ANLAR VE İNSANLAR : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, ŞEBİNKARAHİSAR

ANLAR VE İNSANLAR : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, ŞEBİNKARAHİSAR

Bu sefer uyuya”da”kalmadım. Sabahın körü diyeceğimiz bir saatte yani dört buçukta zımba gibi kalkıyorum yataktan. Hala daha yolun yorgunluğunu üzerimden atamadığımdan olsa gerek, vücudumda sızlayan yerlerim olduğunu keşfediyorum. Zımba benim fiziksel durumumu anlatan doğru bir benzetme olmuyormuş, çok geç anlıyorum. Benim dönüştüğüm şey daha çok pestil. Çamur gibiyim. Üzerime basıp geçseler, gücüm yok ses etmeye. Herşeye rağmen kalan son gücümle sokakta buluyorum kendimi. O ses aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor sol kulağıma: “Başarabilirsin, yap hadi, zoru başardın, yataktan çıktın, ayağa kalktın, makyaj yüzüne oturmuyor olabilir, gözündeki çapakları da tam yıkayamamış olabilirsin ama sokağa adımını attığın an sonsuz bir gayret gelecektir üzerine. Ama herşeyden önce yüzündeki şu berbat ifadeyi sil bence. Kabız olmuş gibi, değilsin. Aksi gibi, de değil. Daha çok hayatı boyunca hiç bağırsak sahibi olmamış bir insanın ifadesi yüzündeki. Kurtul ondan derhal.” İç sesim size çok normal gelmiyor olabilir. Açıkçası bana da gelmiyor ve hep garip bir takım fikirleri olabiliyor bana, hayata ve karşılaştığım insanlara dair. En basiti tuvaletim geldiğinde, girme ne yapacaksın, tut azıcık daha, en sonunda yaparsın nasılsa diyor. Bazen dinliyorum da kendisini. Tuttuğum oluyor yani çokça. Sersem sepelek Cumhuriyet Meydanı’na çıkıyorum. Servis bekleyen, araç bekleyen ya da az evvel şehrin merkezine bırakılmış olan insanlar görüyorum tek tük. Saatime bakıyorum, beşi çeyrek geçiyor. Telefonum çalıyor aynı anda. Yolcu yok, çıkmayın diyor bir ses. Ben de yolcu olmayabilir, ben yola çıktım diyorum. Gelin o zaman yazıhaneye diyor aynı ses. Ağırdan aldığım adımlarım Sivas’ın caddelerinin sessizliğiyle örtüşüyor. Tek bir fırın var bu saatte açık olan ve iki tane patatesli börek alıyorum yanımda götürmek üzere. Yoksa ağzımı açıp çiğneyecek durumda bile değilim, acıkırsam diye. Yazıhaneye vardığımda gene benim için bir takım düşünceler geliştiriyor personel. Ve ne yapıp ne ediyorlar Suşehri’ne giden bir minibüse bindiriyorlar beni. İki saate yakın bir süre boyunca gidiyoruz ve nihayet Suşehri’nin garajına varıyoruz. Dümdüz bir arazi üzerindeyim hissine kapılıyorum. Şebinkarahisar’a giden dokuz minibüsünün kalkmasına bir saat var ve görevliler wifi şifresini takdim ediyorlar ve biraz olsun internetle oyalanıyorum. Yerlere kadar inen pardesülere bürünmüş bir anne kız ve iki de pembeler içinde henüz iki yaşlarında sanırım-sanıyorum çünkü çocuklardan anlamıyorum-iki de miniğin arkasına geçiyorum. Bir tane de yobaz mı yobaz bir adam biniyor, binmeden önce de nefretle bakıyor bana. Bugün cuma ve bu molla benden nefret ediyor. Önümdeki çocuklarsa bir türlü annelerinin ve anneannelerinin kucağında durmuyorlar. İkisi de ayrı ayrı kaçmak peşinde, canlarını minibüsten atmak derdinde iken anneanneleri onları korkutmak için kendi yetiştirilirken işittiği tüm baskıları yansıtıyor sanki. “Kopek var kopek dışarıda, ısırır bak kopek, amca var amca yakalarsa çok fena, amca kotü amca, iğne yapacak bak amca, cızz diye.” Şoför gelip de kontağı çalıştırmasa ve yola koyulmasak canımı dışarı atavağım var şu yavrularla beraber , ben bile korkar oluyorum amcalardan, kopeklerden, herkesten. O kadar güvensizliğin içinde düşüyoruz yola. O kadar canım sıkkın, moralim bozuk, iç sesimle de aram yok ya da uyudu yorgunluktan bilemiyorum ama bir an önce eve dönmek istiyorum. Şaka yapmıyorum, evimde olmak istiyorum. Bu kadar konforsuzluk, bir sürü yabancı, uykusuzluk, kahvesizlik… Annemi istiyorum. Kırk bir yaşındayım ve annemi istiyorum. Tek tesellim bozkırdan çıkıp, yeşil bir coğrafyanın içerisinde ilerliyor olmam. Birazcık moralim düzeliyor. En azından manzarayla teselli buluyorum. Nasıl uykum var anlatamam. Nasıl bedbahtım anlatamam.

Gelmiş bulunuyorum Şebinkarahisar’a. Vaktim az. Son dolmuş üç buçukta kalkacakmış. Keskin bir soğuğu var eskiden Giresun ona bağlıyken, şimdi kendisi Giresun’a bağlı olan Şebinkarahisar’ın. Havası soğuk olsa da, insanları sıcak ve yardımcı. Ne Karadeniz’deyim ne İç Anadolu’da. Her şeyin ortasındayım burada. İlçenin içindeki kalesine çıkmak istiyorum ama bugün gerçekten çok yorgunum. Zaten bir evden bana deli gibi havlayan bir köpek var, gitme der gibi. Hav hav hav çenen batsın diye bağırıyorum da Allah’tan zincirli. Yoksa tek butla yoluma devam etmek zorunda kalacağım. O kuyruğunu neden sallıyorsun madem. Erkek mi diyorum, evet diyor yerleri süpüren kadın. Bizim erkeklerimiz gibi, kuru gürültü diyorum. Gülüyor ve gene evet diyor. Gözünün önünden kaybolana dek arkamdan havlayıp kuyruk sallamaya devam ediyor it.

25 (2).03.2016 - 1

20160311_103613

Atatürk’ün geldiğinde kalmış olduğu ve şimdi müzeye dönüştürülmüş evini ziyaret ediyorum. Umursamaz bir görevli var içeride. Yardımcı olmuyor. Bir an önce gitmem ve ona soru sormamam için can atıyor gibi. Bense ciddi anlamda beğeniyorum üç kattan oluşan müzeyi, evi… Meydan’a çıkıyorum şimdi, bir sürü erkek toplanmışlar konuşuyorlar. Önemli bir şeyler olduğunu düşünüyorum ve soruyorum neler oluyor diye. Hiiçç diyorlar, güneşleniyoruz. Acayip bir şekilde güneş gören tek yer burası ve insanın içine işleyen bir soğuğu olduğundan bu şekilde kemiklerini ısıtmaya çalışıyor insancıklar. Bir parça güneş nelere kadirmiş böyle, kıymetini anlıyorum ve ben de bir sürü adamla beraber yüzümü çeviriyorum güneşe, gökyüzüne. Herşeye rağmen yaşamak güzel. Herşeye rağmen.

20160311_105526

20160311_110030

Pişmanlık duyduğım şeyler de oluyor tabii. Eğer bavulum olsaydı burada kalırdım. Seyahatime buradan devam ederdim. Giresun’a geçerdim buradan, Bayburt ve Gümüşhane yapabilirdim. Özellikle çok merak ettiğim Baksı Müzesi’ni görebilirdim. Şimdiyse çaresiz ilk planım doğrultusunda ilerleyeceğim. Eğer dayanabilirsem bu gece, olmadı yarın sabah yola koyulacağım Kars’a gitmek üzere. Çarşı hareketleniyor bu arada, insanlar alışveriş yapıyorlar, dükkanlar hareketleniyor. Atatürk Müzesi’nin kapısının arkasında kalan kafeteryaya giriyorum. Girişte bulunan kasaya yakın bir masa seçiyorum kendime ki, rahat rahat laf atayım insanlara. Bir yandan esnerken, bir yandan da felç geçirmiş olmasına rağmen bana yardımcı olmaya çalışan bir amcayla sohbet ediyoruz. Bir kahve söylüyorum ve çaktırmadan esniyorum. Amcanın kız  torunu giriyor içeriye kız arkadaşıyla. Dedesini öpücüklere boğduktan sonra bugün senden yiyeceğiz diyor. Dedesi ye kızım ye diyor, sonra da bana dönerek bunu bir gün görmezsem neşem soluyor diyor. Kız pek fena zaten, hem sevgisini alıyor dedesinin, hem de karınları doyacak arkadaşıyla ikisinin.

20160311_110110 (1)

 

20160311_100343 (1)

Peki diyorum ben ne yapacağım burada diye sorduğumda sen şu Meryem Ana’ya bir git, pişman olmayacaksın diyorlar. Buradan on iki kilometre uzaktaymış ve taksisiz olmaz diyorlar. Benim için tanıdık taksi çağırıyorlar. Şoförüm Burhan Bey. Pazarlıkta anlaşıp, yola koyuluyoruz. Bir hayli uzak ve çetrefilli aldığımız yol. Kimsecikler yok. Burhan Bey buraya gelen birçok Rum olduğundan bahsediyor, elbette ki sezon açıldığında. Bir anne kız getirmiş buraya. Manastır çok dik olduğundan kanserli annesi yukarıya çıkamamış. Bir köşede oturmuş ve ağlamış. Buralarda yaşarmış, köyü buradaymış bir zaman önce. İki dağın arasında konumlanmış ilçenin hem enteresan bir coğrafyası, hem de çok kültürlü bir geçmişi var. Eski Rum yerleşkeleri, Ermeni köyleri, Aleviler ve Sünniler yaşamışlar yemyeşul ağaçların arasında finduk ağaçlarının gölgesinde. Erdal Eren’in doğduğu topraklar buralar. Merkez köyden olduğu söyleniyor. Bahçeler köyündenmiş çocuk Erdal. Be Aziz Nesin de buralıymış. Bir kez daha anlıyorum bir insan yok edilmek istensin ne yaş dinliyorlar ne de baş. Oracıkta idam ediveriyorlar bir küçük oğlanı. Çok yazık oluyor o çocuğa. Dünyanın boşluğunun simgesi bir isim daha buradan çıkmış, bu topraklardan. Şebinli Erdal. On yedi yıl gün yüzü görebilmiş ancak.

Şimdi anlıyorum it dediğim köpekçe kaleye çıkmamam için neden önüme engel konduğunu. Yüzlerce basamak var önümde Meryem Ana Manastırı ile aramda. Üstelik yolu yol değil ve ben de buraya kadar gelmişken geri dönemiyorum. Aklıma Meteora’daki imkanlar geliyor. Hiç olmadı asansör koymuşlardı ya da bir kolaylığı vardı tırmanışın. Ama burada acı çekmeden onca yolu çıkmanız imkansız. Burhan Bey ben de geleceğim diyor. Nefeslerimiz kesile kesile tırmanıyoruz yukarıya. Görevliyi görüyorum aşağıdan. Ufukta bir küçük adam sandığım kişi dev gibiymiş meğer, düz zeminde karşılıklı gelince anlayabiliyorum ancak. Hem bilgili, hem bilgi vermeyi seviyor. Aslında üçümüz de birbirimizle çok rahat iletişim kuruyoruz ve benim pek çok soruma karşılık, onların pek çok cevabı var ve bir anda görevliye insan burada şair olur diyorum. İn cin yok çünkü. Bülbül yuvası gibi bir yerde dokuz beş mesai saatleri içerisinde bekle ki de insan gelsin ki karşılıklı iki çift laf edesin. İnsan insanı zehirliyor tamam ama zehrini aldığı da görülmüştür şu dünyada. İnzivada gibi hissediyor insan burada. Bir çeşit çilehane. Derinleş derinleş dur. Kendimi yıllar yıllar önce burada yaşamış keşişler gibi hissediyorum. Bu düşünce içime işliyor. Tüm dünyadan uzakta, bulduğunla yetinme gayretiyle bir lokma bir de hırka, şehrin huzursuzluğundan uzakta, bir başıma, yaşamıştım belki ben de buralarda.

20160311_132731

20160311_133413

Manastır hakkındaki görüşlerime gelirsek, Sümela kadar bakımlı olmadığı aşikar. Milattan önce ikinci yüzyılda yapılmış olmasından kaynaklı, resim sanatı olmadığından duvarları ya beyaz kireçle ya da aklı başında olmayan ellerin kıllı papaz yazacak kadar  seviyesizliği ve cehaletiyle kaplanmış boydan boya . Kalpler çizmişler duvarlara Ayşe Ali’yi seviyor, Ali Veli’yi seviyor, Veli herkesi seviyor türünden. Teleferikle insan taşıması yapılmıyor. Kimi basamaklar olmadığından, tırmanma kısmında sizi bekleyen tehlikeler mevcut. Ama burada bulunmuş olmaya, Şebinkarahisar’a, Dikmen Tepesine kuşbakışı bakmaya, yer yer uzanmış köyleri izlemeye ve bunun her anına değer. Sadece sağlam bir kondisyon ve iyi huylu da bir kalp gerek sizi yarı yolda bırakmayacak olan. Düzlüğe indiğimde son bir kez bakıyorum geriye, geldiğim yere. Aklım almıyor onca imkansızlığın içinde bu insanlar koca kayayı oyup da içini nasıl yaptılar ettiler diye.

Görevli bizimle aşağıya iniyor. Tek çıkış olduğundan bir tehlike yok. Gelenin de gidenin de yolu birmiş yani. Gene çıkarım ben diyor. Alıştım böyle ine çıka diyor. Zaten bizden daha doğrusu benden başka gelen olmaz diyorum içimden. Keçilerden başka kim çıkar buraya bu mevsimde, şu saatten sonra? Tekrar gelirsem eğer Sarıyer köyünde misafir edileceğim. Almış bulunuyorum gerekli sözleri. Sonra da ucu ucuna  merkeze iniyoruz ve ben kalan son dolmuşa binme gayretiyle dizimi yüksekçe bir basamaktan atıyorum ki şoför kolumu tutmasa yerleri öpeceğim. Şaşkınlıkla bana bakıyor. Ölüyorum diyeceğim tutuyorum kendimi. Uykusuzluk, yorgunluk, bir keçinin tabiatından uzak oluşum ve tırmanmak durumunda kaldığım yüzlerce basamak beni mahvetmiş. O an karar veriyorum. Sivas’a giderim, odama çıkarım, duşumu alırım, yatağıma uzanırım, sabah artık kaç otobüsü varsa onunla Kars’a doğru yol alırım.

Şebinkarahisar bana oyun oynadı diye düşünüyorum dönüş yolculuğunda. Yemek yemeye fırsat bulamasam da şükran ve memnuniyetle kabul ettiğim Saraçoğulları ikramı içi nefis fındık ezmeli organik pestil ve kömeler sayesinde ilçenin keçileriyle özdeşleşerek tırmanabildim manastırın insafsız ve her anlamda nefes kesen sarp ve dik basamaklarını. Burada ne işiniz var diyenlere yahut ne işin vardı orada diyenlere cevabım bundan yıllar yıllar önce buraya gelmiş olan ve ben bu şehri çok beğendim diyen Atatürk’ünküyle kısmen aynı olacaktır. Ben de buraları çok beğendim arkadaş. İyi ki gelmişim. İyi ki görmüşüm. Tek gözlü mütevazi ocağında derin bir samimiyet, geniş ve anlayışlı bir kültür buldum diyen bir büyük adama katılmamak elde değilmiş, gelmeseymişim bilemezmişim.

20160311_110558

20160311_123730

ANLAR VE İNSANLAR : BİRİNCİ BÖLÜM, SİVAS – MERKEZ

20160311_054233 (1)

ANLAR VE İNSANLAR : BİRİNCİ BÖLÜM, SİVAS – MERKEZ

Sivas’a gitmek üzere Sekiz Mart Dünya Kadınlar Günü’nün akşamında çıkıyorum yola. Bu ilk gidişim olmayacak üstelik, sağ salim varabildiğim takdirde. Mir Ali Bey Konağı’nın peşinde Ulaş’ın Acıyurt Köyü’ne, “Veyselin Şarkışlasına” ve Divriği’ye gitmiştim o ilk seferki gelişimde. Bir yolculuğun daha beni nerelere sürükleyeceğinden habersiz düşüyorum gene gece gece yollara. Yol aldıkça zihnim açılıyor. Otobüs yolların asfaltını ezerken, ben de kendi geçmişimle hesaplaşıyorum durmadan. Otobüs bin defa da aynı yollardan geçse, geçiyor işte binbirinci kez. Ben de soruyorum kendi kendime binbirinci kez neden diye. Zihnim, akmakta olan kilometrelerce yola paralel olarak akıyor hiç durmadan. Bedenim oturmaktan uyuşup, tembelleştikçe zihnim açılıyor ister istemez. Karanlıkta üşüşen düşünceler karanlık ve karmaşıklar. -Ve ben size edebiyat parçalıyorum böyle istemeyerek. Belki de isteyerek. Nasıl beğendiniz mi cümlelerimi?-Bazen uzunca bir cümleyi bırak, bir kelime bile bulamıyorum cevap olarak verecek. Şu dünyada en kolay şeymiş soru sormak ve ne zor şeymiş o sorulara cevap bulmak. Cevabım yok benim geçen yıllara. Hatıralar berrak değil artık eskisi kadar. Ne söylesem ben bu yıllara, bir bilsem. Şimdi şurada olmazdım herhalde, bilseydim eğer.

Ülkedeki belirsizlik, savaş ortamı ve yaşanan tüm olumsuzluklar etkilemiş insanları. Herkes güvensiz. Yollar boş. Otobüsler boş. Seyahate çıkmış olanlar hep erkek. Vahşi Batı’ya doğru yol aldığımı hissettiriyor bu bana. Gerçi ben konum itibariyle Doğu’ya doğru ilerliyorum ama her şeyde olduğu gibi kendimizi Amerika’yla kıyaslıyorum. Hiçbir planım yok bu sefer. Ne yapacağım, nereye gideceğim, kimlerle görüşsem, kimleri bulsam! Bir seferde o “kimler” bulsunlar beni diyorum. Kaderimde kimleri bulmak, nereleri görmek var ise onları görüp bulacağım kuşkusuz. Otobüsümüz birkaç müşteri daha toplayabilmek umuduyla girilmedik otogar bırakmıyor. Sayısız molalar veriyoruz. Hep ilerliyoruz ama. Şoförler koltuk değiştiriyor. Süresi dolan en arkaya uzanmaya gidiyor. Sonra da her mola yerinde kendilerine tahsis edilmiş masalarına oturup, çatal bıçak seslerine teslim ediyorlar kendilerini. İlk molada yemek, sonra da kahvaltıya dönüyorlar. Bense iki sene önce gelmiş olduğum Sivas’a ulaşmaya çalışırken, verilen molalarda, bir sürü adamın arasından sıyrılarak geçiyorum tuvalete ulaşmak için. Uyku sersemi indiğim yerlerden birinde başımı kaldırıp da bakmadan önce bir sürü esmer delikanlı görüyorum irkilerek. Benden başka dişi sinek yok ortalıkta gece gece. Yozgat, Coşkun Dinlenme Tesisleri imiş burası. Sekiz Mart bitmiş anlaşılan ve biz gene Dünya Erkekler Gününü kutluyoruz Anadolu’nun ortasında bir sürü de adamın arasında.

9 03 2016 - 1 (3)

Sivas’a ilk inişimdeki heyecan yok üzerimde. Ne çok sevmiştim bu şehri ve insanlarını o ilk seferde. Hep kadınlar karşılamıştı beni. Üniversite öğrencisi bir kız vardı, Cumhuriyet Üniversitesinden bir hoca ve Dersimli, devlet memuru yol arkadaşım vardı. O kızlar yoklar şimdi. Yerlerine bağlı başlı, şaşkın kızlar yerleşmişler. Bu moda galiba. Bir çeşit. Modaysa da eğer geçer ve en nihayet bir gün gelir sona erer. Ama şu kara çarşafların ne gibi bir modası var anlaşılacak gibi değil ve bir hayli de çoklar. Sivas çok değişmiş çok. Ama ileriye yönelik bir değişim değil bu. İki sene içerisinde yirmi üç yıl geriye gitmiş sanki. Durum o kadar vahim yani.

20160309_132455

20160309_134919

9 03 2016 - 1 (2)

20160309_135332

Sivas Merkez’in çarşısına çıkıyorum dolaşmak için. Biraz fotoğraf almak istiyorum. İlk durağım “İl Müftülüğü Buruciye Medresesi İlim ve Kültür Merkezi” oluyor. Bu uzun ismin ağırlığından kurtulabilmek için içerideki görevlinin yolunu kesip gerekli ilimleri almak üzere başında bitiyorum. İslami şartlara uygun olarak dizayn edilen mekan, bünyesinde bir de kütüphane barındırıyor bomboş raflarına kitap bekleyen. Kültürel, dini ve hayri hizmetlere tahsis edilmiş bir enteresan yer olmuş eskiden İl Özel İdaresi’ne tahsisli kültürel faaliyet ve el sanatları merkezi iken. Buruciye Medresesi de kurtarılmış bölge olmuş ve bundan sonra taşımak zorunda bırakıldığı ağır kaderi ve tüm ruhsuzluğuyla yoluna devam edecek. Mekanlara kader biçmek insanların doğasında var. Sormadan iş yapıyorlar bildikleri gibi, canlarının istedikleri gibi. Neticesinde turistik ve içerisinde çok anlamlar saklı tarihi bir yer kalpsiz, kederli, donuk, anlamsız ve soğuk bir mekana dönüştürülüyor. Yobazlıkta boş yere derinlik arıyorum. Kabahat bende. Bir iki fotoğraf alıyorum isteksizce. Sonra da çıkıyorum sessizce.

20160309_142346

Hem kadınlara hem de erkeklere hizmet veren ve yanyana müşterilerini ağırlayan tarihi Kurşunlu Hamamı’na gidiyorum. Önce kadınlar tarafına gidiyorum. Nedense hamama girer girmez bir kıkırdamadır alıyor beni. Gel içeriyi gez diyorlar hemen. Kapanış ya da açılış saatlerinde fotoğraf almak istediğimi söylüyorum. Mümkün değil diyorlar. Makineyi bozarmışım. En az on, on beş gün içerisinin açık kalması ve çalıştırılmaması gerekiyormuş. Buhardan fotoğraf makineni bozarsın diyorlar. Derken kapı açılıyor ve ben gördüğüm manzara karşısında ağzım bir karış açık bakakalıyorum. Açılan kapıyla beraber buharlar dolduruyor bizim olduğumuz yeri. Kapının öte tarafında ise bir sürü kadın var. Kalabalık öyle böyle değil. Kimi kese yaptırıyor uzanmış göbek taşına sere serpe. Kimi bikinili, kimi tangalı, kimisi topuklu ayakkabıyla gelmiş üzerinde ince tül bir üstlük. Defile var sanki. Aptallaşıyorum manzara karşısında. Kadınlar en doğal halleriyleler halbuki. Bir tanesi açılan kapının rüzgarından etkilenip dönüyor ve bana bakıyor. Umurunda olmuyorum. En nihayet hamamı işleten kadın dışarıdan gelen duramaz içeride, on dakikada kaçar gider, buranın kadını da alışmıştır girdi miydi çıkmaz içeriden, bayılır buharına diyor. Şaşkınlığımın nedeni içeride yıkanan yağlı ballı kadınlar beklerken, manzaranın hiç de öyle olmaması oluyor. Şaşkınlığım geçince buranın fotoğrafını bu şekilde alamam yoksa ekmeğinizle oynarım, burayı kapatırlar demekle yetiniyorum. Hanımlarla karşılıklı kıkırdaşıyoruz. Kadınların hemcinslerine göstermek için giyindim tezi yanında soyunduğu tezini de ben atıyorum ortaya. Akademik olmaya çalışsam da başaramıyorum bir türlü.

Dışarıya çıkıyorum, derin bir nefes alıyorum. Bir de erkekler tarafını ziyaret ediyorum. Az önce gördüğüm manzaradan ötürü korkunç çekiniyorum. Kapının eşiğinde suçlu çocuklar gibi tek ayağımın üzerinde bekliyorum. Erkekler beni içeriye buyur ediyorlar. Birkaç hazırlıksız adam görmek korkusuyla şüpheli hareketler içerisine giriyorum. Onlar da benzer şeyler söylüyorlar. Sabah beş gibi gelsem boş olurmuş ama buhardan görüntü alamazmışım, makineme de elveda dermişim. Sol tarafta oturmuş, peştamallerine sıkı sıkı sarılmış tavla atıp çay içen iki adam olduğunu ve bir tanesinin beceriksizce peştamalini göğüs hizasına doğru çekiştirdiğini görür görmez teşekkür ederek mekanı terk ediyorum. Ayrıca da bu hareketi çok feminen bulduğumu belirtmek istiyorum. Bir erkeğin sağlı sollu memelerini beyax peştamaliyle örtmeye çalışması komik geliyor. Kadınlar çıplaklık konusunda daha cömert davranmışlardı halbuki.

Dokuz mart ve ben sıcaktan patlamak üzereyim anorağımın içinde. Genç delikanlılar kısa kollularla geziyorlar. Birileri laf atar korkusuyla paltoma daha sıkı sarılıyorum. Açlıktan ölmek üzereyim. Pideciye giriyorum. Küçük bir dükkan. Yanımdaki masada bir aile var. Karı koca ve kızları. Suşehri’nden geliyorlarmış. Onların yediğinden söylüyorum. Isırır ısırmaz içinden ılık ve sıvı haldeki yağı akan pideyi büyük bir hızla yiyorum afiyetle. Yedikçe keyfim yerine geliyor, doydukça ısınıyorum, yanımda da bir aile olduğundan anorağımı çıkartıyorum. Kısa kollu blüzümle kalıyorum ortada. O aile olmasa orada öyle oturamayacağımı hissediyorum. Kadın merakla soruyor hemen, nerelisin diye. İzmir diyorum, İzmirli olmadığım halde. Belli dercesine bakıyorlar. Silme adamların olduğu masalardaki beylerin benimle göz temasına girmemek için çırpınışlarına şahit olmanızı isterdim sevgili okuyucu. Bu hal, bu İzmirlilik, bu çıplak kollarım bana keyif vermeye başlıyor. Yüzü bana dönük olanlar başları önlerinde harıl harıl pideleriyle haşır neşirler. Aile namusumu kurtarıyor, varın siz düşünün. Kimi masalara kalabalık oturanlar iki buçuk litrelik kolalarını da yanlarında getirmişler. Öyle bir yerde yemek yiyorum. O kadar da ucuz ki. Bu işten çok memnun kalıyorum.

Bugünü bitirmeden yarının planlarını yapmak üzere en iyi bildiğim ve en sevdiğim şeyi yapıyorum. Şehrin dolmuş ve otobüs firmalarına girip nereye gideceğimi kestirmeye çalışıyorum. Suşehri, Zara ve Sivas’ın yakın yerlerine minibüs kaldıran bir firmanın ofisine girip oturuyorum. Nazik bir bey var bana yardımcı olmaya çalışan. Azimli ve sebatkar bana karşı. Tam bir saat boyunca benim yerime benim nereye gideceğimi planlıyor. Buraya gitsem bu var, şuraya gitsem şu var. Orada tarih var, burada tarih yok, Kangal’da balıklar var, Divriği’de balık yok ama Ulu Cami var diyor. Kendisi Suşehirliymiş ama ne yazık ki sezon açılmadan gelmişim. Her yer ıssız olduğundan benim yerime evhamlanıyor. Seçenekleri sil baştan değerlendiriyoruz. Ben bir kez daha Divriği’ye gitmeye karar veriyorum. Fakat orayı ikinci güne sakladığımdan yarının seçeneğini oluşturmaya çalışıyoruz. Çok çaresiziz. Derken bir kız giriyor içeriye. Suşehirliymiş o da. Aramızdaki diyaloğu daha kolay anlaşılması açısından yazacağım sizlere. Bir program yani benim programım nasıl belirleniyor anlatayım sizlere:

Ben : Siz gençler ne yapıyorsunuz burada?
Kız : Burada mı?
Ben : Burada.
Kız : Sıkılıyoruz.
Ben : Ya orada?
Kız : Suşehri’nde mi?
Ben : Evet. Orada.
Kız : Sıkılıyoruz.
Ben : Benim sıkılmayacağım bir yer neresi olabilir?
Kız : Şebinkarahisar.
Ben : Yaa!
Kız : Biz çarşıya Şebin’e gideriz. Burası sıkıcı. Suşehri sıkıcı. Zara sıkıcı.
Görevli Bey : Yok Suşehrimiz güzeldir. Sadece mevsimsiz gelmiş bulundunuz. Sivasımız da öyle.
Ben : Gençler sıkılıyormuş ama.
Görevli Bey : Gençliktendir.

Diyalog sonlanır sonlanmaz google’ın bilgiç kollarına bırakıyorum kendimi. Erdal Eren, Aziz Nesin, Ara Güler Şebinkarahisarlıymış. Erdal’ın çıkışı kısa sürmüş yazık ki. Gel de önemseme şimdi, gel de merak etme şimdi Şebin’i. Rotam çizilmiş oluyor böylelikle yarın için. “Kız” sayesinde. Ben yarın Şebinkarahisar’a gideceğim. Sabah beş buçuk gibi yazıhanede olmam gerekiyormuş. Önce Suşehri yapacağım, oradan da Şebinkarahisar’a geçeceğim. Direk otobüs on buçukta ve iki ya da iki buçuk saat sürecek bir seyahat olduğundan ya beşlerde kalkıp yollara düşmem gerekecek yahut gittiğime değmeyecek. Gittiğime değmeli diyorum içimden. Sabah kalkıp gideceğim Şebinkarahisar’a. Beni bekleyen ne imiş göreceğim bakalım oralarda.

20160311_054246

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: