YUNANİSTAN, BEŞİNCİ VE SON BÖLÜM : GİRİT

20160608_093841

YUNANİSTAN, BEŞİNCİ VE SON BÖLÜM : GİRİT

“Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.” Giritli Alexis Zorba

Hepten katılıyorum delifişek Zorba’ya. Bu özgürlükten ötürü de gezi yazımın son bölümünü bir süre ara verdikten sonra yazabiliyorum ancak. Tek nedenim bu öyle mi? Değil; çünkü karşılıklı zaman sorunumuz olduğunu düşünmüyorum. Neden? Çünkü bir türlü tamamına eremediğimden ve hep bir şeylerin eksik kaldığını düşündüğümden, ayrıca ekranları başında o kadar da hevesli bir okuyucu kitlesi göremediğimden, tembellikten ve öldürmek, bayıltmak ve cinnet getirtmek  için gelen sıcak sıcak çok sıcak havalar yüzünden bir klimanın altından diğerine çaresizlikler içerisinde koşuşturmam yüzünden, aklımı tam anlamıyla toplayamayıp, konsantre olamadığımdan ve üzerine de bir ufak Çeşme turu yapmış ve dağılmış olmamdan ötürü belki de ama nihayet karşınızdayım, buradayım, gitmedim hiçbir yere. Sizler de oturun oturduğunuz yerde ki, başlayalım bir güzel Akdeniz’in beşinci, Yunanistan’ın en büyük adasını gezmeye.

20160608_100947

20160608_10092620160608_095607

20160608_094252

Gemi Hanya’ya ve dolaysıyla limana yaklaştığında ilk inenlerden oluyorum ve bunu koşa koşa yapıyorum. Gemi hayatı, kalabalık, insanlara şirin gözükmeye çalışmamak ve bu hususta ısrarcı olmak, gemi kaptanının yaptığı anonslarda belirttiği üzere kuzeyden sert esen rüzgarlarla sallana sallana gittiğin kamaranda gece on bir’den sabah saat üç’e kadar bitişik komşundaki şiddetli kavgayı dinlemek yıldırdığından olsa gerek canımı zor atıyorum karaya. Çiftler bazen birbirlerini mahvetmek üzere bir araya geliyorlar sanki. Dört saat boyunca önce bağırıp çağırıp sonra kah ağlayıp kah tuhaf sesler çıkartarak tatillerini kendilerine, uyumam gereken saatleri bana zehir eden çift geliyor aklıma. Farsça konuşuyorlardı pardon bağırıyorlardı ve anlamadığım bir lisan da olsa tek bildiğim hiç durmadan birbirlerini suçlayıp durduklarıydı. Yoksa insan dört saat ne diye bağırır? Sayelerinde öfkeyle kalkıyorum yataktan. Onlar bağırdı çağırdı sakinleşti, ben dinledim durdum, hiç uyumadım. Hem uykusuz, hem aksi, hem mutsuz hem de aptal gibiyim şimdi. Ne bir planım var ne de programım. Gemiden ilk fırlayan bu yüzden ben oluyorum. Hanya’ya gitmek üzere kalkan otobüsler var. Bir otobüs dolusu İranlıyla gideceğiz Hanya’ya eğer binmeyi başarabilirlerse. Çok şaşkın hareket ediyorlar, kalabalıklıkları onları geveze ve zevzek yaptığından kendilerinden başkasını düşünmüyorlar, otobüs onların kararsızlığından hemen kalkamıyor, şoför ya sabır çekiyor ve kadınlar her zamanki gibi erken kalkmış, uzun uzun makyaj yapmışlar.

Yol aldıkça dikkatim dağılmaya başlıyor. Evlere, balkonlarına, mimariye, yollarda ve trafikte gördüğüm insanlara bakıyorum. Bir ada değil de bir şehirdeyim sanki. Hem de çok kalabalık bir şehir. Kazancakis’in ‘Zorba’sının ruhunu bulmak için boş yere umut etmemeye karar veriyorum. O zamandan bu zamana köprünün altından çok sular akmış. Hayat filozofu bir yol arkadaşı bulmanın imkansızlığından belki de sığınmak zorunda kaldım Kazancakis’in romanına. Gülten Akın’dan Kazancakis’e geçişim şaşırtmasın lütfen sizi. Ben böyleyim daldan dala konarım. Duraklarda kısa süreliğine konaklarım. Yaradılışımdandır içimdeki huzursuzluk, kim bilir?

20160608_105019

Limandan kalkmış olan otobüsten indiğimizde ancak Hanya’ya geldiğimi idrak ediyorum. Göz aşinalığım olan herkesten uzaklaşıyorum bile isteye ve de seve seve. Kuzey ülkelerinden gelen çok yoğun bir nüfus sarıyor bir süre sonra etrafımı. Bir yerin yerlisini bulmanın ne zor şey olduğunu hatırlatıyor insana, hele ki büyük şehirlerde. Köylerine gitmek gerekiyor ne yapıp edip. Ne sezgilerine göre hareket eden Zorba’yı, ne de atalarımın izini bulabileceğim anlaşılıyor iyice, bu garip kalabalığın içinde. “Burada olmamın bir nedeni olması gerekiyordu ama” diyorum kendi kendime. Düşünüyorum içimden sessiz bir hayvan gibi. İçim içimi yiyor oluyor liman kısmına geldiğimde. Doğu’nun Venedik’i, bana, İstanbul’un ve Boğazlar’ın eski zamanlarının fotoğraflarını anımsatıyor. Yüzyıllar öncesinin ruhu sinmiş taş binalara. Dokuysa bu bölgede korunabilmiş bozulmadan. Denize nazır restoranlar ve kafelerde bunu bozamamış. Tanca’da oturmuş ilham kovalayan şairler, yazarlar geliyor gözümün önüne. Bir sürü ruh dolaşıyor çevremde. Fotoğraf çekme telaşım çok anlamsız geliyor. Bir kafeye oturup, Yunan kahvesi söylüyorum. Hava kapalı ve yağmur gelebilir her an için. Olsun diyorum, yağsın üzerime. Belki susamıştır şairin dili. Yazamaz olduğundan artık, bir damla su iyi gelecektir kendisine. Belki de Hanya’yı görmek iyi gelecektir ona, Konya’yı görmüşken defalarca. Hanya’nın kelime anlamına bakıyorum ilk defa. Rumca “hanlar” demekmiş. Hanlar, hamamlar belki de, bir deniz feneri ileride, Küçük Hasan Paşa Camisiyse hemen köşede, tarihi Hanya Limanı içerisinde. Çarşısında bulunan Katolik Kilisesi’ne komşu Folklor Müzesini bir çırpıda geziyorum vaktim yettiğince. Fotoğraflar, albümler, mutfak eşyaları, dönemin yöresel kıyafetleriyle bezenmiş odalar. Bir sürü detay kaplıyor etrafımı. Penceresindeyse kilise manzarası. İki euro’da müze parası.

20160608_143755

20160608_143951

Ara sokaklarından garajına varıyorum ve gidiş dönüş olmak üzere Resmo’ya biletimi alıyorum. Bir saatte Girit’in bir idari bölümünden diğerine gidiyorum en ön koltukta. Yol arkadaşım üç yaşlarında İsveçli sarışın bir minik olacakken şoför uyarıyor derhal anne ve babasını çocuklar ön koltukta oturamaz diye. Halbuki uslu uslu oturmuştu yanıma çitlembik, mavi gözleriyle de benimle iyi anlaşmak isteğinin tedbirli ve utangaç bakışlarını atmıştı hemen alttan alta. Ama olmadı işte. Annesi bağlandığı koltuktan emniyet kemerini çözerek kurtardı onu. Onun yerine kendini kurtaracak kadar İngilizcesi olmayan bir güvenlik görevlisiyle geldim Resmo’ya. O da sarışındı. Üç yaşındaki ilk ve kısa süreli yol arkadaşımdan da 40 yıl ve on dakika fazla oturdu yanımda. Bense neden Resmo’ya gidiyorum diye sordum durdum kendi kendime bu bir saat süresince. Sonra da koşa koşa önce ara sokaklarından birkaç fotoğraf çeke çeke, sonra da deniz tarafında balıkçılar, iç kesimde oteller ve pansiyonlar barındıran ve bir de kale yolu olan viyadüklü yoldan indim nihayet düzlüğe. Bozcaada Ayazma’dan geçtim, Foça’ya indim bir anda. Eski Foça ama. Yenisi taş yığını ne de olsa. Fakat Eski Foça’dan çok daha şirin bir yermiş burası. Fırsat bulursam balık yemeye çalışacağım bir saat filan ayırıp. Kalabalık masalarda şaraplar içiliyor keyifle, şarkılar söylüyor insanlar. Aklım kalıyor bir an. Lindos kadar olmasa da daracık sokakları olan eski şehrine giriyorum ve burası bir şekilde çok çok hoş bir kıyı kasabası havası taşıdığından ve Hanya ne kadar büyük bir şehre benziyorsa, burası da tam aksine şirin bir cennet olduğundan olsa gerek ummadığınız bir kalabalık tarafından karşılanıyorsunuz içerilerde de. Fakat çok hoş doğrusu. Bol bol tahta kaşık satıyorlar dükkanlarda,; Poseidon’un üç uçlu mızrağı misali büyük tahta çatallar, kepçeler, boy boy kaşıklar… İnsanlar her yerde dolaylı yollardan aş derdinde. Hayat böyle.

20160608_133016

20160608_124702

20160608_124757

20160608_132224

20160608_133120

Resmo’ya beraber seyahat edemediğim ufaklık çıkıyor karşıma, yolda ve kök söktürüyor babasına gelmeyeceğim, gitmeyeceğim hatta durmayacağım diye. Asfalta tutkalla yapışmış gibi. Babası kımıldatamıyor yerinden. Sarı damar. Babası sabırlı davranıyor onun huysuzluğu karşısında. Bir de o siyah çoraplar dizine kadar, o kadar komik görünüyorlar ki yan yana. Kızlar babalarını bir tarafa çekiştirip dururlar yaşamları boyunca. Büyüyünce dertler azalacak, çekiştirmeler bitecek sanmasın bütün o kız babaları. Şiddetlenerek artacaktır, buna emin olun. İki kız babası benimki de. Oradan biliyorum ve söyleyebiliyorum sonsuz bir güvenle.

20160608_130932 (3)

Bir sürü dükkan, bir  o kadar insan, pek az kedi ve köpek sahipsiz dolaşan 
Denizde dalga, güneş nihayet yukarıda, bir kadeh şarap yuvarlamalı biraz vakit bulunca.
Bir kadeh şarap, biraz da kalamar, aperatif olarak kalamata bunlardan başka
Masalar doldukça, garsonlar koşturup durdukça, alkol şişede durduğu gibi durmadığından, keyfim geliyor bak en sonunda.”

Paylaştığım bu saçmalığı yazarken ne düşündüm bilmiyorum ama not etmiş olduğumdan illaki, biraz da birkaç satır fazla olsun diye belki, bazen de insanın kafasının içindeki en ahmakça düşüncelerini ve en gamsız anlarını paylaşması gerektiğine olan inancımdan ötürü biraz da paylaşmış bulunuyorum bu satırları. Daha da ne diyeyim size? Portishead’den SOS’i dinliyorum bir yandan. “Çok güzeldi, çok iyiydi.” diyor. Yani bir zamanlar öyle imiş. Şimdiyse ulaşmaya çalışsa da aklını kapatan bir sevgili var. Beth Gibbons’sa parçanın ruhunu değiştirmiş karizmatik sesi ve tarzıyla.

Kazancakis’in romanı “Zorba”dan yaptığım alıntıyı ne kadar uygulayabiliyorum hayatımda diye düşünüyorum ve hemen akabinde paylaşıyorum şimdi burada dürüstçe. Katılmak ve onaylamak başka yaşam felsefesi yapıp uygulamaksa bambaşka olan bir durum bu aslında. Ben mesela bir çok şey umuyorum hayattan aksini söylesem de, medet umuyorum en çok biçare kulundan. Kendim için bir sürü şey istiyorum bunu açıkça söyleyemiyorum yalnızca. Hiçbir şeyden korkmuyorum diyordum ya, çok şeyden korkuyorum aslında. Korkum güvensizliğimden en fazla. Kimseye güvenmiyorum mesela. Herkes haindir çıkarları doğrultusunda, ben de dahilim bu gruba. Bir gün bir canlı bombaya tesadüf etmekten ve zerrelerimin duvarlara yapışmasından ve bir kefeni bile dolduramamaktan, ayrıca trafikte seyir halindeyken kaza yapmaktan ya da kazanın gelip beni bulmasından ve arabanın camının gelip de boynumu koparmasından ve bu sefer de dikilmediğim takdirde tek parça olarak kefene girememekten, bir manyağın bana takıp enseme kurşun sıkmasından ki bu sefer de yüzümün bütünlüğü bozulacak ve yine kefene yakışmayacağımdan, garip saatlerde eve dönerken ya da yurtdışında ıssız ara sokaklarda, mezarlıklarda derinleştim derinleşeceğim diye dalgın dalgın gezinirken bir tecavüzcünün hedefi olmaktan, yobazın fesadından, söylediklerimden ve söyleyemediklerimden ve daha da sayıp moralinizi bozacağını bildiğim birçok şeyden ödüm patlarken hani korkmuyordum hiçbir şeyden! Özgürlükse bu dünyada canlı kalmış, nefes alan son yakın hısım akrabanın da ölümüyle gerçekleşecek bir durum olduğundan şu an için mümkün gözükmüyor eğer ben elimi kana bulamazsam. Ve bu dünyada hele ki bu ülkede özgürlüğünü kısıtlayan şeyden bol bir şey olmadığı bilindiğinden demek ki özgür bile değilmişim.Ben çok yanlış anlamışım hayatı, çok geç anladım. Bundan sonra Zorba var elimde tekrar okuyacağım. Belki Kazancakis’tir o hep aradığım hayat filozofu hayat ve yol arkadaşım.

”Hepimiz bir yerlerde hayatlarımızın canına okuyoruz azar azar ya da bulunuyor o hayatların canına okumaya meraklılar. ”

20160608_132102

 

SELİMİYE, MARMARİS – SÖYLE NELER YAPMIYORSUN?

SÖYLE NELER YAPMIYORSUN?:

20140627_110411

Bir gece öncesinden kendine vermiş olduğun bütün o sözleri, sabahına unutuyorsun.
Berbat besleniyorsun.
Çok fazla sigara içip, çok alkol alıyorsun.
Paranı çarçur ediyorsun.
Borçlarını ödemek yerine erteliyorsun, tıpkı hayatını bir bütün olarak ertelediğin gibi.
Kısaca hayatınla ne yapacağını hiç bilmiyorsun.
Doktorun vermiş olduğu hapları avucuna her koyuşunda değerli elmaslarını kendisi gibi değerli bir mücevher kutusundan çıkarıp gözleriyle okşayan sonradan görme zenginlere benziyorsun.
Ama hapı yutuyorsun.
Ama akşam ne yiyeceğini bilmiyorsun.
Buzdolabında ne var ne yok, onu bile bilmiyorsun.
Biraz fazla boşvermişlik olmuyor mu?
İncittiğin kız arkadaşının gönlünü almayı umursamıyorsun.
Biraz ayıp olmuyor mu?
Bir aile kurmak istediğine karar veriyor
Sonra…
Şerefli bir ölüm dileyip, bedenine değer vermiyorsun.
Bazı geceler hiç uyumuyorsun.
Bazı günler hep uyuyorsun.
Bazı günler ve geceler hiç evden çıkmıyorsun.
Saatlerce televizyona bakarak günleri ve geceleri tüketiyorsun.
Her defasında saat takmadan ya/ya da güneş gözlüğünü almadan dışarı çıkıyorsun. Bazen bunlara cep telefonunu da ekliyorsun.
Tüm randevularına geç kalıp, başının kelleşmeye başlamış yerleri kızarmış vaziyette eve dönmeyi başarıyorsun.
Bu halinle şapşal ama tatlı görünüyorsun.
Günlük fallarını okuyor ve tüm o zırvalıklara inanıyorsun.
Bir bebek gibi.
Tabiatının özünü burcunun özelliklerine bağlıyorsun.
Bir ahmak gibi.
Bazen oburca yemek yiyorsun, bazen tek lokma yemek istemiyorsun.
Tüm dünyaya karşı hiddetlendiğin anlar oluyor.
Özellikle kızdığın, itinayla seçtiğin ülke başkan ve başbakanlarına küfürler yağdırıyorsun, kendininki de bu listede.
Bazen herkes canını sıkmayı başarıyor, bazen dünyayı umursamaz oluyorsun.
Zenginleri çok snop ve kibirli, fakirleri gariban ve anlaşılamaz buluyor, orta sınıfı ahlak kumkuması ilan ediyorsun.
Kabul et bir sınıfa bile dahil değilsin şu aşamada.
Kabul et kafanda inşa ettiğin çok sağlam bir kast sistemi var.
Ve tüm bunları düşünmekten kendini alıkoyamıyorsun.
Sınıf atlamanın imkansızlığından bahsedip duruyorsun.
Bir sürü şeyin imkansızlığından bahsedip duruyorsun.
Önce Yahudilere kızıyor, sonra zamanında sana iyiliği dokunmuş Akşoti’yi düşünüp canlı cansız tüm Araplara kızmayı yeğliyorsun. Hep bir suçlu arıyorsun. Sonra vicdanın sızlıyor Edward Said’i düşünürken. Onun ve Daniel Barenboim’ın tüm çabalarının bir pul gibi harcandığı düşüncesi canını sıkıyor. Dünyanın anlamsızlığına karşı gıkın çıkmıyor.
Çünkü dünya anlamsız bir yer.
Uzun zamandır bu böyle.
Bilip de bilmezlikten geliyordun sadece.
Çünkü değiştiremeyeceğin bir sürü şey var.
Etrafındaki insandan çok yalakanın varlığından belli bu.
O konuda hiçbirine kızamıyorsun, nedense!
Biliyorsun ki herkes birine inanmak istiyor.
Tanrı her zaman avutmuyor.
Çok var ama çok yok.
Sırtını dayamak kuvvetlice etten kemikten bir insana
Duvara dayar gibi, istediğin buydu.
Onlarsa hep vardılar.
Arkasız yürünemeyeceğini dahi bilenler olarak, bırak koşmayı
Onaltıncı yüzyılda, onyedinci yüzyılda, onsekizinci, ondokuzuncu, yirminci ve son yüzyılda, Fransa’da, İtalya’da, Türkiye’de, her yerde.
Şiir sanatının efendisiz yaşayamayan saray şairleri gibi.
Malherbe’in kemikleri sızlamakta mıdır ki?
Bir şairin kalbi bir başkasının aşkı için de atardı belki, sevişen iki kişinin aracısı olunurdu belki.
Kim bilir?
Şimdiyse gerçek ustasını bulamamış çırakların dönüştüğü çaylaklar ordusu var karşında ve sen de onlara dahilsin.
Değiştirebilecek misin ya da yok edebilecek misin bunca pespayeliği, kendininkiler dahil?
Gık.
Söylediklerin arasında iyiye giden bir şey var.
Yapılan iyiliği unutmamışsın.
Akşoti’yi de.
Bu iyiye işaret.
Merhamet ve minnet duygularının karışması bile bir şeydir.
Kötüye giden bir sürü şeyin yanında ve tam karşısında tek bir şey varmış.
Ve sen varmışsın.
İyi ki varmışsın.

SELİMİYE:

image

Marmaris merkezden bir saat uzaklıktaki Selimiye Koyu ve Köyü artıları ve eksileriyle tam karşımda. Artı çünkü sakin ve huzur veriyor. Eksi çünkü sakin ve huzur verdikten kısa bir süre sonra aşırı sükunet ve fazla huzurdan “Huzursuzluğun Kitabı”nın dışarıda fırtınalar kopmamasından ötürü, insanın beynini kemiren saçma sapan düşüncelerin yansımasından meydana geldiğini düşündürtüyor ve benim üzerimde uzun bir pardösüm olmasa da gün geçtikçe dallanıp budaklanmış, salkım saçak olmuş huzursuzluklarım mevcut.

Burada insanlar fısıltıyla konuşuyorlar sanki. Çünkü hiç müzik sesi yok ve konuşmalar basık havanın da etkisiyle bir bulut gibi yağmadan bekliyorlar başımızın üzerinde. Bir yandan da o kadar iyi biliyorum ki başımın tam üzerindeki bulut benim atmosfere yaydığım basınçtan oluşup bekleşmekte ve mekanlar, insanlar çare değil benim ruh huzursuzluklarıma ve bıraksam sağanak halinde yağacak olan gözyaşlarıma.

İsviçre’den yatlarıyla gelmiş bir çiftle konuşuyorum. Motel ücretinden, odaların nasıl olduğuna kadar bilgilendiriyorum kibar çifti. Avrupa’nın kibar bir ülkesinin, kibar bir şehrinden gelen kibar tipli ve midye dolmasever(özür dilerim hangi kelime bitişik ya da ayrı bilemiyorum; acaba sever mi tamlayan olacaktı burada, bilen ya da bilgiç okuyucuya bırakıyorum son sözü) çiftiyle geçirdiğim sakin ve kibar diyalog üç ayrı çocuklu ve üç ayrı kocalarını evde ve işte bırakmış haftasonu kaçamağı yapan üç bayan tarafından bozuluyor. Kibar çiftimiz ve ben güneşlenmekte olduğumuz şezlonglardan bu bayanları dinliyoruz. Gelmeden hepsi de saçlarını boyatmış ve taratmışlar. Değişen saç renkleri iltifat konusu oluyor. Çocukları midye dolma ve sucuklu tost istiyor. Plajda harcanan Prada çanta iltifat konusu oluyor. Çocukları midye dolmalarının ve sucuklu tostlarının yanına kola ve ayran istiyor. İsviçre’den gelen çift ve ben kendimizi mekanın ilk sahipleri olarak hem ev sahibi hem yaşlanmış hissediyoruz. Bir tanesinin eşinin korkunç kıskanç olduğunu öğreniyoruz. Bizi çok ilgilendirmiyor kıskanç bir eş. Hele ki İsviçre’de uzun yıllar yaşamış çiftimizin batı medeniyeti ve kıskanç eş kavramlarını çok fazla bağdaştırıp, içselleştirdiğini düşünemiyorum. Neden tüm bunları dinlediğimize gelinceyse denizin bile ses çıkarmayıp, sessiz sessiz karaya dokundurmasından ve dolayısıyla bizim her sesi duymamızdan kaynaklı. Bir tanesi de ismini ısrarla belirtmekten kaçındığı bir hastalıktan muzdarip olduğundan beri gamsızlaştığından bahsediyor. Sonra da o hastalığı edinip evcilleştirdikten sonra(bu benim yorumum evcilleştirmek filan), hayata bakış açısının nasıl değiştiğinden bahsediyor. Çocuklar ara ara mızmızlanmaya, madde madde isteklerini belirtmeye geliyorlar. Kibar çift ayrılıyor aramızdan, benimse uykum geliyor. Yeter ne çok dinlemişim ben sizi.

20140627_110816

Sahilde yürüyüşe çıkıyorum. Önce koyun güneyine doğru yürüyorum. Aurora(restorandır kendisi, bir versiyonu için bkz.Endora)’nın önünden geçiyorum. Yatları ve yatseverleri seven bir restorandı kendisi ve bunu da hiç gocunmadan söylerdi. Derdi ki; “Varsa pulun, çoktur kulun”, dolayısıyla da sizde gocunacak hal bırakmazdı ve zaten en başından tavrını koyup, mesafesini koruduğundan baştan boş verip yolunuza giderdiniz aklın yolu henüz birken(baştan rencide olmanın verdiği hafiflik çok baştan çıkarıcı olabiliyor sonradan). Sardunya restoranının önüne geldiğimde ise nedense baş garson olarak tasavvur ettiğim garsonlardan bir tanesi tam ben önünden geçerken akşama tüm masalarımız doldu diyor. Sesinde gurur var azcık, azcık böbürlenme ve bir tutam da büyüklenme. Burayı da defterden siliyorum. İnsanları muhatap alıp konuşsam, değer mi söyle? Güney bir tuhaf, kuzeye geçmeye karar veriyorum. “Parageda” el değiştirmiş ve şirin önlükler takan Oylum yok artık. Akşam yemeğimi kaldığım pansiyonun önünde demirlemiş teknenin uç kısmında bana özel hazırlanan özel sofrada yiyorum. Rüzgarın insana kendini güzel hissettirdiği anlar vardır. Bu onlardan. Zamana dursun dediğim anlardan biri budur. Bir andı geçti çok şey hissettirterek.

20140626_205448

Öğleni buluyor Selimiye’den ayrılmam. Dolmuşa biniyorum. En arka sıraya ve cam kenarına oturuyorum. Bir yandan da şoföre tembihliyorum beni iki otobüsüne yetiştirmek için inmem gereken yeri söylemesi hususunda. Sonra da dahiyane bir iş yapıyorum. Kulaklıklarımı takıp, müzik dinlemeye koyuluyorum. Önümde genç bir çift, yanımda genç bir oğlan var. Manzara, müzik, rüzgar hafif. Marmaris’e yaklaştığımı hissettiğim anda bir havalarla kulaklıklarımı çıkartıp kavşağı geçip geçmediğimizi soruyorum. Şoför dahil bir tam dolmuş dolusu kafa bana dönüyor ve kırk kez sordum diyen şoför doğrulanıyor bir bir. Yanımdaki çocuk da teyit ediyor ve benim yerime iki otobüsünü durdurmak için sağı solu arıyor. Ben mi? Tek tek sorulan soruları cevaplıyorum. Bir kadın ben hep döndüm döndüm size baktım, çok rahat görünüyordunuz, siz olmadığınıza kanaat getirdim diyor. Herkes bir şey söylüyor. Ben mi? Ben kendimi dolmuştaki benden fersah fersah endişeli kaygı küplerine emanet edip bu sefer tek kulaktan müzik dinliyorum. Yanımdaki çocuk bilet numaramı soruyor. Ona bilet almadığımı söylüyorum. Almamış diyor şaşkın şaşkın telefonun diğer ucundaki tok sese. Herkese teşekkür konuşmamı yapıp son durak olan garajda iniyorum. Şoför beni bineceğim dolmuş otobüsün kapısına kadar bırakıyor. Sanki bu sefer başarılı olmamı ister gibi.

Sesimin en nazik ve umursamaz tonuyla sorduğum beni neden beklemediniz sorusuna on dakika oldu dayanamadık kalktık diye kahkahayla karşılık veriyor yeni şoförüm. Saatime bakıyorum ve tam sekiz dakika geriden geldiğini görüyorum. Bir sonraki otobüse biletimi alıyorum umarım kaçırmam diyerek. Ben sizi bulurum diyor şoför. Derhal kendime güvenim geliyor gittiği yerden. Bir sürü lokanta var garajda ve ben rastgele bir tanesine oturuyorum. Benim için canla başla sağa sola telefon açan çocuk da orada. Beraber oturuyoruz. İsmi Fatih ve Bozburun’da dalış eğitmenliği yapıyormuş. Şoför haklıydı diyor kırk kere seslenmişler. Bozburun’a dalışa gelmez misin diyor. Ona efsanevi ilk ve son dalış hikayemi anlatıyorum. Hayatımda bir defa hayır Kızıldeniz’de değil, Ege Denizinde denemiş olduğum dalışta bir anda nasıl paniğe kapılıp bana arkası dönük olan eğitmene paniğe kapıldığımı göstermek için sırtını yumruklamaya çalıştığımı ve fakat sonradan düşündüğümde figüratif bir takım dans hareketlerine benzeyen el kol hareketlerimle amacıma ulaşamayınca ağzındaki maskeyi kaşla göz arasında can havliyle kopartırcasına çıkarıp yukarı yukarı diye anlamsızca çırpınışımı anlattığımda yanlış ellere düştüğümü düşünmekle beraber hakkımda bir takım fikirlere sahip olmasına da yardımcı olmaya çalıştım ve başarılı da olduğumu düşünmekteyim, tıpkı panikten ağzındaki hortumu çektiğim eğitmen gibi. Vurgun yiyorduk az kalsın demişti. Çıktığımda sakinlemiştim. Aşağıda da bir şey görmedim. Görecek halim de yoktu zaten.

Sekiz dakika geriden gelmeyi tercih eden saatime bakıyorum ve konuşurken konuşurken vaktin geldiğini anlıyorum. Hesabı ödemek için masadan kalkarken bana ara ara ama dikkatli daikkatli bakan amcanın yanından geçiyorum. Kendi yaptığı boncuğu koluma dolayıveriyor nereli olduğumu sorarak. Fethiye diyorum. Buradaki, bizim Fethiye mi diyor. Başka Fethiye mi var diyorum ve dedikten sonra da tuhaf bir şüpheye düşüyorum bir başka Fethiye daha mı var diye. Bakışıyoruz. Karşılıklı bipolarlaştık bile. Ben tam Fethiyeli bile değilken neden az bir kısmımın ait olduğu yere memleketim dediğimi düşünmeye çalışıyorum bir parçam da Giritliyken ve ben ısrarla Girit’i hiç görmemişken. Yurt fikri abartılmış bir mefhum olabilir mi acaba? Bazen yersiz yurtsuz olmak daha iyi geliyor. Nerelisin? Gözlerimi kapatıyorum. Kendi etrafımda dönüyor duruyorum. Duvarda asılı olan dünya haritasında parmağımın uzandığı ilk kara parçası yerim olsun yurdum olsun diyorum. Okyanuslar çıkar bana hep. Ben dalmadığım sürece iki taraf için de sorun olacağını sanmıyorum. İyisi mi yarım pirinçlik aklımı başka şeylere kullanayım diyorum. Boncuğumla ayrılıyorum restorandan sonra da Marmaris’ten.

KALİMNOS

20140707_124209

Kali Mera:İyi günler

Kali Spera:İyi Akşamlar

Kali Nichta:İyi Geceler

Yammas:Selam

Parakalo:Lütfen

Efkarysto:Teşekkürler

Nai:Evet

Ohe:Hayır

Oraya:Harika

Kala:İyi

Poli kala:Çok iyi

Bravo:Bravo

Endaksi:Ok

Poso kani?:Ne kadar?

Yatee?:Neden?

Ti kanis?:Nasılsın?

Pou?:Nereye?

Voithia!:Yardım et!

Sagapo: Ti amo

Turkiya?:Karşı yakadan mı?

20140707_123959

20140707_105043

Adalar sayesinde birkaç kelime Yunanca öğrenmiş bulunmaktayım. En çok da Fedon sayesinde “sagapo”nun sırrını çözmüş mutlu azınlıktanım. Bir çeyrek Girit kanım sayesinde ise türlü çeşitli otun takipçisi ve zeytinyağlıların müdavimiyim. Sizlerle de kalan basit ve günlük konuşma dilinin nazik ve çok işe yarayan kelimelerini paylaşayım istedim. Bu kadarı bile yetiyor. Zaten ada halkları İngilizce olarak vaziyeti idare edebiliyor yedisinden yetmişine, zaten ondan da iyi Türkçe biliyorlar. Yukarıdaki birkaç kelime Yunanca ise benim yanıma kar kalıyor.

Arkamdan koşar adım gelmekte olan şeyin kendimin olduğunu görüp de uyandığım bir sabahın erken saatlerinde Kalimnos’a gitmek üzere yola çıkmak için daha iyi bir neden düşünemiyorum. Denizler, okyanuslar, karalar yetmedi çöller aşanların da bir sabah benzer bir rüya görmüş olabileceklerine dair çok derin hisler oluşuveriyor içimde bir anda. Sonraki bir anda ise hepsi geçiveriyor. Anlar anları tutmuyor. Ahh ne kadar yazık!

Otuz deniz mili yani yaklaşık elli ya da altmış kilometre hızla Ege’deki fırtınanın son gününde açıklardaki çok büyük sayılmayan ama gene de hızlı feribotun bir sağa bir sola kıvrılırken camlarına vurmakta olan ve bir parça da acımasız görünen dalgalarını aşa aşa varıyoruz Kalimnos’a. Bir sürü adacıktan geçiyoruz üzerlerinde yerleşim yeri olmayan. Açıklarda bir sürü yelkenli var. Bir parça daha uzakta ise yük gemileri. Hiçbir şey hissettirmiyor uzaktaki varlıkları içlerinde canlıların olması da.

Keçilerin pardon dağcıların rağbet ettiği bir ada Kalimnos. Feribottan iner inmez geçtiğiniz gümrükten indiğiniz anda merkez Pothia tarafından karşılanıyorsunuz. Dodekan(Dodekanisos) yani Yunan Oniki Adaları arasında yüzölçümüyle dördüncü sıradaki ada oldukça kurak ve dağlık. Ekim’in ortasında başlayacak olan dağcılık ve tırmanış festivalinin afişleri var. Şimdiyse imkansızmış gibi görünüyor güneş bu kadar yakarkan. Bizim taşralarımızda bile görmediğim kadar eski binalar devlet kurumu olarak hizmet veriyor. Fakat çalışanlarla turistleri ayırt etmek güç çünkü hepimiz bir giyiniyoruz. Parmak arası, şort ve askılı blüz. Turizm ve enformasyon bürosunu buluyorum aynı sıradaki ve içeriye giriyorum. Benden önce gelmiş olan farklı milletlerden insanlar enformasyon almak için bekleşiyorlar ve fakat tek bir enformasyon veren var ve çok hoş bir bey ve solak ve düzgün bir İngilizcesi ve kibar bir aksanı ve güzel bir yüzü ve hoş bir fiziği ve yüzüksüz bir sol eli var. Adını soruyorum. “Yiorgos” imiş. Yüzünü çevreleyen bir parça da sakalı var ve bir pazartesi sabahı için güleryüzlü olması da cabası. Her neyse Yiorgos(Yorgoş olarak telaffuz etmişti) beni yeterince bilgilendiriyor ve şehir turundan önce birkaç müze gezmek üzere sahillerinde yürümeye başlıyorum. Free shop fiyatına alkol ve tütün maddelerinin satıldığı bir sürü market var. Fiyatlar çok makul. Heryer ouzo, heryer Yeni Rakı. Bir sürü kafeterya yanyana dizilmiş, bir sürü kahve var yerli amcaların oturduğu. Bizdeki kahvelerden farkı onların da turist gibi oturup kağıt oynamadan kahve, çay ya da ouzo içip fazla sohbet etmeden geleni geçeni izliyor olmaları. Karşılıklı bakışmakla yetiniyoruz, o kadar. Balıkçılar var tezgahlarında balık çeşitleriyle; ahtapotun kilosu on euro. Alınmaktan çok poz poz fotoğraf karelerinde ölümsüzleşmekle meşguller. Yabancı turistlerin en sevdiği şey sergideki ölü ahtapot fotoğrafçılığı. Tezgahlardaki diğer balıklarsa alıcılarını bekliyor ve kursaklara karışıp balçıklaşmadan tek kare pozun içine bile giremiyorlar. Sıradan ve benzer yığınların içinde, kendi gibilerin içinde, kiloyla tartılıp nasıl yenilmek istedikleri bile sorulmadan kah kızgın tavada alt üst edilerek, kah buğulama olsun diye içine çevresine patates domates soğan yerleştirilerek, varlıklarına şükran bile duyulmadan gönderiliyorlar mideye.

Kalimnos Ev Müzesi, Dünya Deniz Müzesi ve Arkeoloji Müzeleri gezilecek yerler arasında. İlkinde geleneksel kıyafetler, ev araç ve gereçleri, eski zaman fotoğrafları ve genel olarak kadının evindeki ve sokaktaki yaşamına dair ne varsa sergilenen bir müze. Eskiden yüzük takmazlarmış evlendiklerinde. Bir kadının evli olduğu yemenisinden ayırt edilirmiş. Evli olanlar kartal motifli baş örtüsü kullanırmış. Peki ya evli ve fingirdekse. Düşüncelere dalıyorum:”Bu adada doğmuşum. Ailem buralı. Sünger avcısı bir kocam var erken yaşta evlendirildiğim. Hiç sevmiyorum onu. Sevmek nedir bilmiyorum ki. Kimse öğretmemiş. Ama fingirdekliği ve başörtüsü kurallarını çok iyi biliyorum. Başörtüm evlisin diyor, ruhum herkesle flört etmek, herkesle fingirdeşmek istiyor. Adaya dışarıdan gelen erkeklerden alamıyorum gözlerimi. Daha sadece onsekiz yaşındayım. Ama işte başörtüm şey. Ney ney?”

20140707_110848

20140707_110930

20140707_111545

20140707_110939Süngerler ve sünger avcılığı adanın halen daha en önemli geçim kaynağı. Hediyelik eşya olarak satılan sevimsiz magnetolar, ray ban taklidi gözlükler ve yöre desenli tuzluk biberlikler dışında götürülebilecek en makbul hediyeler belki de.

SAINT SAVVAS:

20140707_123520

Aziz bizde bilinen, Agios ise Yunanca bilinen adı. “Aziz Savas”:Kurtarıcı, iyileştirici, çileci, koruyucu aziz. Adanın en tepesinde mezarı. İster uygun fiyatlı motorsikletler(günlüğü on euro), ister marka marka değişen araçlarla(günlüğü 35 euro), hiç olmadı merkezden on euro’ya götürüldüğünüz şehir turu kapsamında gezilip görülecek ve buna değecek bir yerde yatıyor Saint Savvas. Ada ayaklar altında ve ben ne yazık ki canla başla mikrofondan konuşan tatlı Yunan kızını bile ne çirkin sesi var diye eleştiren orta sınıf olup bunu söylediğinde hiç hoşlanmayacak olan kendi bülbül sesli bir araba dolusu Türk ve Kürt vatandaşı ile beraberim. Benim de dahil olduğum ve eleştirmeyi en iyi, en çok bilen en yüce sınıf olan sınıfım para bulup, şöhret bile olsa değişmeyecek bu yadırgatıcı huyları ve kendi aralarında hep alkışlanmaktan doğruyla yanlışı bulmaktan çok uzak insanlar topluluğu olarak hep olumlanırlanıyorlar her zaman olduğu gibi. Hayata espri kattığını sanıp, otla bokla dalga geçer böyleleri. Ve cidden gerzekçe sorular sorar dururlar: “Ben geldiğimde rahibeler vardı, şimdi neden yoklar?” gibi. Hepimiz biliriz o andan sonra o beyin caka sattığı kızlarının yanında burada bizden önce bulunmuş olduğunu.

Zangocu olmadığından çalmayan çanları, Aziz’in yattığı ve ona bağlı mum dikilip adak adanan bir bölme, bir şapel ve küçük küçük evlerden ibaret burası. Bir çeşit manastır kompleksi. İçeri girerken sepetin içindeki etekleri giymek gerekiyor eğer kendi etek boyunuz kısa ise. Rehber kız Savvas’ın mucizesinden bahsediyor. İyileştirici gücünden ve camekanlı bölümün önünde şimdi dünya gözüyle yansıyan görüntüsünden. Evet yansıyor. Ben gördüm. Göz yanılsaması mı, bilemem. Ben birşey bilmiyorum zaten.

Saint Savvas’ın olduğu camekanla kaplı bölüme geliyorum kalabalığın içinden süzülerek. Yüzünü bir örtüyle kapatmışlar. Örtü artık yüzünün şeklini almış sanki. Bir anda otobüs dolusu çılgın kalabalık yok oluyor ve ben nereye gittiklerini anlamıyorum bile. Biz yalnızız. Hiç ses yok. Beynim boşalıyor sanki. Başkalarının benimle aynı hisleri paylaşmaları için ben olmaları gerek, şu an, şimdi. Benim gözlerimden bakmaları gerek ya da benim hislerimi sihirli bir şekilde anlatmam gerek. Çok zor. Ama kıyamet gününe kadar ruhlar dolaşıyor. Bir perde var aramızda, inceden bir tül. Tülün gerisindeki bir an benimleydi. Güçlü ruhların sahipleriyse yaşadıkları zaman diliminde seçilmiş nefs sahipleri.

Bir mum alıp yakıyorum diğer bir mumun aleviyle. Kumun üzeri apaydınlık oluyor. Biliyorum ne şekilde olursa olsun ben buraya tekrar geleceğim ve dileğimin gerçekleştiğini söyleyeceğim ve nefs sahibi olamayan ben dünyevi isteğimin gerçekleştiğini fısıldayacağım hiç utanmadan. Hiç utanmadan, hiç gücenmeden tekrarlayacağım ve bir mum daha yakacağım diğer gelişimde. O zaman çok çok uzaklardan gelmiş olacağım.

Bizimkiler üçer beşer yakıyorlar mumları ve gidiyorlar hiç para atmaya tenezzül etmeden. Halbuki bir euro beş mumunun namusunu kurtaracaktı.

20140707_122542

20140707_123356

20140707_122729

Deniz ve şehir manzaralı yatan bir başka erenlerden Yuşa Hazretlerinin türbesi vardır Anadolu Kavağında. İnsanı sersemletir kuşbakışı İstanbul manzarasıyla. Çöllerde geçen zorlu yıllar, açlık perhizleri, çilehanelerde yaşanan suskunluk yıllarından tek kelime etmeden sıyrılıp, aklına mukayyet olarak yaşamını devam ettirebilmek, insan sarrafına dönüşmeden insanları görebilme ve kabullenebilme yeteneği, adanmışlık, bunlar çok kolay şeyler değil. Bir kum parçası olmadan çok önce yaşadığın, seni oradan oraya sürükleyen ve hiç nefes aldırmayan rüzgarın önünde kah kum fırtınalarının içine dalarak, kah okyanuslar aşarak ulaştığın bir bilinmezde aslında olduğun ve dönüştüğün şeyden memnuniyetsiz olmak en büyük ceza, son büyük acı belki de. Kibir kibir kibir yok et kendini ki hiç böbürlenmeden seveyim kendimi. Peygamber sabrı değil sevgisi ver kalbime ki tahammül edebileyim bir sürü şeye. Sen dirlik ver artık yerinde olmayan kalbime.

Sıcaktan bunalanlar için Vilhadia’da mola verdik. Çok şirin halka açık plajları var. Şezlongsuz, konforsuz, kumun üzerine yayılı insanlar ecrimisil kaygısına düşmemiş işletme sahipleri ve uygun fiyatlı kafeleri ve bol tuzlu Yunan deniziyle hizmet veriyorlar müşterilerine. Masouri’den geçiyoruz. Burası merkezden daha güzel ve şirin. Denize girenleri almak üzere döneceğiz diyor rehber. Bir sürü pansiyon, otel, tatlı tatlı sohbet edebileceğin kafeleri var. Nihayet Telendos Adası’nı görüyoruz. Rivayetiyle meşhur genç kızı andırıyor diyorlar sanki varmışçasına gözleri, burnu ve ağzıyla. Myrties’ten beş dakika uzaklıktaki adaya motorlarla geçiliyor ve inan aklıma sen geliyorsun karşıya geçerken. Ama geçiş beş dakika ve sen saniyelerle oradasın. Sonra başka hayatlar, başka insanlar.

20140707_130447

Hiç daha küçük bir adada bulunmamıştım ve bir ucundan diğer ucuna kısa bir seyahat ada hayatı hakkında fikir sahibi olmanıza yetiyor. Kış geldiğinde üzerinde bir notla adanın kapandığını hayal ediyorum. Hayır, öyle olmuyormuş. Az kişiyle de olsa adanın adasında yaşam devam ediyormuş. Burada insanlar çok daha sakin ve huzurlu. Yığınlardan uzaklaştıkça insanlar huzur buluyor sanki.

Sayısız kilise ve manastıra ev sahipliği yapıyor ada ve bu haliyle Patmos’tan sonra Hıristiyanların ikinci Hac yeri olsa gerek Adalardaki, özellikle de Saint Savvas’ın varlığı bunu pekiştiriyor. Çan sesleri adanın merkezine iner inmez daha çok çalınır oluyor kulağımıza. “Dalgaları Aşmak”, dalgaları hissetmek… Kapkara güneş gözlüklerime rağmen yakıcı güneşe karşı siper ettiğim gözlerimle Pothia’dan yani zeminden yukarı doğru kaldırıyorum başımı. Saint Savvas kum gibi görünüyor.

20140707_155221

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑