FILM STARS DON’T DIE IN LIVERPOOL : YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ

 

9B8C79C9-C202-4A7F-AD83-4A2FAB2C9B96

FILM STARS DON’T DIE IN LIVERPOOL : YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ :

“-Sana bir şey söyleyeceğim. Daha önce kimseye söylediğimi hatırlamıyorum. Gençliğimde kızlardan hoşlandığım kadar erkeklerden de hoşlandım.” Peter
“-Ben de erkeklerden olduğu kadar kızlardan da hoşlandım.” Gloria Grahame

GİRİŞ :

Filmin adından anlaşıldığı üzere Liverpool bir Hollywood starının öldüğü yer olarak hatırlanmak için ideal bir yer olmayabilir. Liverpool’un kelime anlamının da bunda büyük etkisi olabilir. Viking’lere dayanan tarihinin de. Fakat aynı zamanda Beatles’ın memleketi, bir liman kenti, Londra’ya üç dört saatlik mesafede, adına bir futbol takımı olan, o futbol takımı için de yazılmış bir şarkısı olan ve şarkılarını hep bir ağızdan devre arasıdır, canlı yayındır, burası başkasının memleketidir diye bakmaksızın hep bir ağızdan söyleyen onbinlerce taraftarın da diyarıdır. Filmimize döndüğümüzde futbolla alakalı bir sahne, bir replik, bir gönderme barındırmakta mıdır diye sorduğunuzda bunun mümkün olmadığını söyleyeceğim bir çırpıda. Onun yerine dönemin ruhunu yansıtan filmler, aktörler, danslar, şarkılar, tiyatro, edebiyat, Tennesse Williams’dan Sırça Kümes, William Shakespeare’dan Romeo ve Juliet, Ridley Scott’dan Alien, Travolta’lı Saturday Night Fever var diyeceğim ve ekleyeceğim yetmez daha az diyenler için: The Big Heat başta olmak üzere ellilerin nostaljik siyah beyaz filmlerine sayısız gönderme var içinde. Aktör ve aktristlerine de. Çok fazla anlam yaratma derdine düşmeden, en son ne zaman iyi bir melodram izledim diye düşündürten, sinema tarihinde zaman tüneline girmişsiniz hissi vermeyi başarabilen filmde, Gloria Grahame de kimdi sorusuna pratik bir giriş öncesinde ve de cevap var sonrasında.

BE5EF311-45B4-47E5-9421-5CAE9264E071

FILM STARS” KISMI :

1981 yılıdır. Tennesse Williams’ın Sırça Kümes’inin Liverpool’da sahnelenmesi esnasında kuliste bayılan Gloria Grahame’in sağlık durumu Peter’ın bir mensubu olduğu Turner ailesine bildirilir ivedilikle. Bir çocukları Avustralya’ya taşınmış olan Turner’lar yakın bir tarihte oğullarını görmek üzere çıkacakları seyahatin telaşı içindeyken, davetsiz ve hasta bir eski dostu ağırlamak durumunda kalacaklardır evlerinin üst katındaki odalarından birinde. Peter ve Gloria’nın çok değil bundan iki sene önce kesişen yolları ve aralarında oluşan çekim ertesi gelişen aşk hikayelerinin nasıl bittiğini ve aralarındaki soğukluğun nedenini öğreniriz yavaş yavaş. İlk defa Primrose Hill Londra’da, Gloria elli beş, Peter’sa yirmi altı yaşında iken tanışırlar. Bir Oscar ödüllü, siyah beyaz filmlerin büyük ismi, bir parça çaptan düşmüş olmakla birlikte televizyon dizilerinde ve tiyatro sahnelerinde halen daha rol almayı başarabilen Gloria, Peter’la onun en meteliksiz zamanlarında tanışır. İkinci el eşyalar satan bir dükkanda çalışmakta, rol kovalamaktadır. Gloria ise o tarihe kadar dört kocadan, dört ayrı çocuk yapmış, çocuklarını eski kocalarına emanet edip hayatına devam etmiştir. İlk dansın ardından gerçekleşen ilk randevularında sinemada Alien’ı izlerler, bir bara giderler ve metroda sığındıkları rahatsız koltuklar vasıtasıyla evlerine dönerler. Peter yanında gerçek bir film yıldızıyla metroda gitmenin barındırdığı karmaşık hisler içindedir. Gloria ise şık kostümler içinde, durumun trajikomikliğini bertaraf etme gayreti içindedir.

Gloria’nın hırslı kişiliğine de pek çok kez şahit oluruz film boyunca. Royal Shakespeare Company’de rol almak, hem de “Romeo ve Juliet”te başrol oynamak istemektedir. Yani elli beş yaşında, baharında bir Juliet hayalleri kurmaktadır halen daha. Tanıştıkları ilk günlerden, öleceği son zamanlara dek nasıl göründüğünü, çok yaşlı olup olmadığını sorar durur Peter’a. Hoşuna gitmeyen bir cevapla karşılaştığındaysa öfkeli tepkisini gösteriverir bir çırpıda.

EDC0B469-3E6A-4384-81F8-609F26522EDA

NEREDE ÖLÜNECEĞİ KISMI :

Gloria ve Peter, Gloria’nın ailesinin yaşadığı Kaliforniya’ya giderler beraber. Tatlı tatlı başlayan yemek, acı bir lokmaya dönüşür özellikle de Gloria için. Kızkardeşi biraz bıkkınlıktan, biraz tahammülsüzlükten, bir parça da kıskançlıktan eski ilişkilerini ve Gloria’nın genç erkeklere duyduğu ilgiyi yüzüne vurur bir anda. Dördüncü kocası bir zamanlarki üvey oğludur çünkü. Ünlü yönetmen Nicholas Ray’in oğlu olan Anthony Ray. Gloria bir hışım masayı terk ettiğindeyse, anne kız Gloria ile evlenmesin diye ricada bulunurlar Peter’dan. Peter tüm bunlara kulak tıkasa da, ilişkileri Gloria’nın bitirmesiyle biter bu defa. Bunun altında yatan nedense bizim klasik Yeşilçam filmlerimizi aratmamakla beraber, kitabın uyarlanmış olduğu kitabın otobiyografik olduğu ve bizzat Peter tarafından yazıldığı düşünüldüğünde gerçek bir melodramla karşı karşıya getirir bizi.

Gloria’nın ısrarla gaz olarak belirttiği ve asla dillendirmediği hastalığında nasıl ve neden böylesi bir sonuca varıldığını öğrendiğimizdeyse yüreğimiz sızlar. İki sene önce teşhis konmuş, neşter vurulmuş fakat sonrasında Gloria’nın kendi isteği doğrultusunda kemo’yu reddetmesi sonucunda, radyoterapi yeterli gelmemiş ve hastalık bin beter bir hırsla geri dönmüştür. Üstelik artık iş işten geçmiş, kanser vücuduna yayılmıştır. Sakin ve makul görünmeye çalıştığı doktor koltuğundan son bir umut ve çaresizlikle artık tüm tedaviyi kabul ettiğini belirten Gloria neden kemo almadığını özetler doktoruna. Çünkü saçları dökülecek, bundan yola çıkarak durumunu herkes öğrenecek, Hollywood’da kimse ona iş vermeyecektir. Çünkü o Gloria Grahame’dır. Hollywood starlık sisteminin kadınlara güzel ol, olmadı güzel öl dayatmasının ayaklı ispatıdır adeta Gloria.

1FAB6298-A1D8-42D9-9307-C26E06247C58

İnsanın nerede doğduğu değil de nerede doyduğu önemliyken, New York’ta şık bir restoranda yanından Liza Minelli geçerken bile Liverpool’u özleyen Gloria için ölüm yeri tam bir meseleye dönüşür. Peter’ların evinde, kendi ailesinden, evinden koskoca bir okyanus mesafesi kadar uzaklıkta sığındığı odasında bir çeşit akıl tutulması mı bu kadının yaşamakta olduğu diyeduralım, Peter’ın annesini kendi annesi ilan edişinden, yaygara koparmayan iyi insanlarla çevriliyken hayata gözlerini kapamaya çalıştığı sonucuna varırız. Hastaneye gitmeyi, ne kadar kötü olursa olsun ambülans gelmesini bile istemeyen Gloria, en nihayet alt kattan gelen kavga seslerine daha fazla tepkisiz kalmayarak oğlunu aramalarını ister Turner ailesinden. İstese de Liverpool’da ölemeyecektir Gloria. O ölmek için Liverpool’u seçmişken, Liverpool onu seçmemiştir. Manhattan’daki St. Vincent’s Hastanesi’ne ulaştığı günün ilerleyen saatlerinde hayata gözlerini yumar. Tarih 5 Ekim 1981’i göstermektedir. Elli yedi yaşında hayata gözlerini yumar Gloria Grahame. Filmin son saniyelerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazandığı anons edildikten hemen sonra, bir heyecan sahneye çıkıp, müteşekkir kalarak aldığı ödülü ve aslında tüm hayatını tek kelimelik bir cümleye sığdırışına şahit oluruz.  “Teşekkürler” diyerek sahneyi terk eder genç kadın. Sunucu arkasından “sonunda başardı” der kinayeli bir şekilde. Ödül için, başarısı daim olsun diye, ayakta ve kuyruğu dik tuttuğunun ispatı olarak ve de bir kadın olarak Gloria’nın ne kadar çok çalışıp çabaladığının kanıtı olan ödülü aldıktan sonra ne özel hayatı ne yaşadıkları, sadece başarısı ve hayatın onu istediği şekilde ödüllendirdiğine şahit oluruz. Gloria teşekkür etmekte haklıdır, çünkü başarmıştır. Darısı tüm kadınların başınadır. Er ya da geç hayatlarının teşekkürünü yapma fırsatını bulmaları umuduyla.

CADBB152-7649-46E2-8962-AB2B45012275

Bu rolde Annette Bening’i bir hususta Grahame’la özdeşleştirdim durdum film boyunca. Warren Beatty ile evlenen aktrist de yetinebilirdi pek az şeyle ama o hep üretti ve her zaman kendini geliştiren tarafıyla özgürleştirici kadın rolleriyle çıktı sinema perdesinde karşımıza. Özellikle de 2000’li yıllardan sonra. Gloria’nın bile altından kalkmayı başarabilen aktrist kendisini ilgiyle izletmeyi başarabildi tıpkı Blanche DuBois gibi. Jamie Bell’le yaptıkları kıvrak ve uyumlu danslarıysa unutulacak gibi değildi mesela. Shakespeare’ın dilinden ermişleri dinlemek vardı sonra yana yakıla. Elbette ki Vanessa Redgrave sürprizi de tuz biber ekti üstüne. Ben filmi bir bütün olarak çok beğendim. Çok fazla anlam yaratmak, kendini anlatmak ve kendini aktarmak, o çok mühim derdini milyonlarla paylaşmak gibi telaşlara düşmeyen bir yönetmenin elinden bir yıldızın hayatını anlamaya çalışarak izlemekten, çok uzun zamandır da böylesi bir filme şahit olmadığımdan ötürü çok büyük bir memnuniyet duydum ve öyle de izledim süresi boyunca. Yaş farkı mühim değil, mühim olan hayat dedim sonra kendi kendime. Diyorum hala. Yine kendi kendime.

F203C4F7-800A-42E8-B3AB-AE8B8B228523

 

IN THE FADE : PARAMPARÇA : AUS DEM NICHTS

5236A698-69E8-4BC5-A2A8-1BCF5C03CFEC

IN THE FADE : PARAMPARÇA : AUS DEM NICHTS :

“İlk tehlike patlamadan dolayı oluşan şok dalgası. Çocuk solunum sisteminde nefes alma travması, ağır gerilimle basınç travması oluşuyor ve iki akciğeri de çevresel kanama geçiriyor. İkinci tehlike ise enkaz ve şarapnel. Çocuğun merkez üst karnında hala duran sivri uçlu bir metal yüzünden üç santimlik bir yara boşluğu açılmış. Ayrıca sekizinci omurgasını da delmiş. Bundan dolayı oluşan yara büyük ve küçük bağırsakları yırtmış. Ayrıca karaciğeri parçalamış ve karın damarını yırtmış. Gövde, farklı derinliklerde on santimetreye kadar çıkan tırnaklarla on dört kez küçük, yuvarlak ve düz yaralarla zarar görmüş. Üçüncü tehlike ise çok yüksek ısı. Patlamanın merkezi kısa bir sürede 1000 dereceye ulaşıyor. Vücutta, kafada, yüzde, gövdede, kollarda ve bacaklarda yoğun yanıklar vardı. Saç kafa derisine kadar yanmıştı. Ayrıca gözlerde tamamen yanmış ve erimişlerdi. Sağ ön kol az hasar görmüştü. Bacak vücuttan altı metre uzaklıkta bulundu.” Otopsi kayıtlarından

“Beni ve Rocco’yu öldürdüklerini düşün, Nuri’ninse yaşadığını. O kadar lagalugayı dinlemezdi bile.” Katja Şekerci

GİRİŞ :

“Yine geç kaldım.” Ama ben bunu hep yapıyorum. Film ilk gösteriminin yapıldığı Cannes’dan bileğinin hakkıyla Diane Kruger’a giden en iyi kadın oyuncu ödülünü, sonra da Altın Küre’den yabancı dilde en iyi film ödülünü ve daha da pek çok prestijli ödül törenlerinden topladığı ödüllerle sezonunu kapatmışken, üstelik yeni bir Cannes Film Festivali kapıdayken, benim kalemime düşebildi en nihayet. Almanya adına yarışan “Paramparça” Oscar’larda en iyi yabancı film kategorisinde ilk beş’e girememişti. Olsun. Benim için tek mühim olan yıllar yıllar sonra izlediğim ilk Fatih Akın filmi olmuş olması. Biraz ihmal etmişiz kendisini. Üzülerek belirtiyorum. Ve yıllara göre Fatih Akın filmlerine baktığımda son olarak Soul Kitchen’ını izlemiş olduğumu görüyorum. Sene 2009 imiş. Fatih Akın sineması denilince ilk akla gelen Duvara Karşı’dır. Zeki Demirkubuz’un Kader’iyle, Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sı benim unutulmazlarımdır. İkisi de vurucudur, ayrı ayrı duvara çarpar insanı. Kader bunu bir parça daha sakin yapsa da, Duvara Karşı’da çok kilometre hızla beton bir duvara çakılıverirsiniz bir anda.

Akın’ın izlemiş olduğum filmlerindeki ortak temalarının yanında ırkçılık başrolde bu defasında. 2000-2007 yılları arasında, Almanya’da, Nasyonal Sosyalist Grubu, göçmen geçmişli dokuz kişiyi ve bir polisi vurup birden çok bombalama yaptıktan sonra eylemlerinin amacına bir neden olarak Alman olmayan kurbanları hedef olarak seçmelerini göstermiş. Yani filmde bahsi geçen Adli Tıp uzmanının açıkladığı bir bombalı eylem sonrası vücutta oluşabilecek hasarın o çok acı boyutlarının nedeni Alman olmadan Almanya’da bulunuyor olmak, Alman olmadan Almanya’da doğmak, yine bir Alman olmadan hasbelkader bir Alman’la evlilik yapmış olmak, sonra mesela Müslüman olmak, yanlış zamanda yanlış yerde olmak, vs. olabilir pekala da. Filmin ilerleyen dakikalarında global bir Nazi ağına şahit oluyoruz bir de. Sonra da Yunanistan’da boy gösteren ve ırkçı eylemler içindeki Golden Dawn partisinin elemanlarının marifetlerine tanık oluyoruz. Bilmeyenler açısından da partinin varlığına. Ellerine düşmeye, hedefleri olmaya, yanlış zamanda yanlış yerde olmaya gör, bir Türk orospusu olarak anılırsın Neo-Nazi yanlılarının dilinde, Alman olsan bile.

Türkiye kökenli olup Almanya doğumlu ve Alman vatandaşı olması açısından da bizim en şanslı yönetmenlerimizdendir Fatih Akın. Çünkü bir başka vatanı vardır her zaman sığınabileceği. Türkiye olmazsa Almanya, Almanya olmazsa bir başka Avrupa ülkesi. Her filminde bu git geller çıkar karşımıza. Bazen de “Yaşamın Kıyısında”da olduğu üzere tabutlardaki cansız bedenlerdir iki ülke arasında gidip gelen. Bizimse sığınabileceğimiz ne başka bir ülke var, ne de açılmış da gel bize gel bize diyen geniş geniş kollar. Önümüze konan kırıntılarla günü geçirip, başımıza dert açmadan, sinirden tırnaklarımızı yesek de kimselere belli etmeden özgürlükler ülkesinde nefesimizi vereceğiz nihayetinde. Durum onu gösteriyor. Vaziyeti kurtarıyoruz kendi kendimize. Almanya’da bir Türk orospusu olarak anılmak mı, yoksa burada başka türlü endişeler içinde yaşamak mı daha zor bilemiyor insan. Ama bu film başta olmak üzere, Fatih Akın’ın kimliği çerçevesinde bu ve benzeri pek çok düşünce üşüşüyor insanın aklına. Keşke daha çok yönetmenimiz yurtdışında filmler yapabilse, bize de oturup izlemesi düşse. Lykke Li’nin şarkısıysa kulaklarımda hala: “ I know places”. Ve de Hindi Zahra’dan “The Blues”. Başarılı bir soundtrack çalışması var filmin ayrıca.

9994ABC9-6795-4C51-AE4C-817983B1C4C6

CBA4CF19-C7CA-4D06-A05A-C615AB732006

PARAMPARÇA :

Filmin kahramanı Katja biricik oğlu Rocco ve kocası Nuri’yi bir bombalama eylemi sebebiyle kaybedeceğinden habersiz, oğlunu işyerindeki kocasına emanet edip hamile kız arkadaşı ile beraber mutlu mesut Türk hamamına gidiyor. Geri döndüğündeyse işyerlerinin olduğu caddedeki polis barikatıyla karşılaşıyor. Filmin ilk bölümünü oluşturan Aile kavramı her anlamda paramparça oluyor patlamayla beraber. Kocasını ve oğlunu kaybediyor Katja. Bundan sonra polis soruşturması ve mahkemede yaşananlar gözler önüne seriliyor aşama aşama. Soruşturmayı farklı bir boyuta taşıyan yine kendisi oluyor. Bisikletini işyerinin önüne koymuş olan kızın eşgalini ve selesindeki kutunun robot resimlerini çizdiriyor polise. Polisse soruşturma kapsamında kocasını, kocasının inancını, eski uyuşturucu bağlantılarını, varsa örgüt bağlantılarını eşeleyedursun, Katja’nın şüphe duyduğu ve bu şüphesinden emin olduğu Neo Naziler var sadece. Böylelikle de soruşturmanın seyrini değiştiriyor, zanlıları yakalatıyor çarçabuk. Fakat gel gör ki mahkemede işler istedikleri yönde gitmiyor. Mağdurken asıl zanlı onlar olacaklar nerdeyse. Eylemlerinden pişmanlık duymayan Neo Nazi çift, onlardan da korkunç ve hırslı avukatları, yalancı Yunan şahit, delilleri yetersiz bulan hakim ve bu aşamada soluksuz geçen mahkeme sahnelerini izliyoruz. Çekim açıları ve Kruger’ın mimikleri sizi histen hisse sürüklerken, bu dünyada adaletin adli makamlarca sağlanamadığında, kişinin mağduriyeti de hesaba katıldığında o beklenip de gelmeyen ilahi adaletin yeryüzündeki elinin karşı hamlesinin doğruluğunu tartışırken, Akın’ın filmindeki son’un son’ların en alası olduğunu düşünüyor insan. Başka türlü bir sonla bu filmin bitirildiğini ne düşünmek istiyor insan ne de görmek. Kısaca, benim açımdan, son’ların hasıyla, son’ların en alasıyla karşı karşıya geliyoruz. Bir başka son’la, daha doğrusu tüm bu yaşananları hazmetmiş bir Katja’yla, hele ki “Üç Renk : Mavi”deki gibi bir sonla ekran karşısından ayrılmam mümkün olmayabilirdi kanımca. İnsanın en sevdiklerini böylesi şiddet dolu bir eylem sonucunda kaybettikten sonra hayata tutunup tutunamayacağını düşünüyor insan. Bütün hayatın bomboş kalıyor bir anda, başka anneler bebeklerini emzirirken, bir baba çocuğunu ertesi gün erkenden okula bırakmak telaşındayken, senin olan senden alınıyor anlamsızca ve ne devlet, ne hukuk senden alınanı sana veremeyeceği gibi, arka dahi çıkmıyor. İnsanların adına karar veren mahkeme bir de sanıkların mahkeme ücretlerini ve diğer giderlerini karşılıyor. Onlar da masraflarını nasılsa devletin üstlendiği ikinci balayına çıkıyorlar bir Yunan Adasında. Sense yenilgin ve hıncınla az evvel pataklanmış ve kapının önüne konmuş sokak köpekleri gibi ortada kalıyorsun. Başını sokacağın evin var ama içi boş. Bir adamı sevmişsin bakmamışsın oralı buralı diye, sonra da bir çocuk yapmışsın; bundan böyle hiçbiri yok. Ve aynı ikiyüzlü mahkeme yeterli delil yok diyerek, en çok da senin ve öldürülen kocanın uyuşturucu geçmişinden hareketle bir takım çıkarımlar yapmış mahkemede, özellikle de savunma avukatının fitlemesi sayesinde. Anneliği bir meslek olarak gören bir kadın ve zamanında uyuşturucu satmış eşi birer rehabilitasyon örneği olabilecekken günah keçisine dönüşmüşler adeta.

F7BF6E23-8FC1-4AB1-BF3A-923443186116

9777F9F0-1118-4C36-98AA-0DCB9B04C0BF

4CAEB85A-B365-4C63-8FEF-A9596B292D9E

Film Türkçe’ye çevrilirken uygun görülmüş olan Paramparça ismi bu filmin kahramanları için çok çok önemli. Neden mi? Çünkü iyi kötü, suçlu masum, Türk Alman, çocuk ya da erişkin hepsi paramparça ölüyorlar. Geride kalanları ise ister istemez kendileri gibi bin parçaya bölüyorlar. En başta da Katja’yı. Trajedisi kendinde saklı kadın karakterlere Fatih Akın’ın filmlerinde sık sık karşılaşıyoruz. Duvara Karşı’nın Sibel’i, Yaşamın Kıyısında’nın Ayten’i, son olarak da Paramparça’nın Katja’sı. Ayrı ayrı cefalar çekiyorlar hayatın içinde. Toz pembe hayatlar yaşayan karakterlerle işi yok yönetmenin ve Akın benim gözümde başrolüne kadın karakterler koyarak onların rüzgarına, acı tatlı serüvenlerine seyircisini katarak, galiba büyülü deniyor bu duruma biraz, bir yolculuğa çıkarıyor izleyicisini. Kahramanın yolculuğunun sonunda bütün bir hayatı sorgulatıyor bize. Katja elinde kalanlara bakıyor son bir kez. Ailesiyle beraber mutlu geçirilen anlara dair birkaç dakikalık video bunlar sadece. Bunlarla avunup avunamayacağını, kendine yeni bir hayat kurup kaldığı yerden devam edip edemeyeceğini düşünüyorsunuz film müddetince. Bir tarafınız bunun böyle gitmeyeceğini bilse de, bir minik serçe buna engel olabilir mi diyorsunuz bir an…ama sonra içinizin yağları erimiş şekilde kalkıyorsunuz gömüldüğünüz koltuktan. Fassbinder sinemasını ne kadar sevmişsem, Akın’ınkini de o kadar seviyor ve beğeniyorum. Duygularınızla hareket ediyorsunuz onun filmlerinin içinde ve en çok da dürtüsel karakterler zemin hazırlıyorlar bu gidişata.

İyi oyuncular ve iyi performanslarla karşılaşacağınız filmde, Katja’nın polise verdiği ilk tepkisinde attığı çığlıkla acısını ifade edişine şahit olduk, çaresizliğine, yaşadığı şoka. Sonra mücadelesine ve en nihayet kendi başının çaresine bakmak durumunda kalışına. Zamanında ailesiyle beraber girdikleri denizin suları gökyüzüne dönüştü ve kurtulmuş oldu nihayet Katja acısından, hem de sevdiklerinden ayrı kalmaktan. Dünya ise ırkçı eylemlerinden utanmayan iki mikroptan arınmış oldu ve yer açılmış oldu geride kalanlara.

Sen ölmezsen hep yaşarsan, ben ölmezsem hep yaşarsam, nasıl dayanır dünya bunca kalabalığa söyle!

2F290DBE-42DE-4332-8F63-4AB43EEE6E00

YOU WERE NEVER REALLY HERE

D5989CF8-AF0B-4137-91A9-F486C3A73D5B

YOU WERE NEVER REALLY HERE :

“Ödlek küçük kızlar böyle kambur durur.”

“Çiçekler boktan şeyler, her türlü ölüyorlar ve etrafı kokuya boğuyorlar.”

“Güçsüzüm ben. Güçsüz ve aciz.” Joe

Film hakkında gevezelik etmeye başlamadan önce 2017 Altın Palmiye adayı olup en iyi aktör ve en iyi senaryo ödülleri ile Cannes’dan eli boş dönmeyen Lynne Ramsay’in son filmi ile bir sene rötarlı da olsa karşılaşmaktan son derece mutluluk duyduğumu belirtmem gerek. İskoç asıllı Glasgow doğumlu yönetmen bu dördüncü uzun metrajında çıtayı, “We need to talk about Kevin – Kevin Hakkında Konuşmalıyız”dan altı yıl sonra ve “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”a rağmen bir hayli yükseltmiş durumda. Bence. Çok daha soğukkanlı bir film karşımızdaki. Nereden mi çıktı bu fikrim, çünkü hatırlamak adına Kevin’ı bir kez daha izledim yönetmenin son filminin üzerine. Her ikisinde de karşımıza çıkan ortak hallerden biri olan tatlı tatlı seçilmiş müzikler esnasında arızalı karakterlerimizin hayatla baş etme gayretlerinin yanında, seyirciye de bu arıza karakterleri sevmek çabası düşüyor en azılısından. Ve evet toz pembe gözlükleriniz ve mevzulara fazla kafa yormadığınız bir beyniniz yoksa da hayat hiç de öyle sanıldığı kadar kolay hazmedilesi bir şey değil, en azından benim açımdan, Ramsay açısından, Joe açısından, Nina açısından, Kevin ya da Eva açısından. Van’a doğru yola çıkmış giderken bitirmeye çalıştığım bir yazıydı bu. Aradan on on beş güne yakın bir zaman geçti ve hala bitirmek gayretim bitmedi, yazım da tabii. Yönetmenin altı yıl aradan sonra fakat bu kadar parlak bir işle karşımıza çıktığını görünce insan düşünmüyor da değil; belki de ara vermek gerek daha büyük başarılar için. Öte yandan, film, iddiasız süresiyle de şaşırtıyor insanı. Doksan dakikalık bir filmle Cannes’dan, şu zamanda, iki ödülle birden dönmek büyük başarıdır. Cidden.

109CB750-08AF-4318-A98A-8665FFA9CA99

Filmin başında yer alan geriye sayımla birlikte Joe’nun çocukluk travmasına şahit oluyoruz. Joe’nun geçmişiyle, şu an’ı çakışıyor ve çarpışıyor adeta. Çünkü gözlerinin önünden gitmeyen çocukluğunda yaşadıkları pek de öyle yenilir yutulur cinsten değil. Mühim yanıysa yönetmenin tüm bu yaşananları bize nasıl gösterdiği. İzleyin de görün kör gözüne parmak sokmadan ve çok da abartmadan yönetmenin böylesi zor bir işin altından nasıl kalkabildiğini. Sadist bir babanın oğlu olarak hem kendisi işkence görmüş hem de annesinin çektiklerine şahit olmuş olan Joe, babasının ona ve annesine yaşattıklarına rağmen, bundan yirmi sene önce hayatında edinebildiği tek kız arkadaşının dayak yemiş yüzüyle karşılaşıyor bir tren istasyonunda. Mevzu derin, çünkü ne gördüyse onu yapmış Joe istemeden de olsa. Ne yaşadıysa onu yaşatmış bir bakıma. Bu yüzden de geçmişte kalmış hayaletler yakasını bırakmıyorlar her fırsatta ve her şekilde. Joe’nun hayatındaki tek dokunulmazıysa zamanında beraber çook çileler çekmiş olduğu annesi. Meslek olarak profesyonel askerliği tercih etmesi, bu çocukluk travmasının eseri. Şimdiyse eski bir savaş gazisi olarak, seks kölesi olarak kullanılan çocukları arayıp bulmakla meşgul olmakta. Zihnini bunlarla meşgul etmediğindeyse, hiç aklından çıkmayan babasının duygusal ve fiziksel tacizleri geliyor ivedilikle gözlerinin önüne. Yani gözlerimizin önüne.

Joe rolünde yine bu rol için olduğu belli, bir hayli kilo almış bir Joaquin Phoenix çıkıyor karşımıza. Buna rağmen izbandut gibi, hımbıl değil ve fiziksel olarak son derece güçlü. Suratından vurulsa da, ölmüyor ve ödemli yüzüyle olayların perde arkasını görmeye çalışıyor. Arka sokaklarda onu gasp etmeye çalışan ve bunun için arkasından saldıran bir adamı sadece tek bir kafa darbesiyle yere seriyor. Birden çok adamı da aynı anda yere serebiliyor aslında. Karakter olaraksa sorunlu bir tip. Arıza denen türden. Her insanın yüreğinde taşıdığı şeytanla da, melekle de tanışıyoruz sayesinde. Çünkü Joe’nun hayatı hep kötü geçmiş. Babası kötü, babasının yaptıkları şeyler kötü. Sonra savaşta kötü şeyler görmüş, insan kaçakçılarıyla karşılaşmış, boğulmuş kızlarla karşılaşmış, her tür kötülük onu bir mıknatıs gibi çekmiş kısaca. Bugüne kadar üstlendiği her rolün altından rahatlıkla kalkabilmiş oyuncu açısındansa, Cannes’dan aldığı en iyi erkek oyuncu ödülünü sonuna kadar hak etmekle beraber bir yandan da bu sene izlediğim en iyi oyunculuğu vermiş bu nevi şahsına münhasır sıradışı kişilik. Phoenix varsa tamamdır denilebilinecek bir filmografiye sahip kendisi. Bu da onu ayrıcalıklılar sınıfına taşıyor her şekilde.

BCD922B0-B8CF-4525-961E-07600541F103

Filme dönecek olursak, Joe en son görevini tamamladıktan sonra Cincinnati’den Brooklyn’e dönüyor. Burada yani evinde bunama belirtileri gösteren annesiyle bir hayatı paylaştığını görüyoruz. Bu durumu normalize ettikleriniyse Hitchcock’un Psycho’sunu espri konusu yapmalarından anlıyoruz. İnci Küpeli Kız’ın tablosu var duvarlarında. Annesiyse beyaz kombinezonu, beyaz saçları, çökük avurtlarıyla bir hortlak gibi dolaşıyor evin içinde. İki gün önce azılı adamlarla uğraşan Joe, şimdiyse kuzu kuzu masaya oturmuş annesiyle beraber gümüşleri parlatıyor. Buzdolabındaki her şeyi çürümüş buluyor döndüğünde. Ve her yeni işinden önce bir çekiç satın alıyor çarşıdan. Patronu John McCleary ona yeni bir iş teklifiyle geliyor kısa bir süre sonra. O da Senatör Albert Votto’nun karısının intiharından sonra evden kaçmayı gelenek haline getirmiş kızını bulup getirmek. Babadan kalma miras olan çekiç alışkanlığıyla bir kez daha insan kurtarma avına çıkan kahramanımızın hayatının, Senatör Votto’nun sözde kızını bulmasının ardından gelişen olaylarla nasıl bir çıkmaza girdiğini görüyoruz bundan böyle. Annesi başta olmak üzere temas ettiği herkes teker teker öldürülüyor. Filmin en enteresan sahnesine tanık oluyoruz bu arada. Ağır yaralı ve aynı zamanda ölmek üzere olan kiralık katilin yanına uzanıyor Joe ve annesinin ölürken korkup korkmadığını soruyor sakince. Uyuyordu diyor adam da ona ve başlıyor radyodan yükselmekte olan “All I need is the air that I breathe”i mırıldanmaya son nefesinde sanki son duasıymışçasına. Joe da eşlik ediyor şimdi ona. Ve elinden tutuyor yalnız olmadığını göstermek için, belki de sadece annesinin ölürken bir şey hissetmediğini, daha doğrusu acı çekmediğini söylediği için. Bunlar benim yorumlarım. Sizler farklı düşünebilirsiniz. Onlar da sizin farklı düşünceleriniz olacaktır.

BE82E0D9-7941-4243-BC82-67226F951DED

9FC71AAA-997F-4822-9E29-238EB35F3E96

Filmin uyarlanmış olduğu aynı adlı kitabın yazarı olan Jonathan Ames’in henüz güzel Türkçe’mize çevrilmiş herhangi bir kitabı bulunmamakla beraber, Goodreads’de kitabı için yapılan yorumlara baktığımda genel olarak başarılı bulunduğunu belirtmem gerekiyor. Kitap tür olarak novella yani kısa romana giriyor. Buradan hareketle abartısız, ekonomik süreli bir filmin karşımıza çıkmasına çok da şaşırmamak gerekiyor. Şaşırtıcı olan vasat olduğunun hükmünü verebileceğiniz bir filmin çok büyük söylemlere girmeden de ne kadar güçlü, derin ve sonuç olarak başarılı olabildiğini idrak etmekte. Filme büyük katkı sağlayan soundtrack’inin mimarı ve Radiohead’in baş gitaristi Johnny Greenwood’u da anmak gerekiyor bu arada. Ramsay ile ikinci, Paul Thomas Anderson ile de saymadım kaçıncı ortaklığının sonuçlarının ayrı ayrı ne kadar başarılı olduğunu görmüş oluyoruz böylelikle.

Özet olaraksa 2017’nin bombalarından birinin daha düşmüş olduğunu görüyor ve kederleniyoruz rüzgar gibi geçip gittiği için.

D9BC58A0-B46C-4E32-A192-3C025CD52F36

DERT

20171115_170809-01

DERT :

Ayağına toz bulaşmadan gel
Gözlerinden yaşlar düşmeden gel
Dertlerini kör kuyuya dök öylece gel
Sen hele bir dön gel, yeter

Peri bacalarını geride bırakarak gel
Rüzgarı estiği yerde bırak öylece gel
Uzak köyleri mesken etmeden gel
Herkesi kendin bilmeden gel

Dönen dünya sende dursun bu kere
Sevenlerin suçu bunda ne
Saçlarına düşen aktan kime ne
Derdin sana benden hediye

Bir abdalın peşinden gitmişin
Günleri sıraya dizmişin
Gözlerine perdeler çekmişin
Altındaki toprağın suçu bunda ne

Gökyüzü parlar kendinden
Bir kadın hep ağlar derdinden
Akşam çöker hiç istemeden
Karanlığın suçu bunda ne

Hayal edersin bir gün yaşlanınca
Sır tutan dostların yanındaysa
Anlat derdini bir çırpıda onlara
Yaslı başım toprağa girdikten sonra.

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

CFB5CD3B-9A3B-4849-AAF2-328C79884E67

THE HANDMAID’S TALE : DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

“Tanrı uysalları korur.” Aunt Lydia

“Şimdi bir biz olmalı çünkü, şimdi onlar var.” Ofglen

“Artık uyanığım. Daha önce uykudaydım. Bu yüzden izin verdik. Kongreyi katlettiklerinde uyanmadık. Teröristleri suçlayıp, anayasayı değiştirdiklerinde; o zaman da uyanmadık. Geçici olduğunu söylediler. Hiçbir şey aniden değişmez. Sürekli ısınan bir küvette farkına varmadan ölürsünüz.” Offred

“Nolite te bastardes carborundorum.= Piçlerin seni ezmesine izin verme.”

“Her zaman bir başkası vardır. Hiç kimse yokken bile.” Offglen

İkinci sezonu iyice yaklaşmışken ve fakat ben hakkında bir şeyler karalamak için bunca gecikmişken, bir parça suçluluk duygusunun da etkisiyle yazmak için niyetleniyorum bir kez daha Margaret Atwood harikası kırmızı pelerinli Damızlık Kızlar hakkında. İşim vardı, gücüm vardı, dünyanın derdi vardı yoksa da yaratabilme kapasitem vardı. Bu yüzden yaklaşık bir sene sonra, bir kez daha, en başından koyuldum yola on bölümü izledim başındaaan sonuna. Üç, dört ve dokuzuncu bölümler en beğendiklerimdi belirteyim şimdi tam da burada. Dizi Amerika’da geçmekte. Değişik türde bir askeri darbe gerçekleştiriliyor. Diktatörü belli olmayan teokratik bir düzenle kurulan cumhuriyetin adıysa “Gilead”. Geleneksel değerlerin her şeyin üzerinde olduğu bu yeni düzense Orwell’ın 1984’ünü çağrıştırıyor çok fena. Karakterlerin ütopyası ise Kanada. Nasıl olmasın ama? Kanada’nın bu en kalabalık ve ikinci en büyük eyaleti olan Ontario’ya varabilen karakterleri onuncu bölümün sonunda bekleyen bir sürpriz var; o da mülteci kimlik kartı, bir miktar para, bir telefon ve de konuşma paketi hem de bir sene boyunca. Mültecisini böyle bir takım hizmetlerle karşılayan, anlayışlı sınır yetkilisi sahibi olan ülke bilenler bizlere de iletsinler, hem de hemen.

Dizinin ilk bölümünün ilk dakikaları Children of Men’in başındaki gibi bir takip sahnesiyle açılıyor. Buzlu yollarda takip edilen aracımızın içindeki karakterler bir aileden ibaret. Silahlı adamlarca aile darmadağın ediliyor bir anda. Anne kız birbirinden ayrılıyor, baba ise geride kalıyor. Genç kadın gözlerini açtığında geçmiş hayatından eser kalmadığını görüyoruz. Pek çok şeyin yasak olduğu, geleneksel bir hayatın içine düşüveriyor bir anda. Kitap, gazete, dergi okumanın yasak olduğu, televizyonun olmadığı, radyodan gelen müzik sesinin bile duyulmadığı türde bir hayat bu. Damızlıkların tek başlarına dışarıya çıkmaları yasak mesela, sözde güvenlikleri açısından. Asıl amaçsa kızları birbirine izletmek, gözetletmek, yanlışını gördüğünde de gammazlatmak halbuki. Birbirleriyle ve yolda karşılaştıkları yabancılarla konuşmaları gerektiğinde, kullanacakları kelimeler bile sınırlı.  Tanrı bizi izliyor, Tanrı seninle olsun, Tanrı yolumuzu açsın, Tanrı güzel hava bahşetti, Tanrı tohumları kutsasın, Tanrı savaşı iyi götürüyor olduğu yerden çok şükür gibi ipe sapa gelmez cümleler sarf etmek zorundalar karşılıklı olarak. Kırmızı Başlıklı Kız’ların başlıkları dışında giydikleri tek parçalı kırmızı entarileri ve yine kırmızı kapüşonlu pelerinleri var. Yürüyüşe çıktıklarında, hakeza yanlış bir şey olmaya görsün yakınlarında, hemen başlarını önlerine eğmek zorunda bırakılıyorlar. Gökyüzünü görmelerini engelleyen gece lambalarını andıran siperlikli bembeyaz şapkalarıyla burunlarının ucu dışında bir şey görmeleri de pek mümkün görünmüyor zaten. Seçilmiş kızların verildikleri ailelerdeki konumları farklı türde bir çeşit kölelik ya da hizmetçilik. Hizmetkar konumundaki kızların temizlik, yemek gibi sorumlulukları yok. Onların tek ve en mühim marifetleri bunca kısır bir dünyada doğurabiliyor olmaları. Dolayısıyla etinden sütünden yararlanılmak üzere yani yeni ev sahiplerine birer bebek vermeleri için belli ritüellerle kadınların denetiminde eşlerine sunuluyorlar. Son derece duygusuz bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken bu eylemler esnasında amaç karşı tarafı hamile bırakmak. Kız doğurduktan ve belli bir emzirme dönemini atlattıktan sonra ev ve aynı zamanda damızlık sahibi tarafından ivedilikle evden def edilmeye çalışılıyor. Böylelikle bir kez rüştünü ispatlayan damızlık bir başka eve transfer oluyor ve aynı prosedür tekrar tekrar gerçekleştiriliyor yeni ev sahiplerinin nezaretinde. Duygular mı? Onlar da işin içine giriyor bu zaman zarfında. Ama zamanla. Dikkat çekici olansa zamanla iyice sevgisizleşmiş ve düzene ayak uydurmuş, daha doğrusu bu düzenin mimarı ve destekleyicisi olan güçlü ve dindar, yeri geldi mi de kindar ve zalim olan çiftler arasındaki sevgisizlik.

Gerçek adı June Osborne, damızlık ismi Offred olan esas kahramanımız ve aynı zamanda damızlık kızımızın önceki hayatında ne kadar özgür olduğunu flashback’ler sayesinde gördükten sonra, iç sesinin bazen sağduyulu bazen de son derece gerçekçi bir şekilde haykırdığı cümleler sayesinde şimdiki hayatında neler hissettiğini anlıyoruz. Portakala değil çığlık atmaya ve bir makineli tüfeğe ihtiyacım var diyor içinden. Bu isyanını sözlü olarak dile getirdiği takdirde alacağı derslerin ve cezaların da sonuna kadar farkında Offred. Red Center’dalarken yakın arkadaşı Moira’nın kaçışına göz yumduğu için yatırıldığı falakadan sonra baygın vaziyette getirilip bırakılıyor yatağına. Aunt Lydia’nın elektrikli cop tutkusu var. Nehir kıyısından yürüyerek eve dönmeyi tercih ettiklerinde karşılarına çıkan idam edilmiş insanların  üzerlerine asılan yazılarda bir rahip, bir doktor, bir gay adam diye belirtilmiş olması, o kişilerin meslekleriyle ve “eş”cinsel tercihleriyle bir kabahat işlediklerinin kanıtı olarak sergileniyor olmalarının birer kanıtı adeta. Bir çeşit ibret tablosu yani duvar. Totaliter bir devlet rejimi altında isimleriyle anılmıyor bu insanlar ve sınıf farkı tüm acımasızlığıyla ortaya konulurken, kendisinden olmayanın posasını çıkartıyor bir güzel.

 

Kısırlığın Tanrı’nın yaratmış olduğu bir çeşit veba, seçilmiş damızlık kızların da ilahi bir amaç uğruna saf bırakılmış bir tür oldukları görüşü hakim yeni düznde, Bu uğurda damızlıklar iyi Hristiyanlar’ın iyi eşlerine iyi hizmetler sunmakla değerlendiriliyorlar. Kalanlarsa ya kirli kadınlar ya da sürtükler. Kutsal metinlerden yapılan alıntılarla alıştırılıyor kızlar yeni yaşantılarına. Rahel, Yakup ve Bila arasındaki üçlü ilişki normalize ediliyor bu sayede, adı üzerinde “kutsal” metinler kutsal diye. Aunt Lydia bu sürünün dişi çobanı aynı zamanda. Kızlara en ağır dersleri verdiği gibi, yeri geldiğinde insafa da gelebiliyor. Çünkü insani ilişkiler giriyor bir süre sonra devreye. Guguk Kuşu’ndaki Hemşire Ratched’la Yaprak Dökümü’ndeki ara ara duygusala bağlayan anne arasında gidip geliyor Aunt Lydia bu rolüyle. Yine de bence dizinin en Orwellyen karakteri de kendisi oluyor.

858BF8E0-00FD-458F-81B9-6639CFA42B4D

Hannah’nın annesi, Luke’un karısı olan June kitap editörüymüş önceki hayatında. Şimdiyse evlerinde kaldığı komutanla yalnız görüşmesi bile yasak. Çünkü bir cariye olarak bile görülmüyor ne yazık ki iki ayaklı rahimler. Biri bana damızlık dese, tarafımdan gözlerinin oyulması için yeterli nedene sahip olsa da, burada içlerinden ilk doğumu gerçekleştiren disiplinsizliği ve karşı gelişleri yüzünden tek gözü oyulan Janine oluyor. İyi ve sağlıklı bir bebek dünyaya getiriyor bu özünde son derece saf olan kız. Üstelik sadece emzirdiği sürece bu evde kalabilecek ve kızını kucağına alabilecek. Elindeki tek kozu sonuna kadar oynuyor Janine de. Sahibi olan Bayan Putnam’ı ısırıyor. Komutan Putnam’ınsa onu sevdiğini söylüyor. Birlikte kaçıp gerçek bir aile olacaklarını sanıyor. Aslında damızlıklarıyla karılarının korkusundan güya hissiz bir şekilde birlikte olan tüm komutanlar bir süre sonra aynı havayı solumanın, aynı metrekareyi paylaşmanın verdiği ve en önemlisi durumun tuhaflığından oluşan halden ötürü, özel bir ilgi göstermeye başlıyorlar kendi damızlıklarına ve alışıyor insan söyleye söyleye damızlık lafına da, her şeye olduğu kadar.

The Other Side

 

Dizinin en anlamlı sahnesinin mimarlarından bir başka damızlık olan Ofglen’se önceki hayatında üniversite profesörü imiş. Gerçek ismiyse Emily. Martha’lardan biriyle yaşadığı ilişki ortaya çıktığında, cinsiyete ihanet suçu işlemiş olduğuna karar veriliyor bir lezbiyen olarak. Lezbiyen kelimesiyse yasaklı kelimelerden. Ağızları Hannibal gibi sımsıkı kapatılmış, elleri bağlı vaziyette yargılandıktan sonra bindirildikleri kamyonetten indirilen kız arkadaşı oluyor ve kadın Emily’nin gözleri önünde asılarak idam ediliyor. Bizler de tıpkı Ofglen gibi oturduğumuz yerden çaresizlikle bakıyoruz bu manzaraya. Sonra da işlerin bu noktaya gelmeden önce nasıl da masum başlayan bir sokak direnişinin, kana bulandığını hatırlamak için gidiyoruz geçmişe. İşlerinden ilk atılanlar kadınlardı malum. Banka hesapları ve işleri aynı anda alınmıştı ellerinden. Bir kafeteryada bile herkesin içinde aşağılanmayla karşılaşabilen kadınlar sırf kadın oldukları ve dinci radikallerin gözünde potansiyel birer sürtük oldukları için bu muameleye tabi tutulmaktaydılar. Tüm bunlar gelecekte yaşanacakların birer habercisi olmakla beraber, bu örgütlü ilerleyiş karşısında çaresiz kalan halk canını kurtarmak, ailesini korumak adına sindikçe siniyor iyice. Kendisine clitoridectomy uygulanan Emily’se bembeyaz bir odada uyanıyor çaresizlik, şaşkınlık ve korku içinde.

38339159-6349-4BF1-9041-D0B01EA6076D

Dış ülke temsilcilerinin ülkeleri hakkındaki ilk intibası ülkenin ileri gelenleri için son derece mühim olduğundan, Meksika’dan gelecek olan ticaret heyeti için duvarlardaki kanları yıkatıyorlar damızlık kızlara. Offred’e etmediğini bırakmayan, sonradan püriten Serena Joy Waterford’un isyana teşvikten tutuklandığını, bir kitap yazdığını öğreniyoruz heyetteki yetkililer tarafından. İnkar etmese de, unutturmaya çalışıyor geçmişini. Kocası ise karşılıklı ticareti geliştirmedikleri takdirde paralarının dibe vuracağının derdinde. Ticaretin metasıysa kırmızı önlükler içindeki damızlıklar. Misafirlere de damızlıkların önceki marifetleri olan Gilead’ın çocukları takdim ediliyor. Bu manzara karşısında Meksika heyeti yetkililerinin neden büyülendiğini öğreniyoruz. Çünkü onların ülkelerinde de kısırlık var ve son altı yıldır tek bir tane sağlıklı çocuk dünyaya gelmemiş.

Peki bunca yasağa rağmen hiç mi yasaklar delinmiyor? Elbette deliniyor. Ama yalnızca memurların, rütbeli askerlerin ve yabancı misafirlerin görebileceği şekilde. Gayri resmi bir batakhaneye götürüyor Komutan Offred’i. Burada çalışan ve yeni toplum düzenine uyum sağlayamamış kadınlarlarla birlikte olma şansı sadece onların çünkü. Zamanında sosyoloji profesörlüğü yapmış, CEO ya da avukat olan kadınlar var aralarında. Aynı zamanda toplumdaki ikiyüzlülüğe şahit oluyoruz bu yerin varlığı sayesinde. Zina yapmak, eşcinsel olmak, bırak onu sohbet etmek bile yasakken, bir sürü dini zırvalıkların unutulduğu bir yerin varlığına göz yumulduğunu görüyoruz. İçeride herkes her şeyi yapar halde. Çünkü onlar muktedir. Dinse fakirin ekmeği haline getirilmiş zaman içinde. İnancı hiç karıştırma, o sadece senin meselen yaşadığın müddetçe.

Dizi boyunca ahlanacak pek çok şey varken, ileride-kaldı ki bu çok ileri bir tarih olmayabilir, aslında bu dizide yaşanan her şeyin bir gün bizim ve de tüm dünyanın başına gelmeyeceğinin garantisini vermek mümkün değil. Bir sebepten ya da pek çok birikmiş sebepten ötürü kısırlığın, ülkelerin popülasyonu ciddi şekilde etkileyecek boyutlara gelme ihtimalini düşünüyor insan en fazla ve ailelerin daha doğrusu bir çocukla ancak kendilerini tam bir aile hisseden fertlerin bu uğurda nelere katlanabileceğini görmüş oluyoruz bir kez daha. Son zamanlarda benzer bir konuya eğilen(ama tam manasıyla değil) Kanada orijinli bir kadın yönetmen benzer bir konuyu ele alan bir diziyle çıkagelmişti ekranlara. İlk sezonuna hayran olduğum, başrolünde yine Elisabeth Moss’un yer aldığı dizinin “Top of the Lake, China Girl” isimli ikinci sezonunda taşıyıcı anneler yüzüstü bırakıyorlardı aileleri ve ilk uçakla ülkeden kaçıyorlardı. Karınlarının içindeki bebekleri de beraberlerinde götürüyorlardı. Serinin ilk sezonundaki oyunculuğu ve Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki rolleriyle iki defa Golden Globe en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Elisabeth Moss, Jodie Foster’a olan kah fiziksel kah rol benzerlikleriyle kalıyor hatrımda. Kendisi aynı zamanda Damızlık Kızın Öyküsü’nün yapımcılarından bu arada. Margaret Atwood’a gelince önceden hiçbir romanını okumamış olabilirsiniz ama ilk tanışacak olanlarınız için fena halde feminist, bir o kadar hümanist ve de gerçekçi bir kalemle karşılaşacaksınız benden söylemesi. İnsanı afallatan bir tarzı olmuştur her zaman. Kırmızı pelerinlerle böylesi bir dünya yaratmak çok kolay değil. Bu ay sonunda yayınlanacak olan ikinci sezonunuysa merakla beklemekteyim. Trailer’ı yayınlandı yakın bir tarihte.

D7F66E2A-0048-44F2-824F-038B6F831E75
Bunlar geleceğin damızlık oğlanları
1AF684DF-0A58-4349-A2A6-53E2260CD264
Bunlar da işin gurur kaynakları

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑