FENCES – ÇİTLER

images-7

FENCES – ÇİTLER :

“Bazı insanlar insanları uzak tutmak için çit inşa ederler. Diğerleriyse insanları içerde tutmak için.” Bono

“Sen hala bir hiç’i kovalıyorsun. Hayat sana bir şey sunmaz. Sen kendin kazanırsın.” Troy Maxson

“En az ihtiyacı olan hep daha şanslı oluyor.” Rose Maxson

”Bir tohum ektim, izledim ve dua ettim. Çiçeklensin diye bekledim. On sekiz yıl sonra anladım ki toprak kayalık ve kıraç. O tohum hiç çiçek açmayacak.” Rose Maxson

Fences, aynı zamanda Oscar’lı oyuncu Denzel Washington’ın yönetmenliğini yapmış olduğu üçüncü uzun metraj çalışması. Filmin uyarlanmış olduğu Tony ödüllü oyunun senaryo yazarı Tony Kushner’ın adı sadece yürütücü(tamam tamam idari) yapımcı olarak geçmekle beraber, biraz da 2005 yılında aramızdan ayrılmış olan siyahi yazar “August Wilson”ı onurlandırmak adına bu şekilde düşünülmüş anlaşılan. Pittsburgh doğumlu yazar ise daha önce yine beyazperdeye uyarlanmış olan “Piyano Dersleri”nden sonra “Çitler” ile de drama dalında iki defa Pulitzer ödülüne layık görülmüş; başka başka oyunlarıyla kazanmış olduğu daha da birçok ödülün yanında. Ölümü “Siyahi Amerika’nın Tiyatrosunun Şairi 60 yaşında öldü” başlığı altında duyurulmuş yazılı basında. Hayat hikayesine vakıf olduğunuzda oyunlarındaki paralellikler çıkıveriyor karşınıza. Alman asıllı, beyaz, fırıncı, çok içen, sinirli mizaca sahip bir baba ve Afro-Amerikalı bir annenin altı çocuğundan biri olarak gelmiş dünyaya. Irkçı yaklaşımlar yüzünden yarım bıraktığı eğitimini kendi başına kütüphanelerde geçirdiği saatlerle doldurmuş kolaylıkla. Yirmi yaşında şair olmaya karar vererek “Black Power” hareketinden esinlenip 1968 yılında bir grup şair arkadaşıyla birlikte bir tiyatro atölyesi ve sanat galerisi kurmuşlar. Hiç tecrübesi olmamasına rağmen hem reji yapmış hem de aktör olarak rol almış. Wilson 1999 yılında verdiği bir röportajda en çok etkisi altında kaldığı 4B’den bahsediyor. İlki ve en önemlisi olan Blues, Jose Luis Borges, oyun yazarı Amiri Baraka ve dördüncü olarak ressam Romare Bearden. İki B daha ekliyor bu harikulade dörtlüye; her ikisi de Afro-Amerikalı olan yazarlar Ed Bullins ve James Baldwin. Hollywood 1990 yılında Fences’ı filme çekmek istediğinde, yazar, siyahi yönetmen konusunda diretiyor ve proje ancak 26 yıl sonra tıpkı istediği gibi siyahi bir yönetmenin elinde hayata geçiriliyor. Üstelik Broadway’de sergilenen oyunun tüm kadrosu olduğu gibi yer alıyor filmde.  Ve biliyorum ki filmin yönetmenindense, yazarı Wilson’la neden bu kadar uğraştığımı düşünmektesiniz ama neticesinde bu bir oyun uyarlaması ve filmi izlerken, film yönetmenindir ilkesinden uzaklaşıyor insan oyuncuların her zerresiyle oynadığı sahneleri izledikçe. En iyi yardımcı kadın oyuncu dalında almış olduğu Altın Küre ve olası Oscar’ını sonuna kadar hak ediyor Viola Davis. Yüz olarak binlercesini bulabileceğiniz bir rolde, akıl almaz bir performansla çıkıyor izleyicinin karşısına. Bu senenin Isabelle Huppert’le birlikte farklı çizgilerde, eline su dökülemez performanslarını sergilemiş oluyorlar benim gözümde. Gene yönetmeni es geçtiğimi düşünebilirsiniz ama Paul Verhoeven ve Denzel Washington olmasaydı da ne “Elle” ne de “Fences” olacaktı ve ikisi de birbirinden farklı kulvarlarda, apayrı dertleri olan ama çok güçlü filmler olarak kaldılar akıllarda.

downloadfile-1

Bir çöp kamyonunun arkasında bir yandan işlerini yaparken, gevezelik etmekten vazgeçemeyen iki adamdan daha geveze ve daha siyah görüneni çöp arabasının şoförlüğüne terfi olmak peşinde anlatıyor da anlatıyor filmin başladığı ilk anlardan itibaren. Hep beyazların şoför, kendilerininse çöp toplayıcısı olmasından yakınıyor. Beyazların araba sürme yeteneklerinin daha üstün olmadığını söylüyor. Olayların geçtiği yer ve zaman Ellilerin Kuzey Amerika’sında açık açık belirtilmese de Pittsburgh’daki bir evin çitleele çevrili arka bahçesi çoğunlukla. Troy Maxson rolündeki Denzel Washington ellilerinde, on bir kardeşli bir aileden gelen, okuma yazması olmayan, anlamadığı her şeye şeytan diyen, cebindeki son kuruşa, terinin son damlasına kadar ailesi için çalışan, sorumluluk sahibi, hayat dolu, zaman zaman direncini kıran yukarıdakiyle restleşip duran, deyim yerindeyse hodri meydan diyen, elinden geldiğince çapkın, gelmezse de çevresindeki tüm kadınlara karşı ilgili olmakla yetinmesini bilen, çilekeş karısının üzerine Floridalı bir gülü koklamaya başlamasının üzerinden uzunca bir süre geçmiş, şişeden cin içmeyi seven, arka bahçede gevezelik etmeyi seven, bir zamanlar Zenci liginde beyzbol oynamış, uzunca bir süre de hırsızlık suçu işlerken kazara adam öldürmekten girdiği hapishanede devam etmiş olduğu kariyeri dönemin ırksal engellerinden ötürü yüksek lige geçip iyi para yapmasını engellenmiş bir adam rolüyle çıkıyor karşımıza. İsyankar ruhlu Troy’un on sekiz yıllık karısı Rose, iki oğlu, Japonlarla savaşırken aldığı yara sonucunda kafasının bir miktarına yerleştirilmiş metal tabakayla yaşayan savaş gazisi kardeşi Gabe ve tek dostu, kendisi gibi çöpçü arkadaşı Bono’nun yıllara yayılı ilişkilerini izliyoruz film boyunca. Oturdukları evi devletin Gabe’e vermiş olduğu 3000 dolar sayesinde alabilmişler zamanında. Büyük oğlu Lyons babasız bir çocukluk geçirmiş, grubuyla beraber bir barda müzik yapıyor ama babasından on dolar borç isteyişinden anlaşıldığı üzere meteliğe kurşun atıyor, üstelik evli, sabah yataktan kalkma ve dünyanın bir parçası olma nedeni olan müzik dışında başka bir iş yapmaya da niyeti yok. Babası onu çöpçü olarak işe aldırabileceğini söylediğinde kimsenin ayak işini yapmak istemediğini söylüyor. Küçük oğlu Cory ise ergenlik çağında ve kendisiyle zıtlaşan babasıyla miktarınca zıtlaşıp duruyor hemen hemen her konuda. Oğlan beyzbol oynamak istiyor. Babası ise bütün kapıları kapatıyor ona. İstiyor ki oğlu kendi parasını kazansın. Meslek sahibi olsun. Kendisi gibi çöpçü olmasın. Ona kendi hayatından hiçbir şey dilemiyor. Beyazların onun önünü kapatacağını düşünüyor. Kısacası oğlu babası gibi olmak istedikçe, babası kendi gibi olmasın diye paralanıyor-bu ne yaman çelişki ve bu uğurda onu karşısına almayı göze alıyor hiç sakınmadan. Hep bahsettiği babasına dönüşüyor zamanla Troy. Bu cahil ve kaba saba adamın filmin sonunda ancak anlıyoruz oğluna yaptığı büyük iyiliğin boyutunu. Belki hayallerini gerçekleştiremiyor genç oğlan ama dönemin koşullarında bir hayalin kaçta kaçının gerçek olabileceğini bilmeden o hayalin peşinde koşturmanın gereksizliği karşısında bir meslek sahibi olmuş olarak çıkıyor karşımıza Cory. Babasından ve duyduğu sevgisizlikten ötürü orduya yazılmaya karar veriyor bir anda. Babası bilerek ya da değil bir asker olarak yetiştirmiş onu içten içe. ”Yemek var mı, var. Başının üzerinde bir çatı var mı, var. Sırtında giysi var mı, var.” Yıllar sonra baba evine döndüğünde abisinin hayatının daha kötüye gitmiş olduğunu ve üç yıl hapis yattığını öğreniyoruz. Devletin içinde kalıp erken emekli olmasını öğütlüyor ona abisi, burada bir şey yok derken. Hala çalıyor ve hala sabahları yataktan kalkmak için tek ”bir” nedeni var. Orada kalsa nasıl bir hayatı olacağını bilemediğimizden babasının ona büyük iyilik ettiğini görüyoruz. JFK ve Martin Luther King resimlerini görüyor Cory evin duvarlarında. İnsanın içi sızlar ya bazen, konu itibariyle insanın içini sızlatan çok anlar saklıyor içinde “Fences”. Biraz geveze başlayıp, öyle devam etse de izlemezseniz çok şeyler kaçıracağınız bir baba oğul, karı koca ilişkileri ekseninde yaşamın kendisi anlatılıyor tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla. Max’in dediği gibi hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor belki de aynı acımasızlığıyla. İnsanları oldukları gibi kabul eden bir başka isimse Max’in bu hayattaki tek dostu olan Bono. Hapishanede başlayan arkadaşlıkları biri ötekini ölmek suretiyle geride bırakana dek devam edecek türden. Bono onunla tanıştığı ilk andan itibaren, bu adamın yanında kalayım, beni bir yerlere götürür demiş kendince. Çok şey öğrenmiş Max’i izlerken. Hayata karşı durup direnmek, iyiyi kötüden ayırdetmek, aynı hataları yapmamak gibi. İyi bir baba olarak bir şeyleri düzeltme şansı hiç olmamış Bono’nun, on altı yıllık evliliğinden hiç çocuğu olmayınca. Bu yüzden de daha neşeli, daha kalabalık olan Max’lerin evinde uzun saatler geçiriyor gevezelikle her bulduğu fırsatta. Arkadaşının bir başka kadınla olan ilişkisini öğrendiğinde, Rose kırılmasın, yuvaları dağılmasın diye uyarıyor hemen arkadaşını. Max şoförlüğe terfi ettiğinde de, aralarına mesafe giriyor iki arkadaşın. Ama yine de birbirlerinden havadis alabilmişler eşleri sayesinde. İkisi de yalnızlık çekmiş bu dönemde. Ama en çok Max yalnız kalmış şoför koltuğunda, çöp kamyonunun arkasında beraber geçirdiği günler göz önüne alındığında.

maxresdefault

downloadfile

On sekiz yıllık evlilikleri boyunca kocasına sadık kalmış Rose Lee. O yüzden onun ihanetini duyar duymaz dizlerinin bağı çözülüyor. Halbuki asıl yıkımı kocası altı aylık zaman zarfında eve gelmediğinde yaşıyor. Yaşamının merkezine oturttuğu kocasının yokluğuna dayanmak çok daha zor onun için. Her şeyi sineye çekiyor vefakar ve cefakar bir eş olarak. İhaneti ilk duyduğundaki siteminin zerresi kalmıyor yıllar sonra. Kendi tercihlerini yaşadığını biliyor çünkü artık. Kendini biliyor bundan böyle artık. Çevresindeki herkes gibi iyi anıyor o da eşini. Evini hem heybetiyle, hem neşesiyle dolduran, daha ilk gördüğünde çocuk sahibi olabilirim dediği, ona tek isteği olan içinde şarkılar söyleyebileceği bir ev veren Max’in hayatını her şeyiyle sahiplenen Rose Lee yaşamın ona sunduğu seçeneği kendi iradesiyle kabul etmiş. İsteklerini, hayallerini, ihtiyaçlarını bir kenara atıp Max’in içine gömmüş. Max kadar boğulmamış hiçbir zaman. O sorumluluklarından bıkmış, kendisiyle ilgili bir başka seçenek sunan bir kadının kollarında teselli ararken, izleyiciler olarak sizler Rose gibi bir kadına bunlar yapılır mıydı diye homurdanırken, üzerindeki bütün sorumluluklardan ve baskıdan uzaklaşarak farklı bir adam olabilmeyi, çatıyı nasıl tamir edeceğini, faturaları nasıl ödeyeceğini düşünmekten kurtulmak için çırpınan bir adam duruyor orada, bir evin arka bahçesinde, tam da tıpkı bir hapishanenin çevresini sarıyormuşçasına dış dünyayla aralarına yüksek bir duvar ören çitlerin önünde.

25fences-history1-articlelarge
August Wilson

downloadfile-2

THIS IS US

161011_3114309_next_on_this_is_us___a_hot_summer_day_at_the

THIS IS US :

“Bir gerçeğe göre; Vikipedi’de bir kadın ya da erkeğin 18 milyon kişi ile aynı anda doğduğu yazıyor. Tabii doğum günlerinin aynı olması aralarında bir bağ olduğunu kanıtlamıyor. Ama eğer varsa, Vikipedi henüz bizi keşfetmemiş demektir.”

… diyerek başlıyor Amerika’da ilk on bölümü yayınlanmış ve gördüğü yoğun ilgi üzerine yeni bölümleri 10 Ocak 2017’den itibaren kaldığı yerden devam etmek üzere izleyicisiyle buluşacak olan NBC’nin yeni harikasının. Dizinin yaratıcısı Dan Fogelman’la beraber on kişilik bir yazar ekibi çalışmış kağıt üzerinde ve hem senaryosu, hem karakterleri, hem de geçmiş zamanın ruhunu yakalamaktaki ve karakterleriyle ekran karşısındaki izleyiciye yansıtabilmekteki başarısı, doğru müzik seçimleri ve yerinde flashbackleriyle birleştiğinde herkesi ayrı ayrı kendi nostaljisiyle baş başa bırakıyor izledikçe. Bir yandan dizinin içerisindesiniz, diğer yandan her bölümün sonunda hayatınızı ve içerisindeyken dönüştüğünüz şeyi sorgularken buluyorsunuz. Ebeveyn olmanın güçlükleri, kendi kişisel sorunlarınla boğuşurken her şeyle beraber kendini bir kenara bırakıp çocuklarına adanmaktaki cüretkar fedakarlıklar, onları memnun ve mutlu etmeye çalışmak, sadece onlar için varmışçasına kendi iyilikleri  için bazı gerçekleri örtbas etmek ve bu kararı tek başına almak zorunda kalmak, çocuklarının attığı her adımı vicdan meselesine dönüştürmek, dışarıdan gelebilecek bir sürü kötülüğe karşı her birine ayrı ayrı kol kanat germek, evlatlık çocuğunla öz evlatların arasındaki dengeyi sağlamak için tabir-i caizse yırtınmak, öte yandan evlat olmak, kardeş olmak, karı koca olmak, bir yandan içindeki obezitenle savaşırken dışarıdan devasa bedenine şaşkınlıkla ve küçümseyerek bakan bir sürü gözü yokmuş varsaymak ve onaylanmak ama ne olursa olsun ister aile fertlerin, isterse senden büyükler, iş arkadaşların veya patronların tarafından onaylanmak, kabul görmek. Bu ve bizi biz yapan dolayısıyla da insan yapan kendi varoluşsal kaygılarımızı, hayatın döngüsünü, kan bağının bazen her şey bazense hiçbir şey demek olduğunu, beklentisiz sevmeyi, kaderi, kederi, yası, rekabeti, yaşlanmayı, ölümü beklemenin nasıl bir şey olduğunu, hayatın kıymetli anlarını , çabuk geçen zamanı ve düş kırıklıklarını sürprizlerle dolu kıymetli anlar barındıran, tesadüflerin tesadüf olmadıklarını, gizliden mesaj kaygılı ama yine de olabildiğince insancıl bir şekilde anlatan bir dizi var önümüzde süresi iyi ayarlanmış, başarılı da bir casting çalışması olan. Kendi adıma en çok Jack ve William’ı sevdim ve de Kevin’ı, özellikle de hiç tanımadığı insanların yas evindeyken ve William’la baş başa kaldıklarında kendini ifade edemeyişindeki şaşkınlığıyla tam da bilge baykuş ve sersem labrador karşı karşıya geldiklerinde. Mandy Moore’sa nihayet potansiyelini kullanabileceği üç çocuk annesi, dirençli ve özverili anne Rebecca karakteriyle çıktı karşımıza. Üstelik hem sesini hem de oyunculuğunu aynı anda sergileyebileceği bir rolle. Herkesin parlayacağı bir rol muhakkak çıkacaktır karşısına bir gün bir şekilde.

oyhwoxefwbwm5ejhdzq0xqlz3v6cvpozf5jipzz8rss39jgoe9g87vuqwergog35vgsh73al1dbpkh1bopxjw512-h288-nc

160915_3100176_series_premiere_anvver_1

This Is Us - Season Pilot

“Bebeğim bir gün sana dünyanın en iyi çamaşır makinesini alacağım” derken, Jack, dünyanın en büyük vaadini tüm samimiyetiyle Rebecca’ya sunuyor. Çok büyük bir şey değil alt tarafı dikdörtgen bir vaat sadece.

Karnı burnundaki karısına kur yaparken görüyoruz Jack’i ilk sahnelerde. Üçüz bebek bekleyen Rebecca’nın suyu geliyor bu esnada tam da kocasının doğum gününde. Yüksek riskli bir hamileliğe bağlı bir erken doğum olacağından karı koca doğum sancılarını paylaşıyorlar tek vücutmuşçasına endişe içinde. Kendi doktorlarının apandisti patladığından, tanımadıkları babacan bir doktor üstleniyor doğumu. İnsanın sorası geliyor, apar topar gelmiş olsalar da, hastaneye gelip onları avutup sakinleştirecek bir büyükleri yok mu diye. Geçen yıl eşi ölmüş, beş çocuk, on bir torun sahibi doktorun rolü burada anlaşılıyor ve bu şaşkın ve korkmuş çifti bir şekilde seviyor ve güven veriyor onlara. İlk bebek erkek oluyor, ikincisi kız. Üçüncüsüyse kordon bağı boynuna dolanmış minicik bir erkek, o da sizlere ömür. Aynı saatlerde siyah bir erkek bebek bırakılıyor itfaiyenin önüne endişeli bir yetişkinin gözleriyse uzaktan üzerinde.

“Hayatın sana sunduğu ekşi limonu alıp da nasıl lezzetli bir limona dönüştürdüğünü anlatırsın belki bir gün yaşlanmış bir adamken kendinden küçük bir gence, öğüt niyetine.” Doktor Katowsky

“Bazı insanlar en korkunç anın bebek sahibi olmak için hastaneye gelmek olduğunu sanıyor. En korkunç an hastaneden bebek”LER”le ayrılmaktır.” Doktor Katowsky

Günümüz Amerika’sında farklı sorunlarla baş etmeye çalışan üç farklı karakterin hikayelerine dahil oluyoruz aynı zamanda. İlki Kevin: “Man*ny” adında yüksek reytingli, orta karar bir stüdyo dizisinin başrolünde oynayan otuz altı yaşında, yakışıklı, sağlıklı, formda, bekar ve çocuksuz, çok konuşkan bir beyaz erkek. Onu küçümseyen yönetmeni ve kendisine hayran bir kitlesi var. Yaptığı iş ona küçük gelmeye başladığında tam da erken gelen bir orta yaş krizinin ortasında canlı yayında cinnet getirerek stüdyoyu birbirine katıp ortalığı dağıtmakta buluyor çareyi. Seyirciye bağırıyor bu dizinin bu kadar kötü olmasının nedeni sizlersiniz diye. Neden bu diziyi izlediklerini soruyor öfkeyle. Bu kadar az şey vermemizi kabul etmek sizin suçunuz diyor. Sonra da istifa ediyor. Kevin’ı bizim televizyonlarımızda yayınlanan bir acayip izdivaç programlarına davet etmek istiyorum o an. Bizim seyircimizin maruz kalmaktan zevk aldığı gariplikleri izlese dizisine dört elle sarılır-gerçi kendisi dizinin en düşük çeneli karakteri ve bu açıdan bakıldığında yarışmanın bilmiş jüri üyelerinden birine dönüşmesi de an meselesi.

downloadfile-1

downloadfile-2

downloadfile-3

Kate: Kevin’ın kendisinden iki dakika küçük ikiz kız kardeşi. Beyaz, aşırı obezitesi var ve bir sürü şişman insanın gittiği akşam toplantılarında tanıştığı, haliyle de obez olan Toby ile kendisinden kaynaklı inişli çıkışlı bir ilişki yaşamaya başlıyor. Dizinin sonunda itiraf ettiği üzere zanax kullanımını her zaman neşeli olamadığıyla ilişkilendiriyor. Depresif, sorunlu, sınırın diğer ucunda yaşayan, rüya hayatını yediğini itiraf etmekten çekinmeyen, değişmekten ve gerçekte nasıl bir insan olacağını görmekten korkan, bilinçaltında yağlarına zırhıymışçasına sarılmış, babasının küllerini evinde saklayan, ailesinin büyük bir parçası olan Super Bowl gecesinde Rebecca’nın sahne aldığı bir barın tuvaletinde ilk tohumlarının atılmış olmasından ötürü maçları çokça önemseyen, fakat annesinden geçmiş şarkı söyleme yetisini değerlendirememiş, bir süredir işsiz ve tıpkı ikizi gibi hayatta bocalayan bir karakter. Toby onu değerlendiriyor kendince. İlişkinin yapıcı tarafı o. Kate’se bir yandan kendi özyıkımına zemin hazırlarken, diğer yandan ilişkisini sabote ediyor. Bir gün Toby önüne kırmızı halı seriyor, altınaysa limuzin ve sesini değerlendirmek için ilk canlı performansını vermek üzere benim tahmin ettiğimin dışında çok başka bir yere götürüyor onu: ”Huzurevine”. İşi yüzüne gözüne bulaştırma ihtimaline karşılık onu ertesi sabah yaşananları hatırlaması mümkün olmayacak insanların önünde şarkı söyletmek dahiyane bir fikir olsa da, Cyndi Lauper’ın ”Time After Time”ını batırmadan söylüyor Kate. Bense bir sürü bilmiş jüri üyesi barındıran yarışmalardan birine çıkaracağını düşünecek kadar sığlaşıyorum(Ne sandınız beni, çok mu derin? Ben sığ sularda yüzdüm halbuki hep boğulmamak için. Bu huyumdan da hiç vazgeçmedim, daha büyük balıklarca ısırılmamak için. Çok boktan bir hayatım olduğu düşünülebilir şu aşamada ve haklı olabilirsiniz ama umurumda değil. Kiminki değil ki diyen seni ve çok güvenli sesini duydum, sen, arka sıradaki. Sıranı paylaştığın çocuk mutluymuş bak, öyle söylüyor. O zaman hala daha neden arka sıradasın diye sor bakalım zat-ı aliye).

60784238

650x366

Randall: Bu enteresan halkanın üçüncü ayağı. İtfaiye binasının önüne bırakıldıktan sonra getirildiği hastanede Rebecca ve Jack tarafından bunun kadersel bir işaret olduğu düşünülerek evlat edinilmiş. Beraberinde bırakılan bebeklik battaniyesini saklamış geçmişinden ona kalan tek hatıra olarak. Okulda öğretmenleri tarafından dehası anlaşıldığında, kardeşlerinden ayrı bir okula gönderilmiş. Her halükarda Pittsburgh’da beyazların mahallesinde, beyazların okuluna giden ve beyaz ailesiyle yaşayan bir siyah olarak, çok nadiren de olsa karşılaştığı her siyahın ardından defterine bir çentik atmış çocukluğu boyunca. Sınıf arkadaşları onunla Webster diye dalga geçtiklerinde, sonradan gelen ve sevgisi bölüşülen Kevin, kardeşinin yanında durmaktansa, kendisi gibi beyazlarla olmayı yeğlemiş ve aralarındaki gizli rekabet hayatları boyunca sürmüş. Kötü huyu iyi kalpli olmak olan Randall’sa tam otuz altı yıl sonra bulduğu entelektüel ve dördüncü evre mide kanserli babasını çabuk kaybetmemek için çabalamakta. Adını almış olduğu şair Dudley Randall’ın mesleğinden çok başka bir meslek seçmiş kendisine hayatta. Karısı dahil kimse onun ne iş yaptığını bilmiyor, sorunca da söyleyemiyorlar. Uzun vadeli hava modellerine dayalı olarak gelecekte teslim mal sözleşmesi ticareti yapıyor(insansız hava aracı üretiyor olmasın sakın!). Kızlarının gözünde sıkıcı bir iş yapıyor. Oysa bir şirket sahibi ve ailesine konforlu bir hayat sağlayabilmiş elinden geldiğince. Anlayışlı karısı ve iki çocuğuyla sade bir hayat ve gelecek planları yapıyor. On yıl sonraki hayali, çocuklar büyüyüp üniversiteye gittiğinde hayat kalitesi yüksek, güzel menülü restoranlara sahip Charleston’a taşınmak. Ama ilk önce kendi gayretleriyle bulup getirdiği babası, sonra da Kevin gelip yerleşiyor evine. Gelense sıcak aile ortamı ve kızların varlığıyla bir daha gitmez oluyor evine. Babası altı yaşındaki torunuyla aynı odada kalırken, kardeşi de çocukluğundan gelen alışkanlıkla bodrum katına taşınıyor. Herkes evde iyileştiğini, ortamın onlara iyi geldiğini söylüyor her fırsatta ve gitmemekte direniyorlar. Randall’ın hayatına dahil olan iki sanatçı sayesinde ortalığa saçılan müzikal fantezisi, içindeki sanatçıyı bulmak için tuhaf yollara başvurmasına neden oluyor.İşte bu üç ayrı çocuk aynı anne babanın yetiştirmesiyle hayatta bu üç yetişkine dönüşüyorlar. Kevin, Kate ve Randall’ın ayrı ayrı hikayelerine tanıklık ediyoruz. Tek rehberimiz flashbacklerle sunulan mazileri oluyor.

images-31

images-40

Gelelim aşıkların bile zor anlayacağı bir duruma: yani ikizlerin duygularına. Kate küçükken kolunu kırdığında, on altı kilometre öteden ağlayarak gelmiş Kevin. Apandisit ameliyatı geçirdiğinde de bir an olsun kardeşinin başından ayrılamıyor, ameliyathaneye kadar uğurluyor onu. Ameliyattan sağ salim çıkmasını bekliyor sıkıntıyla, mumlar yakıp, kendince dualar ederek. Otuz altı yaşına basmış hallerinde de değişen bir şey yok, Birbirlerinin desteği olmadan yollarına devam edemiyorlar kolay kolay ve başı sıkışan ilk önce diğerini arıyor ve öteki iki eli kanda olsa onun telefonunu açıyor. Aynı karından iki dakika arayla çıkan ikizlerin bağlılığı bütün hayatlarını etkiliyor ve hayır, genelleme yapmıyorum, gördüğümü söylüyorum. Oyunculuk kariyerine sahnelerde devam etme kararı alan Kevin’ın yabancısı olduğu bohem çevrelere girdikçe uğradığı dolaylı değişim ilk önce Kate’i ürkütüyor. O daha bunun için hazır değil çünkü ve Kevin’ın New York’a taşınma kararı karşısında bir anda elinin tersiyle itebiliyor erkek arkadaşını. Kardeşlerim ve onların desteği olmadan asla başaramam diyor sonrasında da açık açık.

Randall’ın zekası onu hayata kolay hazırlarken, Kate’in geleceğe dair hiçbir planı olmadığını görüyoruz çocukken. Annesinin böceği, babasının prensesi, XL yeleklere mahkum, havuzda giydiği bikinisiyle yağlarından sözde arkadaşlarını utandırıp ihtar aldığından yaşamı boyunca geri planda kalmaya çalışmış bir havası var. Lisede karşı takımın oyuncuları olan iki erkek kardeş beyzbol sahasında Peter Gabriel’in kızına yazmış olduğu söylenen ”Come Talk To Me”sinin yavaşlatılmış versiyonu eşliğinde öfkeyle birbirine girip yerlerde yuvarlanırken izliyor onları şaşkınlıkla saha kenarından. Eve dönerken arabada iki kardeşin arasında oturuyor tekrar kapışmasınlar diye. Hep iki arada bir derede Kate. Oyun arkadaşları kendilerini utandırdığını düşündükleri tombikle arkadaşlık etmek istemezken, aynı kilolar ileride kadın patronlar tarafından tercih edilmesine sebep oluyor. Yeme sorunu olan yani sorunlu, ağırlığı ölçüsünde uysal bir imaj çizen, arzu nesnesi olmaktan çok uzak bir kadını iç rahatlığıyla kabul edebiliyorlar içgüdüsel olarak. Bindiği uçakta iki kişilik bilet almak ve genişletici  kemer ikramını kullanmak zorunda kalan Kate pekala engelli sayılabilir öte yandan.

Dördüncü bölümde Kevin’ın neden oyunculuk kariyerini seçtiğini anlıyoruz. Kate’in kiloları ve Randall’a gösterilen fazladan ihtimam yüzünden zavallı Kevin neredeyse havuzda boğularak ölecekken bile kendi hayatını kendi kurtarmak zorunda kalıyor. Ailesinden göremediği ilgiyi başka bir sürü hayranından görebileceği bir meslek seçiyor kendisine. En azından bir yüzme havuzunda bari boğulmak üzereyken çırpınmalarını bir duyan çıksın diye. İki erkek kardeş arasındaki yarışsa hızından bir şey kaybetmemiş görünüyor günümüzde de. Randall’ın eşi onları Habil’le Kabil’e benzetiyor. Birlikte takılamıyorlar, bir odada yalnız kalamıyorlar. İkisi de karşı tarafı haksız, kendiniyse mağdur görüyor. Randall’a göre Kabil kendisi, kazanan kardeşse her zaman Kevin. 12 ve 36 numaranın karşılıklı savaşı, delikanlılıklarındaki beyzbol sahasında bitmemiş anlaşılan ki yıllar sonra kaldırımlara taşınıyor. Kevin onun, siyahi ve evlatlık olduğu için dışlanmış hissetmesin diye anneleri tarafından sürekli kayırıldığını düşünüyor ki haklı. Randall’sa onun kendisine köpek gibi davrandığını ama buna rağmen her defasında ilk adımı atıp, ondan bir parça alaka, biraz saygı yahut nezaket beklediğini ama sevgisini istediği tek kişi olan abisinin 36 yıl sonra ilk defa hem de herkesin önünde ondan “o benim kardeşim” diye bahsettiğini söylüyor nihayet. O da haklı. Bu ziyaret sayesinde Kevin’ın yıllarca bitmek bilmeyen ev sahibi rolünü, Randall üstlenmiş oluyor ve kozlarını paylaşmış oluyorlar bir sebepten.

images-33

“Senden daha büyük olduğumu biliyorum Kevin. Yetişkin olduğumu da. Ama bu ilk seferim. Sizden üç tane var ve çabalıyorum.” Jack

Randall çevresi kendi renginden farklı insanlarca çevrili çocukluğunda, bir rol model arayışına giriyor. Siyah komşularının tavsiyesiyle gittiği karate kursunda en nihayet beyaz fakat biyolojik olmayan babasına güven duymayı öğreniyor. Kurs hocası babasının sırtına uzanmasını istiyor Randall’dan. Bu esnada babasından şınav çekmesini istiyor ve ona sorular soruyor bir ömür oğlunu şimdiki gibi sırtında taşıyıp taşımayacağına, onu güçlü bir adam yapıp yapmayacağına, dünyada olup olabileceği en iyi adam olması için çabalamaya hazır olup olmadığına ve acıtsa bile ağır yüklerini kaldırıp kaldırmayacağına dair. Dizinin en önemli anlarından biri bu ve bocalayan ve rol model arayışı içindeki bir çocuğun babasına ve dolayısıyla kendine güven kazanmasına şahit oluyoruz. Her zaman biraz daha acıklı olan baba oğul hikayelerinin ağırlıklı olduğu bir dizi ”This is Us”. William’sa günümüzden yirmi küsur yıl önce, oğluyla kavuşacağı anın hayalini kurarken bir anda hevesi kursağında kalıyor. Oğluna yazmış olduğu şiirleri çekmecesinde, Rebecca’nın onunla görüşmesini sakıncalı bulduğunu belirttiği mektubunu gözyaşları içinde okuyor yatağında gözyaşları yanaklarından süzüle süzüle…

images-30

images-28

ch1elwqtiqgisrxllzzneg-n5s3vvynqul_ihx3daowyirenntaij8ejq1jz6_choe16_tply6ua14xnuvwp_uaciczikamvkqihju6_w512-h288-nc

”Senaryo elime ulaştığında ilk yaptığım bana hissettirdiklerini resmetmek oluyor. Son oyunum hayatla ilgili ve hayat renklerle doludur. Her birimiz gelir ve resme kendi rengimizi ekleriz. Her ne kadar çok büyük bir resim olmasa da bir şekilde sonsuza dek her yönde devam ettiğini anlamanız gerek. Ebediyet gibi. Bu o türden bir hayat. 100 yıl önce hiç tanımadığım adamın teki bu ülkeye elinde bir bavulla gelir. Onun bir oğlu olur. Oğlunun bir oğlu olur ve ben olurum. Bu yüzden başlarda resmi yaparken düşünüyordum ki, belki de burası o adamın resimdeki bölümüdür ve sonra burası da resmin bana düşen bir bölümüdür ve düşünmeye başladım ya hepimiz bu resimde bir yerlerdeysek veya biz daha doğmadan bu resmin içindeysek? Ya öldükten sonra da içindeysek? Ve durmadan eklediğimiz resimler birbirlerinin üzerine sürekli ekleniyorlarsa ta ki sonunda biz artık farklı renkler olmayana dek? Biz bir resim olana dek. Yani benim babam artık bizimle değil. O hayatta değil ama bizimle. O her gün benimle. Hepsi bir şeklide uyuyor. Hayatlarımızda sevdiğimiz insanlar bir şekilde ölecek. Gelecekte, belki yarın ya da yıllar sonra. Biri öldü diye sırf onları artık göremiyorsunuz ya da konuşamıyorsunuz diye bu hala onların resimde olmadıkları anlamına gelmez. Mesele budur belki de. Ölmek yok. Sen, ben ya da onlar yok. Sadece biz varız. Ve bu dağınık, çılgın, renkli, büyülü şey başlangıcı ya da sonu olmayan bir şey. Bence bu biziz.” Kevin

This Is Us - Season 1

 

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

ÜRGÜP :

12 02 2016 - 1

Ürgüp’teyim. Ülkenin en turistik ve dolayısıyla en kalabalık olması gereken bölgesinde hemen hemen hiç turist yok. Yollar boş, ara sokaklar ıssız, oteller kapalı. Yıllar önce bir günde kalkan balon sayısını düşünüyorum da, şimdi tek tükler. Kriz, savaş, kaos, geleceğin belirsizliği, patlayan bombalar son derece cazip fiyatlarla Türkiye’ye gelen yabancı turistin ayağını kesmiş. Eskiden de bombalar patlardı bu ülkede. Ama bu kadar sıklıkla olmazdı. Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’den sonra tehlikeli olarak kabul edilen bir ülkede yaşamanın verdiği sıkıntının, hassas dengeler üzerine kurulu ülkenin can damarlarından biri olan turizmi nasıl etkilediğine kendi gözlerimle şahit oluyorum. Avrupalı turist az. Rezervasyon iptalleri var İstanbul’daki saldırıdan sonra. Çinlilerin bayramı da bitmiş. Sezonu kapatmış esnaf çaresiz. Bu sene tatil planı yapacaksanız, buralara gelin. Anadolu başkadır gene de. Kapadokya bölgesindeki enteresan doğayı bulamazsınız başka yerde. Her yeri kendine özgüdür. Her sokağından, tüm yerleşim bölgelerinden ayrı bir güzellik çıkar. Bir yere gidecekseniz, buraya gelin. Taş evlerde kalın. Atv’lere binin, at sürün kovboylar gibi, güzelim şaraplarından için. Kapadokya bölgesi ve Eski Mardin insanı allak bullak eder. Türkiye’de eşi benzeri yoktur. Mardin için, tüm GAP için-Gap turları yapardı eskiden turizm firmaları bundan çok da uzak olmayan tarihlerde, bir projeymiş cidden kolaylıkla harcanabilen- yanlış politikacılar, kötü niyetler, misillemeler… Şu geldiğimiz noktaya bak! Gel de şu halimize bak!

20160113_153038

20160113_144516

20160113_151205

20160113_144408

20160113_151459

Ürgüp Öğretmenevi’ne giriyorum. Güzel, eski bir taş bina. İçerisi bomboş. Kimsecikler yok. Çay var mı diyorum usülden çalışanlara. Demleriz diyorlar kibarlıktan. Düşünün. Lokantalar boş. Öğle arasını da geçtiğinden memur ya da banka personelinin gelme ihtimali de yok. Kalamayacak olsam da gece hayatı olduğunu bildiğimden soruyorum esnafa, nasıl acaba gece hayatı diye. Kayserililer bitirdi diyor bir tanesi. Kayserililer buraya gece hayatına mı geliyorlarmış diyorum. Olanca ciddiyetleriyle kafalarını sallıyorlar. Kayserililerin bu bitirme işi hakkında bir fikrim olamıyor yazık ki. Ayrıntıları duymak istediğimi de sanmıyorum zaten.

20160113_153629

20160113_145019

Elinde bir büyük Divan-ı Kebir misali kitap olan İngiliz bir kadın ve ben yabancısıyız buraların. Dışarıdan şaşkın ve bakımsız görünüyoruz. İkimizin de botları toz içinde. Saçlarımız papaz gibi. Onun yüzü sapsarı, benimkisiyse kirece bulanmış gibi. Kadın benimle ilgilenmiyor. Ben onunla ilgileniyorum ya! Yine de garipseyerek bakıyor bana. Hiç alışılageldik bir durum değil sanırım buralarda son günlerde bir başına dolaşan turist kadınlar.

AVANOS :

20160113_165338

Her defasında en az ya da hiç miktarlarda gezi programıma dahil ettiğim Avanos’tayım nihayet. Galiba şu çanak çömlek meselesi hiç ilgimi çekmediğinden böyle. Hiç ama. Avanos’a hava kararmak üzereyken geliyorum ve hava buz gibi. Ayaz mı çıktı ne? Köprüden geçiyorum önce sallana sallana, Kızılırmak’ın üzerinden. Karşı taraftaki pastaneler bomboş. Otursam iyice geç olacak, dükkanlar kapanacak. Gözümün önünden şuruplu ağdalı hamur tatlıları ve üzerinden çikolatalı soslar akan, karnı kremalı yuvarlak pastalar geçiyor. Soğukta insanın canı hep tatlı istiyor. Hevesimi sonraya saklıyorum. Çarşının içine yöneliyorum. Chez Galip’in önünde buluyorum kendimi. Yıllar önce atölyesine gitmiştim Malezyalı bir çiftle. Şimdi onun yeğeni olduğunu söyleyen Mustafa var dükkanda. Saç müzesini gezdiriyor bana. Odalar odalar içinde tavanlara, duvarlara asılı rakamla on altı bin olduğu söylenen ve her geçen gün bu rakamı geçen saç uzantıları ve üzerlerine yapıştırılmış notlar çıkıyorlar karşıma. Adını, soyadını, uyruğunu, telefonunu, mail’lerini bırakmış kadınlar. Alt katlarda yer alan ruhsuz odalara ruhundan bir tutam katmış dünyanın dört bir yanından gelmiş kadınlar. Bir yandan ürkütücü görünüyor yıllanmış saçlar, bir mağaranın içinde yıllar yıllar içinde oluşmuş sarkıtları andırıyorlar bu halleriyle. Her saç bir hayat ve üzgün bir kadınla, ileriyi gören bir adamın aklı, burada, kadınlardan olma sessiz bir dünya yaratmış. Ben de bırakıyorum bir tutam saçımı Avanos’ta Chez Galip’e. Pittsburgh’da Kuzuların Sessizliği’ndeki Buffalo Bill’in yaşadığı yeri anımsatan ama aslında hiç var olmamış ünlü bodrum katını andırıyor burası her haliyle.

20160113_170958

20160113_172748

Karanlık çöküyor iyice ve insan ürküyor bir anda sokaklarda bir başına. Bir kadın sesleniyor arkamdan. Sonra daha yüksek sesle, derken daha da yüksek sesle. Durak çıkıyor karşıma. Orada da bir adam. Mahallenin delisine çatmışsın diyor. Gelme diyor kadına. Kadın geliyor daha hala arkamdan. Beni bir arabaya bindiriyorlar. Kadın arabanın arkasından da geliyor, hala daha nereye gidiyorsun diye diye. Avanos’un delisiymiş. Deli sever beni diyorum kendi kendime. Unutmuşum çoktan.

19 02 2016 - 1

GÖREME :

Sabahın çok da erken olmayan ama erken bir saatinde buradayım. Saat dokuz buçuk. Ben buradayım da, herkes nerede? Koreli bir çift var hemen önümde. Başka da bakıyorum da hani sağıma soluma, kimsecikler yok. Kimi esnaf daha dükkanını açmamış bile. Üç tane yavruluktan çıkmış, büyümüş kocaman olmuş kedi var bir dükkanın önünde aynı paspası barış içinde paylaşan. Çok ciciler. Pek şekerler. Sadece bakıyorlar gelene geçene hiç istiflerini bozmadan. Gelen geçen de fazla olmadığından, bana da poz veriyorlar iki arada bir derede. Teşekkürler.

2016-01-31 20.08.54
Aynı Paspas’ın Çocukları
20160114_111231
Koreli Çift

Koreli çiftle rastlaşıp, birbirimizi anlamadan konuşuyoruz. Bu genellikle şöyle olur: sen bir şey söylersin, karşı taraf başka bir şey anlatır ve hoşça kal diyerek vedalaştığınızda aklınızda kalan bir şey yoktur. Ne aydınlanmışsınızdır ne de karşı tarafı aydınlatabilmiş. Suretleri silinir kolaylıkla gözünüzün önünden. İşte öyle bir ayrılış oluyor bizimkisi de.

Bugün Cuma ve Cuma hutbesi veriliyor. Ağzım bir karış açık, dinleye söylene yürüyorum kendimi kaptırıp. Hayır bugün cuma değil, verilen de cuma hutbesi değil. İmam almış eline mikrofonu konuşuyor. Mevzusu ise şu: “Müminler, inananlar vazgeçin şu zinadan”. Sonra da uzuun uzuun Allah-u Teala’ya bağlıyor mevzuyu. Yatay bir soruna dikey bir çözüm getiriyor kendince. Çok başarılı bir hatip ama saçmalıyor. Her yerden şehit haberleri gelirken, canlı olduğunu sanan cansız bombalar ülkende cirit atarken, insanlar birbirine düşmüş, mezhep ve etnik kimlik ayrımı yapılırken, millet gırtlağına kadar borç içinde yüzerken, ne zinası? Kime ne milletin yattığı yerden? Her yer çok ağır bir mutsuzluk ve belirsizlikle horlandıkları topraklarda zencinin zencisi olarak yaşamaya çalışan mültecilerle dolmuşken, ne zinası böyle bir günde söyle akılsız adam. Alan razı, veren razıysa Hocaefendi, sen fazla fazla takılma bu mevzulara. Pompei değil burası, Caligula değil bu halk, bu insanlar. Ne kadar boş tüm bu yobazlıklar. Tecavüzlere, kadınlara dayağa sesiniz çıkmaz ama kolay kolay.

Göreme Açık Hava Müzesi’ne gelmeden kafelerin ve hediyelik eşyaların olduğu dükkanların arasından geçiyorum. Bir anda bir dükkan sahibi çıkıyor karşıma. Adam bana duyup duymadığımı soruyor. Duydum diyorum. Meğer Nevşehir Merkez Camisine bağlanıp, oradan da hoparlörlerle naklen yayın yapıyorlarmış tüm ilçelere, köylere. Allah’tan bu saçmalıklardan anlamıyor turistler. Yerli halkın damarına basıyorlar ancak. Böyle günde olur mu böyle vaaz diyor. Milletin oğlu ölmüş gitmiş, ölüsünü yıkamak cenazesini kaldırmak peşindeyken nedir bütün bu saçmalık? Sıcak şarabım var diyor. Dönüşte uğrarım diyorum ben de.

20160114_110557

20160114_112140
Manşet girin

20160114_114120

28 01 2016 - 1
Göreme Açık Hava Müzesi

Açık hava müzesindeki her bir kiliseyi ziyaret ediyorum tekrar tekrar. Kültür Bakanlığına bağlı görevliler var her yerde, olası fotoğraf çekimlerini engellemek için kendi paylarına düşen kiliseyi bekliyorlar. Kimi görevli yasak bizim bilgi vermemiz, audio alsaydınız diyor. Haklısın ama teorik bilgi her yerde varken, senin kelimelerin kaçıyor, bir bilsen. Unesco Dünya Miras Listesi’nde yer alan açık hava müzesinde manastır hayatına şahitlik ediyorsunuz gezdikçe. Vadi manzaralı kiliseler ve şapellerle bezeli alanda erken dönem Ortodoks Hıristiyanların hayatına tanıklık ediyorum yüzyıllar sonra. Kullandıkları boyalar her nasılsa bozulmamış, gelmiş bugünlere kadar. Görevli günümüzün plastik duvar boyalarıyla karşılaştırıyor zamanın malzemelerini, beni de bir gülmedir alıyor. Plastik satenlerle boyanmış fresklerin halini düşünüyor insan. Olmayacaklardı o zaman şimdiye tüm bunlar. Müze kapsamında, Kültür Bakanlığına bağlı harika hediyelik eşyalar satılan bir mağaza var burada. Onu da gezip ayrılıyorum müzeden. Çıkışta fotoğraflar çekiyorum. Aşırı soğuktan ne yaptığımı bilmez halde çektiğim rastgele karelerden birine takılan, cinsiyeti belirsiz bir insanın soğuğa karşı aldığı önlemlerle objektifime yansımış haline bakıp da korkmayın sakın. Mevsim normallerinde seyreden havalarda ben de objektiflere yansımasam da aşağı yukarı bu hallerde dolaştım durdum. Hayatımda yemediğim tatlıyı da bu bölgede yemişliğim var.

20160114_124253 (2)

20160114_113521
Doğal Kapalı Otopark

Geldiğim yoldan dönüyorum tekrar. Beş tane tur otobüsü var araç yerinde park edilmiş olan. Müzeye gelmeden konuştuğum cafe sahibiyle karşılaşıyorum. Giderken masada bıraktığım biracı ve tembel Alman’ı buluyorum içeride. Soğuktan buraya sığınmış turistler, divanlarda büzüşmüş oturuyorlar. Biracı, tembel ve tombiğin yanakları al al olmuş alkolden, hem de sobanın sıcağından. Biraya devam. Bense sıcak şarap söylüyorum. O kadar iyi geliyor ki, içim ısınıyor. Dünyayı kurtarmaya hazırım diyorum kendi kendime. Dünyanın hele de benim tarafımdan kurtarılmak konusunda çekimser kaldığını düşünüyorum. Hiç ses etmiyor bana.

Kafeyi işleten iki kişiyle Almanya ve Hindistan’dan gelmiş turlar gidince konuşabiliyoruz nihayet. Onlara şarap on beş bana beşmiş. Malum euro şu kadar, dolar bu kadar, sosyal devlet onlarda, bizim olay bambaşka. Ödesin bakalım canlar. Doksan dokuz euro’ya geliyorlarmış buraya adam başına, tur kapsamında-söyleyenlerin yalancısıyım. Hava bedava, su bedava. Arada canlı bombaların hedefi olsalar da, biz her gün yaşıyoruz aynı korkuları kalabalıklara karıştığımızda.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: