PRIVATE LIFE

621542CA-6E6E-482A-9557-DCAC8CFB3502

PRIVATE LIFE : 

“Bazen aile yapmak için üç kişi gerekir(burada bahsi geçen üçüncü kişi genç bir donör ve onun pek kıymetli, taze yumurtasıdır).”

“Bir başkasına ait beden parçalarını uterusuma koydurtmam.” Rachel

Şimdiye kadar hiçbir şey doğal olmadı, şimdi niye öyle olsun ki?” Richard

“Neden hayatın hep seni kandırdığını düşünüyorsun?” Sadie

GİRİŞ :

Tamara Jenkins’in The Savages’dan sonra izlediğim ikinci filmi. İşin içinde yine aile var. Gerçi çekirdeğinden bir aile. Bir karı ve bir kocadan oluşan. Bir kadın ve adamdan diyemiyorum çünkü resmi bir kuruma dönüşen birliktelik evlilik denen görünmez ama resmi kurumlarca onaylanmış bir çatı altına girdiği andan itibaren ne kadın kalıyor geriye ne de adam. Bir kadının kocasına ve bir adamın karısına dönüşüveriyor taraflar. Becerebildikleri takdirde de anne ve babaya. Filmde yer alan tarafların görünüşe göre tek eksikleriyse çekirdek aileyi Voltron’a dönüştürecek bir bebek. Film bu beyhude uğraşı anlatmakta. İki saati aşkın süresi sıkmıyor. Konusuysa etrafımızda bu sıkıcı süreci yaşayan çiftlerden geçilmez olduğundan ve kısırlık çiftlerin üzerine vebanın taşıdığı kara bulutların benzerleri misali dolup dolup hiddetle boşaldığından Rachel ve Robert bizim için de son derece tanıdık karakterler olarak çıkıyorlar karşımıza. Film ilk dakikalarından itibaren, tıpkı adı gibi bir çiftin özel hayatını mercek altına alarak başlıyor. Bir yatakta sere serpe yatmakta olan Rachel’ın poposuna iğneyi saplıyor Robert. Belli ki ilk tecrübesi, bu yüzden hart diye saplıyor iğneyi. Sonra da film boyunca aşama aşama tek bir çocuk yapabilmek uğruna pek çok cefaya katlanan çiftimizin serüvenlerine ortak oluyoruz. Doktor doktor geziyorlar. Randevu saatlerinde bekleme odası koltuklarını boş bırakmayan onlarca çift oluyor etraflarında. Suratlarda bezginlik var. Değişen bir şey oluyor mu sonunda, onu izlemeden bilemeyecek olan siz potansiyel seyirci için fazla spoiler vermeden filmi anlatmaya çalışacağım burada kısaca(uzun zamandır isteksizdim, canım tek satır yazmak istemedi, bu ve hatırlayamadığım milyon tane sebepten ötürü durdum durdum da bu filmi mi buldum diye de sormuyor değilim kendime ama bir tarafım da kaderci olduğundan kaderde bu yazıyla merhaba demek varmış ekim ayının on’unda diyorum. Napacaksın kader işte).

46450F2B-E1A2-4CB8-BE91-A92AF1C3E80E

RACHEL ve ROBERT’ın ÖZEL HAYATI NASILDIR?

Rachel 41, Robert’sa 47 yaşındadır. Zamanında kariyer odaklı olan yaşamlarındaki beraberlikleri ne kadar zamandır sürmekte, bilinmemekle beraber, New York’ta bir dairede iki kocaman köpekle yaşayan Yahudi çiftimizden Rachel son kitabını yayınlamaya çalışan bir yazar, Robert’sa sahne aktörüdür. Bu çok da genç sayılmayan çiftimiz anlaşıldığı üzere entelektüeldir ve böyle bir çifti merkeze alan filmin aynı zamanda senaryo yazarı olan Tamara Jenkins bol bol kitaplara, yazarlarına, pek çok filme göndermeler yapmakta ve bunu da kulakları tırmalamadan yapmayı başarmaktadır bu sayede. Çiftimizinse tek gayesi tek iyi yumurtanın döllenmesini sağlamak uğrunda gayret eden doktorlarının başarısıdır. Bu uğurda her yola başvurulur. Bazen gafil avlanırlar. Karşılaştıkları duygusal sahtekarlıktır. Donör olabilecek yirmi yaşındaki kız onları aylarca parmağında oynatır, sonra da yok olur. Operasyon geçirmek zorunda kalırlar karşılıklı. Rachel’a defalarca enjeksiyon yapılır. Fiziksel tıkanma yaşayan tek testisli Robert’a uygulanacak TESE(testiste sperm için kazıma) işleminin maliyeti 10.000 dolar iken, orta üst gelir grubuna giren fakat mütevazı şartlarda yaşamakta olan çiftimiz ne yapar eder bu parayı bulur. Bu ve bundan sonraki topladığında küçük bir servete tekabül eden masraflarını vargüçleriyle karşılar doğurganlık bağımlısı çiftimiz. Embriyo transferi işe yaramadığında, doktor yeni bir fikirle çıkar karşılarına. Bir donör yumurtası gerekmektedir. Rachel yaşlı yumurtalarının işe yaramadığı gerçeği ile yüz yüze kalmasının yanı sıra, bebekle arasındaki genetik bağı yok edecek olan bu fikre sıcak bakmaz ilk başlarda. Kısaca kıskanır. Oyunun dışında kaldığı hissi uyanır. Fakat doktorunun verdiği ve üzerinde gülümseyen genç bir kızın fotoğrafının bulunduğu broşürde yazıldığı gibi bazen aile yapmak için üç kişi gerekir diyerek yumurtalarını 10.000 dolara satışa sunan kızların bulunduğu internet sitesinden kendilerine uygun donör arayışı başlar. Tam da Rachel bir kız kardeşim yahut kuzenim olsaydı dediği anda, filmin başlarında gördüğümüz, annesiyle çatışma halinde olan, çiçeği burnunda fakat tıkanmış yazar adayı, aynı zamanda Robert’ın abisinin ikinci eşinden olma Sadie girer hayatlarına. Rol model olarak gördüğü çiftin teklifini kabul etmesiyse fazla sürmez. Çoktandır aradığı yaşama nedeni ve amacını bulmuştur. Döllenen yumurtası Rachel’ın rahmine yerleştirilecektir. Aralarında açıklık kararı verirler. Sadie ailesini bu kararından haberdar edecektir. Öyle de yapar. Aile büyükleriyle toplandıkları yemek masasının etrafında bu nihai fikrini söyleyiverir Sadie. Annesi çılgına döner. Kızının genetik malzemesini patlamış mısır gibi etrafa saçtığını düşünür. Sonrası vardır bir de bu işin. Çocuk dünyaya geldiği takdirde, onun nesi olacaktır? Gece kavgayla ve annesinin hiddetiyle son bulur. Sadie yine de fikrinden caymaz. Menopur adında, teknik olarak menopoza neden olan, fakat buradaki asıl amacı üreme sistemini durdurarak adet dönemlerini Rachel’ınkiyle uyumlu hale getirecek olan iğneleri olmaya başlar. En nihayet on beş yumurtadan altı tanesi döllenir ve bekleyiş başlar. Sonuç yine hüsrandır. Tüp bebek de işe yaramamıştır. İki taraf da üzgün ve kederlidir. Hem Rachel hem Robert. Robert tüm bunların bittiğine sevindiğini itiraf eder. Çocuk istemekten vazgeçmiştir. Tek istediği eski hayatına kavuşmak, bu saplantıdan kurtulmaktır. Peki vazgeçmişler midir ya da vazgeçecekler midir eninde sonunda? Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali tekrar başlarlar kaldıkları yerden. Gelen bir telefonla rotalarını bu defasında Virginia’ya çevirirler. Film çiftin bu son savaştan daha güçlenerek çıktığını gösterir. Daha bilinçli, daha güçlü olarak çıkacaklardır yeni donör yumurtlayıcısının karşısına. Son sahnede yer alan bekleyiş filmin en önemli sahnesi olmakla beraber, bir yandan jenerik akmaktadır üzerlerinden. Vazgeçmeyeceklerdir. Hayat böyle devam edecektir onlar için. Film bitmek zorunda olduğu için biter, onların Kavga’sı ise sürer gider.

Spoiler vermek istemeyen ben, filmi en ince ayrıntılarına kadar anlatıp, Sadie’nin yumurtasının akibetini de söyleyerek sanıyorum içinizde var olan son merak kırıntısını da süpürmüş bulunmaktayım. Farkındayım, ki farkında olarak kendine engel olamamak da bir şeydir. Bir de kuldan saklamaya ne gerek vardır.

paul-giamatti-kathryn-hahn

SEN OLSAYDIN, BÖYLE DE ÇARESİZ OLSAYDIN NE YAPARDIN?

Bir, hiç böyle bir durumla karşı karşıya gelmedim. İki, gelenlerden dinledim. Gözlerinin dönmüş olduğunu, her yolun mübah olduğunu düşünenleri gördüm. Çocuk uğruna bu yola baş koyuyorlar. Bütün o iğneler, alınan hormonlar, doktor muayenehanesinin mesken tutulduğu saatler, tüm o sabırsız ve ümitle beklenen günler ve sonu hüsranla bitip, biraz zaman geçince tekrar, tekrar tekrar ve tekrar başlanan tedaviler. Rachel ve Robert’ın yaşadıkları her şey gerçek ve gerçekçiydi. Üstelik tatlı bir mizah eşlik etti bize, çiftin yaşadığı dramın orta yerinde. Bu sayede hafakanlar basmadan o yumurta bu hormon, o taşıyıcı bu toplayıcı demeden sonuna geliverdik filmin. Aslına bakacak olursanız benim en uzak olduğum konulardı bunlar, belki bir Nazi kampında da geçmiyor film ya da yine çocuksuzluktan ve anne olamamaktan muzdarip Gemma’nın savaşın orta yerinde kaldığı Sarajevo’da geçen Twice Born atmosferi de yok ama prog rock eşliğinde karşısında bacaklarını ayırdığın doktorun elindeki uzuun bir boruyu “hadi hamile kalalım, ne dersin?” diyerek neşeyle(!) içine sokmaya hazırlanırken, anlaşılacağı üzere atmosfer pek de parlak değilken, ne yapardım ben de tamam mı devam mı diye, yaşama nedeni olurdu sanırım benim için de. Ve devam derdim sonuna dek. Ama o boruyu düşündükçe… Ve hayır, açık kalp ameliyatı ile aynı prosedür işlemiyor. Göğüs kemiğim yarılmayacak ama hormonlar, vs. derken, bunlar bir kadın için son derece hassas dengeler. 

SON SÖZ :

Gelelim tüm o göndermelere. Bir filmin temposuna daha doğrusu senaryosuna çok şey katar o göndermeler. Bir referanstırlar çoğu zaman. Göndermeleri anlayanlar havalara girerler(ben), bilemeyenler öğrenmek için not ederler(yine ben, herkes her şeyi bilmez, -mek zorunda da değil). Her neyse Karl Ove’un Kavga’sı vardı işin içinde, Serpico’nun geçtiği sokaklara yapılan göndermeler vardı, Clinton’ın Little Rock’ı, Atwood’un Handmaid’s Tale’i, Drugstore Cowboy, Sam Shepard oyunlarına yapılan atıf, Rosemary’nin Bebeği ve firmasını en büyük tavuk üreten şirket haline getiren ve ne hikmetse kendi de bir tavuğa benzeyen Frank Perdue’ye(diyelim ki bütün hayvanlar öldü acaba artık hayvanlara bakamayan insanlar giderek birbirine benzer mi diye soran Elias Canetti’yi anmasam olmazdı) uzanan bu hoş anımsamalar dilm renk kattılar zaman zaman. Bir de işinden içi bayılmış, kızının da babasının yaptığı işin dünyanın en sıkıcı işi olduğunu düşünen dertli anestezi uzmanı vardı. Ve sonunda da benim de hep çok gitmek, görmek ve kalmak istediğim YADDO vardı. Daha ne olsun?

7F25F021-FDF7-4470-A00F-B2F4225CCAE8

LAST DAYS IN THE DESERT

images-259

LAST DAYS IN THE DESERT

“İnsan her yerde var olanla yetinebilir.” Hz. İsa

“Mezarlık erkeği sonsuza dek toprağına bağlar.”

“Bundan bin yıl sonraki insanlar umursayacaklar mı seni?”

Manipüle edilmesi çok kolay bir konuyu ve sırtlandığı hikayeyi, duygusallığa batmadan ve objektifliğini yitirmeden, gözyaşlarıyla dolup taşmış duygusallık denizinin derinliklerinde boğulup, beraberinde seyirciyi de sürüklemeden, çok beğendiğim hem yerinde hem de dozunda diyaloglarla anlatmış aynı zamanda filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan Rodrigo Garcia. İsa’nın huzur içerisinde düşünüp taşınabileceği ve dua edebileceği, derinlerine indiğindeyse kendini bulabileceği bir yer arayışının, kısaca çarmıha gerilmezden önce Tanrı’yı arayıp bulmak için geldiği çölde geçirdiği 40 gün 40 gece boyunca yaşadıklarının kurgusal bir metne dönüştürülerek anlatımıyla karşı karşıyayız film boyunca. Zamanın-söz konusu milattan çok önce- ve mekanın-söz konusu uçsuz bucaksız ama Kudüs manzaralı bir çöl- ruhunu yansıtmakta ise son derece başarılı bir iş çıkarmış. Olağandışı olarak İsa’nın gördüğü halisünasyonlar haricinde karşısına çıkan bir aile oluyor bu koskoca çölde. Bir de ara ara şeytanıyla başa çıkmak gayretiyle hiç bastıramadığı bu iç ses, tüm iyi niyetine rağmen olaylara bir de şeytani tarafından bakmasını söylüyor ikizi olarak perdeye yansıtılmış haliyle. İsa’nın tüm bunlarla başa çıkması ise hiç bitmeyen ve hiç geçmeyen yorgunluğu oluyor geçirdiği sakin günler boyunca, ve de kısa süren yaşamının bir zaman dilimi boyunca…

images-276

images-137

Ölmekte olan çok hasta bir anne, yaşlıca bir baba ve onların oğulları bahsi geçen aile. Çölde yaşamakta ısrarcı, kendi dünyası dışındaki her şeyin kendisine korkunç geldiği ve huzuru burada, bu çölde bulmuş babanın aksine, genç oğlan Kudüs’e gitmek istiyor. Her erkeğin sırası gelince bir başkası tarafından yazılmış kaderi değil de kendi kaderini yaşamak üzere sırasını devralıp, yoluna gitmesi gerektiğini düşünüyor. İsa’nın dediği gibi Kudüs her ne kadar kirli ve yozlaşmış olsa da, bir o kadar da canlı aslında. Bu yüzden vaktini orada harcamak istemiyor. Hayatı boşa harcamak günah derken; bir erkek, bir birey olarak dünyaya izini bırakmak istiyor. Ölümü bilen, zamanı zamanında doğru kullanmak endişesi taşıyan, yaşama azmi, kendini gerçekleştirebilme ve yaratmak güdüsünün Tanrı’nın izdüşümü olan insanda vücut bulduğunun bilincindeki bireyin yemek, içmek, nefes almak gibi fizyolojik ihtiyaçlarından hemen sonra geldiğini, bu bilincin bazı insanlarda bir nedenden ötürü daha yoğun ve baskın olduğunu görüyoruz. Kitle iletişim araçlarının olmadığı bir çölde, insanlar kendilerini dinleyecek bol bol zamana sahipler. Trafik yok, araç yok, ticaret yapacak insan yok. Çölde gerçekte kim olduğunu görecek kadar çok vaktin var. Çünkü bunu arayıp bulacağın hem dingin, azar azar da tüyler ürpertici bir sessizlik var. “Her şeyin ben, benimse her şey olduğum” hissine kapıldığını söylüyor çocuk. İnsanın içinde barındırdığı bu gizemli ululuk tam manasıyla çocuğun kastettiği. İşte onu bulmak gayretindeki insanoğlunun, çöllere ve sonu kestirilemeyen yollara düşüşünün, ormanın en derinine gitmesinin nedeni bu. Çilehanelere kapanma nedeni. Bazense o yer basit bir evin en kuytu köşesi. Ama muhakkak sessizlik, yalınlık, unutuş, unutuluş ve şu her şeyden çıkan ve insanı boğan yoğun hisler. Zamana teslim olmak, olan biten her şeye ve aynı zamanda her şerre, her kayba, her acıya, bütün yokluğa. Bu film bu soruların kısmi cevaplarını veriyor, anlayana. Bu yüzden de beğendiğimi belirteyim burada, sıkıştırmışım gibi dursa da.

images-176

 

 

Bazı filmleri belleğinizde unutulmaz kılan bir sahne vardır muhakkak. Benim için ve bu film için bu sahne en sonunda geldi. Filmdeki ailenin sorunları göreceli olarak çözüme kavuştuktan, İsa yoluna devam ettikten ve çarmıhta günler ve geceler boyunca kuruduktan binlerce yıl sonra turistik amaçlı gelmiş oldukları her hallerinden belli iki kişi, günümüz kıyafetleri içerisinde bir tanesi arkasına aldığı manzara önünde fotoğraf çektirirken, bir diğeri ise onu fotoğrafladıktan sonra mutlu mesut ayrılıyorlar zerre yara almadan. O topraklar ki bir zamanlar kan ve gözyaşı olmuş yorganları. Güneş yakmış kavurmuş, rüzgar esmiş dağıtmış. İnsanlar bir bir düşmüşler üstüne. Mütevazi gezilerimdeki küçük ve keyifli anlarımı yaşarken bir zamanlar etten kemikten yapılmış bir sürü insanın ne acılardan geçerek yaşamlarını binbir güçlükle sürdürdüklerini hatırlattı bu kısacık an. Bastığın yeri toprak diyerek geçme sözü geliverdi aklıma. Güneşli bir günde, sevdiğinle kol kola, birkaç anı paylaşmak ve gelecekteki olası torunlarına hikayeler biriktirmek üzere geldiğin topraklarda insanın insana ettiğini düşünmeden geçmemek gerekmiş biraz da.

 

Filmde süregiden durağanlık sırf mekanın değil aynı zamanda çağın ruhundan da kaynaklı. Yapılacak işler az ve oyalanacak insanlar da kısıtlı. Dolayısıyla herkes zaman durmuş gibi hareket ediyor. Ağırdan alıyor çoğu zaman. Zamanın tarihi son dolunaydan beriyle tarif edilebiliyor rahatlıkla. Akrep ve yelkovan gökyüzündeki takım yıldızlar oluveriyor bir anda. Ve söz konusu filmin kahramanı İsa’da olsa ayakkabısının içine girip ayağını inciten çakıl taşı yüzünden sıkıntı çekebiliyor uzun uzun, ve biz de bunu daha filmin başında çok önemliymişçesine izliyoruz. Çünkü o an, İsa için önemli bir an. Sonra yürüyor çöllerde kumları savurtarak. Bunu ve benzer günlük rutinlerini de izliyoruz aynı ağırlıkla. İnsansız ve medeniyetsiz vadilere sığınıyor. Bir deliyi, bir mecnunu andırıyor bu haliyle. Bir an gülüp, sonra çığlıklar atıyor. Sığınmakta olduğu çalıların arasında saçlarına karışan kuru otları temizlerken, dikenli tacın bir ön provası sanki tüm bu yaşananlar. Bir de hiç susturamadığı şeytanı var ona yol boyunca eşlik eden. Oğlanla karşılaştıklarında ona çölde vakit harcamaktan geliyorum diyor. Bir mesai harcıyor İsa tüm bunlara. Çok geçmeden karşılaştığı babaysa senin gibilerden çok gelir buralara diyor biraz alaylı bir edayla. Şu başka hiçbir yerde bulamadığı bir şeyi çölde arayanlardan biri onun gözünde. Ailenin karşısına çıkması da İsa’yı sorun çözmeye yöneltiyor. Evet anne hasta ve burada çölde ölecek, fakat kadın aynı zamanda kocasından olmayan oğlunun burada tıkılı kalmasını istemiyor. Kadının yardım çığlığıysa içten içe bu ailenin işlerine karışıp karışmamakta tereddütlü İsa’nın iç sesinden yükseliyor. Tıpkı bazen var mıdır yok mudur diye tereddüt ettiğimiz ve bu anlarda eğer bir parça asi isek eğer, başkaldırmaktan çekinmediğimiz, kah yakarıp, kah çaresizce neden tüm bu yaşananlar diye sorup sorguladığımız Tanrı’yı suçluyor o şeytani iç ses. Sadece kendini seven, küçük tabiat hadiseleriyle meşgul olmaktan ve bir çiy tanesinin şeklinden ve kökleri toprakta ilerlerken çıkardıkları sesleri bile daha çok önemseyen bir Tanrı onun değersizleştirmeye çalıştığı. İnsanın bazen en yakınındakine hınç duymasını anlatıyor ve bu bazen o insanın kendisi olabildiği gibi, sonuçta kendi kendini yiyip, ruhunu tüketmesiyle de sonuçlanabiliyor her şey. Ama onu bulduğun anda da yüzü olmasa da onun huzurunda hem bin parçaya bölünüp hem de değersiz hissedebiliyorsun ve bunlar aynı zamanda bizim günlük kaygılarımız olup böyle hissetmeye devam etmene de neden olabiliyorlar. Saldırı dışarıdan gelebildiği ve insan kaynaklı olabildiği gibi, bazen içeriden bir yerden ta derinlerden de gelebiliyor ansızın.

 

images-284

Söyleyin o zaman bana nedir, kimindir bu sessizlikten yükselen ses? Neden farklı duygularımıza onun adını veriyoruz? Neden hep onu bir yerlerde arıyoruz? Nereden çıkar gelir bu iç ses? Bir çölde tek başınayken bile neden yalnız değiliz? Neden iç sesimizi bastıramıyoruz? Neden insanoğlu acı çekmeye ve acıyı yaratmaya bu kadar eğilimli? Ve neden neden neden… Bu soruların cevabı bu filmde var mı diye soracak olursanız, kısmen var kısmen yok. Bu tam olarak ne aradığınıza bağlı. En çoksa size bağlı. Keşke hayat cevabı beş şıklı bir test sorusu olsaydı. Ve kesin bir cevabı olsaydı. Tek doğru da o olsaydı. Keşke.

Filmde üzerinde durulan bir başka konuysa baba oğul ilişkisi. Bir oğulun erkek olabilmesi için babasının onayına olan ihtiyacı ve her ne pahasına olursa olsun onu geçme arzusu. Tıpkı buradaki aile zincirini devralmış baba oğul gibi. Bencil ve beceride kendi başına ustalaşmış bir başka babanın oğlu olarak şimdi kendisi de bir baba olan adam, oğluna her erkeğin kendi başının çaresine bakabilmesi gerektiğini söylerken güç bela bırakıyor onu kendi kaderini yaratmak üzere. O son hüzünlü bakış geliyor elleri birbirinden kopmadan ve uçurumdan yuvarlanmadan önce. Gönlü kalmaktan yana olan adam, kendini feda ediyor oğlu için, ölmek üzere. Yolundan çekiliyor onun, kendi kanından olsun olmasın. İç ses hayatlarını mahvetmek hususunda ailenin onlara ihtiyacı olmadığını, bunu kendi başlarına da becerebildiklerini söylerken kader çizmenin ve bir kadere girmenin gökten gelmeyebileceğini söylüyor sanki. Kaderin bir başkasının elinde olabiliyor. Müdahil olup olmamak bir mesele sadece. Film çok farklı okumalara açık ve bu yazdıklarım tamamiyle benim çıkarımlarım. Ve dolayısıyla objektif olamıyorum, istesem de. Siz kusuruma bakmayın benim. Okuyun öylece. Bunlar da bir beynin ürünleri diye. Herkes tanrısını arıyor bir yerde. Bir gün bir satır arasında çıkar belki sizinki de. Belli olmaz işler, belli olmaz sonuçlar ve adına gerçek denenler. Bu dünyada netliği bulamayanlarsa çoktan göçtüler, gökyüzü denizinde yıldızları öpüyorlar delirmişçesine.

images-316

images-226

Gabriel Garcia Marquez’in oğlu olan yönetmen Rodrigo Garcia görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile çalışmış ilk defa. Hal böyle olunca doğal ışık kullanılmış film boyunca. Unutulmaz kareler var akıllarda yer edecek olan özellikle de meraklısına. İsa’nın ağırsızlaşarak yükseldiği ve tüm çölü, Kudüs’ü ve hatta hatta tüm dünyayı ve insanlığın üzerindeymişçesine durduğu sahne filme bedel kanımca. Bu ve birçok nedenden ötürü kişisel olarak çok beğendiğim filmi tavsiye ederim bir çırpıda. Nitelikli filmler çeken yönetmenlerin filmlerindeki her kare üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken deneyimin ve hayat bilgeliğinin peliküle aktarılması olduğundan Marquez’li ya da Marquez’siz Garcia’nın filmini ve harika müziklerini ve mavi gözlü İsa’sını izleyin derim son bir defa.

images-244

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: