SUSPIRIA

ece753d9-222a-4084-8149-41632c837813

SUSPIRIA : 

“Anne olan bir kadın herkesin yerine geçebilir ama kimse bir annenin yerini dolduramaz.” 

“Cadılara inanmıyorum ama insanların suç işlemek için organize olduğuna, adına da büyü dediklerine inanıyorum.”

“Bazen tek ihtiyacım olan birinin bana iki kelime söylemesi” Susie Bannion

“Birilerine sanrılarını aktarabilirsin Sara. Din böyledir. Nazi Almanya’sı da böyleydi.” Doktor Klemperer

“O benim günahım, o benim bu dünyadaki lekem.” Susie’nin Annesi

GİRİŞ :

Filmi izlerken geliştirdiğim, film bittiğinde de düşünmekten vazgeçemediğim bir takım soruların önce soru, sonra da cevap kısmını paylaşacağım sizlerle ki, filmi açıklamaya başladığımda bir takım gölgeler düşmesin üzerine. Ha bir de yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Luca Guadagnino’yu sever miyim, severim. Altı adet uzun metraj film çekmiş yönetmenin gözde(bazısı fetiş der) oyuncusunun Tilda Swinton olduğunu dört filminde kendisine rol verişinden çıkartmak güç müdür, güç değildir. Kafalar, ruhlar uyuşmuştur besbelli. Yönetmenin altı filminden ilki, pek fazla ses getirmemiş olan “The Protagonists” iken, ikincisi altı yıl sonra gelen ve izlerken nereden çıktı bu saçmalık, çekse çekse işsiz kalmış bir yönetmenin işidir bu sığlık diye düşündüğüm Melissa P. idi. Beğenmedim desem de, izlemiş olduğuma göre ikinci filminin ilkine nazaran daha çok ses getirdiğini kabul etmek gerekir. “I am Love” ortaya çıktığındaysa ben bu yönetmenin o yönetmen olduğunu çoktan unutmuştum bile. Sonra bir yeniden yapım olan “A Bigger Splash” geldi ki, yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısına tanık oldum. Sonra taptaze bir nefes olarak “Call Me by Your Name” geldi. Neden taze, çünkü merkezindeki eşcinsel hikayeden ziyade ilk gençlik aşkının yaşattıklarını ve o çağın verdiği masumiyet ve mahcubiyeti hissedebildik sayesinde. Bu hissi belki Proust yaşatabilirdi o çok uzun cümleleriyle sayfalar süresince. Edebiyat sayesinde karakterin iç dünyasına girebilirdik kolaylıkla, oysa ki iş, canlandırması çok daha zor olan dış dünyaya ve dolayısıyla peliküle aktarmak kısmına geldiğinde kelimelerin gücü bir kenara, görüntülerle o karakterin iç dünyasını başarıyla anlatmak vardı diğer yanda. Bir şarkıyla belki, kendi gençlik günlerinizi yad eder, sonra da buna nostalji dersiniz. Luca ise bana ait olmayan bir hikayenin kahramanlarıyla, bu hissi iliklerime kadar hissettirebildi bana ve benim gibi düşünen insanlara. Artık hemen hemen izlediğim her filmin her sahnesini sorgular hale gelmişken, kendimi bir filme teslim ettiğim yegane anların kahramanı idi kendisi. Hal böyle olunca da, bir sonraki projesi ne olacak derken, Suspiria’yı duyduğumda hem yadırgadım önce, sonra da dedim ki kendi kendime Luca yeniden çevrimleri(bazısı remake der) sever. Uyarlama konusunda komplekssizdir. Kıyaslanmaktan korkmaz, kendi imzasını atmayı sever. Yine böyle olacaktır dedim ben de. Bir filmde yer alan en sevmediğim şey neydi? Gore unsurlardı, bir kez daha belirteyim burada. Ama onların mevcudiyetini bile görmezden geldim. Bunlar neler miydi? Patlayan bedenler, patlayan bedenlerden fışkıran kanlar, oluk gibi akan kanlar, daha daha yamulan bedenler, doksan derece açıyla dönen hem korku hem de şaşkınlık ve acıyla açık kalmış bir çift göze evsahipliği yapan kafalıktan çıkmış kafalar, falan filan. İğrenç bulduğum bunca şeyi, kitsch de bulurum, bu tarz filmler hep ikinci sınıf filmlerdir gözümde. Fakat kendimi filmin akışına bırakınca, onları da boş verdim. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Thom Yorke’un melankolik tınılı Suspirium’unun ritmine uygun yumuşak geçişlere fakat ince detaylara sahip açılış jeneriği benim izlediğim en iyi açılışlardan biriydi, belki de en iyisi. Yönetmenin, Tayland doğumlu ve telaffuzu oldukça zor isimli görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’la beraber Call Me by Your Name’den sonraki ikinci ortak çalışmalarında yetmişlerin optik zoom’larına ve benim tavşan hamlesi dediğim ani kamera hareketlerine gönderme yapmadan bırakmadılar izleyicilerini. Meraklı kulakların ancak ihtimal verebildiği, makyajın altında tanınması son derece güç olan Tilda Swinton’ınsa Madame Blanc dışında canlandırdığı Doktor Klemperer rolüyle ücretini ikiye katladığını düşünmekteyim. Helena Markos ile de üçe. Bir filmde karşıma çıkmasa adını anmayı her defasında unuttuğum, 21. yy.’ın en iyi karakter oyuncularındandır kendisi. Guadagnino için de ilham perisi. Belirtmekte fayda vardır her fırsatta. Fakat diğer oyuncular da göz doldurdular kısaca. Dakota Johnson ve Mia Goth dışında, Patricia rolündeki Chloe Grace Moretz dar alanda tatlı tatlı paslaştı durdu Tilda Swinton’la.

d36fb85e-23f6-4bb6-826a-0dbb17a0a171

Kısaca Luca Guadagnino’nun Suspiria’sı, Dario Argentino’nunkinden çok başka olabilir. Zaten amaç da budur. Film bize görsel bir şölen ve dönem atmosferini hatırlatmış ve yaşatmıştır. Fantazi, korku ve gizem; hiç sevmediğim üç tür olmalarına rağmen, biraz da yönetmeninin hatırına izlediğim, pişman olmadığım, çünkü filmin orjinalini yıllar önce izlemiş ve unutmuş biri olarak karşılaştırma şansı bulamamış bir izleyici konumunda ekran karşısına geçtiğimi belirteyim. Kareografisi son derece başarılı olan mahzendeki ayin sahnesi, yemeklerin hareketli ve gürültülü bir şekilde toplu halde yendiği tüm yemek masası sahneleri, açılış ve kapanıştaki hüzünlü anları ve ince detaylarıyla, iyi bir yönetmenden gövde gösterisi olarak algılanıp izlenmelidir bence en kısa zamanda. Bir psikiyatrist saklanmakta olduğu muayenehanesinde vicdan azabı çeke çeke geçmişin hayaletlerini kovalamaktadır, bir genç kız çocukluğunun en büyük hayalini Berlin’e gelerek gerçekleştirmektedir, Nazizim’den sıtkı sıyrılan Almanya’da Baader-Meinhof fenomeni yaşanmakta, cadılarsa kurdukları dans okulunda bir yandan liderlik hususunda iç çekişme yaşarlarken, diğer yandan kendilerinden olmayanı yok eden, gençlerin kanına giren belki de yüzlerce yıllık bir cadılık geleneğini yeraltından sürdürmektedirler. Korkunç ölümler yaşanır, bedenler dansın kareografisiyle eşzamanlı olarak yamulduktan sonra, kasap çengelleriyle asılmadan kurtulamazlar. Görünen ve içine girilmediği takdirde görülmez olanın savaşı yeraltından sinsice ilerler. Filmin sonundaki ayin sahnesinin kareografisi Nazi Almanyası askerlerinin alanlardaki gösterilerini anımsatır. Filmin unutulmaz anları vardır, bu da onlardandır. Sonuç olarak “giallo” türünün belki de en önemli temsilcisi olan Dario Argentino’nun bu türü en iyi tanımlayan özellikler barındıran filminin yeniden yapımı yabana atılacak gibi değildir. 

Son bir sorum ve de cevabım var: Filmin orijinal hali ya da yeniden yapımı ilk on’uma girer mi? Asla. Tür olarak fantastik, korku ve gizem; sevmem, sevmem, sevmem. Hele bir de bu film sayesinde haberdar olduğum giallo denen tür’ün özelliklerini okuyunca bir kez daha tescillendi neden. İzleyin, giallo neymiş araştırın, sonuçlarına katlanın. 

75a5b1b1-4b44-4d61-844d-8bf0a93bd0c1

bed3f9e5-d497-450a-8766-12b8ca9537c0

BÖLÜNMÜŞ BERLİN’de GEÇEN ALTI SAHNE VE BİR KAPANIŞ :

Berlin bir duvarla bölünmüştür ve birleşmesine yani duvarın yıkılmasına daha on dört yıl vardır. Yıllardan 1977’dir. Yığınlar toplanmış, Baader’e özgürlük, Meinhof’a özgürlük diye sloganlar atmaktadır. Patricia, Dr. Josef Klemperer’in muayenehanesine girer rüzgar gibi. Doktor onu sakinleştirebilmek için, seansını erteler. Hikayesinin ve seans detaylarının yer aldığı dosyası bir hayli kabarık olan hastasıyla ilgili notlar almaktadır Jung’cu doktor. Daha önceki seanslarda her ne anlattıysa, doktor onun için kurguladığı mitolojinin doğrulandığını hissediyor notunu alır. Patricia, Olga’yı  uyarmak gereksinimi duyduğunu, binada gözükenden çok fazla şey olduğunu ve cadılar tarafından yönetilmekte olduğunu, Markos’unsa ruhuna girmek suretiyle onu ele geçirmek istediğinden bahseder. Paranoyak bir hali vardır. Jenerik akmaya başladığındaysa, bize ayrıntılardaki gizli güzellikleri izlemek düşer. Susie Bannion’un geldiği Ohio’da yer alan bir Amish kasabasında geçen çocukluğunda annesi kanserden iplik gibi olmuş, halsizlikten konuşamazken, babasının eve çağırdığı doktor, çiftçilikle uğraşan ailenin tarlası, evin içinde yer alan yürek burkan detaylar insanı üzmekle başlar önce.

fe3e57d6-9fcf-489e-a0cb-18a084969393

12c1ae2d-c12c-49e3-94e1-f9a381c7dd59

Soğuk Savaş süredursun, Patricia’nın radikal militan gruplara katılmak üzere Doğu Berlin’e geçtiği, dolayısıyla da ortadan yok olduğu bir zamanda, Susie tam da Berlin Duvarı’nın karşısında yer alan dans topluluğuna katılmak üzere başvuracaktır. Resmi bir eğitim ya da referansı olmayan Susie’nin ilk performansını duvarların ardından hisseden Lady Blanc ve diğer eğitmenler tarafından okula kabul edilmesi çok uzun sürmez. Kayıp Patricia’nın odasına yerleştirilir, en yakın arkadaşı Sara olur. Radyodan eşzamanlı olarak Kızıl Ordu Fraksiyonu’na dair bilgiler gelmekte, topluluk içinde Marcos ve Blanc arasında sogukkanlı bir liderlik çatışması yaşanmaktadır. Susie’nin kendinden geçerek sergilediği dans esnasında, zavallı Olga kıstırıldığı aynalarla çevrildiği odanın içinde oradan oraya savrulur. Sanki Susie içine girmiş ve onu duvardan duvara atıp, eklem yerlerinden bükmektedir. Bir çeşit voodoo izleriz. Düğüm olan kızın başına toplanan eğitmenler onu kasaplardaki bir et parçasıymışçasına kancalar takarak kaldırırlar olduğu yerden. Blanc ve Markos başta olmak üzere tüm eğitmenler birer cadıdır. Madame Blanc’ın ismini verdiği Volk dansıysa ismini bir Nazi kalıbı olan “tek ırk, tek devlet, tek lider”de geçen ırkın karşılığından alır. Almancası da şöyledir: “Ein volk, ein reich, ein führer”. Nazi Almanyası’yla, cadıların yaşantıları benzeşmektedir. Kutlama amaçlı gittikleri restoranda yemek yerken bile kadın kadınadırlar. Zaten film boyunca iki detektif dışındaki tek erkek Doktor’dur, onu da yine bir kadın oyuncu canlandırmaktadır. Yönetmeni, görüntü yönetmeni, senaristi ve neredeyse tüm set ekibi erkekken, bir kadın oyuncu şöleni vardır ekran karşısında. Kadın kadına yaşarlar, dans ederler, yerler, içerler, ritüeller yaparlar. Ve birbirlerini esir ederler.

Grinin bilmem kaç tonu serisi ile kariyerini baltaladığını düşünen başta annesi Melanie Griffith’e inat, Guadagnino ile “A Bigger Splash”den sonraki bu ikinci çalışmasında da, güzel bakan yeşil gözlerinden bağımsız olarak iyi bir oyunculuk veren Dakota Johnson’ın, Carrie filmindeki Sissy Spacek’i andıran, kısık sesle konuşan, beline kadar uzanan saçlarıyla taşralı havasından sıyrılıp lider anne pozisyonuna evrilişini izlemek oldukça keyifliydi. Hoş bir sürpriz olarak ilk filmde Susie Bannion’ı canlandıran Jessica Harper’ın Anke rolünde karşımıza çıkması da ayrıca hoş bir detaydı doğrusu. Bir de Luca’nin filmin prömiyerinde giydiği kırmızı takım elbise var ki, evlere şenlik. Sanki filme hakim renklere bir gönderme yapıyordu bu sayede, kim bilir? Vebnedik prömiyerine katılan oyuncuların pek çoğunun tercihiydi kırmızı ve tonları.

images.jpeg

8388188a-4e62-4d5c-a7ef-8d1c96bbb9e5

7e11ed29-dca7-43d2-bb43-5fc3c863d302

CALL ME BY YOUR NAME : ADINLA ÇAĞIR BENİ

F8BBE3D6-A6F6-46C8-893C-1CA1D2B8A60B

CALL ME BY YOUR NAME : ADINLA ÇAĞIR BENİ

-“Liszt’in Bach’ın değiştirilmiş versiyonunu çalacağı şekilde çaldım. Busoni’nin Liszt’in değiştirilmiş versiyonunu çalacağı şekilde çaldım.” Elio Perlman
-“Bach’ın Bach versiyonunu Bach gibi çalmanın ne sakıncası var?” Oliver

Genç ve yakışıklı bir şövalye, bir prensese delicesine aşıkmış. Prenses de ona aşıkmış. Ama şövalyenin ona olan aşkından bihabermiş. Aralarında gelişen arkadaşlığa ve dostluğa rağmen ya da belki de bizzat o arkadaşlık yüzünden şövalye kendisini öylesine aciz ve suskun halde bulmuş ki, ona olan aşkını bir türlü dile getirememiş. Ta ki bir gün bir anda şu soruyu sorana dek: Söylemek mi daha iyi yoksa ölmek mi?” 16. yüzyıldan bir aşk hikayesi

“Çok okuyan kimseler biraz gizemli oluyorlar. Gerçek kişiliklerini saklıyorlar.” Marzia

Senenin hacı bekler gibi beklemekten telef olduğum filmi gelmiş ve de konmuş malum ortamlara. Ekşi sözlük beyinleri-beyleri, bayanları uzun uzun paylaşmışlar bu eşsiz deneyimlerini. Dile kolay yüz otuz dakika gibi bir süresi var ve son saniyesine kadar filmini izletmeyi başarıyor yönetmeni. Sonunda arka jenerik akıyor bir yandan, Elio ağlıyor öte yandan. Daha önce izlemiş bir akılla da bizzat konuştum film biter bitmez. Bana birçok soruyla geldi. Duyguları tam geçirememiş, cevaplanmamış sorular, anlaşılmaz yerler var, bunlar ne ara aşık oldular, hem ben eşcinsel terminolojiye hakim değilim ki dedi. Haklı olabilirdi. Ben de değilim ki. O tip bir terminolojiden haberdar bile değilim. Fakat bazen bir filmi sadece beğenirsiniz. Her şeyiyle kabullenirsiniz. Ne bir olumsuzluk ne de bir terslik görünür gözünüze. Var olsalar bile tek görmeyen sizin gözlerinizdir. Aşık olacağınız vardır, karşınıza ilk çıkana aşık olursunuz nitekim. Bu film benim için öyle oldu. Daha ilk dakikasından itibaren sevdim kendisini. Bir bütün olarak bana sunduğu kadarını, hiç sorgulamadan, hiç eleştirmeden kapasitem kadar sevdim, bir an geldi kapasitemden de çok sevdim. Filmin yüz otuz dakikalık süresi bir rakamdan ibaretti.  Dolayısıyla film ne olduğunu anlayamadan bitiverdi. Tıpkı ilk gençlikte yaşanan yaz aşkları gibi. Aşk her mevsimde yaşanır belki ama yazın daha bir ateşli olur sanki. Güneş yakar dışardan, sen yanarsın içerden. Tıpkı bu filme konu olan, seksen üç yazında başlayan ama bitmesi gereken, bittiğinde de acıtan Elio ve Oliver’ın aşkı gibi. Elio 17, Oliver’sa 24 yaşındalar seksen üç yazında. Filmin ağır topları “I am Love” ve “A Bigger Splash”in yönetmeni Luca Guadagnino, en çok “Günden Kalanlar” ve “Manzaralı Oda” ile hatırlanası bol Oscar ödüllü senaryo yazarı ve yönetmen James Ivory ve filmde küçük bir rolle karşımıza çıkan, Sony ve Cher’den birini canlandıran yazar, akademisyen, Proustsever Andre Aciman. Guadagnino fiziksel olarak giderek Stanley Kubrick’e benzese de, filmlerini hep bir Bertolucci filmi izler gibi izledim ve bu filminde de aynı his benimleydi. Biraz da Fransızvari bir Bertolucci galiba kendisi. Ama evrenini her fırsatta takipteyim.

3293C30C-0831-4660-9941-DD859AEFB428

6BDAABA8-6443-422F-A196-76F9BE275E76

Seksenlerin bir parça kitsch ruhunu, kıyafet ve saçlarla ve de türlü detaylarla gayet güzel yansıtan filmin başrolünde ise İtalya var. Kuzey İtalya’da bir yer diyordu filmin geçtiği coğrafya hakkında, ta filmin başında. Seksen üç yazında geçiyor film. Kanları bir hayli karışık ama Yahudi bir ailenin oğlu olan Elio’nun gelmeden kendisine oda gaspçısı dediği, çünkü odasını vermek zorunda kaldığı, ilk bakışta kendinden gayet emin görünen, iki metre boyunda, Yunan heykellerini andıran bedeni, pırıl pırıl dişleri ve tüm yakışıklılığıyla indiği arabadan dosdoğru hayatlarına giren adamın tüm aile fertlerinin kalbini kazanmayı başarıp, Elio’yu da kendine aşık etmesini anlatıyor film. Aynı banyoyu paylaşıyorlar bu zaman zarfında, aynı gölü, aynı denizi ve de havuzu. Zamanla da aynı yatağı. Ev halkını çan çalarak yemeğe çağıran çalışanlarının bile gönlünü almayı başarıyor Oliver. Evin iki kadını hayranlıkla bahsediyorlar ondan tam bir film yıldızı, Ah şu Amerikalılar diye. Pier Paolo Pasolini’nin Teorema’sındaki ziyaretçi gibi şeytan tüylerini dağıtıyor Oliver, teker teker. O da Yahudi kanı taşıyor, tıpkı ev sahipleri gibi. Oliver’daki yüksek özgüveni kendini beğenmişlik olarak algılayan tek kişiyse Elio oluyor ilk başlarda. Babası ise utangaç olarak değerlendiriyor ziyaretçilerini. Ara ara hırlaşıyor iki genç adam. Gizli bir rekabet ve çatışma halindeler. En azından Elio açısından böyle; o çok bilmiş, dünyaya hakim olmak gayretindeki fazla parlak, ziyadesiyle yakışıklı, aniden hayatlarının merkezine oturuveren küstah Amerikalı. Adını koyamadığı bu haller gece uykularını kaçırıyor Elio’nun. Annesinin ağacındaki kayısıları toplamaya giden Oliver’ı iteliyor adeta çekil şöyle der gibi. O benim annemin ağacındaki meyveler, sana ne oluyor der gibi. Önlerinde ise altı uzun hafta var birbirlerine katlanmak zorunda oldukları.

6B036954-9E29-418B-A8B2-098CB77BC0D0

8B7EFCD9-BEBB-4B5B-A95F-774C1176C11B

 

İtalya’nın tarihle iç içe sokaklarındaki sükunet, insan kalabalığının olmayışı ve oldukça durgun akan günler New England’ın küçük bir kasabasından gelen Oliver’ı bile şaşırtıyor. Yazın bitmesini bekleyen, kış gelince de yazın gelmesini bekleyen insanların burada nasıl vakit geçirdiğini sorduktan sonra, kendi yöntemleriyle aralarına giriyor. Elio’dan ayrıldığı zamanlarda kahvelere giderek yaşlı İtalyanlarla kağıt oynuyor. Onlar da doğal bir şekilde kabul ediyorlar onu aralarına. Elio vaktini klasik müzik yaparak, kitap okuyarak, nehirde yüzerek ve kız arkadaşı Marzia ile flörtleşip, geceleri dışarı çıkarak geçirirken, Oliver sayesinde bir başka evrende buluyor kendini. Elio ilk önce metaforlarla dile getirmeye çalışıyor aşkını. Bach’ı sevmediğini ona söylediğinde, tepkisinin neden bu kadar sert olduğunu, Oliver’ın onu sevmediğini düşünmesinde yattığını yazıyor notunda. Dans pistinde onun dikkatini çekmeye çalışıyor. Kız arkadaşım var diye böbürleniyor. Küçük yaşına rağmen her şey hakkında bir fikri ve bilgisi var. Oliver’ın onda en çok şaşırdığı şey de bu oluyor. Felsefe kitapları okuyan Oliver’ın filozof Herakleitos’un Fragmanlar’ından alıntıladığı “Her şey akar” sözünü filmin ruhuna uygun bir şekilde yorumladığını görüyoruz. Ona göre, her şey değiştiği için aynı şeylerle karşılaşmayacağımız değil de, bazı şeylerin ancak değişerek aynı kalacağı yorumunu düşüyor notlarına. Theseus’un gemisi hala Theseus’un gemisidir o halde. Değişen parçalarına rağmen. Bense aksini düşünmüşümdür her zaman. Ben eski ben değilim ki.

Oliver yaşça daha büyük olduğundan, karşı tarafı dizginleyen, kendini belli bir çizgiye çekmeye çalışan taraf oluyor her zaman. Elio ona ilk açıldığında, böyle şeyleri birbirleriyle konuşmanın uygunsuz olduğunu söylüyor. İyi insanlar olduklarını, utanılacak bir şey yapmadıklarını, iyi biri olmaya devam etmeleri gerektiğini düşünüyor. Hiçbir şeyden pişmanlık duymamaları gerekiyor, ne kendisi ne de Elio bir bedel ödememeli yaşadıklarından ötürü. Bu yüzden kendini uzaklaştırmaya çalışsa da en nihayet sevenler kavuşuyor. Romana ismini veren cümleler bir aşk gecesinde çıkıyor Oliver’ın ağzından: “Sen bana adınla seslen, ben de sana adımla sesleneyim.”

DB50E40D-131C-430A-A63C-EE08CE0E41E8

Aşk bacayı sardıktan sonra altı haftadan geriye kalan zaman su gibi akıyor ve Elio’nun hem aydın hem de anlayışlı ailesinin örtülü desteği sayesinde son günlerinde ikisi beraber özgürce bir seyahate çıkıyorlar. Bergamo sokaklarında aşk yaşıyorlar bu defasında. Ayrılık vakti geldiğinde çok zor ayrılıyorlar birbirlerinden. Elio yaşının verdiği coşkudan ve duygularını saklamaktaki güçsüzlüğünden ötürü daha çok üzülen ve bunu belli eden taraf oluyor. Annesinden onu arabayla gelip alması için istasyondan telefon açıyor titrek bir sesle. Enkazdan farksız bir vaziyette dönüyor evine. Yaşananları dillendirmese de bilmekte olan anne babası oğullarını rencide etmeden ve yüzlemeden idare ediyorlar bu durumu. Ta ki babasının yaptığı o efsane konuşmaya kadar. Son zamanların gözde karakter oyuncularından Michael Stuhlbarg anlayışlı ve duyarlı profesör baba rolünde sakin sakin kalpleri kazanıyor. Elio’nun erken bir yaşta kendi kararlarını kendi verebilmesinde, birey olabilmiş bir genç olabilmesinde, kendini cesur ve özgürce ifade edişinin altında hep onu sayan, asla yargılamayan ve kendi olmasına izin veren böyle bir baba var çünkü. Sırrını açıyor o da ona. Sırf çocuğu kendini iyi hissetsin diye. Bunun doğal olduğunu anlatma gayreti içinde istiyor ki, biricik oğulları bundan böyle hayatı kendine ve çevresine zehir etmesin. Keşke tüm anne babalar böyle olsa diye düşünüyor insan. Aciman’a sormak isterdim böyle bir babası mı vardı yoksa hayalindeki babayı mı dillendirdi bu cümleler eşliğinde. Paylaşmasam olmazdı diye düşündüğüm ve bu yüzden alıntıladığım bir babanın oğluna nasihatleri benden size:

Hiç beklemediğimiz bir anda doğa ana bir katakulli çevirip en zayıf noktamızı bulur. Ama yanında olduğumu unutma. Şu an hiçbir şey hissetmek istemiyor olabilirsin. Belki hiçbir zaman bir şey hissetmek istemeyeceksin. Bu konuları benimle konuşmak istemiyor olabilirsin ama önceden açıkça hissettiğin şeyi yine hisset. Güzel bir arkadaşlık kurdunuz. Belki arkadaşlıktan da öteydi. Size imreniyorum. Benim yerimdeki çoğu ebeveyn tüm bunların unutulup gitmesini ister. Oğullarının bu durumdan kurtulmasını ister ama ben o ebeveynlerden değilim. Yaralarımız daha hızlı iyileşsin diye kendimizi hırpalayıp dururuz. Otuz yaşına geldiğimizde de çökmüş oluruz ve yeni biriyle her başlangıcımızda, kendimizden sunacağımız daha az şey kalır. Ama kendini bir şey hissetmemek için zorlamak veya hiçbir şey hissetmemek çok büyük kayıp olur. Bir şey daha söyleyeceğim. Şüpheleri ortadan kaldıracaktır. Yaklaşmış olsam da asla sizin gibi bir şey yaşamadım. Bir şey beni hep tuttu. Ya da engel oldu. Hayatını nasıl yaşayacağın seni ilgilendirir. Sakın bunu unutma. Kalbimiz ve bedenimiz bizlere bir kereye mahsus verilmiştir. Sonra bir de bakarsın kalbin yorgun düşmüş. Bedenin de. Kimsenin bakmayacağı bir hale gelmiş, yanına  yaklaşmak istenilmesi şöyle dursun. Şu an kederlisin. Acı çekiyorsun. Bunu yok etme. Aldığın keyfi de öyle.” Mr. Perlman

Okuma listeme aldığım aynı adlı kitabını elimde olmayan sebeplerden ötürü kaybetmiş(yalan) olduğumdan(kütüphanemde kaybettim demek istedim), bir takım sorularınızın cevabı bende yok henüz. Fakat Guadagnino ile beraber katılmış oldukları bir açık oturumda ben o tip yazarlardan biri değilim, yani film kitaptan bağımsızdır ve yönetmenin eserine dönüşür, o yüzden senaryoda yapılan değişiklikler beni rahatsız etmedi demişti Andre Aciman. Zira filmin bittiği yerden bir on yıl sonrasında tekrar karşılaşan Elio ve Oliver’ın yaşadıkları kitapta varken, biz filmi Oliver’dan gelen telefon sonrası sarsılan ve şöminenin karşısında ailesinden gizlediği gözyaşlarıyla onu anarkenki halini izleyerek noktalamış olduk. Filmde yazarın cinsel kimliğini açık ettiği bir rolle karşımıza çıkması da bu kabulleniştendi belki de. Pek çok yazar arkasında durdukları işlerin, öncelikle de ustalığına güvendikleri yönetmenlerin filmlerinde görünmeyi, ufak bir rolde de olsa o filmde var olmayı(cebren ve hileyle olanını duymadım) kabul ederler. Bertolucci’nin The Sheltering Sky’ındaki Paul Bowles, Ümit Ünal’ın Gölgesizler’indeki Hasan Ali Toptaş ilk aklıma gelen taş(kaya da yakışırdı aslında) örnekler. Guadagnino’nun bir sonraki projesi olan Dario Argento’nun Luca usulü Suspiria’sını şimdiden merakla bekliyorum. Call me by your name’i de uzun bir süre beklemiştim ve beklediğime de değdi doğrusu. Birkaç cümle de filmin başrolünde yer alan ve aktörlüğün muasır medeniyet seviyesine erişmiş topraklarda özgürce icra edildiğinde ortaya çıkan sanat eserinin büyüklüğüne de değinmeden geçemeyeceğim. Yıldız ışığı taşıyan iyi birer oyuncu olmalarının dışında tatlılığıyla ve özgünlüğüyle işi götüren Timothee Chalamet ve ilahtan da öte bir Armie Hammer var başrollerde. İkisi de tüm cesaretleriyle eldiven giyer gibi üstlenmişler rollerini. Psikolojik olarak üstesinden çok kolay gelinebilecek karakterler olmamasına rağmen mevzuyu aşmış gördüm ikisini de izlediğim tüm neşeli röportajlarında. Filmin müziklerine gelince hepsi bir harikaydı ama Sufjan Stevens ‘ın Mystery of Love’ı ve Visions of Gideon’ı hala kulaklarımda. Bir de seksenler partisinde çalan Love My Way ve dans eden iki kabarık saçlı kızın çıldırışları da gülümsetti. Seksenler ve disko ortamları öyle garipti işte. Tuhaf tuhaf danslar ederdik barlarda, diskolarda. Y ve Z kuşağı siz o ortamları bilmezsiniz. Bir de Oliver’ın bir gece vakti sigarasını tuttuğu elini Elio’nun elinin üzerine koyduğu sahne vardı ve bu çook nazik bir detaydı. Söylemesem olmazdı. Şeftali ise filmin en çok konuşulan meyvesi pardon sahnesi oldu sanal ortamlarda. Yazarının da ne gerek var diyerek kitaba koymaktan neredeyse caymak üzere olduğu ama olmasının da kimseleri rahatsız etmediği Elio’nun çocukluğu saklıydı o şeftalide. Üstelik Brokeback Mountain ya da Boys Don’t Cry’daki gibi feci bir son yok bu filmde. Moonlight’daki gibi bastırılmış bir cinsel kimlik de. Sadece Oliver nişanlanmış, evlenecek belki seneye.

Son söz olarak bu filmi izlemek için her tür önyargıdan arınarak geçmeli insan ekran karşısına. Bir de Andrew Solomon okumalı bol bol.

Getty Images x Buzzfeed - 2017 Toronto International Film Festival Portraits

Call Me By Your Name - Cast

0BFDED7B-C90F-46AF-A0B6-FE6DDA7A57EF

A BIGGER SPLASH

images-13

A BIGGER SPLASH :

“Mutluyum Harry, buna katlanamaz mısın?” Marianne

“Adın yine başardı.” Harry

“Sana çok fazla taviz verdim. Biz arkadaştık. Kardeşten öte. Şimdi sen bana sadece katlanıyorsun. Bu ne kadar kırıcı biliyor musun? İstediğini düşün, yargıla beni ama bana katlanma.” Harry

”Hepimiz öyleyiz. Herkes ahlaksız. Asıl olay da bu zaten. Görüyoruz ama yine de birbirimizi sevmeye devam ediyoruz.” Harry

Yönetmen Luca Guadagnino’nun 2009 yılında vizyona giren “I Am Love”ından sonra çektiği bir sürü bir sürü kısa metraj ve iki de uzun uzun belgeselden sonra 2015 yılı yapımı, romantik manzaralı keyifli mekanlara(bir nefeste okuyacaktınız çift sıfatlı tamlamamı), kaliteli müziğe, şık bir gardroba(söz konusu Swinton’ın kostümlerini hazırlayan Dior), bir süre sonra gözünüzün alıştığı çırılçıplaklığa, bir havuza, bir hizmetçiye, Tilda Swinton’ın fısıltılarına, Ralph Fiennes’ın hayal kırıklığı yaratmayan cüretkarlığına sırtını dayayan, özenli, enteresan ama bir hayli uzun, bir yeniden uyarlama olan “A Bigger Splash” i izleyebildim sonunda. Hiçbir Ada’nın hayal kırıklığı yaratmayacağı iddiasının abartı olmadığını bildiğimden muhakkak ilginizi çekecek bir şeylerin var olacağını tahmin edebiliyorum izlemeyenleriniz için şimdiden. Kış kış, donan yerlerimizi ısıtacak yakıcı bir güneş bekliyor izleyenleri, bunalınca serinleyecekleri bir büyük havuz, Allah vergisi, bronzlaşmış güzel vücutlar, içki, uyuşturucu, rock’n’roll, tuzda balık, mülteci sorunu, dozunda bir gerilim ve hayran bir de komiser var filmin içersinde. A Bigger Splash tüm bunlar için bile izlemeye değer olsa da, film bir başyapıt olmadığı gibi, yönetmenin de bir başyapıt ortaya çıkarmak telaşında olmadığını anlıyorsunuz bir zaman sonra. Telaşsızlığı filmin süresinin tam tamına 125 dakika olmasından ve bu süre boyunca da oyunculara uzun uzun bakışma, izleyiciye flashbackler sunma, bir şarkılık performansı hiç kesmeden koyma, pehlivanlar gibi havuzda güreşerek boğulma gibi serbest zaman ayırmasından anlaşılıyor zaman uzadıkça. Oyuncuların çıplak olması ve havuz sahnelerinin bolluğundan ötürü kuruyamamalarından sorun çıkarmadıklarını düşünsek de sıcaktan bunalan set ekibinin yaydıkça yaydığını düşünmeye başlıyorsunuz fena halde. Böyle bir film için bu süre çok uzundu sadece. Tamam entrika, tamam gerilim, tamam müzik, mekan ama… Ama’sı var işte. Tebrik edilesiyse bu uzuun zamanın hiç sarkmadan uzamış olması sadece ve bu nedenle de sıkmıyor sizi, nankörlüğüyle bilinen zaman geçiyor her şekilde. Filmin orjinali olan 1969 yılı yapımı La Piscine’in de 120 dakikalık süresini ve ortalama puanını görünce bu sefer de ancak demek ki diyorum kendi kendime ve St-Tropez’de geçen Alain Delon ve Romy Schneider’lı filmden birkaç kare getirmeye çalışıyorum gözümün önüne. Havuzun çevresinde güneşlenen ikili ve de nedense hayal meyal yılanlar… Çok yakıştığından hayal ediyorum belki de.

Film Review A Bigger Splash

Bir rock star ve bir belgesel film yönetmeninden oluşan ve tavşanlar gibi sevişen çiftimizin mutluluğu ve çıplaklığı yaz tatili için geldikleri Sicilya ile Tunus arasındaki volkanik bir ada olan Pantelleria’da, kadının müzik yapımcısı eski erkek arkadaşının on yedi yıl sonra hayatına giren kızıyla beraber yapmış olduğu emrivaki ziyaretle bozuluyor. Çift kumsalda güneşlenirken aldıkları haberle, eşzamanlı olarak gölgesi üzerlerinden geçen uçağın inişi hoş bir detay oluşturuyor dört tarafı sularla çevrili, hepi topu Bozcaada’nın iki katı, Gökçeada’nın yarısı kadar kilometrekareye sahip mini mini Ada’da. Bu zamana kadar Marianne’in erkek arkadaşıyla tek kelime konuşmadığına şahit oluyoruz yadırgamadan. Ses tellerinden ameliyat olan Marianne’i canlandıran Tilda Swinton küçük çığlıkları, fısıltıları ve başarılı vücut diliyle harikalar yaratırken, yönetmenin ne yaparsan yap ama büyük oyna dediğini düşündüğüm Ralph Fiennes hiç durmadan ve hiç susmadan canlandırıyor Harry karakterini. Gizli bir rekabet damgasını vuruyor filme iki adamın arasında geçen, arzu nesnesiyse iddiasız görünen Marianne Lane iken. Harry her fırsatı değerlendiriyor amaca giden yolda. Geçmiş hukuklarını hatırlatıyor her fırsatta. Marianne’in annesi, stüdyoda geçirdikleri zamanlar ve sahne arkasında yaşananlar gibi. Beraber geçirdikleri onlarca yılın anılarını taşımış sanki bavulunda. Evin bahçesinde yolunu şaşırmış yılanlar da bu gittikçe dozu artarak büyüyen düşmanlığın bir metaforu olarak çıkıyorlar ev sahiplerinin karşısına. Öte yandan babasının ona küçük çakalım dediği kızı Penelope’i de hoşlanmaya başladığı Paul yüzünden kimi zaman su yüzüne çıkan gizli bir rekabete giriyor Marianne ile. Bazen üçgen, bazen dörtgen ama hep bir ikilem var bu karmaşık ilişkilerde ve doyumsuz insan ruhunun içinde. Bilinçli bir şekilde karşı tarafın canını yakmak için elinden geleni yapıyor istilacı ruhlar. Tekrar kazanmak istiyor Harry Marianne’ı. Ve Penelope Paul’ü fethetmek istiyor. Marianne ve Paul incinip duran müşkil durumdaki ev sahipleri olarak tahammül etmeye çalışıyorlar bu çılgın baba ile huyunu hiç bilmedikleri fakat anlamaya çalışmak durumunda kaldıkları kızına karşı. Bu ise karşı tarafı üste çıkartıyor her şekilde. Misafir misafiri istemez, ev sahibi hiçbirini istemez deyimi gerçekleşiyor bir sahnede gözlerimizin önünde. Harry’nin iki kadın misafiri taksiden indiğinde özellikle Marianne bu işten hiç hoşnut olmasa da, sen ne yaptın Harry sözleri havaya karışıyor ve misafir verandada alıyor soluğu. Bu durumda kaprissiz rock star’ımız ev sahibi olarak nezaketini sürdürmeye devam ediyor dirençle.

images-14

images-18

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Penelope’nin gelmeden önce babasının hakkında anlattıkları yanında, Ada’da bulduğu Marianne birbirinden oldukça farklılar. Onu bir rock star’a göre hayli domestik buluyor. Başarıları ve erkek arkadaşından hoşlanması, üstelik babasının da aynı kadın için rekabet etmesi içinde gizli bir hasedin büyümesine neden oluyor. Dört karakter arasında en mantıklı hareket eden ve konuşan Marianne oluyor. Kızın iğnelemeleri karşısında boğazından zor dökülen bir sesle seni üzecek bir şey mi yaptım diyor. Harry’yi kızına fazla sıkı fıkı davrandığı için uyarıyor. Harry hemen alınıp hiddetlense de, bunun kendileri ve ortak geçmişleriyle alakası olmadığını söylüyor Marianne. Öyle de. Sürekli taciz edilen, mağdur olan taraf Paul’le ikisi çünkü. Yaşananların etkisiyle Paul bir gece bıraktığı alkole sarılıyor ve olanlar oluyor. Birikmiş hıncını çıkarıyor Harry’den biraz fazla ileri giderek. İçkinin Paul’e yaramadığını, daha önce de bir çeşit intihar olan kazayı da alkollüyken yapmış olduğu geliyor akıllara. Yönetmen akıllara ziyan bir sahneye imza atıyor bu vesileyle. Sabah olunca Marianne’in Harry’i havuzda ölü bulduğu andaki tepkisi ve bu sahneyi canlandıran Tilda Swinton’ı ve Marianne’in boğazını ve dolayısıyla sessiz çığlıklarını izlemek, ayrıca filmin ilk yarısındaki Tilda’yı ve sessiz doruk anını görmek, bunlar çok az filmde karşılaşacağınız bir hayli özel oyunculuk anları olarak kalıyorlar aklımda. Swinton ve Fiennes bir taraftan döktürürken diğer oyuncuların başarılı performanslarını da göz ardı etmek mümkün değil. Özellikle Dakota Fanning orjinalinde Jane Birkin’in oynadığı Penolope rolünde sessiz ve derinden giden bir Lolita’yı canlandırırken, filme bir Fransız havası veren tek oyuncu oluyor.

Filmin sonunda mazlumlar bir noktadan sonra çıldırıp, zararlı misafirlerinden bilinçsizce intikam almış oluyorlar. Paul nihayet Harry’yi boğmak suretiyle öldürüyor. Suçunu Marianne’e itiraf ettiğindeyse, kadın ona kızamıyor. Çünkü biliyor ki tüm bunların yaşanmasında kendi payı da var ve Harry hiç olmadı çenesiyle insanı çileden çıkartabiliyor, her ne kadar eğlenceli olsa da. Ortak mazileri yüzünden erkek arkadaşının gözü önünde ona taviz veriyor defalarca uysallıkla. Tam da işler rayına oturacakken yani Harry ve Penelope ertesi gün evi terk edecekken, hayatlarını terörize eden insanlardan çok başka bir vesileyle kurtuluyorlar yazık ki. Sorgulama esnasında Penelope’nin İtalyanca bildiği ortaya çıkıyor. Dışarıdan bakıldığında babası ölmüş bir kız olarak hiç de üzgün durmuyor. Babasının öldüğüne üzülüp üzülmediğini soruyor Marianne ona acınası bir halde. Ve de onlara yirmi iki dediği halde on yedi yaşında olduğunu da öğreniyoruz. Marianne havaalanında bundan önce ona birbirleriyle iletişim kurmak için çırpınan insanların zor zaman geçirişlerini izlemeyi sevdiğini, onları düşman olarak algılayışına bir anlam veremediğini söylüyor. Uçak kalkmak üzereyken, Penelope’nin tüm pervasızlığıyla verdiği küstah cevap karşısında kendisini tutamayarak attığı tokatla sakinleşiyor nihayet. Harry’e söylediği ayrılık cümlesini kızı kendisine karşı kullanıyor hiç yokken.Babasının ona karşı kızını doldurduğunu anlıyoruz böylelikle, yalnız ikisinin bildiği anlarını paylaşmış ve bu da kızın içinde hınç yaratmış. Sinirleri bozulan kızın kalbiyse bu vesileyle yumuşuyor ve uçakta zırıl zırıl ağlamaya başlıyor. Gidenlerin ardından baş başa kalan çiftse rahat bir nefes alıyorlar nihayet. Tıpkı eski, huzurlu günlerinde olduğu gibi.

Film boyunca bahsi geçen mülteci sorunu ise bir anlamda Paul’ün kurtuluş bileti oluyor. Karşıdan botlarla kaçıp gelen Afrikalı mültecilere atıyor Marianne suçu ve bir kez daha adı kazanıyor, mülteciler her şekilde kaybetmeye ve kaybolmaya devam ederlerken. Kendisinin ünlü bir rock star olduğunu bilen müfettiş fazladan hürmet gösteriyor ona ve pahalı çantasına(Dior’dur o da). Mültecilerse haberlerdeki yedi ölüden biri ya da Ada’nın ıssız bir köşesinde Penelope ve Paul’ün karşısına aniden çıkıveren ve korku unsuru olarak var olan insancıklar olarak kalıyorlar belleklerde. Çok duygusal bahsediyor onlardan haberleri sunan spiker. Anavatanlarında mutsuz, savaşın korkularıyla işaretlenmiş, daha iyi bir gelecek için anavatanlarını terk etmek zorunda bırakılanlar diye. Bu yakaya geldiklerinde ise bir cinayetin olası şüphelisi olabiliyor her biri ayrı ayrı hiç bilmeden.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: