ANKARA MERKEZ, KORDON ENFES

image
PAWEL KUCZYNSKI

HARZEM:

Tatlı tatlı uyurken uyandırılmam kabahat. Güzel güzel rüyalar görürken uyanmakta direnmem üzerine dürtüle dürtüle sarsıntı oluyormuşçasına kartal pençelerini yakamda hissedip, iliştiğim pis kanepenin üzerinde yarı mahmur çoğunluk şaşkınlıktan öfkesiz oturur hale getirilmemse en büyük ayıp. Tüm bunlara gıkımı çıkarmadan boyun eğip, kuzu kuzu müdürümün peşi sıra verilen adrese gitmek üzere bindiğim aracımın sirenlerini açıp yola koyulmamsa tam dört dakika. Bravo bana. Evet yanlış anlamadınız. Tam dört dakika içerisinde Ankara’dan nakil için Numune’den alacağım hasta ve hasta yakınını, evine kavuşturmak üzere yola koyuldum bile. Neye seviniyorum söyleyeyim. İzmir’e gidecekmiş hastam. Kordon’dan geçeriz belki, yine. Bir kez daha hasta getirmiştim buraya. Ramazan’dı ve akşamdı. Gavur dedikleri kadar var demiştim içimden. Bir masa boş yoktu, herkes demleniyordu. Bir garip hissettim kendimi, sormayın. Sanki gurbet gibi, Yunan’a, Alamanya’ya geldim sanmıştım. Masalarda tek erkekler olsa iyi, kadınlarda içiyordu ya arkadaş, pes. Kadın kadına gelmişler, rakı sofrasına kuruluvermişler. Bir süs bir püs. Aklım çıktıydı valla. Bizim hanımı düşündüm de, namazında niyazında, çoluğun çocuğun peşinde. Gelse bir, bir görse şurayı şöyle başı seccadeden kalkmazdı, inanın öyle. Bizim oralarda otuzundan sonra içene pek iyi gözle bakmazlar. Maşallah burda bastonunu kapan da gelmiş, diplenip durur ya! İçeceksen ya pavyona gideceksin, ya gazinoya. İzmir’in maşallahı var; her yer pavyon, her yer gazino. Allah korkusunu geçtim, insan canına kıyar mı bile bile, pes. Atalarımız en güzelini demiş. Teneşir paklar böylesini. Teneşire sırtını vermeye gör gerçi, ondan öte ne avuntu ne teselli… İzmir’in, İzmir’linin gamı tasası bana düştü sanki. Benim işim var. Görevimi yapayım hayırlısıyla, bir çıkayım işin içinden alnımın akıyla, yetiştireyim hastamı sağ salim evine yuvasına, vız gelir ötesi bana. Vereceğin olsun bir bardak çay, ey Kordon bana. Şu sirenleri açayım da çekilsinler bir kenara.

BORA:

İlk geldiğimde ne heyecan vardı üzerimde anlatamam. Gıpta gıpta, ölcektim şoförlere. Nasıl olmasın ki? Ne Mercedes, ne BMW, ister olsun Ferrari; sireni açtığında önünde duracak bir babayiğit ara da, bul. Bir görseniz nasıl kaçıştıklarını, can havliyle yol açtıklarını! Düşünün bir, adam üçüncü şeritte basmış gidiyor. Yanında oturan kız arkadaşına cakasını atıyor. Müzik son ses, havalar bin beş yüz. Ama bir şeyi hesaba katmıyor bizimkisi. Bizi. Bir anda düşüveriyoruz önüne, pardon arkasına. Gazı körüklüyor bizim abi, ensesindeyiz bir anda. Sanki dönse baksa, bir nefes kadar yakınız o anda. Bir panik, bir telaş kaplıyor içini, dışını, her yerini. Yanındaki havalıyı, cıstak müziği gözü görmez oluyor. Kendine yer arıyor sanki yağmurda bir saçak altı ararcasına. Bir boş bulsa, derhal geçecek. İyisi mi gazı körüklüyor o da. E haliyle biz de. Onu asıl mahveden hiç bitmeyen siren sesleri oluyor. O kadar pişman ki şu an bulunduğu konumdan, bu sıkışmış halden ve hayatından, ensesinden soğuk terler başladı bile akmaya. Bitti mi aşna fişneniz? Kısa sürdü galiba, sayemizde? İşte ben bu hali çok seviyorum abi. Hah sonunda bir arabalık yer buldu kendine. O ikide, biz üçüncü şeritte. Manevi tatmin diyordu bir uzman. Her tür tatmin  tam gaz şu an. Sanki Ferrari benim, bense Ferrari. Öyle bir his ki, anlatamam.

Şansıma İzmir çıktı bu arada. Ne sevindim anlatamam. Kızıyla meşhur şehre gidiyoruz. Akşamına bi Kordon yaparız artık. Şehir dışına ilk verişleri değil. Daha önce Mardin yapmıştım, Lice’ye cenaze taşımışlığımız var, Çorum Çankırı desen kalbim sıkışır zaten. Ankara’da elini atsan Çorum, Çankırı, Yozgat ve Niğde’li. Bir numarası yok ki çevre illerin. Aynı kültür, benzer kızlar.

Mardin uzak olunca ev sahibi bir gece misafir etmişti bizi de. Sabahına çan sesleriyle uyanmıştık. Ohhh Almanya’ya, Yunanistan’a gelmiş gibi olmuştum. Değişikti herşey etrafımdaki ama o zamanki şoför abi bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı. Hemen camiye koşmuştu. Lice’ye götürdüğümüz vardı bir de, cenazeydi ama taşıdığımız. PKK’lıymış sonradan öğrendiğimize göre. Aman Allah bir gittik ki duyan indi yola tek kat, sanki tek göz evlerinden. Bir ağıt bir cıngar. Salladılardı koca ambülansı. Sanmıştık yıkılıverecek. Korkuyla bakmıştık birbirimize. Salavat çekmişti abi korkudan. Bizi dağa kaldıracaklar sanmış sonradan dediğine göre. Bir bakmış bana sarı saç mavi göz, kendi de açıkça tenliydi; oradan hesaben hiç olmadı öldürür bunlar demiş kendi içinden. Sonradan öğrendim zılgıtmış çektikleri, böyle apaçiler gibi. Zılgıtı çekmek oradan geliyormuş. Biz de vahşi kovboylar olarak son bir kez atımıza atlamadan evvel, su içmek için bizi gönderdikleri çadıra girmiştik de, bizim abi gene zor kaçtıydı içeriden. Su bile içmemişti, zehirlemesinler diye. Her yer PKK bayrağı, asılıydı Abdullah Öcalan posterleri. Ben de tırstım da belli etmedim. Bir de çok susamıştım, gözüm görmedi ötesini. Çıktığımda ise hiç bizim oranın insanına benzetemediğim kadınların yüzlerine gözlerine bakmıştım uzun uzun. Acayip şekiller çizmişlerdi yüzlerine gözlerine. Askerlikte buralara düşmeyeyim de, gördük yeterince. Ama İzmir olur mesela. Ohh kızlarrr..

SEÇİL:

Kurtuluyorum nihayet başşehrinizden. Baş muhafız gibi oldu ama öyle. Bakın bakın dur, bir gördüğüm Anıtkabir her yerden. Onun dışında her yer aynı gibi geliyor. “Tarım ve Köyişleri Bakanlığı”, “Orman ve Madencilik Bakanlığı”, “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı”, “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu”. Her yer kurum, kuruluş, resmi bina, gökdelen. İsimlerse hep çifter çifter. Bu şehir tek olmayı kaldırmıyor pek. Hep bir çiftinin olması gerek. Başına bir er gerek, sonra da gökdelenlerin içindeki daireler gibi bir sürü çocuk gerek. Anadolu demek çocuk demek. Anadolu erkekliği çağrıştırıyor her daim. Kalabalık olmayı, sürü olmayı getiriyor beraberinde. Burası erkek egemen bir toplum, yaşamak zor kadın başına. Kışın karı bitmiyor, yazın denizsizlikten sevimsiz oluveriyor. Bense burada yönümü bulamaz oldum. Bir dolmuşa biniyorum, bir bakıyorum ki yanlış taraftan binmişim. Geçiyorum karşıya. Her yer aynı gibi geliyor. Fark yaratacak bir obje bulamıyorum. Alışmışız İzmir’de denize göre yön bulmaya. Denizi geçtim, bir su birikintisine razı oluyor insan ama tek gördüğüm yağmur yağdığında yerde oluşan birikintiler oluyor. Kırıntılara razı olurmuş bazen insan. Yağmuru da az buraların. Çiftçi dertli. Yağmur duasına çıkmışlar çoktan. Bahar  yağmurları gerek ürünlere. İzmir’de yağmur kıyametmiş, duyduğuma göre. Burada yağdı da nasıl yağdı bir sorun hele. Usturuplu yağdı. Hani derler ya donuna kadar ıslandı, burada mümkün değil onca ıslanmak. Bulutlar birikse de, bir ağırbaşlılık var yağdırırken üzerimize. Kızılay’ı da bir, Bakanlığı da. Tunalısı’da, Bahçeli’si de. Bir mangal kültürü var sormayın gitsin. Gölbaşı’na gidince insanın mangal ihraç edesi geliyor. Yelle yelle, pişir kömürde. İçki de yasak. Burada içmek yasak gibi bir şey zaten. Kızılay’da gördüklerimden sonra içmesinler zaten. Adamlar normal boylarda etek giymiş kızların bacaklarına öyle bir bakıp, öyle laflar atıyorlardı ki, o adamlar içmesinler zaten. Rezillik olurdu hepten. Altı üstü bacaktı işte. Adamlar nerelerden gelip, indilerse şehre, bir çift bacak uğruna girilmedik günah, edilmedik küfür bırakmadılardı. Bunları içkili düşünün bir de.

Ankara’da ya taksiye bindim, ya yürüdüm o sevimsiz günden sonra. Halk otobüsünde ön koltukta gidiyordum hiç unutmam. Meğer bindiğim otobüs Sincan tarafından geliyormuş. Yanımdaki adam her durakta dura dura akşamı ettiniz demişti şoförün yanındaki adama. Eli alçılı olan; esmer tenli, uzun boylu, korkutucu bir tarafı olan bir adam idi, bir anda hem de alçılı eliyle atarlanıvermişti de az evvel bağıran adamın sesi bir yerlerine kaçmıştı anında. Bense mum gibi iki adamın ortasında kalakalmıştım bir başıma. Eli alçılı olanın öfkesi tok bir sesle çıkıvermişti ortaya. Gregor Samsa olmamıza ramak kalmıştı iki yolcu olarak sindiğimiz köşelerde. Dedim ya hırt hırt burada erkekler. Çarpsa yapıştırıverecek gibiler. Allahtan bizim şoförle, yardımcısı iyi insanlar. İyi niyetliler. Elleri de çabuk. Tam beş saatte getirmiyor, uçuruyorlar adeta. Emniyet şeridinden, üçüncü şeride yüz seksen derecelik açıyla geçiyoruz her seferinde. Nihayet giriyoruz İzmir’e. Kordon’dan geçmek istiyor şoför. Aylardan mayıs, günlerden cuma. Saat akşamın yedisi. Zıplaya zıplaya geçiyoruz kayrak taşlarının üzerinden. Çocuk çimenlere yayılmış kah bira içen, kah sohbet eden gençlere bakıyor gıptayla ve engel olamıyor kendine. “Çimenleerrrrr!” diyor. Aralarında olmak için canını verecek çocuk, öyle böyle değil o çimenler. Üniversite okumak istediğini söylüyordu, İzmir’i yazmaya karar veriyor derhal. Biz şoförle konuşuyoruz.
-“Bu ikinci ayak basışım İzmir’e(sanki düşman işgalinden kurtarmaya gelmiş gibi konuşuyor), Ramazan’dı öteki geldiğimde. Kimsenin Ramazan mamazan dinlediği yoktu. Herkes oturmuş içiyordu. Burası hep böyle midir?”
-“Böyledir ya, kimse kimseye karışmaz. İster içersin, ister ister(burada doğru kelimeyi arar gibidir) işte içmezsin. Kimse kimseyi yargılamaz.”
-“Anladım.”
Aynı anda aynı görüntüye takılır ikisinin de gözleri. İkisi de çok kilolu ama mini kot etek giymiş ve kilodan bacakları ayrılmış kızın süt gibi bacaklarına bakarken bulurlar kendilerini. Adamın ağzı belli etmese de bir karış açıktır. Alay konusu edip, belki de yargılayacağı manzara ortam içinde kaynamıştır. Sadece bakar. Yorumsuz. Ben de. Yorumsuz.
-“Dışarıdan buraya gelen ne yapar buralarda?”
-“Kastettiğiniz gecekondularsa eğer İstanbul ve Ankara’dan farklı olarak buradaki gecekondular şehirle içiçe olduğundan ve insanlar kolaylıkla şehrin kalbine inebildiklerinden, bir süre sonra şehre, insanlarına uyum sağlar, değişir ve evrilirler. O çimenlerde de türlü çeşitli genç var. Örtülüsü, örtüsüzü, mini eteklisi, Kürdü, Lazı, Göçmeni; gidip bir sorsanız memleketlerini, farklı farklıdır. Ben de İzmir’li değilim. Kim İzmir’li gidip sorsanız, bulamazsınız. Eğer bir kirleten, dokusunu bozan biri varsa onlardan biri de benimdir. Ben de işgal ettim bu şehri, kirlettim çöpümle, işgaliyetim kapladığım kütlemden çok, varoluşumun sıkıntısının tezahürü olan saplantılı düşüncelerim kaynaklı oldu. Bir günah gibi, bir gölge gibi çöktüm üzerine. Dışın dışı var. Dışın dışı değildik ama dıştım işte neticesinde. Hep de öyle kaldım. Bana bulaşmayın, ne yaparsanız yapın diyen bir şehrin her gün ırzına geçenlerden biri de ben oldum.”
-“Estağfurullah.”
-“Ama öyle. Yirmi sene öncesini hatırlarım Kordon’un. Denize bir adım mesafeydi buralar. Şimdiyse kilometrelerce çimen. Hoş mu sizce? Nüfus artışıyla dokusunu bozduk buraların. İnemez olan iner olsun, kendine yer açsın diye denizleri doldurduk. Yaşlılık böyle bir şey işte. Geçmişi anar durursun her nefeste.”
Adam suçlanmıştır.
-“Biz Ankara’lıyız. Ankara, Çubuk. Kütük yani, Ankara, Çubuk.”
-“Nasıl bir şey oranın yerlisi olmak?”
-“İyi. Fena değil. Hiç düşünmemiştim ki ötesini. Siz nerelisiniz? Aslen?”
-“Fethiye’nin bir köyünden. Hangisi diye soracak olursanız, bilmiyorum bile. Ne garip değil mi? Bilmemek hiç geçmişi.”
-“Haritadan bulunur elbet,”
-“Bulunur ya, isterse yedi ceddini bulur insan. Yeter ki istesin.”

NURAN:

Bir ayak alçıda dönüyoruz bakalım gittiğimiz yerden. Güya eşi dostu görecektik. Güya gezecektik hesapta. Kısmetten ötesi yok derdi büyüklerimiz. Ne kadar haklıymışlar. Benimkisi de öyle oldu işte. Kıç üstü düşüverince yere, bir de bacağımı görünce ters dönmüş vaziyette, hapı yuttuğumu anladım o an, o yerde. Sanki bir başkasının bacağı idi yerdeki. İnsan yabancılar mı uzvunu? Benimki aynen öyle oldu. Tanıyamadım ayakkabı içindeki koca ayağı, siyah pantolon içindeki upuzun bacağı. Bir başkasının gibiydi. Sanki benim değildi. Sonradan sonradan baktıkça anladım ki, meğer benimmiş. Durup durur orada öylece. Biri alıp götürse beraberinde gıkımı çıkartamayacağım, o derece. Etraftan geldiler kaldırmaya ama nafile. Kalkıyorum ama durmam, hele ki basmam ne mümkün olduğum yerde. Kıyameti kopardım acıdan, esnaf çıktı meraktan Bahçeli’nin dükkanlarından. Bir akıl aradı da ambülansı, geldiler topladılar alelacele, soluğu aldım ben de Numune’de. Netice mi? Kalçama kadar alçı. İşte size netice. Kalkıp bir tuvalete gidemedim tek başıma. Verilmiş sadakam yokmuş anlayacağınız. Bu zaman zarfında yıkanamadan yattım hastane yatağında. Saçlarım yağmurda ıslanmış kedilerinkine döndü. Terden, pislikten, bakımsızlıktan, cefadan, korkudan, endişeden, çaresizlikten bir garip sokak kedisine dönüştüm bu kısa zaman diliminde. İnsan eti ağırmış. Doğruymuş. Hükümet gibi kadın derlerdi benim için. Gövdemin hakimiyetini kaybettim. Ne hükümet kaldı, ne de eski Nuran. Nuran’da, hükümette düştü bir anda, hem de Ankara’da. Rujsuz, pudrasız sokağa çıkmam vaki değilken, sanki bir gecede inivermiş buruşukluklarım ve bir anda ağarmış saçlarımla dört kişilik odada kalıverdim bir sürü kırığı çıkığı olan hasta kadınla. En kötü kokular ortopedi ve gastrolojide olurmuş. O da doğru çıktı. Yattıkça insan kurtlanır valla. Şu ayağım, bacağım bir toparlansın kurban kesip, dağıtacağım fakire fukaraya. Allah’ın adı düşmez oldu dudaklarımdan, dilimden. Aliterasyon yapar oldum sıkça, ne de olsa emekli Türk Dili ve Edebiyat Hocasıyım unutulmuş tarafından.

Off kaba etlerim. Takır tukur bir yerlerden geçiyoruz hiç bilmediğim. Dışarıyı görmek de mümkün olmadığından, nerede olduğumuzu sormalı çocuklara. Kordon’daymışız, doğru ya. Ben daha Uşak’a yeni girmişizdir derken, gelivermişiz Alsancak’a. İyi de ne işimiz var Kordon’da? Allah allah!

DÖRT DUVAR

image
ÇİZER: PAWEL KUCZYNSKI

NANA

“Alla alla..”

Kim olduğumu, nereden geldiğimi sormak aklınıza geldiğinde ancak yaşıyor olacağım aranızda. Adım Nana. Yaşım elli. İşsiz kocam, iki çocuğum ve bir torunumu Gürcistan’da bıraktım geldim, çalışmak için. Çocuklarım için sağım, onlar için varım burada. Benim olmayan topraklarda, vatanımdan uzakta, aç kalmamak için, yaşamak için kendimin olmayan bir ananın bakıcılığını yapıyorum. Onun sayıklamalarını dinliyorum tüm gün, yakarıyor tanrısına kurtarsın onu diye. Kolay mı sanıyorsun içi binbir sitemle dolu ahlarını sindirebilmek? Aynı şeylerle suçlanıp durmak? Elmalarını dilimliyorum incecik. Uzamış tırnaklarını kesiyorum. Kızları, oğulları geliyor ara ara artık bilinci iyice bulanmış kadının yanına vicdanlarını rahatlatmak için. Nasıl da gülüyor öz evlatlarını görünce. Ben de kendi çocuklarımı görsem böyle davranırdım herhalde. Büyükannelerinin elinde büyüdü çocuklarım, bir süre sonra onu anne bilir oldulardı da nasıl kıskanırdım anlatamam. Bense eve ekmek almak için para yollayan bir yabancıya dönüştüm yıllar içinde gizli gizli annesini çocuklarından kıskanan. Ne yapsaydım yani? Sovyetler dağıldığında biz başka türlü dağılmıştık bile çoktan. Fabrikalarını da beraberlerinde götürdü Ruslar ve bizlerin dumanı tüten ocaklarını da. Bir daha da yatırım yapmaz oldular. İşsizlik başladı. Fabrika olmayınca ne işi ne gücü? Marketler bile kapandı. Halbuki Putin Gürcü’dür. Annesi bizim orada yaşar. Babasıysa aslen Gürcü’ydü. Tıpkı Stalin gibi. İş başa düşmeye görsün insan ister istemez her işi yapabiliyor. Aslen tarih öğretmeniyim ben. Öyleydim yani ama otuz beşinden sonra iş yok ülkemde. Ancak küçük işler var, tıpkı parası gibi; onlar da temizlik işleri ve de paspas için verdikleri para da belli. İngilizce’de bilmiyor ben. Türkiye gene iyi. İlk başlarda kullanıldım daha doğrusu halen daha kullanıldığımı düşünüyorum. Bin liraya hastanede hastaya bak gel de gece gündüz. Şirket çok kazandı üzerimden, sigortamı da ödemediler. Ama sıkacağım dişimi. Uç sene sonra bana türk kimliği verecekler. O zaman bir nebze olsun rahatlarım diye umuyorum. Arkadaşlarım arasında hayat kadınlığı yapanlar var. Nana sevmez öyle şeyler. Nana’nın kıskanç bir kocası var ve onun yüzünden erkek hastaya bile bakamıyor ve Nana yalan söyleyemez asla kocasına. Aksi olsaydı hem daha çok para kazanırdım, hem de evimden daha az zaman uzakta olurdum. Sonra mı? Yaşardım gider, kabullenirdim biter. Şimdi geldiğim noktada bir adamın önünde diz çöküyor olmakla, bir adamın annesinin bekçisi olmak arasındayım. İlkinden vazgeçtim namusum kurtuldu-siz türkler nasıl diyor, böyle söylüyorlar– ikincisinden kurtulsam aç kalırız beraber. İş yok memleketimde. Gurcistan’da öğretmenlikten bağlanan aylık yüz yirmi lira. Kocam işsiz. Allah’tan Gurcistan ucuz. Herşey burayla yarı yarıya. Ama gene de yetmiyor. Burada yemek masrafım yok. Hepsi onlardan. Zaten Nana çok yemek sevmez. Sadece boş günlerimde o da haftanın bir günü, dışarı çıkıyorum. Bir saatlik bir market alışverişi yapıyorum en fazla. Bazen çocuklara bir şeyler bulurum diye çarşıda şöyle bir dolaşırdım. Şimdi çarşıda uzakta. Nana dolmuş parası vermek istemiyor, Nana para harcamak istemiyor. Her kuruş bana memleketimde gerekli. Samsun’da çalıştım iki yıl, dört yıl Ankara’da bir yaşlıya baktım. Öldü o da. Bir kez de İzmir’de bulundum. O ne güzel şehirdi öyle. Kış idi gittiğimde. Ilık geçen bahar havası vardı. Güzel memleketti. Benim olsun isterdim, burnumun direği sızlasın isterdim onun için. Memleketinden başka burnunun direğini sızlatan yer olmuyor çünkü. Yüce tanrım, ne karanlık, soğuk ve sevimsiz idi Ankara. Başkent diyorlardı orası için. Yüksek gökdelenler ve hep bakanlık binaları vardı. Moskova’da başkent ama böyle değil işte. Rengarenktir Moskova. Ne de olsa on yılımı geçirdiğim şehirdi. Şimdiyse burnumu pahalı diye dışarı çıkaramadığım bir başka su şehrinde, İstanbul’dayım. Ne sevdim diyelim, ne sevemedim burayı da. Üvey biraz sanki bana. Sanki sert bir tokat atmak istiyor da yapmıyor, tutuyor gibi. Ayağıma dolanma, benim binlerce dolananım var der gibi. Ama sağ olsun gene de. Hiç aç bırakmıyor, doyuruyor herkesi, tıpkı beni doyurduğu gibi. Burada maaşım da iyi. İki katı alıyorum. Geçenlerde bir arkadaşla bir kafede buluştuk konuşmak için. Çay söyledim, en ucuz şey diye. Bir çay yedi lira dediler. Ben onunla bir kilo çay alırdım. Kazıkçılar. Nana var anlamamak, neden böyle. İstanbul pahalı şehir anladık ama çay bu işte altı üstü yanında da iki küçük kurabiye eşliğinde.

Nana en çok uç buçuk aylık torunu Maria’yı özlüyor. İki kıza bir kız daha geldi. Küçük kız büyükten önce evlendi ve bir kız daha getirdi yaşantımıza. Yaşamaz dedilerdi önce sekiz aylık doğuverince. Ciğerlerinde gerekli havayı alacak yer yokmuş. Anne sütünü kabul etmemiş, mamayla beslemişler, oksijen vermişler benim minik tatlı torunumu yaşatmak için. Kızım ağlayarak aradığında ona, önce cinsiyetini sormuştum. Kız olunca sevindim. Kızlar daha dayanıklıdır. Öyle de oldu. Hayata tutunuverdi benim küçüğüm. Yakaladı bir ipin ucunu, asıldı da asıldı. Kaderi büyükannesine benzemesin. Dilini sonradan çat pat öğrendiği insanların alt bezleriyle uğraşmasın. Bir kız sordu burada bana, hayat nasıl geçiyor, sen seninkinden memnun musun diye. Eh işte dedim, günleri birbirine ekledim oldu bir yol bana, benim yolum da bu, ister yürür ister dururum ama önce koşarım, çocuklarımla ailemle geçireceğim günler için koşarım.

Alla alla.. Bu kadının derdi nedir böyle? Bak şimdi, herkese melek, tek benimle uğraşır durur. Doktorlara iyi konuşur. Oğullarına içi titriyor. Gene kalkmak bilmiyor saat öğlen oldu. Uyan ana sonra gece uyutmuyorsun beni. Gaddarlığın, zulmün hep bana. Seni ne kadar sevebilirim ki söyle bana, hem de bu kadar az maaşa? Kızının bana yaptığını hatırla bakalım. İlk iş gününde yemeğimi odama getirmişti. Beni sofrasına çağırmamıştı. Ben aşağılık bir hizmetçiydim gözlerinde. Nana çok sinirlendi o gün. Hayvan mıyım ben? Hemen aradı ben patron. Dedi ben bırakıyorum bu işi. O zaman aklı başına geldi hanımın, ama kalbimi kırdı bir kere. Nana bir daha asla sevmeyecek artık o kadını, asla. Bana verdiğiniz maaşla gece gündüz annenize bekçi yaptınız beni. Nana’nın pantolonu üzerinden düşüyor. Nana çok kilo verdi, çook. Hem en pis işlerinizi bize yaptırıyorsunuz, hem de düşük maaş veriyorsunuz. Nerde kaldı sizin insanlığınız?

ŞERMİN

“Allah benim yardımcımdır
O ne güzel arkadaş öyle..”

Son yıllarımı -ama kaç yıl olduğunu tam olarak hatırlayamadan-hastanelerde her seferinde gidip de bir daha gelmeyen şefkatsiz bakıcıların elinde geçirdim. Son düşüşüm hem beni hem belimi büktü. Mengene gibi bir korsem var, taş gibi de. İyicene de yatağa bağlandım. Her işim yatakta görülür oldu artık. Kaldım kulun eline. Kocamdan sonra tek arkadaşım oldu güzel allah bana. Türkçe, Arapça aklıma hangi dilde gelse, başlıyorum dualar okumaya. Ancak dayanıyorum mahkumiyetime. Çocuklar işte güçte. Herkesin evi var barkı var, okuttuğu çocuğu, gönlünü eylediği eşleri var. Kumburbuğdayı gibi kalakaldım sanki tarlanın orta yerinde. Hastanelerse oldu tarlalarım.

Maaşım bana yetiyor. Gerçi maaş cüzdanımı görmeyeli uzun yıllar oldu. Para saymayalı da. Bazen televizyondaki reklamlara takılıyor gözüm. Neler çıkmış, neler çıkmakta her geçen gün, bizim zamanımızda yoktu tüm bunlar. En sevdiğim Nana’yla beraber alışmış olduğum dondurma saatlerimiz. Günün benim için en güzel dakikaları onlar. Eskidenmiş dondurmayı yalayarak yemek. Şimdi bildiğin ısıra ısıra yedirtiyorlar adama.

Mmmm gene geldi dondurma saatimiz.

Size ne anlatacağım bakın. Ama aramızda kalması şartıyla. Olur mu? Bu yaptığım yaramazlığı pek az kişi bilsin istiyorum çünkü. Bir gece gene hastanedeyiz. Ben bu Nana’ya çok sinirlendim. Kötü davranıyor bana. İnsanlığın nerde senin, insan hiç anasına böyle kötü davranır mı dedim. Bir sinirlendim anlatamam. O sinirle aldım altımdaki bir avuç kakayı, sıvadım suratıma, saçlarıma, boynuma. Nana neden böyle yapıyorsun dedi. Koğuştaki kadınlar yapma diye bağrıştılar. Dinlemedim hiç birini, bilhassa da cevap vermedim. Bu bana daha büyük zevk verdi. Cezalandırdım onu. Temizlesin, işi o onun. Üç saat banyodan çıkamadık. Biz birbirimizin şanssızlığı olduk, hiç sevmedik birbirimizi en başından. Akılda sorun yok. Benim derdim kendimle, bir de Nana’yla. Şikayet edeceğim bu Nana’yı da herkese.

HIZIR

Angara’nın bağları da..”

Anam koymuş adımı. Eli becerikli olsun, Hızır gibi yetişsin herkesin imdadına diye. Anamın kendi gibi saf ve temiz yüreğinden gelen yakarışlar doğru zamanda yerine ulaştığından mıdır nedir, ben de adım gibi tıpkı Hızır Aleyhisselam gibi yetişir dururum çalıştığım hastanede insanlar müşkil durumlara düştüğünde. Vatandaşa hizmet gerek. “Hızır bir gel, Hızır yardım et, Hızır bir destekleyiver, hastayı filme götür, hastayı yataktan al, acile ağır geldi.” Ben görünürüm. Üniformamla, heybetimle, jöleli saçlarımla, her gün hiç üşenmeden cilaladığım simsiyah makosen ayakkabılarımla.. aksi mümkün değil zaten. İşi düşen herkese yardım etmişliğim vardır. Kadınlarrr, ah tabi ya, onlara özel muamelem vardır, her şekil. Tevekkeli değil pek erkek hasta da, erkek hasta yakını da sevmem. Şöyle kütür kütür olmalı hasta dediğin. Mevsiminde acur gibi. Hop demelisin, kaldırıp kucaklamalısın, sedyeden alıp yatağa atmalısın. Namım hastanede de almış yürümüş, benim haberim yok. Sıraya girermiş dul avratlar karizmamdan. Evdeki ayrı, dışarıdaki ayrı elbette. Anlayacağınız arı gibi çalışıyorum gece gündüz yüksünmeden. Çünkü işimi seviyorum, çünkü insan seviyorum. Ben bir de en çok kadın seviyorum.

Arkadaş ne iş yaparsan yap, nerede çalışırsan çalış, hastanedeki kadar renkli bir ortam arasan da bulamazsın. Bizim bacanak hava meydanlarında çalışıyor, o bizim ora da öyle dese de, biz burada hayat kurtarıyoruz. Pilot uçurur, tamam da, doktor daha forslu her zaman. Hem ben bedava uçsam ne, bedava ameliyat olmak isterim, tanıdık bildik hekimlere. Bizim bacanakla çekişmemiz bitmez öyle kolay kolay. Tek farkla: o karısını sever, ben tüm kadınları severim.

DURALİ

Korkma!”

Hastanenin çok çeşitli bölümlerinde çalıştım durdum. Son beş senedirse morgda görevliyim. Yanda da gasilhane var. Nedense hiç aklımda olmayan ölüm düşüncesi yavaş yavaş filizlenmeye başlayıverdi içimde. Sık sık düşünür oldum öte tarafı. Düşünmeyeceksin de ne yapacaksın? Ne zaman şu odaya girsem kalabalık bir sessizliğin içine düşüyorum. Her çekmeceyi çeksen baksan bir beden ve etrafımdaki her yer bedenini terk etmiş ruhlarla dolu gibi geliyor. Tepeden tepeden bana baktıklarını hayal ediyorum, yahut yanıbaşımdan. Çok nadir olarak da olsa soluklarını hisseder oluyorum bazen ensemde ve ürperiyorum. Korkudan başka bir şey bu hissettiğim. Yüzleşmekten ödüm patlıyor böyle bir gerçekle. O an ne kadar çok tanrım diyorum, anlatamam. Çünkü esaslıca biliyorum aslında korkulacak bir şey olmadığını, ama gel de aklı inandır. Eskiden ne çekmedik besmele, ne Fatiha bırakmazdım içeri giresiye. Bir kez abdestsiz çıktıydım da evden, hatırladığımda girmemle çıkmam bir olmuştu. Şeften izni kaptığım gibi kendimi atıvermiştim sokağa. Öyle böyle değildi sizin anlayacağınız ilk baştaki korkum. Zaten çok şikayetlenmiştim başında istemem burada, ben korkarım ölüden diye. Ama şefim senin adın Durali, dur de, geç hele ölümlerin önüne deyivermişti de ismimle teselli bulur olmuştum ama ne yazık hiçbir ölümün önüne geçemedim burada çalıştığım süre boyunca. Benden büyük Allah var a canlar. Şimdiyse yavaş yavaş alıştım varoluşlarının içindeki yokluğa. Onlarla konuşuyorum bile. Ne yapacaksın arkadaş, insan her şeye alışıyormuş. Ben neler gördüm burada. Anlatsam roman. Çeksem film. Yazsam şiir. Trafik kazasında başı kopan mı istersin, sabi sübyan çocuklar mı istersin, dilim dilim doğranan mı istersin, doğuda mayına basıp, paramparça olan mı? Liderler geldiler buraya insanları teselliye. Ne lideri? Atatürk’ten başka lider mi geldi bu memlekete? Hepsi lider müsvettesi. Yazık benim ülkeme.

İnsan, insan öldürmenin her çeşidine dayanıyor da, ölümün kendisine, tabiatına dayanamıyor. Hele küçük çocuğu ölenlerin kapının önündeki feryatları duyanların yüreğini dağlar. Allah dağlara taşlara vermiş evlat acısını da çekememişler, insanda karar kılmış o da. Bak hele, allahın gücüne gitmeye ama ne istedi bizden hala bilmem. Yok böyle bir şey. Yok böyle bir acı. Duyan bilen gören bir söyleye. Sanki o anaların babaların yüreklerini bir kartal çekip çıkartıyor yerinden. Hiç unutmam bir baba, on sekiz yaşında trafik kazasında ölen çocuğunun cesedini gördükten sonra sessizce çıkmıştı, aman ne iyi bir damla gözyaşı dökmediydi derken, bir anda koridordaki duvara başını vurmaya başladıydı da güm güm diye kafasını yarmıştı akrabaları ellerinden kollarından tutup da çekesiye. Bütün yüzü, gözü, gömleği, yerler kanlar içinde kalmıştı. Sanırsın ki tavuk boğazlamışlar. Dayanamıyorum diye bağırır dururdu gider iken. Hiç unutmam. Hiç gözümün önünden gitmez o hal. O adam, acısı, oğluna bakarkenki tepkisizliği ki fırtına öncesi sessizlikmiş onunkisi..

Beni soracak olursanız.. Beni pek soran olmaz ya, neyse. Burada başrollerde sessiz bir filmin kahramanları var. Ben figüranım çoğu kez. Yer dolduruyoruz. Demek ki bir boş yer varmış benim gibi silik bir adam için bile. Evliyim ben. Çocuk.. Yok çocuk. Olmadı. Sperm sayım düşükmüş, bir iki tedavi olduk hanımlan. Onda da olmadı, tutmadı. Zaten ağır gelir oldu bir odaya girip spermlerimi akıtmak bir kabın içerisine. Şimdi bakıyorum da iyi ki de olmamış. Var olanın yok olmasındansa, hiç olmaması daha iyiymiş. Senin olanı allah aldı, daha çok sevdi diye teselli olmaz. Ben avunmam bu kadar azıyla. Kim avunur böyle şeylerle. Ne edeceksin? Avuntu dünyası. Benim tesellim de bunca acı çeken aileler. Yoksa çok koyuyor çocuksuzluk ama ne edeceksin? Hayat işte. Tesellisiz yaşanmıyor ki. Bir ara bir buhran geçirmiştim. Okumaya başladım o dönem. Ne bulursam okuyordum. Rus edebiyatı favorimdi. Kipling okudum. Steinbeck okudum. Stendhal okudum. Çehov okudum. İyi geldi ruhuma. Yatıştım sanki. Erkek olmayan bizi anlayamaz. Biz farklı düşünürüz. Bizim hanım incik boncuk kurslarına dadandı. Alışveriştir onun tanrısı, illa ufak bir şey alacak kendine. O da onun tesellisi oldu. Ne edeceksin, çoluk yok çocuk yok. İki hizmetli maaşı, ev kendimizin, gecekonduya kat çıktık, kayınbaba sonradan müteahhite verdi, bir dairede hanımın üzerine oldu dört çocukta hak geçmesin diye. Kira parası da cepte. Daha ne? Şimdi tek sıkıntım aynı apartmanda bir sürü akraba dipdibe yaşıyor olmamız. Ben büyükleri olduğumdan saygıda kusur etmiyorlar ama bir çocuk da benim olsaydı, sev sev başkalarının çocuğunu ne kadar sevebilirsin ki?

BÜYÜK VE BEKLENEN ENGİZİTÖR

Sana sağlıklı bir aile verdim dağılmış ve fakir bir ülkenin topraklarında. Şimdilik. Hiç layığın olmayan bir işi yaptığını düşünüp duruyorsun. Hiç hak etmediğin muameleler, karşılaştığın. Sana layık görülenin acısını çıkartıyorsun bir başkasından. Ezildikçe eziyorsun. Kısasa kısas yapmasan sevilen kulumsun. Kalbinin içinde iyilik var. O iyiliği ben koymadım. Tabiatında var. Senin şanssızlığın insan emeğine değer vermeyen insanların arasına düşmüş olmak. Hepsi bu.

Ben aklını koyverdim, sense gerisini boş verdin. İçten içe fenalık ettiğini düşünür durursun. Aklına geldiği anlarda bunu hak etmek için ne yaptım ben geçmişte der durursun. Geçmiş geçmişte kaldı. Senin cezan seninle ne yapacağını bilemeyen ailene kesildi. O kadar şaşkınlar ki. O kadar çılgınca davranıyorlar ki. Seni hemen yanıma almamam sırf bu yüzden. Bu haddinden büyük ve erken bir iyilik olur herkes için. Dünyada kalacağın günler henüz bitmedi. Dur daha. Kal o durup durduğun yatakta. Ama bir daha o kadar yaramazlık yapma. Sürme elini kolunu çok fazla yüzüne gözüne. Bulaştırma pisliği ellerine. Bunu yapabilirsin. Yap. Adımı ağzından düşürmüyorsun. Benim nerede olduğumu da biliyorsun.  Sadece çok fazla neden arıyorsun. Hayata her zaman yaptığın gibi çok fazla anlam yüklüyorsun. Ben size çok basit bir hayat vermiştim halbuki sonsuz mutluluk için. Sizse zoru seçip, geldiğiniz noktada birer mutluluk avcısına dönüşüverdiniz. Kovalamakla yakalanamayacak hisleri yanlış yerlerde arayarak tükettiniz çoğunuz . Çok yazık.

Sana yüksek libido verdim ve karşı konulmaz erkeklik. Seni ormanın olmasa da bu küçük bahçenin hem bahçıvanı yaptım, hem aslanı. Sürmektesin bahçeni dilediğin gibi. İster maydonoz ek, ister limon ağacı. Tercih senin, bahçe senin, çiçekler senin. Dilediğin gibi sürmekte serbestsin. Hakkaniyetlisin. Şehvetin, yenik düştüğün. Olur. O kadar olur. Gönül kırmak nedir bilmediğinden, sen de benim sevilenimsin.

Sana rahatlık verdim bu dünyada. Bolca da teselli. Seni dünyada olabilecek en iyi dostların arasına koydum. Onlar senin sessiz dostların. Onlar senin hüznün, neşen, umudun, umutsuzluğun, her yaştan, her kesimden, her evden, her kültürden. Hepiniz bir yüzün suratlarısınız, hepiniz aynısınız aynada. Ruhun ruha fark atmaya hakkı yok. Korkun geçtiğinde ancak aradaki çizginin inceliği seni şaşırtmış olmalı. Onlar çelik birer kasada yatan başkalarının hüzün kaynağı olmaktan öte, onlar senin içindeler de artık. Hissetmeye başladın en nihayet yavaş yavaş ve korkulacak bir şey olmadığını gördün. Onlar benim gücüm. Onları hissediyor olman benim varlığımın ıspatı. Ne çok yakınım ben sana, bir anlasan. Ben yani başından beri sen dediğin ben, bir nefes kadar yakınım ben sana.

“Önce sana bir yara veririm, sonra ötekine bir yara veririm. Sonra günleri tersine çevirir dururum.” 

ANADOLU VOL 2: SİVAS-İLK BÖLÜM

20140305_092551 Sivas otogarından şehrin merkezine geliyorum. Yaklaşık on dakikalık bir yolculuktu akşamın karanlığında yapılan. Elimde çantam merkeze adımımı atar atmaz tek bir cümle dökülüyor ağzımdan. “Ben bu şehri sevdim.” Kafasında Madımak’taki katliamdan başka bir şey olmayan bir insan için biraz peşin hükümlü bir cümle olmakla beraber, gene de eğer bir şehri kör karanlıkta ve nedensiz bir şekilde de sevebilmişseniz, kanımca bunu gözardı etmemeniz gerekir. Ve böyle durumlarda genellikle aynı şehir size hep en güzel taraflarını gösterir misafirliğiniz boyunca. Bu ise benim Anadolu’ya ilk gelişim değil ve her şeye rağmen Anadolu toprağı, Anadolu insanı bir başkadır bilirim kimi “sırf” önyargılara rağmen. Nebilerin, velilerin, aşıkların bu topraklardan çıkmış olması ise bir tesadüften ibaret olmamalı. Bir sürü yol arkadaşım oldu Sivas’ı ve çevre ilçe ve köylerini gezerken. Türkiye’nin ikinci büyük yüzölçümüne sahip şehrini gezmek çok kolay olmadı haliyle; ama bozkırın ortasında birbirine kilometrelerce uzak her bir ilçesine giderken ya da köyüne ulaşmaya çalışırken çok bol vaktim oldu düşünecek. Hiç işgal yaşamamış bir şehri zihnimde defalarca kuşattım ister istemez. İnsanların kendilerini ait hissedebilecekleri yerlere ihtiyaçları var ve bazı yerler sizi tutarken sımsıkı tıpkı bir mengene gibi, bazısı duyarsız kalır size ve tüm değerlerinize. Burada öyle olmayacak biliyorum ve hissediyorum. İlk yol arkadaşım Tunceli, Pülümür’lüydü. Munzur Dağları muzır bir isim gibi gelmiştir hep kulağıma. Ama bu kız muzır değil. Geldiği coğrafyadan kaynaklı çok tok bir sesi ve katiyetle üzerine bastığı yüklemi emir/istek kipiyle biten cümleleri var. Ve yönlendirdiği doğru yerler var. Güzel bir genç kadın ve ben de taliplerinin çıkıp çıkmadığını soruyorum. Var diyor ama eğitimli değillermiş. Ön şartı sosyal demokrat olmasıymış. “Fikri neyse zikri oymuş”dan yola çıkarsak eğer, “ortak fikirlerin evliliğinin” ön şartı olduğunu çıkarıyorum. Rencide olmak istemiyor ve bunun farkında olması hoş bir şey. Hayata aynı pencereden bakmak gerekiyor, kaldı ki evlilik usanç verici bir şey iken, bir de fikir çatışmalarıyla baş etmek başlı başına güç bir hadiseymiş gibi geliyor. Yaşını hiç sormadığım ama erken yaşta hakikatleri kavramış ve dolayısıyla olgunlaşmış yol arkadaşımı bırakıp bu sefer bir üniversite öğrencisiyle yoluma devam ediyorum. Tatlı fırlama kendileri. Yirmili yaşların kendine özgü enerjisiyle dopdolu bir genç kız var yanımda ve onunla geçireceğim dakikalar daha da kısıtlı. Şu bir şeyler istediğin ama ne istediğini bilmediğin yaşlardan bahsediyorum. Sürekli güldüğün ama neye ve ne için güldüğünü bilmediğin yaşlar. Çok şey yapmak isteyip ama henüz erken olduğunu bilmediğin yaşlar. O yaşlara açarsın gözlerini ve sonra kapatırsın göz kapaklarını. Bir bakmışsın geçmiş tüm o kıymetli zamanlar, sen ise değerini içindeki iç sıkıntısı ve bir sürü beklenti yüzünden kavrayamamışsındır. Bana fısıldadığı ismi ikinci romanımın bir karakteridir. Çok özgündü ve aniden çıkıverdi ağzından. Bu kadar olmaz demeyin üçüncü yol arkadaşım Cumhuriyet Üniversitesi’nde Hoca. İzmir’de okumuş. Memleketine gelmiş. Onun da yaşını hiç sormadım ama en hüzünlü yol arkadaşımdı ve tevazu sahibi ve kontrollü olan. Seçilmiş cümlelerindeki yüklem, duygularının önünü kapatıyordu sanki. Halbuki şairane bir taraf sezmiştim onda tüm Sivaslılarda olduğu gibi. Beni en doğru pastaneye götürdü ve bıraktı. Sonra ben de hep o en doğru pastaneye gittim. “Hakan Pastanesi”nde harika pastalar yedim.

DİVRİĞİ:

20140303_114707

Sabah trenine binmek için evvel erken yola çıkıyorum. Amacım akşamında tam anlayamadığım ve sürekli olarak yol arkadaşlarımla kafam meşgul olduğundan gündüz gözüyle çevremi tanımak adına sallana sallana hızlı trene doğru yol almak. Anadolu kültürüne çok yabancı olmayan ben bir şeyin farkına varıyor ve ayılıveriyorum sabah sabah. Özellikle karşıdan karşıya geçmeniz gereken bir sürü yol var ise eğer, bunu bu şehirde asla sallana sallana yapamayacaksınız. İlk ders: Burası sakin bir Ege kasabası değil. İkinci ders: Son derece atak olmalısınız ve eğer bir trafik ışığı olmayan yerden karşı kıyıya geçme gayreti içerisinde iseniz eğer muhakkak trafiğin akmakta olduğu yöne dikkatli dikkatli ve bin kez daha dikkatli bakıp ve hatta gözünüzü ayırmadan ve mümkünse kafanız doksan derecelik bir açıyla o yöne kilitlenmiş bir halde koşar hatta uçar adım yürümelisiniz. Ders üç: Tüm bunları neden dedim diye sorar buldum sizleri, haklısınız meraka düşmekte, zira ben de nihayetinde beni gören arabaların ve şoför mahallindeki sahiplerinin neden beni gördükten sonra hızlanıp üzerime üzerime daha bir telaşla ve gazı körükleyerek ve coşarak geldiklerini idrak edebildim sonunda. Anadolu’da birleşik üçler olarak anılan ve önem sırasına göre dizilmiş olan “at-avrat-silah” üçlemesinden ilki olan at kısmı; göçebe hayattan yerleşik düzene geçmiş erkek denen olgunun önce üzerinde şimdilerde ise içerisinde şekil aldığı, daha da önemlisi güç aldığı bir gösteri aracına dönüşmüşken ve eskinin cirit şimdinin ralli şampiyonu beyler Orta Asya’dan Anadolu’ya getirmiş oldukları bu savaş oyununda Aheste yerine Rahvan, Dörtnal hatta Hücum Dörtnal tarzı bir sürüş sergilerken, pek yüz vermedikleri dizginin yerini fren alırken, mızrak ise bir gaz pedalına dönüşmüştür kanımca; dolayısıyla oyun esnasında isabet alıp ölen kişiye denen Şehit mertebesine son derece sıradan bir şekilde erişmek istemiyorsanız ve arkanızdan “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan oldu.” denmesini de eklemelerini istemiyorsanız eğer, tüm dikkatinizi trafiğe vermeniz gerekmektedir karşıdan karşıya geçerken. Ve ben de öyle yapıyorum, sağımı solumu yine kavrayamadan soluğu garda alıyorum. İki adet kompartımandan oluşan ve karayoluna nazaran daha hızlı olabileceğini tahmin ettiğimden dokuz dakika kala trene biniyorum. Gidiş dönüş biletlerinin üzerinde de yazdığı gibi tam iki saat yirmi yedi dakikada gidiyor ve dakikası dakikasına iki saat yirmibir dakikada da dönüyorum. Bazen aheste, bazen dörtnal ilerliyoruz. Dağları aşarak ve ezerek geçiyoruz. Tam kalbinden geçiyoruz bir coğrafyanın. Sakin akan dereler, türlü türlü sıradağlar var. Kilometrelerce gittikten sonra sürüsünü güden bir çoban görüyorum uzaklarda. Kimin daha çok yabancılık ve yalnızlık çektiğini düşünüyorum. Kendimi bir parçası olmadığım-ne doğma, ne büyüme, ne ana ne babadan-topraklara yakın hissediyorum. Hiç korkmuyorum insanlarından, karından, kışından, köylerinden, erkeklerinden. Bana güven veriyor her adımım. Hiçbir şehirde hissetmediğim farklı bir şey bu. Bir Antakya’da iyi hissetmiştim kendimi, şimdi de Sivas’ta. Orası çok sıcaktı, burası çok soğuk. Antakya’da çok terlememiştim, burada ise çiçekler tomurcuklanmış, hain bir kış yok insanın içine içine işleyen, olsa bile ben kabullendim şimdiden, geldiği gibi gider elbet, alt tarafı bir mevsimdir geçer elbet. Taksi dahil hiçbir vasıta bulup çıkamayacağınız yükseklere tırmanıyorsunuz Divriği’ye vardığınızda. Hiçbir ev, köy, cami, lokanta düz ayak değil burada. Çok acıktığımı anlayıp, bir bankaya giriyorum. Bana “Konak Lokantası”nı tarif ediyorlar. Sivas köftesi söylüyorum ayranla. Porsiyonlar fazla ve çeşitli, üstelik kasada ne kadar ucuz olduğunu görüyorum. Büyük şehirlerde her tür kazığı atmaya alışık bünyeler burada merhamete gelirler usulca kanımca. Vakit öğle arası olduğundan bir bir arabalar teşrif etmeye başlıyorlar. Önce jandarma geliyor, sonra memurlar. Kadınlı erkekli yerleşiyorlar masalara. Bense kapıya en yakın masayı seçiyorum. Tam ayranımı yudumlarken bir grup daha teşrif ediyor içeri. İlk giren mavi saçlı bir kız oluyor. Ardından gençten bir çocuk ve en nihayet orta yaş üstü mavi gözlü bir bey içeri giriyor. Birbirimize şaşkınlıkla bakıyoruz. Ortamın verdiği tuhaf ilkellik ve herkesin ahbaplığının yanında bizimkisi çok çok uzaktan gelme bir tanışıklık gibi oluyor. Halbuki daha önce hiç karşılaşmadık ve sadece içimizden soruyoruz sen kimdin acaba diye. 20140303_122807 20140303_123007 20140303_124134 20140303_123446 20140303_123233 20140303_123801 20140303_130655 20140303_131239

20140303_130045

Hesabı ödeyip, tekrar rampa yukarı tırmanmaya başlıyorum. Sonunda Unesco’nun koruma altına aldığı “Divriği Ulu Cami” ile karşı karşıyayım. Güvenlik elemanları var kapısında, içerisinde ise fotoğraf sergisi. Ne yazık ki mayıs-haziran ayına denk gelemeyişimden ötürü ikindi üzeri oluşan erkek silüetini kaçırıyorum. Akustik olağanüstü, mimarinin yanında. Aya Yorgi’yi çağrıştırıyor içerisi. Üst katlara her biri on-on beş santimi bulan basamaklarından inip çıkmaktan anam ağlıyor. Gençler daha temkinli. Önden gidene soruyorlar, değer mi diye. Kendilerini helak etmeden gerisin geri dönüyorlar. Bense Konaklar Sokağı’nı gezip, Apdullah Paşa Konağı’na doğru yol alıyorum. Alt kattaki kafeteryayı işleten hanımlardan konağın anahtarını alıp, başlıyorum gezmeye. Tavan işlemeleri çok güzel. Konağın muhteşem bir dağ manzarası var. Hanımlardan biriyle konuşuyorum, İstanbul’dan gelmişler. Burası memleketleri ama çocuklar istememişler önce. Dağın manzarası ürkütmüş onları. “Üzerimize üzerimize geliyor gibi.” demişler. Gerçekten de öyle, dağın bize bakan yüzeyi ha desen ayaklanacak, üzerimize yürüyecekmiş gibi geliyor. Ya dağ dile gelirse ve konuşursa? Ama umarım hiç konuşmaz. Umarım hep susar. Sanki bilerek susturulmuş gibi bakıyor bu dağlar insana. Gençlere gelince alışmışlardır sanırım. İnsan her şeye, herkese alışıyor çünkü. Bu Tanrının bize bahşettiği meziyetlerden olsa gerek. Zamanla unutmak ve zamanla kabullenmek. Tam teslimiyetse en sonunda geliyor. Yoksa bırak suskun dağları, bir sürü dangalağa dayanmak çok zor olurdu eminim.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑