ONCA MUTSUZLUK VARKEN: Sayfa254-256 /”Sitem” bölümünden, Emsal’in aklından:

onizleme - meric aksu kapak 6

Deli gibi içtim. Zaten canım sıkkındı. Babama, Uğur’a, anneme, kendime.. Gözümü açtığımda yerdeydim, otel odamdaki. Aradaki kopukluklar olmasa filmi birleştireceğim ama tam olarak hatırlayamıyorum. Kordon’da oturmuş içiyordum. Viski söyledim. Sonra açık bir bar buldum. Orada da içtim. Bir adam geldi karşıma. “Nen var?” dedi. “Kara safram var benim” dedim. “Çok içiyorsundur, ondandır,” dedi. Sonra “O nedir?” dedi. “Melankolim var benim,” dedim. Baktı ve anlamadı. Sonra ben gene içtim. Sonrası yok. Kopuk. Sadece bir an bir müzik sesi duydum. “Yapayalnız dolaşırken, unutmaya çalışırken, unutama beni” diyordu. Sonra aklıma geldin işte.. Aklımın yerinde olduğu zaman değil, aklımı ararken geliverdin öylece.. Senin de ben gibi için yansın Uğur. Bir şehrin kaçağı olmak neymiş gör. Ben herkesi ya kaybettim, ya terk ettim. Sevdiğim şeyleri kaybetmemden değil huysuzluğum. Beni seven şeyleri kaybettiğimden ağlıyorum. Küçükken annemin kardeş ısrarlarımı bastırsın diye aldığı küçük finomuz arabanın altında kalıp ezildiğinde de çok ağlamıştım. Beni seven minik köpeğim yoktu artık. İnsan en çok sevildiği zamanları unutmuyor ve içimizdeki küçük çocuk asla ölmüyor. Ebeveynleri onları dövse de, onlara sövse de gene bağır çağır onlara koşuyorlar, onların adını sayıklıyorlar. Saf sevgi böyle bir şey. Sevmek böyle bir şey. Sevilmeyi istemek böyle bir şey. Bir gün gelecek ve ben tekrar seveceğim. Sevilmeyi istemeyi bırakıp daha çok ben seveceğim. Ama bu sefer çok başka seveceğim. Çünkü sevmenin ne demek olduğunu daha yeni öğrendim. İşte o zaman yan sen. Gün gelir sen benim izlerimi takip edersin serçeler gibi. Fotoğrafım çıkar bir gün bir yerde aniden karşına uluorta, sen hiç beklemezken. Bir şey çağrıştırır beni sana, çarpılırsın bir anda. Adıma benzer bir ad, tenime benzer bir koku.. Bir gazete köşesindeki haber getirir beni aklına. Pişman ol o zaman e mi? Gölgem değil, özlemim avutsun seni gittiğin yerlerde. Aşkın ve tutkunun ne olduğunu anla o zaman. Beni anarken düşündüğün kelimeleri kimin için söyleyebildin bir daha? Hiç kimse. Çünkü onlar yoktular ve senin zihnin her nasılsa hep benimle dolu, tıpkı benimkinin olduğu gibi. Anladın mı şimdi benim ne çektiğimi? Nasıl bir çile olduğunu bunun? Çilehane böyle bir yer işte. Acını çekiyorsun sessizce, kendi kendine. Sükut ondan altın. Kelimeler ondan boğazında dizili. Kalbin ondan ağrıyor. Beynin ondan yorgun. Gözlerin ondan çakmak çakmak. Ondan hissizsin böyle ben hariç her şeye ve herkese. Zihnin tek seninle konuşuyor ve aklın yerinde. Aklını bir başka yerde bırakmanın imkanı yok bunca severken, bunca isterken. Akla hıyanet sana ihanet demek. Yapar mıyım öyle bir şey, hiç unutur muyum ben seni, siler miyim her şeyi? Ama sen kim olursa olsun herhangi birini koy yerime. Dayanmaya çalış ona. Konuşmalarına dayan, sevimsiz sevimliliğine katlan, vakit öldür onunla. Dünyanın zamanı var bak önünüzde. Geçmez olur durur o zaman, sen kendin olmaktan vazgeçip daha az sevmeyi kabullendiğinde. Önündeki küçük bir umut yerine seni azaltanı seçmek ne acı. Ben denedim ama beceremedim seni sevmemeyi ya da bir başkasını yerine koymayı. Bir köşede duruyordun her zaman. Evliliğimde, ilişkilerimde. Atamadım bir türlü seni içimden. Sessizlik o zaman kıymetli oldu ama sensizlik dünyayı çekilmez kıldı. Bunca çok sevmek nereden geliyor, bu kadar çok sevgi sözcüğü neredelerdi onca yıldır ve ben seni neden aklımdan çıkartamıyorum hala bilemiyorum ama biliyorum ki ben o yollardan çoktan geçtim. Sense kalbimin haritasını çıkarmaya çalışırken kafi gelecektir bir kadeh; orada dur ve bul beni ve ağla sonra arkamdan her yudumunda. Çığlığını bir ben duyayım, sen hayal edemesen de gözyaşların avucumdayken. Yan sen kavrulana kadar ve kimselere bahsedeme benden, bir kez bile anamaz ol adımı herkes içinde. Cezan olsun adım. Cezan olayım ben senin. Cezamız olsun evren denen bu mezarlık. Zamansız bedduaların, beklenmeyen ahların karşısında durayım çırılçıplak. Razıyım ben bunlara. Ölüm kaşla göz arasında. Bak aradaki mesafeye ne kadar kısa. Ya bana bir şey olsa? Ya ben ölüversem Uğur bir anda? Üzülmez misin o zaman? Çünkü bu dünyada bilmeden yaşayanlardan ve bilerek yaşamaktansa, düşünüp yazdıklarını yaşatanlar var. Sen ve ben hangisiyiz söyle bana? Ben kaderin önüne çıkmaya karar verdim sonunda. Savaş onunla benim aramda. Önsözü olmayan hayatımın sayfaları karşısında, onun kehanetleri var sadece. Sen neredesin, ne ile meşgulsün şu an bilsem! Yoksa kendi kaderinden de mi kaçıyorsun köşe bucak?

ANKARA MERKEZ, KORDON ENFES

image
PAWEL KUCZYNSKI

HARZEM:

Tatlı tatlı uyurken uyandırılmam kabahat. Güzel güzel rüyalar görürken uyanmakta direnmem üzerine dürtüle dürtüle sarsıntı oluyormuşçasına kartal pençelerini yakamda hissedip, iliştiğim pis kanepenin üzerinde yarı mahmur çoğunluk şaşkınlıktan öfkesiz oturur hale getirilmemse en büyük ayıp. Tüm bunlara gıkımı çıkarmadan boyun eğip, kuzu kuzu müdürümün peşi sıra verilen adrese gitmek üzere bindiğim aracımın sirenlerini açıp yola koyulmamsa tam dört dakika. Bravo bana. Evet yanlış anlamadınız. Tam dört dakika içerisinde Ankara’dan nakil için Numune’den alacağım hasta ve hasta yakınını, evine kavuşturmak üzere yola koyuldum bile. Neye seviniyorum söyleyeyim. İzmir’e gidecekmiş hastam. Kordon’dan geçeriz belki, yine. Bir kez daha hasta getirmiştim buraya. Ramazan’dı ve akşamdı. Gavur dedikleri kadar var demiştim içimden. Bir masa boş yoktu, herkes demleniyordu. Bir garip hissettim kendimi, sormayın. Sanki gurbet gibi, Yunan’a, Alamanya’ya geldim sanmıştım. Masalarda tek erkekler olsa iyi, kadınlarda içiyordu ya arkadaş, pes. Kadın kadına gelmişler, rakı sofrasına kuruluvermişler. Bir süs bir püs. Aklım çıktıydı valla. Bizim hanımı düşündüm de, namazında niyazında, çoluğun çocuğun peşinde. Gelse bir, bir görse şurayı şöyle başı seccadeden kalkmazdı, inanın öyle. Bizim oralarda otuzundan sonra içene pek iyi gözle bakmazlar. Maşallah burda bastonunu kapan da gelmiş, diplenip durur ya! İçeceksen ya pavyona gideceksin, ya gazinoya. İzmir’in maşallahı var; her yer pavyon, her yer gazino. Allah korkusunu geçtim, insan canına kıyar mı bile bile, pes. Atalarımız en güzelini demiş. Teneşir paklar böylesini. Teneşire sırtını vermeye gör gerçi, ondan öte ne avuntu ne teselli… İzmir’in, İzmir’linin gamı tasası bana düştü sanki. Benim işim var. Görevimi yapayım hayırlısıyla, bir çıkayım işin içinden alnımın akıyla, yetiştireyim hastamı sağ salim evine yuvasına, vız gelir ötesi bana. Vereceğin olsun bir bardak çay, ey Kordon bana. Şu sirenleri açayım da çekilsinler bir kenara.

BORA:

İlk geldiğimde ne heyecan vardı üzerimde anlatamam. Gıpta gıpta, ölcektim şoförlere. Nasıl olmasın ki? Ne Mercedes, ne BMW, ister olsun Ferrari; sireni açtığında önünde duracak bir babayiğit ara da, bul. Bir görseniz nasıl kaçıştıklarını, can havliyle yol açtıklarını! Düşünün bir, adam üçüncü şeritte basmış gidiyor. Yanında oturan kız arkadaşına cakasını atıyor. Müzik son ses, havalar bin beş yüz. Ama bir şeyi hesaba katmıyor bizimkisi. Bizi. Bir anda düşüveriyoruz önüne, pardon arkasına. Gazı körüklüyor bizim abi, ensesindeyiz bir anda. Sanki dönse baksa, bir nefes kadar yakınız o anda. Bir panik, bir telaş kaplıyor içini, dışını, her yerini. Yanındaki havalıyı, cıstak müziği gözü görmez oluyor. Kendine yer arıyor sanki yağmurda bir saçak altı ararcasına. Bir boş bulsa, derhal geçecek. İyisi mi gazı körüklüyor o da. E haliyle biz de. Onu asıl mahveden hiç bitmeyen siren sesleri oluyor. O kadar pişman ki şu an bulunduğu konumdan, bu sıkışmış halden ve hayatından, ensesinden soğuk terler başladı bile akmaya. Bitti mi aşna fişneniz? Kısa sürdü galiba, sayemizde? İşte ben bu hali çok seviyorum abi. Hah sonunda bir arabalık yer buldu kendine. O ikide, biz üçüncü şeritte. Manevi tatmin diyordu bir uzman. Her tür tatmin  tam gaz şu an. Sanki Ferrari benim, bense Ferrari. Öyle bir his ki, anlatamam.

Şansıma İzmir çıktı bu arada. Ne sevindim anlatamam. Kızıyla meşhur şehre gidiyoruz. Akşamına bi Kordon yaparız artık. Şehir dışına ilk verişleri değil. Daha önce Mardin yapmıştım, Lice’ye cenaze taşımışlığımız var, Çorum Çankırı desen kalbim sıkışır zaten. Ankara’da elini atsan Çorum, Çankırı, Yozgat ve Niğde’li. Bir numarası yok ki çevre illerin. Aynı kültür, benzer kızlar.

Mardin uzak olunca ev sahibi bir gece misafir etmişti bizi de. Sabahına çan sesleriyle uyanmıştık. Ohhh Almanya’ya, Yunanistan’a gelmiş gibi olmuştum. Değişikti herşey etrafımdaki ama o zamanki şoför abi bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı. Hemen camiye koşmuştu. Lice’ye götürdüğümüz vardı bir de, cenazeydi ama taşıdığımız. PKK’lıymış sonradan öğrendiğimize göre. Aman Allah bir gittik ki duyan indi yola tek kat, sanki tek göz evlerinden. Bir ağıt bir cıngar. Salladılardı koca ambülansı. Sanmıştık yıkılıverecek. Korkuyla bakmıştık birbirimize. Salavat çekmişti abi korkudan. Bizi dağa kaldıracaklar sanmış sonradan dediğine göre. Bir bakmış bana sarı saç mavi göz, kendi de açıkça tenliydi; oradan hesaben hiç olmadı öldürür bunlar demiş kendi içinden. Sonradan öğrendim zılgıtmış çektikleri, böyle apaçiler gibi. Zılgıtı çekmek oradan geliyormuş. Biz de vahşi kovboylar olarak son bir kez atımıza atlamadan evvel, su içmek için bizi gönderdikleri çadıra girmiştik de, bizim abi gene zor kaçtıydı içeriden. Su bile içmemişti, zehirlemesinler diye. Her yer PKK bayrağı, asılıydı Abdullah Öcalan posterleri. Ben de tırstım da belli etmedim. Bir de çok susamıştım, gözüm görmedi ötesini. Çıktığımda ise hiç bizim oranın insanına benzetemediğim kadınların yüzlerine gözlerine bakmıştım uzun uzun. Acayip şekiller çizmişlerdi yüzlerine gözlerine. Askerlikte buralara düşmeyeyim de, gördük yeterince. Ama İzmir olur mesela. Ohh kızlarrr..

SEÇİL:

Kurtuluyorum nihayet başşehrinizden. Baş muhafız gibi oldu ama öyle. Bakın bakın dur, bir gördüğüm Anıtkabir her yerden. Onun dışında her yer aynı gibi geliyor. “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı”, “Orman ve Madencilik Bakanlığı”, “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı”, “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”. Her yer kurum, kuruluş, resmi bina, gökdelen. İsimlerse hep çifter çifter. Bu şehir tek olmayı kaldırmıyor pek. Hep bir çiftinin olması gerek. Başına bir er gerek, sonra da gökdelenlerin içindeki daireler gibi bir sürü çocuk gerek. Anadolu demek çocuk demek. Anadolu erkekliği çağrıştırıyor her daim. Kalabalık olmayı, sürü olmayı getiriyor beraberinde. Burası erkek egemen bir toplum, yaşamak zor kadın başına. Kışın karı bitmiyor, yazın denizsizlikten sevimsiz oluveriyor. Bense burada yönümü bulamaz oldum. Bir dolmuşa biniyorum, bir bakıyorum ki yanlış taraftan binmişim. Geçiyorum karşıya. Her yer aynı gibi geliyor. Fark yaratacak bir obje bulamıyorum. Alışmışız İzmir’de denize göre yön bulmaya. Denizi geçtim, bir su birikintisine razı oluyor insan ama tek gördüğüm yağmur yağdığında yerde oluşan birikintiler oluyor. Kırıntılara razı olurmuş bazen insan. Yağmuru da az buraların. Çiftçi dertli. Yağmur duasına çıkmışlar çoktan. Bahar  yağmurları gerek ürünlere. İzmir’de yağmur kıyametmiş, duyduğuma göre. Burada yağdı da nasıl yağdı bir sorun hele. Usturuplu yağdı. Hani derler ya donuna kadar ıslandı, burada mümkün değil onca ıslanmak. Bulutlar birikse de, bir ağırbaşlılık var yağdırırken üzerimize. Kızılay’ı da bir, Bakanlığı da. Tunalısı’da, Bahçeli’si de. Bir mangal kültürü var sormayın gitsin. Gölbaşı’na gidince insanın mangal ihraç edesi geliyor. Yelle yelle, pişir kömürde. İçki de yasak. Burada içmek yasak gibi bir şey zaten. Kızılay’da gördüklerimden sonra içmesinler zaten. Adamlar normal boylarda etek giymiş kızların bacaklarına öyle bir bakıp, öyle laflar atıyorlardı ki, o adamlar içmesinler zaten. Rezillik olurdu hepten. Altı üstü bacaktı işte. Adamlar nerelerden gelip, indilerse şehre, bir çift bacak uğruna girilmedik günah, edilmedik küfür bırakmadılardı. Bunları içkili düşünün bir de.

Ankara’da ya taksiye bindim, ya yürüdüm o sevimsiz günden sonra. Halk otobüsünde ön koltukta gidiyordum hiç unutmam. Meğer bindiğim otobüs Sincan tarafından geliyormuş. Yanımdaki adam her durakta dura dura akşamı ettiniz demişti şoförün yanındaki adama. Eli alçılı olan; esmer tenli, uzun boylu, korkutucu bir tarafı olan bir adam idi, bir anda hem de alçılı eliyle atarlanıvermişti de az evvel bağıran adamın sesi bir yerlerine kaçmıştı anında. Bense mum gibi iki adamın ortasında kalakalmıştım bir başıma. Eli alçılı olanın öfkesi tok bir sesle çıkıvermişti ortaya. Gregor Samsa olmamıza ramak kalmıştı iki yolcu olarak sindiğimiz köşelerde. Dedim ya hırt hırt burada erkekler. Çarpsa yapıştırıverecek gibiler. Allahtan bizim şoförle, yardımcısı iyi insanlar. İyi niyetliler. Elleri de çabuk. Tam beş saatte getirmiyor, uçuruyorlar adeta. Emniyet şeridinden, üçüncü şeride yüz seksen derecelik açıyla geçiyoruz her seferinde. Nihayet giriyoruz İzmir’e. Kordon’dan geçmek istiyor şoför. Aylardan mayıs, günlerden cuma. Saat akşamın yedisi. Zıplaya zıplaya geçiyoruz kayrak taşlarının üzerinden. Çocuk çimenlere yayılmış kah bira içen, kah sohbet eden gençlere bakıyor gıptayla ve engel olamıyor kendine. “Çimenleerrrrr!” diyor. Aralarında olmak için canını verecek çocuk, öyle böyle değil o çimenler. Üniversite okumak istediğini söylüyordu, İzmir’i yazmaya karar veriyor derhal. Biz şoförle konuşuyoruz.
-“Bu ikinci ayak basışım İzmir’e(sanki düşman işgalinden kurtarmaya gelmiş gibi konuşuyor), Ramazan’dı öteki geldiğimde. Kimsenin Ramazan mamazan dinlediği yoktu. Herkes oturmuş içiyordu. Burası hep böyle midir?”
-“Böyledir ya, kimse kimseye karışmaz. İster içersin, ister ister(burada doğru kelimeyi arar gibidir) işte içmezsin. Kimse kimseyi yargılamaz.”
-“Anladım.”
Aynı anda aynı görüntüye takılır ikisinin de gözleri. İkisi de çok kilolu ama mini kot etek giymiş ve kilodan bacakları ayrılmış kızın süt gibi bacaklarına bakarken bulurlar kendilerini. Adamın ağzı belli etmese de bir karış açıktır. Alay konusu edip, belki de yargılayacağı manzara ortam içinde kaynamıştır. Sadece bakar. Yorumsuz. Ben de. Yorumsuz.
-“Dışarıdan buraya gelen ne yapar buralarda?”
-“Kastettiğiniz gecekondularsa eğer İstanbul ve Ankara’dan farklı olarak buradaki gecekondular şehirle içiçe olduğundan ve insanlar kolaylıkla şehrin kalbine inebildiklerinden, bir süre sonra şehre, insanlarına uyum sağlar, değişir ve evrilirler. O çimenlerde de türlü çeşitli genç var. Örtülüsü, örtüsüzü, mini eteklisi, Kürdü, Lazı, Göçmeni; gidip bir sorsanız memleketlerini, farklı farklıdır. Ben de İzmir’li değilim. Kim İzmir’li gidip sorsanız, bulamazsınız. Eğer bir kirleten, dokusunu bozan biri varsa onlardan biri de benimdir. Ben de işgal ettim bu şehri, kirlettim çöpümle, işgaliyetim kapladığım kütlemden çok, varoluşumun sıkıntısının tezahürü olan saplantılı düşüncelerim kaynaklı oldu. Bir günah gibi, bir gölge gibi çöktüm üzerine. Dışın dışı var. Dışın dışı değildik ama dıştım işte neticesinde. Hep de öyle kaldım. Bana bulaşmayın, ne yaparsanız yapın diyen bir şehrin her gün ırzına geçenlerden biri de ben oldum.”
-“Estağfurullah.”
-“Ama öyle. Yirmi sene öncesini hatırlarım Kordon’un. Denize bir adım mesafeydi buralar. Şimdiyse kilometrelerce çimen. Hoş mu sizce? Nüfus artışıyla dokusunu bozduk buraların. İnemez olan iner olsun, kendine yer açsın diye denizleri doldurduk. Yaşlılık böyle bir şey işte. Geçmişi anar durursun her nefeste.”
Adam suçlanmıştır.
-“Biz Ankara’lıyız. Ankara, Çubuk. Kütük yani, Ankara, Çubuk.”
-“Nasıl bir şey oranın yerlisi olmak?”
-“İyi. Fena değil. Hiç düşünmemiştim ki ötesini. Siz nerelisiniz? Aslen?”
-“Fethiye’nin bir köyünden. Hangisi diye soracak olursanız, bilmiyorum bile. Ne garip değil mi? Bilmemek hiç geçmişi.”
-“Haritadan bulunur elbet,”
-“Bulunur ya, isterse yedi ceddini bulur insan. Yeter ki istesin.”

NURAN:

Bir ayak alçıda dönüyoruz bakalım gittiğimiz yerden. Güya eşi dostu görecektik. Güya gezecektik hesapta. Kısmetten ötesi yok derdi büyüklerimiz. Ne kadar haklıymışlar. Benimkisi de öyle oldu işte. Kıç üstü düşüverince yere, bir de bacağımı görünce ters dönmüş vaziyette, hapı yuttuğumu anladım o an, o yerde. Sanki bir başkasının bacağı idi yerdeki. İnsan yabancılar mı uzvunu? Benimki aynen öyle oldu. Tanıyamadım ayakkabı içindeki koca ayağı, siyah pantolon içindeki upuzun bacağı. Bir başkasının gibiydi. Sanki benim değildi. Sonradan sonradan baktıkça anladım ki, meğer benimmiş. Durup durur orada öylece. Biri alıp götürse beraberinde gıkımı çıkartamayacağım, o derece. Etraftan geldiler kaldırmaya ama nafile. Kalkıyorum ama durmam, hele ki basmam ne mümkün olduğum yerde. Kıyameti kopardım acıdan, esnaf çıktı meraktan Bahçeli’nin dükkanlarından. Bir akıl aradı da ambülansı, geldiler topladılar alelacele, soluğu aldım ben de Numune’de. Netice mi? Kalçama kadar alçı. İşte size netice. Kalkıp bir tuvalete gidemedim tek başıma. Verilmiş sadakam yokmuş anlayacağınız. Bu zaman zarfında yıkanamadan yattım hastane yatağında. Saçlarım yağmurda ıslanmış kedilerinkine döndü. Terden, pislikten, bakımsızlıktan, cefadan, korkudan, endişeden, çaresizlikten bir garip sokak kedisine dönüştüm bu kısa zaman diliminde. İnsan eti ağırmış. Doğruymuş. Hükümet gibi kadın derlerdi benim için. Gövdemin hakimiyetini kaybettim. Ne hükümet kaldı, ne de eski Nuran. Nuran’da, hükümette düştü bir anda, hem de Ankara’da. Rujsuz, pudrasız sokağa çıkmam vaki değilken, sanki bir gecede inivermiş buruşukluklarım ve bir anda ağarmış saçlarımla dört kişilik odada kalıverdim bir sürü kırığı çıkığı olan hasta kadınla. En kötü kokular ortopedi ve gastrolojide olurmuş. O da doğru çıktı. Yattıkça insan kurtlanır valla. Şu ayağım, bacağım bir toparlansın kurban kesip, dağıtacağım fakire fukaraya. Allah’ın adı düşmez oldu dudaklarımdan, dilimden. Aliterasyon yapar oldum sıkça, ne de olsa emekli Türk Dili ve Edebiyat Hocasıyım unutulmuş tarafından.

Off kaba etlerim. Takır tukur bir yerlerden geçiyoruz hiç bilmediğim. Dışarıyı görmek de mümkün olmadığından, nerede olduğumuzu sormalı çocuklara. Kordon’daymışız, doğru ya. Ben daha Uşak’a yeni girmişizdir derken, gelivermişiz Alsancak’a. İyi de ne işimiz var Kordon’da? Allah allah!

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑