“ÖPERİM GÖZLERİNDEN”

ÖPERİM GÖZLERİNDEN :

“İnsan çapı kadar sever,
Yaşı kadar,
İzni kadar,
Bazen kalbi
Bazen kapasitesi kadar,
Elinden geldiğince,
İnsanlığı kadar sever.
İnsan bazen sevildiği kadar sever.
Ama arsızca,
Ama fütursuzca,
Bazen ölesiye,
Bazen bitesiye kadar,
Sever.”

Arka kapak yazısından.

Ve benim son şiir kitabımdan.

Öpüldünüz😘😘gözlerinizden teker teker.

20181010_150720-01

DALGALAR, Meriç Aksu

dalgaaaaaaaaaaaaaa-1532979571-1-01

Barkod-ISBN 9786052885123
Yayın Tarihi 2018-08-02
Yayın Dili Türkçe
Orjinal Adı Dalgalar
Baskı Sayısı 1.Baskı
Sayfa Sayısı 174
Kapak Karton
Kağıt 2.Hamur
Boyut 135 X 210
Emeği Geçenler :

Yazar   : Meriç Aksu

Kararlıydı. Hiç caymadan, bir kez olsun tereddüt etmeden, seri adımlarla nehre doğru ilerledi. Suyun akım gücü kuvvetliydi. İyice derinleşene kadar ayağının altından azar azar kayan zemine basarak nehrin ortasına doğru yürüdü. Güneş gözlerini kamaştırıyor, sanki ona gülümsüyordu. Uzun zamandır ilk defa sırtında bir kamburmuşçasına taşıdığı hüznünden kurtuldu. Gülümsedi ve gülücükleri nasibini aldı gamzelerinden. Eteğinin ceplerinden çıkardığı ürkek ellerini hissetti. Kollarına komut veren halkanın ucundaki lider sanki elleriydi. Onları iki yana doğru açtı cesurca. Kucakladı tüm dünyayı, vazgeçmek için az sonra. Zeminin ayağının altından kaymasını bekler gibiydi. Yüzünü, güneşi görmek istercesine göğe çevirdi. Güneş onu gördü ve ezmekten vazgeçti. Sevgili şey, güneşin kendisine baktığını ve bir yandan gülümsediğini hayal etti. Dalgalar beraberinde güçlü bir akıntıyla geldiler son defasında. Ayakları yerden kesildi ve kendisini sulara teslim etti sonunda. Nasıl olsa yüzme bilmiyordu. Bilmediği bir şey’in içinde yok olmanın benliğine iyi geleceğini düşünmüştü her zaman. Yok olmadan bilemeyecekti yaşamanın kıymetini ve bunu öğrenmenin tek yolu vardı. Emin bir yere doğru taşındığını hayal edebildi son kez. Böylesi daha kolaydı.

MUDBOUND

Mudbound - Still 4

MUDBOUND :

“Kadından doğan insanın günleri az ve tasalıdır. Çiçek gibi büyür ve gövdesi kesilir. Gölge gibi gelir ve yok olur. Gözlerinle öyle birine mi bakıyorsun yoksa? Beni yargılamaya mı getiriyorsun? Kirli bir şeyden temiz bir şey çıkarabilecek kim vardır? Hiç kimse. Bir ağaç için ümit vardır. Eğer kesilirse, yine filizlenecektir. Ancak insan ölür ve kaybolur. Sular nasıl ki denizden akıp kuruyorsa, insanoğlu da öyle yatacak ve kalkmayacaktır. Cennetler kaybolana kadar uyanmayacaklar ya da o uyukudan uyandırılmayacaklardır. Amen.” Hap Jackson

“Neye yarar ki çalışmak? Büyük babalarım ve büyük teyzelerim, babam ve annem kırptılar, sürdüler, erittiler, ektiler, köklediler, yetiştirdiler, yaktılar ve tekrar kırptılar. Hiçbir zaman onların olmayan bu topraklarda çalıştılar. Terleri dökülene dek çalıştılar. Kanları dökülene dek terlediler. Ölene dek kanları döküldü. Bu aynı dönümlerce toprak tırnaklarının arasında iken öldüler. Asla kendilerinin olmayacak bu sert ve kahverengi sırta tutunurken öldüler. Çalışmaları bir hiç oldu. Yine de bu adam, bu yer, bu yasa tapuya ihtiyacın var der. Çalışmaya değil.” Hap Jackson

“Şiddet kır yaşamının bir parçasıdır. Sürekli ölü şeyler etrafındadır. Ölü fareler, ölü tavşanlar, ölü sıçanlar. Bahçede ölürler. Çürük kokusu evin altından gelir. Bir de yemek için öldürdüğün yaratıklar var tabii. Tavuklar, domuzlar, geyikler, kurbağalar, sincaplar. Tüylerini yol, derisini yüz, içini boşalt, kemiklerini sıyır, yağa at, ye. Tekrar başla, öldür. Kanayan bir yaraya dikiş atmayı, bir tüfeği doldurup ateşlemeyi, inleyen bir domuzun karnını yararak yavrusunu doğurtmayı öğrendim. Bu eller bunların hepsini yaptı ama kafam hiç rahat değildi.” Laura McAllan

“-Çizgileri olan zenciye ne denir?
-Rakun.” Pappy

Jamie’nin orada olmasının nedeni benim. Eğer asker olursa göklere çıkmasını istedim. Savaş orada daha temiz olur derler.” Henry

GİRİŞ :

Netflix neylerse güzel eyler demekten başka çaremiz yok. İyi ki de yok. Senenin Selma’sı, benim içinse Spielberg imzalı The Colour Puple’ı(Mor Yıllar). Yönetmeni Dee Rees siyahi, filmin uyarlandığı kitabın yazarı Hillary Jordan beyaz(i), görüntü yönetmeni olan Rachel Morrison-o da beyaz(i), oyuncularıysa kah siyahi kah beyaz(i). Fakat ortaya çıkan bu melez filmde ara ara karakterlerin iç seslerine kulak verilişine tanık olduğumuzda, “iyi” olan iç sesleri dinliyoruz sadece, ister siyah ister beyaz olsunlar; yeter ki bir bedenden çıkmış olsunlar. Ki bu da filmin bir tarafının olduğunu göstermekte. Dışı ne olursa olsun içi siyah olan sesler bunlar. Aralarında Dee Rees’in de yer aldığı, çevresinde konumlanmış başrol oyuncularla beraber verdikleri aklı başında röportajı dinledikten sonra, oyuncuların sadece karakterlerine uygun bir kimyaya sahip oldukları ya da çok çok yetenekli, hiç olmadı çok çok güzel oldukları için değil de, akıllı olup, mantık çerçevesinde fikir üretebildikleri için orada olabildiklerini anlıyorsunuz(tek akıl yetmez çoğu zaman, mantık esastır). Sınırlı yeteneklere Hollywood’da yer yoktur. Ve de sanatta muhalefettir esas olan, şartlar ne olursa olsun. Yoksa vay o ülkenin halkının haline! Bir de milyon dolarlık ve üstesinden gelmesi böylesi zor bir projenin ha deyince ilk önüne gelene teslim edilmemiş olduğunu anlıyorsunuz Dee Rees’in herhangi bir konuşmasını dinlediğinizde. Belirtmeliyim ki, en az Greta Gerwig kadar başarılı buldum kendisini.

Sanatçıların ortak fikri, ülkelerinde yani Amerika’da kırklı yıllardan bu yana değişen bir şeyin olmadığı, her şeyin göstermelik olduğu ve şeylerin üzerinin örtülmekte olduğu imiş, yani dün nasılsa, bugün de öyle imiş oralar. Belki Mississippi’de(iki se, iki se, iki pe; peş peşe ve yan yana) son yıllarda atına binmiş Ku Klux Klan üyeleri görmek mümkün değil ama asıl mesele zihniyet değişmediği takdirde, insanların sadece gözlerini açıkta bırakan beyaz çarşafları başlarına geçirip geçirmemeleri de değil. Kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye geçtikçe sadece rengi değişen çarşafların her zaman tek bir şeyi kısıtlamaya yönelik olduğunu anlıyorsunuz son olarak: “Özgürlükleri”. Teninin rengi farklıysa ön kapıdan girememek, hep birkaç adım geriden gelmek zorunda olmak, bir beyazla yan yana koltuklarda gidememek, aynı otobüse bile binememek, bir kadın olarak söz sahibi olamamak ve önce hep babanın sonra da hep kocanın sözünü dinlemek mecburiyetinde kalmak. Kahramanın hikayesinin susturulmuş ve mağlup olarak bitmemesiyse biraz da şans işi aslında. Ve bu şans denen şey her zaman yanında yamacında olamayabiliyor insanın. Mudbound bu ve benzer açılardan çok önemli bir film. Irkçılık, savaş yaraları, aile kurumu üzerine diyecek pek çok sözü var ve bunun üstesinden telaşsızca gelebiliyor, üstelik aldığı dört Oscar adaylığını da sonuna kadar hak ediyor. Ne uzun süresine rağmen sarkıyor, ne de hayal kırıklığı yaratan tek bir sahnesi var. Öte yandan ırkçılık, Amerikan İç Savaş’ı (Kuzey Güney) ve dış savaşlar(ülkecek kendilerini topyekün katılmak zorunda hissettikleri bütün savaşlar ve fetih amaçlı gidilen tüm ülkeler) olmasaymış sinema endüstrisi nereden beslenirmiş Amerika’nın, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

MUDBOUND :

Babalarının mezarını kazmakta olan iki erkek kardeşten biri romantik mizaçlı, hem duygusal, hem çapkın hem de yakışıklı, İkinci Dünya Savaşı esnasında bombardıman pilotluğu yapmış alkol ve kadın seven Jamie iken, diğeriyse mühendislik okumuş, kadınların pek fazla cazip bulmayabileceği, aile kurmak için yaratılmış, babasından geçme ırkçılığı nezaketle bastırmayı başarmış, kafasına koyduğunu yapan, kafasında ise pamuk mevsimi geldiğinde toprağı tekrar ekmekten başka bir şey olmayan, toprak aşığı, sert mizaçlı Henry. Filmin başında yağmur sağanak halde yağmaktayken, ellerinde kazma, çamurun içinde beraber kazdıkları mezara babalarını gömmek telaşı içinde sabahı ediyor Jamie ve Henry. Gün ağardığında nihayet, Henry’nin karısı Laura, iki kız çocuğu ile beraber tabutun mezara konmaya çalışılmasını izliyorlar. Aynı anda ailesiyle birlikte at arabalarına binmiş gitmekte olan ve aynı zamanda vaiz olan Hap’tan yardım istiyor Henry. Bizlerse Laura’nın hikayesini dinlemeye koyuluyoruz kendi ağzından. 1939 yılında otuz bir yaşında ve bakire bir kızken tanışıyor Laura, Henry ile. Küçük bir dünyası olan ve üniversitede öğretmenlik eğitimi almış olsa da, marifeti piyano çalmak ve ilahi söylemek olan Laura ailesiyle yaşıyor o tarihlerde daha.  Henry beni boşluktaki yaşamımdan kurtarmıştı derken, bu çok sevmeden evlenecek olduğu sert mizaçlı adama karşı duyduğu minneti ifade etmiş oluyor. Kendisini de evde kalmış bir kız kurusu olarak görüyor. Henry onu Jamie ile tanıştırdığında ise başka türlü bir aşkın var olabileceğini görse de, Henry ile evleniyor kısa süre içinde. İki kızları oluyor ivedilikle. Bir erkeğe bağlı olmak ve ev işleri yapmak onu rahatsız etmişe benzemiyor ilk başlarda. Her şeyi sonsuza dek değiştiren, Amerika’nın Japonya tarafından saldırıya uğradığı gün olan 7.12.1941 olarak bahsedilse de, McAllan’ların kaderi-ailecek hem de, Henry’nin kendi kişisel cenneti olan Missisippi’deki çiftliğe taşınma kararını vermesiyle değişiyor. Düz bir çizgide ilerleyen hayatlarına bir sürü gölge düşüyor bundan böyle. Henry şehirdeki ev sahibi tarafından dolandırıldığı için çiftlikte kalmaya başlıyorlar. Üstelik her daim başlarına bela olacak, ırkçı babaları Pappy’de onlarla beraber geliyor. Jamie ile anlaşamayan, Ku Klux Klan üyesi, zamanında sahip olduğu araziyi bile umursamayan yaşlı adam, zenci ve ırgatlarla beraber çiftlikte kalmayı ve bir zenciyle yan yana oturmak suretiyle kamyonetin ön koltuğunda gitmeyi, son olarak onlarla aynı havayı solumayı dahi gururuna yediremeyen bir mizaca sahip. Her fırsatta söyleyecek ırkçı bir lafı var. Başta Laura, herkesi iğneleyen, sevgisiz bir adamla aynı evi, aynı çiftliği paylaşmanın mağduriyetini yaşıyor. Buraya kadar hep Beyaz Adam’ın derdini dinledik. Madalyonun öteki yüzünde yer alan Siyah Adam Hap ve Jackson ailesine geçiyoruz şimdi de. Bakalım onlar da Beyaz Adam’la aynı havayı solumaktan memnun oluyorlar mı, olmuyorlar mı? Olmuyorlar tabii. Yeni sahip, yeni dert demek. Çiftlik yaşantıları, toprağın yeni sahibi olan McAllan’ların çiftliğe gelişiyle sarsılıyor. Tarihlerinde tapunun bir zencinin işine yaramadığının çok örnekleriyle karşılaşmış olsalar da, Hap’ın en büyük hayali bir parça arazi satın alabilmek eninde sonunda. Yakın zamanda savaşa gönderdikleri ailenin gözdesi olan oğulları Ronsel’in sağ salim ve zamanında dönmesi için her fırsatta ve özellikle de sofrada yemeğe başlamadan önce el ele verip dua ediyorlar. Tank komutanı Ronsel’in erken dönme ihtimali gazi olmadan gerçekleşmeyecek ve bu da onun sakat kalma ihtimalini akıllara getirdiğinden, o ihtimali görmezden geliyorlar kolay kolay dile getiremeseler de. Fakat filmin sonunda Ronsel’in yaşayacaklarını düşündüğünüzde keşke diyorsunuz, keşke… Kendisine Alman bir sevgili yapan Ronsel, Avrupa’da kendini mutlu ve iyi hissetmiş. Oradaki beyazlar, Amerika’daki beyazlar gibi değillermiş çünkü. Ne de olsa onların derdi kanla, tenle değil. Rakun, kürek, siyahi, zenci olarak görülmediği topraklarda, ordu onlara ayrı kışla, ayrı kan rezervi, ayrı tuvalet opsiyonlarını sunsa da, bir kurtarıcı olarak görüldüğü askerlik günlerini özlüyor için için. Hiç değişmediğini gördüğü ve sıla özlemiyle döndüğü vatanında saban süren bir zenci çünkü artık yalnızca. Mary J. Bliege’in canlandırdığı evin annesi Florence Jackson istemeye istemeye çalışmaya başladığı Beyaz Adam’ın evinde, işe yaradığı için ve ev ekonomisine katkıda bulunacağı için gönüllü gider hale geliyor zamanla. Florence, annesinin sadece kendi çocuklarını sevme lüksünün olmadığını ve hep hüzünlü gözlerle dolaştığını, bunun sebebinin de başka kadınların çocuklarını sevip öperek uyandırmak zorunda oluşundan kaynaklandığını düşünse de, o da annesinin kaderini paylaşır hale geliyor bir zaman sonra. Bir akşam aile bir araya gelmiş sofra duası ederlerken çıkageliyor Ronsel. Gelir gelmez de bu tutucu yerde alıştığı onca özgürlükten sonra sıkışıp kalmış vaziyette buluyor kendisini. Annesi gerçekleşmeyen şeyleri sıkıntı içinde bekleyen oğlunu izliyor uzaktan. Ronsel’in derdinden anlayan ve arkadaşlık edebildiği tek kişi Jamie oluyor. Jamie onu hiçbir zaman teninin rengiyle değerlendirmiyor. Çevrelerinde askere gitmiş ve yakın arkadaşlarını aynı tankın ya da aynı uçağın kokpitinde kaybetmiş insanlar olarak başka türlü anlıyorlar. Fakat bu nadide arkadaşlık, tutucu kasaba ileri gelenleri tarafından acımasızca cezalandırılmalarına neden oluyor. Ayrı ayrı bedeller ödemek zorunda kalıyorlar.

A054E1D1-B97B-4D43-BC74-6BF10CB46337

Roots

Tüm bunların dışında filmin başrolünde en çok yer kaplayan isim “toprak”. Üstelik en çamur haliyle. Tüm mücadele onun için veriliyor çünkü. Toprak aidiyet demek çünkü, gelecek için bir miras demek, yaşamak için bir neden, sabah uyanmak için bir amaç demek. Askerler onun için savaşıyor, çiftçiler gün boyu onunla uğraşıyorlar. Çamurun gündelik hayatlarının bir parçası olmasıysa, çiftliğe adım attıkları ilk günden itibaren başlıyor. Kahverengiydi düşlerim diyordu Laura filmin başında. Topraktan gelip toprağa gidiyordu bedenler. Yürürken bile dizlerine, saçlarına bulaşıyordu o aynı çamur. Toprak yaşamın ve umudun olduğu kadar, keder ve hayalkırıklığının da kaynağı ve sembolü olabiliyordu çoğu zaman. Hele bir de o sene olduğu gibi şiddetli yağmur iki gün boyunca hiç durmadan yağdığında tüm ürün heba olunca görün o hayal kırıklığını bir de. Bu durum topraktan başka geçim kaynağı olmayan ortalama bir aile için, felaket ve açlık demekti gelecek günler için.

D184FD38-59AC-4BA3-996A-C5A7D64F6EED

71E2A7E0-5DF5-4BDF-990C-B209F56B828B

Toplu oyunculuklardaki başarının yanı sıra, muhakkak parlayan yıldızlar da olacaktır, tıpkı Mudbound’da olduğu gibi. The One’da Bono’ya eşlik eden Mary J. Bliege’in filmdeki dokunaklı performansı, ayrıca filmin soundtrack’inde yer alan şarkısıyla aldığı çifte adaylığı da ön plana çıkmasına sebep oldu ister istemez. Oğlunun dönüşümünü, çaresizliğini, kıstırılmışlığını ve nihayetinde çilesini izledik durduk onun gözlerinden. Uzaktan, çaresizce ve de kötü bir şeylerin olacağından emin ola ola, bu kötü kaderi değiştiremedi yazık ki ve bu rolde son derece başarılı bir oyunculuk sergiledi şarkıcı oyuncu. Senenin en iyi annesi o oldu, ödülü alsın almasın. İşkence görmüş, dili kesilmiş çırılçıplak vaziyetteki oğlunun üzerini örtmeye çalışıyordu acı içinde. Bu seneki En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayları arasında türlü çeşitte anne performansları izledik ve hepsi de ilk önce anne kimlikleriyle aday oldular şaşırtıcı bir şekilde. Hepsi başarılıydı, hepsi özeldi ama Bliege’inki aralarında en sade olanıydı. Sürpriz bir Oscar hiç de sürpriz olmayacaktır aslında. Carey Mulligan’sa Suffragette’den sonra yine sağlam bir hikayenin tam da orta yerinde, çamur içinde çıkıyor karşımıza. Jack Kerouc’ın aynı adlı romanından uyarlama olan film On The Road’daki Dean Moriarty rolüyle olduğu kadar hisli ve asi serseri Jamie rolüyle de hatırlanacak bir isimse Garrett Hedlund hiç kuşkusuz ki. İki kardeş arasında farklı mizaçlara sahip oluşlarından doğan çekişme Zengin ve Yoksul’daki(Rich Man, Poor Man) Rudy ve Tom’u hatırlattı bana en fazla. Ronsel rolünde Jason Mitchell, yılların oyuncusu(napim böyle de bir terim var) Jonathan Banks, Jason Clarke ve Rob Morgan’ın da tek tek adını anmalı. Kitabı okumamış bir izleyici olarak da çok ilgi çekici bir yan hikayenin bir parça daha üzerinde durulması gerektiğini düşündüm filmin sonunda. Vera’nın çıldırma hikayesi ve Carl ile aralarında geçen kanlı canlı muhasebe. Filmin iki saat on beş dakikalık süresiyse bana yetmemiş gibi görünüyor. Benden söylemesi. İzlenesi.

F3B517E8-759E-41A1-A836-47E7E600216B

MARKOPAŞA YAZILARI VE ÖTEKİLER : Aradan geçen 70 yıla rağmen değişen bir şey olmaması kader olmamalı(bu cümleyi bir solukta okumalı sonra da aynı nefesi içine hapsetmeli nasılsa boğuluyoruz hep beraber)

images

Genç Arkadaş :

“Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca.

Birbirini boğazlamadan yaşamak isteyen bütün insanlara dostluk göster; kendi menfaatleri için dünyayı kana bulamak isteyenlere inanma. Bunları insanlığın, yurdunun ve milletinin düşmanı say.

Yurduna açık veya gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen düşmanlara karşı kafanla, gerekirse kanınla mücadele et.

Bu millete dayanmadıkları için, herhalde yabancı bir devlete dayanmak lazım olduğuna seni inandırmak isteyenlerin sözlerine kanma.

Müdafaa edilecek fikirleri olmadığı için her türlü fikre düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma.

Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hulyalarıyla halkı kırdırmak, bu arada külah kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevzeklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak ağırbaşlısın.

Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.”

Merhumpaşa, 26 Mayıs 1947

Fikir ve Küfür :

“Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep’ten İstanbul’a, İzmir’den Samsun’a ve Çarşamba’ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun, bir tek fikrimiz, bir tek satı ımız ele alınıp, çürütülmemiş. Sadece küfür edilmiş.

Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin elinde oyuncak olmayalım!..

Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı!..

Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan kızıl!..

Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapatmaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin.

Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler, millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sabanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz.

Cevap vermişler: Fesat, yalancı, komünist!..

Biz bir fikir ortaya atmışız onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar…

Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda… Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

Var olsun…”

Merhumpaşa, 1 Kasım 1947

Lanet Olsun :

Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lanet olsun…

Hiçbir fikre inanmadıkları için fikirlere, insanı insan eden duygulara yabancı oldukları için insanlık sevgisine, herhangi bir şeyi bilip öğrenemeyecek kadar beyinsiz ve tembel oldukları için bilgiye ve kitaba düşman olanlara lanet olsun…

Halkın arasına girecek, onunla sarmaş dolaş olacak suratları olmadığı için halkı hor görenler, her zaman ve her yerde kendilerinden daha isabetli davranacak ehliyette olan halk kitlelerini ahmak bir koyun sürüsü, yahut düşüncesiz bir yığın sayanlara, halkın dostluğuna da, düşmanlığına da kulak asmayacak kadar gaflete düşenlere lanet olsun…

İnsanların toplu halde yaşayabilmeleri için ilk şart olan hak ve adalet kaidelerini bile kendi iğrenç arzularına alet edere, aralarında yaşadıkları insan cemiyetini korkunç bir düzensizliğe sürüklemeye çalışanlara lanet olsun…

Üzerinde yaşadıkları toprakları, boş lakırdı ve gösterişten ileri geçmeyen akılsız, bilgisiz tedbirler ve tedbirsizliklerle günden güne bakımsız, verimsiz, perişan bir toprak yığını haline getirenlere, o toprağın üstünde yaşayanları, oralarda eskiden insan gibi yaşamış olan milletin hatırası için yüz karası olacak kadar düşük seviyelere indirenlere lanet olsun…

Kendilerini sattıkları devletin sözde dostluğunu kendi milletine mazur gösterebilmek için yurtlarına güçlü ve korkunç düşmanlar icat edenlere lanet olsun…

Markopaşa, 10 Mart 1947

RENKLER İSYANDA

image

Renkler İsyanda
Meriç Aksu
Cinius Yayınları / Şiir

Sayfa: 159
Hamur: 2. hamur
ISBN: 9786053233602
Boyut: 13,5×19,5 cm
Baskı Tarihi: Eylül 2015
Özgün Dili: Türkçe

Kuytularda gizlenmiş kelimelerin
Kısa bir zaman içerisinde sözleşmişçesine mısralardaki yerlerine kolaylıkla yerleşebileceğini,
Neticesinde ise bu kadar şiirin ortaya çıkabileceğini,
Bunca alındığım ama daha çok da gücendirdiklerimin
Bana geri dönüşümünün sıfatlarda gizlenebileceğini,
Bir kaleme ya da bir klavyeye müptela olabileceğimi,
Satırlar arasında gezinen bir kafiye avcısına dönüşebileceğimi,
Her satırda insana rağmen dünyanın daha parlak bir yer olabileceğine dair umudumun yeşerebileceğini,
Kolay’ın beni uzaktan yakından sevmediğini,
Aşksız yaşanabileceğini ama onsuz kolay kolay nefes alınamayacağını,
Sevilenin unutulmayacağını Anladığım şu zor zamanlarda
Benim de bir şiir kitabım var
Bundan sonra.

Her satırının arkasında durduğum
İlla ki yaşanmışlıkların eseri
İlla ki hayal gücümün tezahürü
İlla ki Süreya,
İlla ki Uyar,
İlla ki Plath,
İlla ki Seferis ve Kavafis
İlla ki Hafız ve Goethe
İlla ki Mesnevi
Ve burada adlarını sayamadığım Tanrı’nın tüm diğer tercümanları
Kavgalarınız, trajedileriniz, mısralarınız, ortak ve kutsal varoluş nedenlerinizle hep yanı başımdaydınız.

Bir de,
Olmazsa olmaz
İllaki sen
İllaki ben.

Her satırında adın var
Sakın unutma…

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: