımızda seni hissetmemiz mümkün değildi, sevinçle doluyduk çünkü. Biz seni acıyla tesadüf edince andık. Pardon tesadüf yoktu hayatta. En azından buradakinde. Hiç doğmamış olmayı dilemek için çok geç artık. Olduk biz. İznin olmadan ayrılırsak gazabından korkarız. Arada kalmak en zoru. İki tarafı idare etmek cambazların işi. Ama biz senden ve suretlerinden beslendik. Kötüm de sensin iyim de, acım da sensin tatlım da. Yönlendirmen için beklemekten yoruldum. Yörüngemde döndüm durdum. Güneş bozuldu bu işe. Ay da. Tüm gezegenlerle aram bozuk son günlerde. Tesellim tek sen kaldın, o da nafile..
—-.—-

Çok yaş aramızda. Kaç milyon ışık yılı. Nasıl ulaşırım ki ben sana? Farklı coğrafyalarda..

—-.—-

REV:

rev-large[1]

Künyesi:

Adı: Adam(Adem)

Soyadı: Smallbone(Küçükkemik)

Mesleği: Rahip

Yaratıcısı: Tanrı ve BBC ortak yapımı

Memleketi: İngiltere

İkameti: Doğu Londra

Medeni Hali: Evli ve köpekli

Aksesuarları: Rahip kıyafeti ve yakalık

Zaafları: İçki, sigara, olumsuz eleştiri(ilk ikisini baş etmek için kullanıyor, üçüncüsü hemen depresyona sokabiliyor)

Bir papaz düşünün; Tanrı’ya inanan ama onun kendisine inandığından emin olamayan. Bir papaz ve bir koca düşünün; geleneksel olmayan karısının türlü çeşitli fantezilerini dinleyip kendinde olmadığı için kendi kendine hayıflansa da gerçekleştirmek için çırpınan ve boş zamanında tüm bunların gerçek olması ve karısını mutlu edebilmesi için kilisede Tanrı’ya yakaran. Bir papaz ve bir erkek düşünün; her gün işyeri olan kiliseye girerken inşaat işçilerinin tacizlerini yutmak zorunda kalan. Bir papaz ve bir insan düşünün; Facebook ‘u olmayan ve dolayısıyla hiç arkadaşı olmadığını sanan ve tüm bunlar için hayıflanan ama sonunda zaten onların çok boş olduğunu anlayıp evrendeki tek dostuna sığınan. Bir papaz düşünün bir muhasebeci ya da işletmeci değil; finans sorunlarıyla uğraşmayıp, kendini  işine ve cemaatine adamak ve üstlerinden uyarı almamak için yakaran. Ve son bir kez bir papaz ve bir insan düşünün; internetteki bir vaazına düşük puan verildiği için depresyona girip kendine ters psikolojiyle yaklaşan ve tüm bunlar için hayatı kendine kahreden. Ama en nihayetinde ölmekte olan bir kadının yanında olması için polis eşliğinde hastanın yanına götürülen ve onun son saniyelerinde elini tutan, duasını eden ve onu  sakinleştirirken kendi yaralarını saran. Ölürken başınızı beklemekte olan çocuklarınız olmayabilir, bu herkes için geçerli değil zaten ve bazen çocukların varlığı da yetmeyebilir. İnsan olmak, yaşlı olmak, ölmek üzere olmak bunu gerektiriyor. Korkmayı. Bir insana teselli olabilmekse, bir hayatı yani kendi hayatınızı kurtarmak demek. Kurtardığınız hayat size karşı nankör olabilir, hiç olabilir, piç olabilir, köstek olabilir hiç mühim değil. Hiç denememiş olmaktan bin kez, milyon kez iyidir.

—-.—-

Bungee jumping yapacak gücü kendimde bulduğum yazdı.
-Amacım neydi? Ayaklarımdan bağlanıp, aşağı itildikten sonra çığlık çığlığa kan beynime sıçramışken dünyaya bir de buradan, böyle bakabilmek mi?
-Hayır.
-Yaptım deyip, herkese böbürlenmek mi?
-Hayır. Aklımdan çıkmıştı çoktan. Sonunda kendimi bunu gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissedebildim sadece. O cesareti kendimde bulabildim sonunda. Kendinizi bir kuş gibi boşluğa bıraktığınızda kanatlarınızın olmadığını idrak edip de yukarı çıkamazken ve hep düşerken-o an/larda hep yukarı çıkmak istiyorsunuz engel olunamaz bir dürtüyle bağlı olduğunuz ipin sonuna geliyorsunuz ve o an bir şey, bir töz sanki- kesinlikle mideden gelen safra değil- boğazınıza geliyor dışarıya çıkmak için. Ölümden tek farkı bu bungee jumping’in; ölmüyorsun ve 21 gram seni terk etmiyor. Ölüm çok şiddetli geliyor bazen. Herkes uykusunda ölmüyor. O kadar kolay değil. Zor zor ölmek var. Çığlık çığlığa bağıranlar vardı atladıktan sonra. Deşarj olmak için yaptıklarından bu şekilde rahatlamışlar. Bana öyle söylediler. Benimse nefesim kesildi. Ağzımı açamadım. Geriye doğru onlar saydılar ve beni boşluğa bırakmak için ittiler. Kendi yapacak gücüm yoktu. Ben sadece kollarımı açtım, onlar kanatlarımmışçasına. Gözlerimi yumdum-ne gelecek bilemiyorsun çünkü ve sanırım kötü bir şey görmek istemedim-. Ölürsem elbet bir açan olacaktır diye düşünmüş olabilirim. Bir battaniye olmasını istedim beni saracak bir şey, güven verecek-örtecek herhangi bir şey. Üşüdüm. Sonsuz bir şeyler var belki ama bu dünyada sonsuzluk bana ait değil. Bir yalan bile olsa inanmak istedim bir an ve inanmaya başladım. “I need something to cover me.” “Beni örtecek bir şeye ihtiyacım var.” Bütün mesele bu. Bu kadar. Tanrı burada başlar. Hadiseyi büyütüp, kendine yontup, yozlaştırmadan inanmalı. Peygamberler bungee jumping yaparak girmediler tabi bu yola.-O bana mahsus bir şeydi-. Daha derin hissetmişlerdir ve hep dediğim gibi ben seçilmişlerden değilim, ben ermiş de değilim.

der-himmel-uber-berlin-original[1]

Gün boyunca sesim kısıktı ve az konuştum, pek çok az. Yükseklik korkum vardır, aklımın ucuna gelmedi kaç metrede asılı olduğum zaten fazla gözlerimi açamadım, dudaklarım ince birer çizgi gibiydi sıkmaktan. Bütün gün bembeyaz bir suratla gezdim. Bir daha dener miyim? Evet. Bir gün tekrar her şeyi boş verdiğimde gene yaparım, ne olursa olsun. Çünkü geri dönüyorsun hayata. Ama bu yaz yaptığım bir çok şeyi bir daha yapmam. Kimisi gereksizmiş, çok.

—-.—-

Rev, Birinci Sezon Bölüm Özetleri:

Birinci Bölüm: Adam Smallbone/Tom Hollander-soyadı ve fiziksel özellikleri bire bir örtüşmekte-Doğu Londra’nın St. Saviour Kilisesi’ne tayin olmuştur. Evlidir ve karısı bir papaz eşi olmak dışında avukattır ve bu sıradışı bir konumdur bir papaz eşi olarak; İngiltere’de bile. Kendisini papazla özdeşleştiren Colin’le ve yeni mesleki aynı zamanda zoraki sosyal çevresiyle tanışırız: sosyal statü kazanmak için kiliseye gelenler, bağımlılar ve kendisini bar çıkışından toplayacağının duyumunu alan Başdiyakoz gibi.. Adam, kilisesine çocuklarını İngiliz Kilisesi Okulu’na kayıt ettirmek için gelen ikiyüzlüleri ayırt etmek için yardımcısıyla çalışmalara başlar. İlk eleyecekleri geç vaftiz olanlardır. Yedi yaşındaki bir çocuğun geç vaftizini daha çok bir şeytan çıkartmaya benzetirler(geç sünnetin bir başka türlüsü sanki. Çocuklar bayılana ve acıdan çıldırana kadar ritüelleri yerine getirmek için çabalayan anne babalar dünyanın her yerinde varlar tüyler ürpertici bir şekilde). Adam, Colin’le oturduğu bankta İngiliz zoolog, bilim adamı, yazar ve Ateist Richard Dawkins’i ve “Tanrı Yanılgısı”nı eleştirir. Bir salyangozun kabuğundaki matematiksel olarak mükemmellik ve olmuş olmasının gerekliliği ya da gereksizliğidir Adam’ın bir yaratanın varlığını açıklarkenki referansı. Dawkins’i çok severim bu arada. Şöminenin başına oturmuş, elinde bilgisayarı nefret mesajlarını okumakta olduğu bir de videosu vardır. Eski ateist olarak hala ateist adamlardan hoşlanan bir tarafım var. Tanrı’ya muhalefet alelade bir insana baş kaldırandan daha çekici geliyor sanki. Ve biyografisinde ateist ve hümanist diyor. Sanki Tanrı’ya çok ama çok inananlar insanı es geçiyorlar çoğu zaman ve hani bizler  surettik..

http://www.youtube.com/watch?v=Oxm8PKhzNW0&app=desktop

İkinci Bölüm: Adam, Tanrı’ya yakarıyor kendisine yatakta biraz enerji vermesi ve kilisesi için finans bulması için. Ve ben de Adams’a katılıyorum ve soruyorum: Neden finans bizim için devamlı günlük bir sorun?  Eşzamanlı olarak yardım gökten değil bir başka popülist ama Protestan bir rahibin desteğiyle geliyor.
Baştan çıkarılmak isteyen karısının beklentilerini karşılamak Adam için çok daha güç: Asansörde seks, halka açık yerde seks, insanlar varken yaramazlaşma, striptizci veya fahişe gibi giyinme, ünlü biriyle beraber olma, yüzsüz iki adam, hükmedilmek, bağlanmak… Liste o kadar uzun ki Adam’ın dimağsı da almıyor kısa bir süreliğine. Bakar mısınız evdeki bir kadınla uğraşmak bir adam için tüm cemaatle uğraşmaktan daha zor olabiliyor zaman zaman. Adam’ın Colin’i fiziksel aşk yerine İlahi aşkla avutmaya çalıştığı diyalogsa şahane.

rev-2[1]

Üçüncü Bölüm: Müslüman çocuk grubuna kiliseyi açıyor Adam, kullanmaları için. Ve genel olarak Hıristiyanların Müslüman korkusunu dinliyoruz kendi ağızlarından. Aşırı tutucu ve peçeli insanlar olacaklarını düşünüp, çocuklarını ırkçı yetiştirip bomba yapmayı öğrettiklerini, Batı’yı nasıl yok edeceklerini anlattıklarına dair önyargıları; dinleriyle ne kadar rahat olduklarını görüp, İslam’ı günlük hayatlarıyla birleştirdiklerini idrak etmeleri ve kendi pazar günkü ayinleriyle kısıtlı kalan kendi cemaatleriyle karşılaştırıldıklarında yıkılıyor. Adam şunu unutuyor sadece. İslamiyet’teki teslimiyet ve itaat, Batı medeniyetlerinde kolaylıkla sindirilemez. Sormaya, sorgulamaya, araştırmaya dayalı temel eğitim kayıtsız şartsız boyun eğişi baştan reddeder. Ve zavallı Adam ilkokula her gittiğinde küçüklerin soruları karşısında müşkil duruma düşmekten kurtulamaz.

Dördüncü Bölüm: Reggae müziğine kaynaklık etmiş bir dinle tanışıyoruz: “Rastafaryanizm”. Colin’e göreyse, Hıristiyanlık gibi ve bolca kutsal dumandan tüttürüp kafa bulabiliyorsun. Sorunu yalnızlık olan adam Katolik Kilise’sinden keskin bir dönüş yaparak Rastafaryanizm’e geçiyor.
Adam’ın televizyondaki gay esprisi başına bir sürü iş açar ve televizyonda ve radyoda soğukkanlılıkla konuşmak hususunda çok haz etmediği bir arkadaşından nasihatler alır. Arkadaşınınsa tek yaptığı şudur: mikrofona bakmak ve onu dinleyen tüm insanları küçümsemek. Onların ne kadar aptal, cahil, eğitimsiz, görgüsüz, bilgisiz, mutsuz, UFAK, başarısız, ömürlerinde umutsuzca yol gösterecek birini aramakta olan ayak takımı sürüsü olduklarını hayal etmek, tıpkı seremoni yaparken ki gibi.. Bizde  da var bunlardan sanırım, ahkam kesen bir sürü kibirli, gıcık adam hemen hemen her konuda. Ben de şu an farklı bir şey yapmıyorum ve size ahkam kesiyorum Türkiye’de az izlenen bir dizi hakkında. Az izlendiğini bile bile ve milyon tane dizi varken..

Beşinci Bölüm: Herkesin bir gün bir şekilde bulaştığı sosyal medya çılgınlığı yüzünden kendini yalnız ve tecrit edilmiş hisseden Adam ilk bulduğu çıkışa atılıyor çaresizce. Bu derin düşünceleriyse, insanın en derin düşünebildiği yerde geliyor aklına. Etrafımızda çok insan var gibi gelir ve daha çok olsun isteriz hani. Çok insan, daha çok insan, yüzlerce-binlerce insan, seni sevdiklerini sandığın çok az gördüğün, belki de hiç görmediğin yüzler. Hey modern insan, bu yüzyılda öyle büyük sevgiler yok ve her insanın egoları var zamanla yoktan var ettiği ya da beraber doğduğu ve zamanla besleyip büyüttüğü. Nietzsche’nin”Will to Power”ı. Yani, kısaca ne iki ne üç ne yüz “cambazın” bir ipte oynamasının resmen değilse bile bireysel olarak mümkün olmadığı. Hayatının tanığı olmayan insanın senin dostun olamayacağı gerçeği öte yandan. Zayıfları sevmemiz ve seçmemizin nedeni. Onların zayıflığının seni tek kılacağı ve lider yapacağının gerçeği. Bilginle, zenginliğinle, yeteneğinle ya da  çalışkanlığınla bindiğin dalı kesmemeyi de başarabilirsen eğer doğal seleksiyon ve var ise eğer şansın da yardımıyla zirveye çıkarken üzerinden geçeceğin, topuk izlerini yüzlerinde bırakacağın insanlar bunlar. Buradan bakıldığında Naziler, Nietzsche’nin bu fikrini mükemmelen uygulamışlar. Ticarette bu kadar başarılı bir milletten ve yapabileceklerinden korkmuşlar. Kimse sebebli ya da sebepsiz zenginleşeni sevmez, kendinden başka. Ve insanların işine yaradığın sürece var olursun, bunu sonsuz kılmak için umutsuzca çabalarsın ama bir gün bir yerde pilin biter ve azar azar unutulursun. Hayat adil değil. Kimse için.

446_rev[1]

Altıncı Bölüm: Hıristiyan Din Adamları’nın internetteki sayfasında kendisi hakkında yapılan olumsuz bir eleştiriyi kafasına takan ve dijital dinin kurbanı olan Adam umutsuzca içiyor, dünyadaki tüm umutsuzlukları kafasına takıyor, daha daha çok umutsuzca içiyor, televizyon karşısında şahane saatler geçiriyor, hırsızlık yapıyor, yüksek miktarda ontolojik ümitsizlik deneyimliyor ve Tanrı’yı sorguluyor, kendini iyi hissetmek için aklına geleni söylüyor, okul müdürüne asılıyor ama kilisede düzenlenen “papazlar ve fahişeler” konulu kostümlü baloda harika dans ediyor. İngilizlerin mizah anlayışına hayran olmamak elde değil.

Rev size bunları düşündürtecektir eğer İslamcı bir fundamentalist değilseniz-hayır sizi aptal yerine koyup akıl vermiyorum, yol açıyorum ve ikisi arasında fark var-. Ve her zaman bir taraf vardır ve ne tarafta durduğunuz değil, ne kadar olduğunuz önemli sanki. Babil Kulesi’yle doğdu taraflar ve taraftarlar.

—-.—-

İngiliz oyuncular çok iyi aktörler ama her nedense Amerikalılar onlardan rol çalıyor her zaman.  Bakınız “12 Yıllık Esaret”te Paul Giamatti ve Benedict Cumberbatch’in köle pazarlığı yaptığı evin salonundaki sahneye. Giamatti İtalyan ve İngiliz kanı taşımakla birlikte Amerikan “Endüstrisi” için çalışmaktan ezip geçiyor içinden doğmuş olduğu sistemin verdiği özgüvenle. Amerika beşyüz yıl daha baş aktörler çıkaracak, daha büyük bir güç yok dünyada.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: