CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

images.jpeg

CAPHARNAÜM : KEFERNAHUM

“Anne ve babamdan şikayetçiyim. Beni dünyaya getirdikleri için.” Zain

“İyi insanlar olacağımızı ve sevileceğimizi düşünmüştüm. Ama Allah bunu bizim için istemedi. Bizim ötekiler için paspas olmamızı tercih ediyor.” Zain

“Çocuğun yoksa adam değilsin dediler bana. Çocukların senin omurgan olacak. Direğimi yıktılar, gönlümü yaktılar. Evlendiğim güne lanet osun. Nasıl bir sefalete atıldım ben?” Zain’in babası

“Kimse ne seni ne bizi umursamıyor. Biz hiçiz oğul, parazitiz.” Zain’in babası

GİRİŞ :

İsim olarak Capernaum ve Kefernaum olarak da çıkacaktır karşınıza. Siz nasıl isterseniz öyle okuyun ve de telaffuz edin. Ben yazımda Kefernahum’u tercih edeceğim. Böyle bir şehrin var olup olmadığı üzerine yaptığım küçük bir araştırma sonucunda öğrendim ki varmış. Günümüz İsrail topraklarında yer alan ve artık Tell Hum olarak anılan şehirden İncil’de de sık sık bahsedilmekle birlikte, bir balıkçı kasabası ve aynı zamanda ticaret merkezi olarak da bilinen şehir, İsa’nın mucizelerinden pek çoğunu gerçekleştirdiği-ölüyü diriltmek, şeytan kovalamak, hastalıkları iyileştirmek, rüzgar ve dalgaların durdurulması gibi, dolayısıyla kendisinden İsa’nın şehri olarak bahsedilen bir yermiş. Fakat büyük de bir hayalkırıklığı olmuş İsa için. Neden mi, çünkü kasaba halkının inanç eksikliğinden duyduğu hayal kırıklığı sonucunda onu lanetleyivermiş bir zaman sonra. Bir peygamberseniz, kendinizi bu şekilde sıfatlandırıyor ve görüyorsanız eğer, dininizi, görüşlerinizi boş vaktinizi ayırarak anlatıyor ve yayamıyorsanız düş kırıklığı yaşarsınız elbette. Hz. İsa marangoz iken, ikinci mesleği peygamberlikti. Böyle düşününce ikinci bir işe gönül vermiş, içinde yatan aslanı ortaya çıkaran günümüz insanı gelecektir aklınıza. Peygamberlerde de durum çok farklı değilmiş. Bir misyon edinerek yaşamına anlam katmaya çalışan pek çok sıradan insanın arasından maharetleri ve seçilmişliğiyle ön plana çıkan İsa peygamber, bir çıkış yolu arıyordu ve nihayet bulmuştu. Kendini peygamber yani seçilmiş kişi olarak ifade ediyordu o genç yaşında. Yunus peygamber balıkçıydı mesela, Hz. Nuh denizciydi, şimdi olsa gemi mühendisliği okumak zorundaydı. Hz. Musa çobandı, tıpkı genç yaşlarındaki Hz. Muhammed gibi. Dağdaki çobanla oyum bir olmamalı derken, o çobanın bir gün peygamber olabileceğini düşünmek gerekiyor inceden. İnsan, doğanın o çok sesli ahengine ve renkliliğine, toprağın mucizesine tanık olmadan sırra vakıf olamıyordur belki de. Hayatı boyunca bir süreliğine çobanlık yapmak gerekiyordur bir şekilde. Öte yandan Hz. İbrahim mimardı, her ne kadar o dönemde mimara mimar denmese de. Hz İdris iğneyi ilk icad eden, ona delik açan kişi olarak terzilerin piri sayılırken, peygamberlerin Yves Saint Laurent’i olarak anabiliriz kendisini. Bunların konumuzla ne ilgisi var diyecekseniz eğer, dinini yaymaya çalışan İsa’nın çevresi ve ihanetler yüzünden yaşadığı hayal kırıklığı ve çilesiyle, küçük Zain’in yaşadığı çile arasında büyük benzerlikler var aslında. İkisi de böyle olsun istemezdi. Ama ikisi de mücadele ettiler içinde bulundukları zor koşullara rağmen. Zain’in isyanı insanoğlunaydı aslında. Onu bu sefaletin içine atmış, kendisi de ailesinden daha iyisini görmemiş olan anne babasınaydı en başta. Filme dağınık diyenler var yabancı basında. Katılmıyorum. Nedenlerinden bahsedeceğim uzun uzun, yavaş yavaş, sabır sabır. Malum peygamberlere özgü bir meziyettir sabretmek. İlk önce adet olduğu üzere diyalog kısmı var. Bu filme özgü olarak yarattığım bir kadın ve bir erkek arasında geçiyor olacak diyaloglar. Onlar evlilik aşamasındaki iki sevgili, niyetleri ciddi. Bu film onları çeşitli düşüncelere sürükledi. A kişisi Adem, H kişisi Havva olsun bu sefer de. Adem fena halde sığ, Havva’ysa bu filme kadar çözememiş durumu, az sonra ortaya çıkacak aralarındaki uçurum ve çözülecek elleri yavaş yavaş. Bu arada özür dileyerek belirtiyorum ki, diyalogları ben yazmıyorum, sadece karakterleri yarattım, yazıma attım. Ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini ve sorunlarını nasıl dile getirecekleriniyse kendileri bilir. Dediğim gibi ben yalnızca yarattım. 

Çift elele tutuşmuş yolda yürüyerek ayrılmaktadırlar sinemadan. Bir hikaye de böyle başlar. Gerçekteyse bitmesine ramak kalmıştır.

A – Beğendin mi sevgilim?
H – Beğendim. Sen?
A – Çok karışıktı.
H – Nesi karışıktı?
A – Kurgusu.
H – Sonunda bağladığına göre!
A – Ara yollarda çıkmazlar vardı.
H – Ben bir çıkmaz göremedim.
A – Rahil karakteri çok gereksizdi. Uzatmışlar çok fazla.
H – Tam tersi. Onun hikayesi sayesinde filmin parçaları birleşti. Göçmenlik ve sefalet iki çok eski arkadaş gibiler. Birbirlerinden ayrı düşünülemezler. 
A – Ee tamam da, Zain’in hikayesinde zaten yeterince var olan sefalet yetmez miydi? Arada da olsa içlerinden başarı hikayesi çıkmaz mı?
H – Sefaletin miktarı, azı kararı mı olur canım? Üstelik Zain başardı.
A – Olmalı. Seyirciye de yazık çünkü. Zain mapushanelere düşerek neyi başardı, üstelik de beş yıl yiyerek?
H – Sesini duyurabildi.
A – Ne değişecek ki? Ortadoğu’da bir şey değişmez. Hep aynı hikaye. Sen değişirsin, orası değişmez. Kaos, sefalet, savaşlar bitmez. Sınırlar değişir, bir de zalimlerin isimleri.
H – Doğru söylüyorsun, bence de Ortadoğu boşaltılsın ve sıfırdan başlasın orada her şey ama bu arada Zain ve Zain gibiler ne yapsın? El elde baş başta otursa mıydı çocuklarla sübyancılar koğuşunda beş yıl boyunca?
A – Aman diyeyim, ne boşaltması! Bizde alıyorlar soluğu ilk etapta. Yeterince geldiler zaten. Zain o sırığı bıçaklayarak en iyisini yaptı. Hem de intikamını aldı. Eşekler gibi çalıştırıyordu onu ailesi. Adam on beş kilo var yok, on yedi kiloluk suları, tüpleri taşıyıp duruyordu kaç kat boyunca. Düştü de kurtuldu be…
H – Bak ne diyeceğim…sefalet görmek istememek filan…seninle ilk nişanlandığımızda Beyrut’a gitmiştik, bayılmıştın yemeklerine. Bir daha gelelim diyordun. Sefalette yoksun ama. İyisi mi biz bir dahaki sefere Avengers’a filan gidelim seninle. Araplar o tür filmlerde çarşaf giyip fünyeyi çeken, bombayı patlatan saldırganlar olarak varlar sadece. Hani için rahat etsin diye!
A – Gerçekten mi(erkeğin bir an için gözleri parlar)?
H – …
A – Evlenmeden önce böyle şeyler izlemek gerekiyor gerçekten. Bir gün dara düşersek diye az çocuk getirmeliyiz dünyaya.
H – Bu dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğruysa artık!
A – Olur mu? Babası ne güzel dedi mahkemede! Çocuğun yoksa adam değilsin çocuklar senin omurgandır dediler, ondan yaptım diye.
H – Ha sen öyle algıladın vaziyeti? Ben o sefaletin içinde en az yedi çocuk saydım. Tavşanlar gibi üremenin manası ne, hele bir de anam babam, atam dedem öyle dedi diye. Yazık değil mi o çocuklara? 
A – Ben kendimi özdeşleştirdim babayla.
H – Süper kahramanlarla özdeşleştirsen daha iyi olur. Bundan sonra Marvel izleyelim gerçekten. Kaldıramayacak gibisin, daha doğrusu ben seni kaldıramayabilirim gibi geldi(son cümleyi sadece kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle söyler).
A – Ortadoğu böyle bir yer.
H – Ortadoğu öyle bir yer değil. Öyle bir yer haline gelmiş. Getirilmiş. İnsanlar, din savaşları, politikacılar ve politikaları sayesinde. Bu kadar çocuk imal eden ailelerin yaşadıkları yerleri neden ziyaret etmezler? Doğum kontrolü denen bir şey var. Allah var tamam da doğum kontrolü de var. Tavşanlar gibi ürenir mi? Kaldı ki Hıristiyan bunlar. Lübnan’da yaşayan katı Şiilerden de değiller. Maruni olmayabilirler ama Arap Hıristiyanları kısaca.
A – Ne olmuş? Arap işte sonunda. Arap Araptır.
H – Ya evet, Türk Türk’tür. Bizim için de Avrupa’da böyle düşündüklerinden eminim. 
A – Üniversite boyunca dizeleriyle başımın etini yediğin Halil Cibran’da Maruni. Amin Maalouf da.
H – Yani?
A – Arap Araptır işte!
H – Gel bi de slogan atalım beraber. O odur, bu budur diye.
A – Yok hayatım. Film mesaj kaygılı olsa da, acıdır gerçekler.
H – Bir yerde de Ermeni’dir o, sözüne güvenilmez diyordu hani!
A – Ne kadar doğru.
H – Hayat beni de seninle karşı karşıya getirdi ve bu filme getirtti. Ne tuhaf değil mi? Yoksa filmdeki annenin dediği gibi benim yerimde, benim şartlarımda yaşıyor olsaydın sen kendini asardın dedi ya…
A – Yani?
H – Ortada çoluk çocuk yokken daha insanda kendini asma hissi uyandırabiliyorsun kolaylıkla.
A – Bir film yüzünden mi bana karşı bunca önyargın oluştu?
H – Kim olsa aynısını düşünür.
A – Çocuk filminden nereye geldik!
H – İlk defa doğru bir söz ettin. Bu aslında bir çocuğun hikayesi. Çocuklar anlamayacağından ya da izledikleri takdirde çok kederleneceklerinden, büyüklere fakir bir ailede doğmuş karakterli fakat bıkmış bir çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmış Labaki. Çalışıp çalışıp kimselere yaranamamaktan, koşullarını değiştirememekten bıkan ve başka bir hayatın da mümkün olabileceğini düşünen zavallı ama iyi kalpli bir çocuk vardı başrolde. Aç kalmadıkça çalmadı, çaldığı da bir biberon süttü onu da Yonas için çaldı. En sevdiği kız kardeşi için o sübyancıyı bıçakladı, Tanrı’ya kızgındı çünkü hangi baba çocuğu aç yatsın, sokağa düşsün ister, sorumlulukları dururken içer içer kendini kaybeder? Ana baba olarak cehaletlerinin ötesinde o kadar bilinçsizler ki ve de kaygısızlar fakirliklerinin çok çok ötesinde. Kız aybaşı oluyor, onu bile kardeşi olarak zavallı Zain düşünmek zorunda kalıyor. Zavallılar. Çocuk her yerde çocuk, gerzek her yerde, her daim gerzek işte.

Filmden el ele çıkan çiftin arasındaki mesafe bir uçuruma dönüşür adeta. Kızın eli belindedir. Adem’se süklüm püklümdür karşıdında.

A – Çok üzüldüm inan. Bize…yani Ortadoğu’nun bizi de bulmasına. Yani seni beni bile birbirimizden ayıracak kadar etkiliymiş baksana.
H – Zain Türkiye ve İsveç’e gitmenin hayallerini kuruyordu.
A – Aman aman bizde yeterince Suriyeli Arap var…yani demek istediğim Zain gibiler gelsin de ne de olsa Lübnan’lı çünkü, ama daha fazla Suriyeli gelmesin lütfen.
H – Hiç değişmeyeceksin değil mi?
A – Aslına bakarsan hayır. Düşünmüyorum.
H – Yani ben evlenirsem böyle bir kütükle yaşayacağım, öyle mi?
A – …
H – Bir sürü de çocuk istersin sen?
A – …
H – Sanıyorum bir yerlerde hata yapıyorum ben! Zain gibi kaçıp kurtulmam gerek senden.

Gördünüz mü sinemanın gücünü sevgili okuyucu! 

MV5BNTRhZjkwYTMtNGE4YS00ZDBjLThkZDEtZTIwODFjMjgyNmFkXkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1499,1000_AL_

images.jpeg-6

images.jpeg-8

CEHENNEM’E GİRİŞ VE ORTADOĞU’DA ARAPSAÇI OLMAK :

Film, kirli bir erkek çocuğunun üzerinde külot fanilayla biçare vaziyette doktor muayenesine girmiş haliyle açılıyor. Doktorun diş muayenesinden çıkardığı kadarıyla hiç süt dişi kalmamış çocuğun on iki on üç yaşlarında olabileceği varsayımından anlıyoruz ki, bu çocuk tam olarak kaç yaşında olduğunu bilmiyor. Ya annesi babası yok, yahut onlar da bilmiyorlar ya da unuttular. Az evvel Beyrut sokaklarında kendi gibi çocuklarla oyun oynarken gösterilen Zain, bir sonraki sahnede bileklerinden kelepçelenmiş vaziyette mahkemeye çıkartılıyor. Bu noktaya nasıl gelindiğini, mahkeme görüntülerine paralel, kronolojik sırayla anlatıyor yönetmen Nadine Labaki. Bu filmde de küçük Zain’in avukatı rolünde izliyoruz kendisini. Zain, anne ve babası ve Etiyopyalı anne Rahil de dahil olmak üzere mahkemede hazır ve nazır vaziyette bekliyorlar. Davacı tutukludur diyor hakim. Zain hem tutuklu hem davacı. Almış olduğu beş yıllık hapis cezasına rağmen, anne babasından davacı. Kesin doğum tarihinin bilinememesinin nedeniyse, muhtemelen doğum evde gerçekleştikten sonra,  doğumunun yetkililere bildirilmemiş olması. Kısaca Zain’in bu dünyada var olduğuna dair hiçbir kanıt, belge yok ailenin elinde. Ne bir doğum kağıdı, ne bir nüfus belgesi. Tek Zain var. Zain’se bir itoğlunu bıçakladım diye tereddütsüz istikrar gösteriyor mahkeme önünde. Cezaevinden bağlanarak yaptığı konuşma onu ve ailesini mahkeme önüne taşıyor. Anne ve babasından onu dünyaya getirdikleri için şikayetçi oluyor. Bir zamanlar annesiyle beraber görüş gününe gittikleri abisi İbrahim gibi o da bir gün hapse düşüyor. 

images.jpeg-3

images.jpeg-7

Zain ve ailesinin yaşantısına tanık oluyoruz. Bir sürü küçük çocuk yerlerde nefes nefese yatıyorlar. Üstte yok başta yok, ne bulurlarsa yiyorlar, annesi domuz ahırı diyor yaşadıkları eve, ben diyeceğim mezbele. Baba içmeye para buluyor, anne sigaraya bir de süse püse. Kız kardeşi Sahar’ın ilk aybaşısına bile o çare bulmak zorunda kalıyor. Onun kanlı çamaşırını yıkıyor, tshirtünü ped yapıp veriyor. Tüm bunlar  tuvalet demeye bin şahit pislik içinde bir ortamda gerçekleşiyor. İyi bu çocuklar ölmüyor! Sokaklarda pancar şerbeti, domates suyu satarak üç beş kuruş kazanmaya çalışıyorlar. Hiçbiri okul yüzü görmüyor. Zain’in okula gidip gitmemesi hususunda konuşan anne ve babadan baba şiddetle gitmesine karşı çıksa da, annesi ona yiyecek içecek vereceklerini düşünerek okulu ve dolayısıyla oğlunu da bir istifade aracı olarak düşünüyor. Bu insanlar fütursuzca doğurdukları bütün bu çocukları bir istifade aracı olarak kullanıyorlar mahkeme önünde aslını reddetseler de. Anne baba çalışmıyor, çocuklar sokaklara iş icabı salınıyor. Zain abisi de hapse düşünce evin en büyük erkeği olarak her şeyi üstleniyor. Tüp ya da su taşıdığı evlerde onu öpmeye çalışan sübyancıların bile canına okuyor. Sahar’ı istemeye geldiklerinde kıyameti kopartıyor. Esasında tam bir çetin ceviz. Başka türlü bu şartlarda yaşamasıysa mümkün değil. Yine de anne babasına yeniliyor ve aile Sahar’ı kurda teslim ediyor. Babası kızı zengin diye on bir yaşında bakkalın oğluna, aynı zamanda ev sahiplerine satıyor.

images.jpeg-2

MV5BYzkzYjcwOTktNDA5My00NTZmLTliZmYtZTNkNjRiMDU2YzE3XkEyXkFqcGdeQXVyNTc5OTMwOTQ@._V1_SY1000_CR0,0,1500,1000_AL_

Sahar’ın götürülüşünün ardından Zain’in ikinci hayatı başlıyor. Lunaparkta bir dönme dolabın bölmeleri içinde uyuyor uyanıyor. Aç kalıyor, iş istiyor dükkanlardan ama kimse gözünün yaşına bakmıyor. Rahil ona evini açıyor çünkü o da çaresiz. Ülkede barınmaya çalışan kaçak bir göçmen. Gerekli izinleri yok. Çalıştığı yerde kaçak ve bir de memede çocuğu var. İşteyken çocuğuna baksın diye Zain’i eve getiriyor, aklıyor paklıyor önce ve çocuğunu bir başka çocuğa teslim edip işe gidiyor her sabah çaresizlikten. Zain’in bir türlü bitmeyen çilesine tanıklık ediyoruz kaldığı yerden. Kendi evinde hiç bez görmediği için çocuğun bezini zar zor bağladığı gibi yine zor şartlarda, ışıksız, güneş görmeyen barakadan bozma, yarı prefabrik dört duvarın içinde boğaz tokluğuna dadılık yapıyor küçük Yonas’a. Öylesi mi iyiydi, böylesi mi derken, Rahil polis tarafından yakalanınca kalıyorlar bir başlarına ortada. Gene açlık, gene fukaralık. Şekerli buzlarla besliyor çocuğu, evde o var çünkü. Kendi evinde annesi de onu yapmış çünkü. Bir defasında balık pişiriyor ona. Sıskalaşıyorlar gitgide ama iyi gene ölmüyorlar. Dünyanın kahrını çekmek zorunda mı Zain diye düşünmeden edemiyor insan. Ebeveynler hayata tutunsun diye bencilce çocuk yaparlarken, onların günahını çekiyor bu masumlar. Filmin fragmanında da yer alan tencereler de Zain’in aklından çıkms. Fakirlik türlü çaresizliklerle mücadele ede ede pratik fikirler üretmeyi kolaylaştırdığından, çocukların elinden aldığı kayağın üzerine bağladığı tencerelerin içine koyduğu Yonas’ı kilometrelerce taşımak eziyetinden kurtuluyor. Öyle garibanlar ki…neyse ki Zain çok çocuklu bir aileden çıktığından bu konularda bir hayli idmanlı. Yine de merhametli bir çocuk ve tüm gücüyle, çocuk aklıyla direniyor ve bakabildiği kadar bakıyor ufaklığa. Kardeşi gibi görüyor onu. Çünkü hayatı boyunca kardeşlerinin sorumluluğunu taşımış ve bahsettiğim çocuk sadece on bir yaşında. Bazılarının neden erken büyüdüğünü anlıyoruz. Acı çekmeden, sıkıntı görmeden adam olan yok bu hayatta. Zain’e gelince en nihayet fotoğraf çektirirken gülümsüyor. Çünkü hiç şımartılmamış hayatı boyunca ve nihayet bir kimliği olacak bu hayatta. Bir birey, bir vatandaş, bir insan olarak kabul görecek ve bu yüzden ilk defa çocuk gülüşüyle bakıyor kameraya. Mevcudiyetinin kanıtı olacak fotoğraf için bakıyor kameraya.

İzlemiş olduğum Labaki filmleri arasında en iyisiydi diyebilirim. Çünkü çok zor bir film bu. Zor bir konu ve amatör, üstelik çoğu da çocuklardan oluşan harikulade bir cast’i var. Zor bir coğrafyanın hakkını veren bir senaryo söz konusu. Anlamlı ve değerli, kayda değer ve önemli. Yonas’ın on beş kişilik bir grubun içinde tecrit edilmiş vaziyette bir depoda bulunduğu sahne Kieslowski’ye ait Üç Renk Üçlemesinin sonuncusunda ve son sahnesinde yer alan “Kırmızı”nın finalini hatırlattı. Labaki’ye bir Oscar, bir Altın Küre adaylığı getiren, Cannes’dan da üç ödülle dönmesini sağlayan filmi eller beğenmiş diyelim sonuç olarak. Ama ben de çok beğendim. En çok Zain, Yonas ve Sahar…yine de en çok çocuklar…süt dişlerini sıka sıka hayata katlanmaya çalışan çocuklar.

MV5BMWExOGViZjYtOGMzNy00OWYxLWI5NzMtMWVmZmFjYTAyOTcyXkEyXkFqcGdeQXVyNTU5Mzk0NjE@._V1_

images.jpeg-5

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

20170927_172531-02
MARDİN

UZUN İNCE BİR YOL : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, MARDİN – MİDYAT

Üçüncü günün sabahında Mardin’de açıyorum gözlerimi yine, yeni doğan güne. Dün çok zor geçmişti, dolayısıyla bugün daha zor geçecek gibi görünüyor iki büklüm yattığım yerden. Çünkü bugün dünün atamadığım yorgunluğunu da taşıyorum. Gece ağrıdan rahat uyuyamadım. Aslında hiç uyumadım. Yüzü koyun yatamadım, çünkü dizimin yatağa değdiği hiçbir pozisyonda acıdan duramadım. En kötü ihtimal sağ bacağımı keserler diyorum kendi kendime. Ben zaten kendi kendime konuşa danışa kendimi bitireceğim bir gün… Her neyse, diz kapağından itibaren kesebilirler mesela. İyi ama gezmek için bacak gerek bana.

Sabah sabah bandajını açtığımda diz kapağımın yaralı bölümünde bir parmak kalınlığında sarı bir iltihapla karşılanıyorum. Hiç durmadan zonklayan işte bu tabakadan yayılan sonsuz enerji. Mikropların beni terk etmeye niyetleri yok. Çok dirençliler ve asi sıfatını hak ediyorlar. Belki de beni ve dizimi çok sevdiler. Hiçbir yere gidecekleri yok bu yüzden. Pansumanını yapıp, aksaya aksaya aşağıya iniyorum. Ara ara titrediğimi fark ediyorum. En azından 112 beni ya da cenazemi alır götürür evime diye düşünüyorum şimdi de. En azından evimin en yakınındaki hastanenin morguna bırakırlar artık beni. Ne demiştim, kimselere ihtiyacım yok benim, kendim yeterim kendime, kendimi yok etmek için. Ne yani Yurtiçi Kargo ile mi gönderilceğim? Kargo muyum ben?

Yakın bir tarihte dizi çekimlerine sahne olmuş merkezi otelimde asansör yok. Hasta dizim için tüm Mardin’e yüz katlı asansör yapmaları gerek aslında. Sesimi duyan yetkili de yok. Büyükşehir ve Artuklu Belediyelerine kayyum atanmış. Kaymakama mı çıkayım, ne yapayım? Lobide karşılaştığım güvenlik görevlisi Bilal bana düşük sezon olduğundan ve talep olmadığından, tek kişilik bir tur ayarlayabiliyor ancak. Endişe dolu gözlerle bakıyorum Bilal’e. Ben diyorum, kendi kendime tahammül edemezken, bir yabancıya nasıl katlanacağım diyorum. Sorun olmaz, kardeşim gelecek diyor. Dizim için beni karşı sokaktaki sağlık ocağına götürüyor. Ne yaptınız diyor doktor bana, sadece düştüm diyorum. O da başka merhemler, mikrop öldürücüler veriyor(bendeki mikropların karakterini bilse balta, keser hazır ederdi de). Pansuman yapıp, yaramı kapatıyor. Doktor doktor gezer oldum, bir diz yüzünden. Çok kızıyorum kendime, ama kendi kendime.

Otele geldiğimde kardeşim saat on buçuk gibi burada olur diyor Bilal. Tamam diyorum. Odaya çıkıp pansuman için gerekli şeyleri çantama atıp, diğerlerini odada bırakıyorum. Son kez aynaya baktığımda dizimin acısından unuttuğum kavlamış dudaklarımı görüyorum. Biber gibi kıpkırmızı olmuşlar, acısı da cabası. Birden vazgeçmek istiyorum rehberden, gezmekten, şehirden, her şeyden. Dudağıma Silverdin sürüyorum acısını alsın diye. Dizimde Fucidin var. Her yerim krem, jel, merhem tiksiniyorum kendimden. Şu halde sakin görünmeye çalışıyorum topallaya topallaya aşağıya inerken ki, insanlar halimden ürkmesinler. Bu arada için için  Allahım ne yapacağım bütün bir gün boyunca, hiç tanımadığım bir adamla Mardin’de, aynı arabanın içinde diye düşünmeden de alamıyorum kendimi.

20170929_144536-01

BİR REHBER, BİR TAM TUR :

Rehberim uzun boylu, esmer bir adam. Aynı yaşlardayız, benden daha genç de olabilir. Adını söylüyor, derhal unutuyorum. Kur’an’da geçiyormuş. O da bir aşirete mensup, Arap aşiretine. Soğukkanlı görünüyor, dimdik yürüyor. Sonradan idrak ettiğim bir güven veriyor yanındaki insana. Onun varlığı sayesinde bütün sınırlardan, tüm ıssız ve tekinsiz yollardan hayata aldırış etmeden geçiyorum. Sadece bir kez PKK yok mu buralarda diyorum. Sınır ötesindeler diyor. Yüksek yüksek dağlara bakıyorum Nusaybin yolu üzerindeyken. Diyor ki, “eskiden akşam saat dörtten sonra bu yollar kapanırdı, Jandarma, bulduğunuz ilk köyde misafir olun, biz gideceğiz, PKK inecek, artık sizi koruyamayız derdi”. Bana gelince ben hep Batı’daydım, seksenlerde ise çocuktum, bizim böyle dertlerimiz yoktu ki! Bir dert vardı ama bizden uzaktı. Deyrulzafaran’dan başlayıp Deyrulumur’a uzanan bir güzergahta akşama kadar dolanıp duruyoruz beraber. Binmeden hiç olmadı kendimi arabadan atarım derken, konuşa konuşa akşamı ediyoruz. Asılsız bir bomba ihbarı, bir arama, bir efsunlu köy, bir antik kent, iki Süryani manastırı gezdik beraber. Daha ne olsun? Sınırın az ilerisinde, aralarında kendi köyünün olduğu Suriye’deki yerleşim yerlerini gösterdi bana uzaktan. Ataları Beyrut’tan göçüp gelmişler. Bir kısmının Suriye’de olması bundanmış. Hayatımda sadece iki şehirde, bir zırhlının üzerine çıkmış askerin, gözü silahının namlusunda, şehrin göbeğinde dolaştığını gördüğümü söyledim ben de ona; bu yerlerden ilki Beyrut’tu, ikincisi ise Mardin. O ise hayatla ve sistemle barışık. Yoksa çok acı çekersin diyor. Sen de, ailen de. Hayatında bir kez çocukken su diye rakı içirmişler, kendini kaybetmiş. Bir kadeh içmek zorunda kalsa uykusunun geldiğini söylüyor. Kur’an’a riayet ediyor. Arkadaşlarla otururuz, ben kola içerim diyor. Bilal kardeşim değil, kardeşim gibidir diyor. Aynı mahallenin çocuklarıymışlar. Beraber büyüdük farklı dinlerden, milletlerden insanlar olarak ve geçimi sokak aralarında öğrendik çocuk yaşta iken diyor. Bizde eğitim evde verilir diyor. Normal şartlarda bir arada bulunma ihtimalimin bir hayli düşük olduğu bir adamla(Doğu nire Batı nire?), sıkışık araba koşulları dahilinde epey bir mesai yapıyorum. Ve onun gözleriyle görmeye başlıyorum olayları. Söylediği çoğu şey mantıklı çünkü. Bir de sakin sakin, diretmeden, üste çıkmadan anlatıyor en önemlisi. Sakin kalabilen, susan her zaman kazanıyormuş hayatta. Böyleymiş arkadaş.

İlk durak Deyrulzafaran ya da Süryanilerin deyişiyle Mor Hananyo. Mor, Aziz demek Süryanice de. İçerideki gönüllü rehberimiz Lucas’ı beklerken çok güzel çaylarından içiyoruz bahçesinde. Dört otobüs var dışarıda. Geçen yıllarda yaşanan durgunluktan sonra esnaf da, turizmci de işlerinin açılmasından umutlu. Düşünsene diyor, çarşıda sandalyeleri alıp dışarıya koyan esnaf birbirine bakarmış sabahtan akşama kadar. Mardin’in ruhuna yakışan bir şey turist. Bu çokluk başka bir yerde yok. Hal böyle olunca da eşine az rastlanır bu hali ve tarihi dokuyu koruyup kollamak gerekiyor. Bir çay bardağındaki Süryani çayına sığıyoruz burada. Keyifle içebiliyorsunuz üstelik, benim gibi çay sevmeseniz de.

Rehberlik hizmeti için beklerken karşıdan gelen grubun içindeki adam yanında fotoğraf çekmekte olan kadına ilerideki uzuun sakallı yaşlı rahibi işaret ediyor. Ne yapayım ihtiyarlamış adamı çekip de diyor kadın. Araplar şöyle, Kürtler böyle, Süryaniler en şöyle de, biz Türkler de fırsat bulduk mu böyle dangalak dangalak konuşan bir tür’üz işte.

Sırada neresi var diyorum, Dara Antik Kenti varmış. Eski köy pardon mahalleye girer girmez, karşıdan gelen kızı tanıyorum hemen. Son gelişimde bize konu anlatımında bulunmuştu akranlarıyla beraber. Sarı sarı çocuklardı hepsi. Daha ilkokul çağındaydı bu kız ben geldiğimde, şimdiyse genç kız olmuş. Sarışındı, inceydi, ne anlattığını hatırlamıyorum bile. Şimdiyse akıllı uslu bir genç kız olmuş. Zamanın varlığını hatırlatan anlar çıkıyor insanın karşısına. Bu ise en önemsizmiş gibi görünen ama önemlisinden bir taneydi. Kaya içine oyulmuş evleri, yerin dibindeki akıllara ziyan zindanı, nekropolü, kilisesi ve tiyatrosuyla çok bin yıllık bir tarihe yataklık eden toprakların üzerinde yaşayan bir köy var şimdi. Zaman böyle bir şey işte. Bundan çok bin yıl sonra da belki de bir başka turist yanında bir rehberle geldiği topraklar üzerinde bundan çok bin yıl önce yaşamış köy evlerinden bahsedecek, kim bilir? İşin enteresan yanı aslında tarihi açıdan çok mühim olan yekpare taşların bazısı köylülerce alınıp, köy evlerinin inşasında kullanılmış olup, buradaki her bir ev de kendi çapında tarihi bir öneme sahip olmuş bu sayede. Ben bir apartman dairesinde oturuyorum mesela ve ileride tarihi bir hiçlik olacağından en fazla bir nekropol olarak hatırlanacak bu hiçlik. Hiçliğin sıfır noktasından gelmiş bulunmuş bir kul olarak, Doğu’nun Efes’ine olan hayranlığımı ancak böyle aktarabiliyorum sizlere üzülerek. Hiçlikten geldim, zenginliğin ortasına düştüm, gene hiçliğe döneceğim. Bazısı buna ebediyet diyor.

20170929_112857-01
Dara Antik Kenti

Yine soruyorum rehberime acaba bundan sonra ne var, ne var diye. Şimdi sırada asılsız bir ihbar üzerine araç kuyruğu var diyor. Kapıyoruz kontağı, oturuyoruz sıcakta, arabanın içinde. Tırlar, otobüsler, hususi araçlar olarak el elde baş başta bekliyoruz kuzu kuzu aranmayı ya da ihbarın patlamasını? Olağan bir rutinmiş aslında. Ehliyet ve ruhsatı almaya gelen trafik polisini inceliyoruz uzaktan. Yaşı küçük bir yandan, Egeli bir hali var öte yandan. Gelmiş buralara nerelerden nerelerden, belinde silah, güneş tam tepesinde arama yapıyor. Her an için başına her şey gelebilir de. Yol boyunca geçtiğimiz sayısız zırhlı ve araç arama bariyerlerine baktım durdum sadece. Dirlik yok burada, bir tür huzursuzluk sisi var tam üzerimizde. Batı’da doğmuş olmak istemez miydin diyorum rehberime. Deniz isterdim, bir de nispeten serin bir iklim, bu yaz kavrulduk biz diyor. Bu yaz hepimiz kavrulduk kavrulmasına da, buralar da ayrı kavrulmuştur hani. Bekleyiş uzadıkça garip garip şeylerden bahsediyoruz. Üçharfliler neredeler, buralarda var mı çok, Lübbey diye bir köy pardon mahalle vardır Ödemiş’te, o köy off mahalle-ağız alışkanlığı işte-istemediğini içine almaz haberin var mı, senin aile dizininden o köyün görünmez güçlerinin haberleri vardır gibi konuşmalardan sonra nihayet yol açılıyor, ihbar asılsız çıkmış oluyor ve biz de Nusaybin yolunda ilerliyoruz hızla. Az evvelki yığılmadan sızlanırken, şimdi de ıssızlıkta gidiyoruz. Ne bir araç, ne de bir insan var yolda. Kalecik Köyü aniden çıkıyor karşımıza. Dilim tutuluyor görünce. Uzaktan bir bülbül yuvasını andırıyor. Kale gibi yapmışlar evlerini. Şaşkın şaşkın bakarken, uzaktaki ihtişamlı halini fotoğraflamayı unutuyorum. Gidelim mi diyor, bu köy efsane diyor. Kıvrıla kıvrıla çıkıyoruz köye doğru. Bir merak bir merak, sus pusuz heyecandan. Öte yandan bizi bekleyen ve karşılayan şeylere karşı da temkinli ve de hazırlıklıyız. Yokuş yol’a doğru rampa yukarı çıkarken iyice pısıyoruz. Dönsek mi diyorum, dönesim olmasa da. Geldik ki diyor. Hah diyorum, köy bizi kabul etti. Aile dizinimiz sağlam diyorum. Kahraman kumandan olarak atlıyorum arabadan. Üçharfliler, beşharfliler ben geldim diyorum. Bu sene o kadar çok Gizli Tarih okudum ki, zaman yolculuğu yapacağımı filan düşünüyorum bir eşik sayesinde. Fakat park ettiğimiz yer, bir evin arka tarafı çıkıyor ve heyecanla içeriden gelen seslere kulak veriyorum. İnsanlar Türkçe konuşuyorlar. Bir kadın ninesinin banyosundan bahsediyor. Şampuan al, bak orada Elidor diyor. ??? Ne bekliyordum ki? Söyleyeyim derhal; daha önce hiç duyulmamış bir lisanda konuşan siyah tüylü varlıklar ya da pabucunu ters giymiş küçük yaratıklar. Ninemin banyosu neyse de, Elidor beni bitiriyor. Tam bir hüsran. Yine de gözü açık hafiyeler gibi ipucu peşine düşüyorum. Muhakkak olmalı, burada bir yerlerde olmalı. Sonunda uzaktan bir kız çocuğu görüyorum, sırtında da çantası. Bana yüzünü dönmesini bekliyorum sabırla. Dönüyor, olanca çocuk suratıyla. Bir başka hayal kırıklığını daha kaldıramayacağımı düşünerek ayrılıyoruz köyden, pardon mahalleden. Gene de yol boyunca tüm paranormal olaylardan konuşuyoruz. Rehberimle bir ortak ilgi noktamız daha çıkıyor Kur’an da da bahsi geçen. Araplar için Kur’an’dan okuyup öğrendikleri ve yaşamları boyunca içselleştirdikleri şeylerin önemini anlıyorum iyice. Bir edebiyatçı için ya da iyi bir okuyucu için çok önemli hayat dersleri barındırmaları açısından Klasikler ne kadar önemliyse, insanı büyütüyor, olgunlaştırıyor, muhakeme gücü sağlıyor, idrakini sağlıyor ise, onlar için de Kur’an-ı Kerim o kadar mühim ve değerli. Onların Karamazov’u da o; ya da Suç ve Ceza’sı bir çeşit. Rusların Peygamberi de diyebiliriz Dostoyevski için. Bu durumda Hz. Muhammed için de Müslümanların Dostoyevskisi diyenler çıkabilir. Biri Allah’ın vergisi, diğeri Allah’ın elçisi. O kadar mühim yani.

20170929_131659-02-01
Kalecik Köyü, Nusaybin
20170929_131134-02
Kalecik Köyü, Nusaybin

Ezidilerin köyünden geçiyoruz şimdi de. Kimse yok, çünkü göç etmişler. Küp gibi küp gibi de evleri varmış. Rehberime, Ezidilerle Yezidilerin arasındaki farkı soruyorum. O ana kadar aralarında bir fark olduğunu da bilmezdim ya. Ezidiler, Irak’ta kabri bulunan Şeyh Adiy’i peygamberleri olarak görüp, Meleki Tavus’u da adı üzerinde insanlara tapınmayı reddeden, en büyük kötülüğün insan kalbinde bulunduğunu söyleyen bir melek olarak benimsemiş, Allah’a inanan kadim bir halk imiş. Kökleri nereye dayanırsa dayansın benim en çok erkeklerini Kürtlere benzettiğim ve burma bıyıklara sahip, her fırsatta ezilmiş, göçe zorlanmış, zulme uğramış, bıraksalar kendi halinde yaşayıp gidecek halkın çektiği cefayı, sürgünü aklı almıyor insanın. Sayıları her geçen gün azalan, azınlığın azınlığı olan bu kadim halk ciddi olarak nüfusu tükenmekte olan tüm varlıklar gibi korunup kollanmalı her fırsatta.

20170929_143414-01.jpeg
Deyrulumur
20170929_142438-01
Deyrulumur

Çay içmiştik Deyrulzafaran’da, su içmiştik yolda. Açlıktan ölüyoruz ama önümüzde Deyrulumur var daha. Süryaniler Mor Hananyo ve Mor Gabriel ismini tercih etseler de, Deyrulumur kulakta öyle bir tını bırakıyor ki ben bu haliyle adlandırıyorum her fırsatta. Yıllar önce burası tadilatta imiş. Fakat ben buraya gelmiştim diyorum onlara. İmkansız tadilat vardı diyorlar, imkansız ben burada bulundum diyorum. Vatikan’ı andırıyor, ondan mı acaba? Hayır. Ben buraya geldim yahu. Deli diyeceksiniz biliyorum ama geldim diyorum size. Ne şekilde olduğunu bilmiyorum ama burayı biliyorum. Bahçesini geçiyoruz bir boydan bir boya. Kilisenin gelirinin bir kısmı da geniş arazisindeki üzüm bağlarından geliyor. Ayrıca çoğu yurtdışında bulunan Süryaniler bağışlarını esirgemiyorlar burası için. Deyrulzafaran’dan daha gösterişli duruyor dışarıdan ve nispeten gözlerden uzak olduğundan kendi çapında ayrıcalığın ayrıcalığına sahip bir konumu var. Uzun bir koridormuşçasına iç bahçeye açılan dış bahçede yürürken üç genç geliyor karşıdan. Biri kız, ikisi erkek. Kız yol boyunca tellendirdiği sigarasını, bize bakıp yere fırlatıyor pervasızca. Deyrulzafaran’da bahsettiğim dangalakça konuşan Türk’e nispet eden kaba saba Kürt kızı da bizi ayrıca deli ediyor. Yerdeki tek çöp, onun az önce fütursuzca yere fırlatıp attığı izmarit oluyor. Bal dök yala yerlerde geride bıraktığı çöpüyle nam salıyor gencimiz. Biz bize benzeriz. Burası Hıristiyanların olsun, bize kalsa çöplüğe benzetiriz çünkü. Şimdiki mihmandarımızın ismiyse Benjamin, Lucas’la aynı yaşta gibiler. O da buranın tarihinden, insanların ayaklarını bastığı yere gömülmesini şart koşan büyük büyük rahiplerinden bahsediyor. İnanılmaz, bir gram toz yok hiçbir yerde. O kadar temiz ki her yer, o kadar temiz ki bu insanlar…

Midyat’a geliyoruz nihayet. Eski ve Yeni diye, o da Mardin gibi ayrılmış ikiye. Eski Midyat’tan önce Estel adı verilen Yeni Midyat’ın Bahar Sofra Solunu’na giriyoruz. Midyat tabağı yiyoruz öncesinde mezeler, arkasından tatlılar eşliğinde. Et yemeğe Güneydoğu’ya gelmeli. Tabağımdakileri silip süpürüyorum açlıktan ama bildiğin öküz doyuran cinsten toplamda. Kaburgası, içli pilavı, kapalı lahmacunu, şu an adı aklıma gelmeyen leziz leziz yemeklerinin tadı ise hala damağımda. Bunca şeyi de öyle ucuza yedik ki üstelik. Arkadaş biz şehirlerde şehir kazığı yiyoruz, sırf havasını solumak için. Şehirde yaşamanın bedelini misliyle ödüyoruz. Ben Estel’e yerleşip, Bahar Sofra Salonu’nun önünde kamp kuracağım diyorum. Dizimin ağrısını filan unuttum burada. Tavacı Recep’inkinden güzeldi kaburgası da, pilavı da. Tavacı’da dünyayı bırakırsın hesap geldiğinde, ne yediğini de anlamazsın üstelik. Bunu söylesen Tavacı’ya; benim giderim çok, kiram fazla diye sızlanır durur. Midyat en çok mideme hitap etmiş oldu, benden söylemesi.

Midyat, Mardin’in kaotik bir ilçesi. Neden mi kaotik? Çünkü çok araba var, çok insan var, ruhunda bir eskimişlik var, az biraz da zorbalık. Çöl mimarisi etkin ve tipik bir Ortadoğu şehrini andırıyor bu haliyle. Akşam çökmeye başladığından, telkari almak istiyorum diye ısrar edemiyorum rehberime. Ama Sahra Süryani Şarap Evi’ndeki şarapları tadınca mutlu oluyorum. Şairin sözlerine ek olaraksa şarabın da, mutlulukla bir ilgisi var sanıyorum. Aho Çinar’ın kartını alıyorum, eğer yerleşik düzene geçebilirsem şarap siparişi vereceğim kendilerine şişe şişe. Tatlısı, ekşisi, likörü hepsi çok lezizdi. Bavulumdaysa sadece bir tanesine yer vardı, daha dünyanın yolu var önümde. Şişe şişe şarap taşıyamam, ben kendimi zor taşıyorum gittiğim her yere. Midyat Konukevi’nin son katına kadar çıkıp, manzaraya bakıyorum. Bir yanda sağlı sollu kiliseler, bir yanda da cami. İşte genel olarak Mardin’in özeti. Çoksesliliğe kulak vermek gerek. Her sesi saygıyla karşılamak gerek yoksa rehberim Fehmi’nin dediği gibi yaşanamaz olur bu memlekette. Dünya böyle, bir yanda zulüm, haksızlık, bağnazlık, çile; diğer yanda sefahat gırla gidiyor sen istesen de istemesen de. Sense kaderinin seni  attığı yerde, yaşıyorsun bir kavganın içinde.

20170929_161814-01
Midyat.

 

 

TARSUS, ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM(DÜNYA KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN)

KİMMİŞ BU ARZU TEKELİ?:

20150302_144117

Özkısmet Sürücü Kursu’nda olduğunu öğrendiğim kadını görmeye gidiyorum. Arzu Tekeli. İsminin çağrışımları bir yana Emine Hoca’nın, kendisinin geleneksel bir kadın olduğuna dair betimlemeleri karşısında bocalıyorum düşündükçe yol boyunca. Ne ile karşılaşacağım konusunda ise daha bir meraklanıyorum. Tariflere göre sürücü kursunda aynı zamanda direksiyon dersi veren, eli ayağı her yere yetişen geleneksel kıyafetler içerisinde bir kadın bahsi geçen. Yüksekçe bir tahta oturmuş Hürrem beliriyor gözümün önünde. Hükümet gibi kadın dediklerinden. Tarif edilen bankanın hemen yanındaki ara sokaktan içeriye sapıyor ve bir sürü adamın oturduğu tabureleri geçip sürücü kursunun kapısından içeriye giriyorum. Büyükçe bir bahçe var karşımda, iki tarafı kah avlusundan girebileceğiniz, yahut merdivenlerle dershaneliklerine çıkacağınız bir üst katı olan binalarca çevrelenmiş olan. Kibar bir bey karşılıyor beni. Arzu Tekeli’yi soruyorum. Yemekte olduğunu söyleyip, oturduğu yeri gösteriyor. Birkaç adım sonrası karşılıklı oturmuş iki kadından arkası dönük olanın telefonla konuştuğunu, yüzü bana dönük olanınsa iştahla yemek yediğini görüyorum. Kimselere bir şey söylemeden yüzüm avluya dönük olsun diye iştahla yemek yiyen kadının yanına geçiyorum. Oranın çalışanı olan kadın hemen bir tabak ve kaşık koyuyor önüme. Kazan büyüklüğünde tencerelerin içlerine bakıyorum. Barbunya(dünkü menü hatırlarsanız, kaderimde hep barbunya var Tarsus’ta), pirinç pilavı ve nefis turşu. Pilav koyduruyorum bir parça. Benim gibi başkaları da geliyor sofraya. Hepsi erkek. Burası bir çeşit aşevi gibi işliyor. Acıkanlar ve bilenler soluğu sofrada alıyorlar. Gelen erkeklerden biri limon istiyor barbunyasına. Şöyle bir sıkacak herhalde derken ortasından ikiye ayrılmış limonun ikisini birden sıkmıyor, eziyor adete avucunun içinde sularını çıkarmak için. Limon suyuna barbunyasını kaşıklıyor sonra da. Ekşiye aşermek böyle bir şey olsa gerek. Karşımdaki kadın hala ateşli bir şekilde telefonda. Yanımdakiyse bir iştah bir iştah tabak tabak barbunya, pilav, turşu ne varsa götürüyor. En sonunda da önümdeki tazecik ekmekten bir lokmacık alıp tabağını mis gibi yapıyor. “Bir sürü hastalığım olsa da boğazımdan feragat etmem” diyor. Yanımda oturduğundan yan gözle bakabiliyorum ancak fiziki yapısına. Taş gibi, kaya gibi sağlam. Ne yese öğütecek cinsten. Yüzü gergin, gözleri çekik. Tek bir kırışıklığı yok. Siyah çarşafının altına gizli heybetli bir bedeni var. Bu arada en nihayet karşımdaki kadının uzun ve pek mühim telefon görüşmesi bitiyor. Bana bakıyor soran gözlerle. İlk önce yanımdaki hanımın torunu olduğunu düşünüyor. Beni size Emine Hoca gönderdi diyorum. Bir tabak kaptığı gibi içini barbunyayla dolduruyor(Tanrım ben barbunya sevmem ama yiyeceğim mecburen. Herkes getirip getirip önüme barbunya koyuyor). Yiyenler kalkıyor, yeni açlar geliyor. Bir şeyin farkına varıyorum, yanımdaki hanım oturan tüm adamlardan daha çok yedi ve hiçbir sıkıntı yok görünürde, kuş gibi kalkıyor masadan da. Gelen misafir sayısı arttıkça gölgelikte duran bir küçük masanın olduğu yan tarafa geçiyoruz. Avluya dolayısıyla giriş kapısına nazır bir masa bu ve herkesi görmek mümkün. Anında geliyor çaylarımız. Bir yandan lıkırdıyor, bir yandan laflıyoruz. Ve benim hayatıma bir daha görüp görmeyeceğimi bilemediğim iki unutulmaz kadın daha girmiş oluyor: Arzu Tekeli ve Fatma Kılıboz.

FATMA KILIBOZ:

Az önce bahsettiğim gergin yüzü, çekik gözleri ve sağlam yapısıyla ellilerinde olmadı altmışlarında gösteren kadının yetmiş beş yaşında olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Özbekmiş aslen. Çekik gözlerini, dolgun yanaklarını ve gergin yüzünü açıklamaya yetiyor bu ipucu. Hayat hikayesini ben sormadan anlatmaya başlıyor. “Bacılığız bir Arzu’yla” diyor. Hayat hikayesi bir Alman gazetesinde yayınlanmış. Yıllar yıllar evvel Tarsus’ta evlendiklerinde kocasıyla beraber eskiden şehirde kanalizasyon sistemi kurulmamışken foseptik kuyuları açarlarmış. Bir oda, bir mutfak evlerinde rahmetli kocası ailesini çok sevip ayrılamadığından odayı büyüklere verip, kendileri el ayak çekilince mutfakta yere serdikleri döşeklerde uyurlarmış, iki de çocukla beraber. Sonra duruyor ve gözyaşları bölüyor hararetli konuşmasını. Geçmişten günümüze geçiyor. Altı ay önce ölen kızını anıyor. Yazgı imiş ismi. Onun niyetine Umre’ye gidecekmiş. Daha önce defalarca gitmiş. Sonra da yaşayan ama o da bir parça hasta olan kızı Kader’den bahsediyor(Kader ismini çok önemserim). Kaç çocuğu olduğunu soruyorum. “Yedi” diyor. İkinci eşiyle evlendiğinde yani teyzesinin eşiyle, onun da üç çocuğu varmış, bir de ortak çocukları olmuş. “Evlenmek farz, boşanmak sünnettir. Bense Allah’a şükür kazandıklarımla kimselere muhtaç olmadan yedi çocuğuma birden arsa, arazi, bir sürü de ev bıraktım. Hali hazırda bağlı üç emekli maaşı bana yetiyor, daha da ne yapayım malı mülkü, üzerime çöp bırakmadım.” diyor. “Bunca malı mülkü bu işle mi yaptınız? Nasıl bunca varlığa sahip oldunuz?” diye soruyorum. Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Fatma Kılıboz oluyor aktarıyorum size yaşadıklarımı: “Kızım, o zamanlar Almanya işçi alıyordu. Beni de bir tanıdık yazdırıverdi. Ne olduysa önden benim isteğim kabul oldu. Baktım burada çocuklar sefil, onların geleceği için gideceğim dedim kendi kendime. Onları kurtaracağım dedim. Daha küçük olan memeden kesilmemişti. Giderken yol boyunca memem sızladı durdu. Bu ne demek bilir misin? Çocuğum orada ağlarmış, benimse ondan uzakta memem sızlarmış. Allahtan kayınbabam, kaynanam iyiler de gözüm açık gitmedim gurbet ellere. Bir hastanede iş buldum. Hastabakıcıydım. O zamanlar Berlin Duvarı, bir sürü siyasi olaylar filan, fıttıran bizim hastanede alıyor soluğu. Deliren delirene. Bir bereket bir bereket. Ben çok çalışkandım kızım. Doktor vardı beni çok tutuyordu. O ara memlekete döndüm, erime, çocuklarıma kavuştum, hasret giderdim, tam beraber döneceğiz ki eşim kalp krizinden ölüverdi. Tekrar Almanya’ya döndüm ama çalışmak istemiyorum. O kadar fenayım anlayacağın. O doktor hep beni kolladı, idare etti, Allah razı olsun ondan. Hemşire oldum sayesinde. Ama bende hep bir iç sıkıntısı, keder. Geçmek bilmiyor. Benden iyi maaşın var, bırakma, yazık olacak emeklerine dedi durdu bana doktor. Söz dinleyeceğim mi varmış, kaderim öyle mi yazılmış, Allah bilir. Ama ben kaldım kızım. Direndim, tutundum. Tutunmayacaksın da ne yapacaksın. Üç tane çocuk. O ara ben ölü yıkanan yere geçtim. Kusura bakma Almanca konuşmaktan yıllardır, dilim kolay dönmüyor. Nerede kalmıştık.. öyle işte ama ben ölü yıkamadım çok. Ben güçlü kuvvetliydim. O yüzden ölüleri kestim. Nasıl mı? Uzun çizmeler çekerdik dizlerimize kadar. Gene de içi kanla dolardı akşamına. Aletler vardı, alırdım elime uzuvları ayırırdım tek tek. Kol, bacak ne varsa. Bir süre sonra alıştım. Patlıcan keser gibi keserdim. Ne yaparsın? Ölüyü bütün halinde yakmazlardı. Koyarlardı uzuvları tek tek ayrı poşetlere, üzerine de künyesini yazarlardı, şunun kolu, bunun bacağı diye. Sonra da verirlerdi fırına, yakma işlemi için. Göreceksen görgü çok, çekeceksen çile çok kızım. Hayat işte.” Arzu Tekeli giriyor burada söze. “Bu kadarını ben bile bilmiyordum.” diye. Bense o acımasız soruyu soruyorum kendisine. “Çocuğunuz ölmüş. Büyük bir acı çekmişsiniz ama zamanında çok çalışmışsınız, iyi insan olmaya çalışmışsınız. Karşılığını alabildiniz mi sonunda?” diyorum. Önce hayır manasında başını bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sallıyor ama sonra topluyor kendini sulanan gözlerine rağmen.”Allah’ın takdiri işte. İyilik yap, denize at!” diyor. Açtırmış oldukları ve isimlerini verdirdikleri kuyulardan bahsediyorlar sonra. Somali ya da Mekke tarafında kuyu açtırılıyormuş, ücret karşılığında hayrına. “Arzu ismi nereden geliyor?” diye soruyorum. “Anneannemin ismiydi” diyor. Dershanelerinde düşük gelir gruplu ailelerden gelen gençler için bir fırsat olsun diye fiyatı yarı yarıya düşürmüşler. Rakipleri haksız rekabet diyerek bir parça mırın kırın etmiş olsalar da(Dershaneler kimlerin biliyorsunuzdur!), sonunda uzlaşmışlar. Birden bir ses başlıyor Arapça dua okumaya. Şaşırıp Sela veriyorlar sanıyorum-zira aklımda kesilen uzuvlar kalmış- sofra duası ediyormuş gençten bir çocuk. Susup dinliyoruz. Sonra çevrede bir hareketlenmedir başlıyor. Herkes harıl harıl abdest alıyor. “Aferin aferin” diyor Fatma Kılıboz. Onu avukata yollarken, uzun uzun bakıyorum arkasından. Yıllarca ölülerin uzuvlarını kesmiş bir kadın az önce Tarsus’ta işlenen malum cinayeti anarken gözyaşlarına hakim olamıştı. “Minibüs iki saat kapının önünde bekledi, yardım eden oğlanın ailesi komşumuzdu. Kötü bir aile değillerdi. Nereden bilebilirdik? Gözümüzün önündeymiş vahşet.” diyor. Faillerin tanıdıkları birer birer terketmişler şehri. Bir numaralı failin karısı çocuğunu almış çekip gitmiş. Aile soyadını değiştirmiş. Tarsus’taki esnaf konu komşu o bizden değil diyerek faillerin kökenine dair başka başka şeyler söylüyorlar ama.. ama Fatma Kılıboz’un dediği üzere buranın çocuğuymuş kendisi. Geçmişi değiştirse kaçmak.. Uzakta olsa da tek gerçek şey geçmişimiz. Aklıma Gümüşler Kasabası’ndan Yunus Amca’nın sözü geliyor: “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, kökü ayrandır.” diye. İnsan ruhu çok karanlık olabiliyor bazen, kimseler bilemiyor kötülüğün nereden çıkacağını.

image

ARZU TEKELİ:

Araplar için tatlı dilli derler. Arzu Tekeli’de öyle. Hükümet gibi kadın beklentilerimi ise karşılamaktan biraz uzak. Zira gelmeden gözümde canlandırdığım, saltanatına kurulmuş, etine dolgun, selamları başının tek hareketiyle kabul eden suskun siluet, karşımdaki minyon kadına dönüşüverince bir parça şaşırtıyor beni. Arzu Tekeli elli üç yaşında, Mekke’den göçmüş ailesi. Bu arada son derece cabbar bir kadın. Çok hızlı hareket ediyor. Pır pır. Kanatları olsa uçacak. Hızlı hızlı yürüyor, öyle de konuşuyor ve kafasında düşüncesiz geçirdiği bir an yok gibi. Zihni sürekli meşgul. Bakışlarına, en kolaysa diline yansıyor düşündükleri. İşini anlatıyor, çocuklarını anıyor, cinayete hayıflanıyor, Tarsus’un geri kalmışlığına, bir üniversite olmayışına, Mersin’in gölgesinde kalışına, her şeye, herkese.. Düzeltilmesi gereken her şeyi düzeltiyor gündelik hayatında elinden geldiğince. Düzeltemediğini de söylüyor hiç çekinmeden. Aklı ticarete yatıyor. Bilmese de o da bir kelime avcısı. Sözcüklerden etkileniyor. Hayatı boyunca önemsediği kelimeler karşısındakinin ağzından çıktığından hemen kulak kesiliyor. Eğitim eğitim eğitim diyor. Kız çocukları özellikle okutulmalı diyor. Çocuklarını hep iyi okullarda okutmuş. Toplum tarafından kabul gören meslekleri var. Eşraftanmış ailesi. Ben yobazım, çocuklarım öyle değildir diyor. O kadar tanımıyorum ama kendine yobaz sanırım. Çoğu kadın laf gelmesin, söz gelmesin diye mahrum eder kendini çoğu şeyden. Korunma mekanizmaları geliştirir kendince. Bir de şu örtü meselesi var; örtünmek Arap kültüründe bir gelenek ve Türkiye’ye politik nedenlerle dayattırılmaması gerekiyor. Buradaki kadınların örtünmeleri beni rahatsız etmiyor. Bu yörelerin meselesi olmalı zaten, devlet erkanının değil. Kaldı ki bu kadınlar şatafattan uzak, sade kıyafetler içerisindeler. Başkasının ateşini üzerine salmayacaksın diyorlar. Kırkkaşık Bedesteni’nde erkek çalışanın olmaması bu yüzden önemli. Kadınlar kendi yağlarında kavruluyorlar. Dayanışma halindeler ve özgürler kendi metrekarelerinde. Erkeklerin de desturla girmeleri gereken yerler olmalı. Her yer erkek zaten böyle toplumlarda; sokaklar, çarşılar, şoförler, esnaf, milletvekilleri, onların aday adayları.. Kadınlara çalışacak ve rahat bir nefes alacak yer kalması mühim. Hiçbir tehdit unsuru olmayan yerlerde gezmek insana özgüven veriyor. Yoksa küçücük kalıyorsun olduğun yerde. Bir sürü adam sana kendini öyle hissettirtiyor çünkü bilerek ve isteyerek. Erkekler kadınları çok eziyor.

20150301_144522

Kadın direksiyon hocamla beraber yola çıkıyoruz. Tarsus’ta sınıf atlamış gibi hissediyorum kendimi. Trafikteki sayılı şoförlerden biri benim yanımda çünkü. Tarsus’un daracık ara sokaklarında çılgınca kullanıyor arabayı. Dediğim gibi dinamik ve seri bir kadın ve mıymıntı gibi araba kullanmasını beklemiyorum kendisinden. Beni bırakmıyor tek başıma. Ben götürürüm diyor. İyi ki de götürmüş yoksa uçağı kaçırırmışım yok Eshab-ı Kehf, yok Taşkuyu Mağarası derken.

20150302_152915
Taşkuyu Mağarası Girişi

Taşkuyu Mağarası Beyrut’taki benzeri Jeita Grotto kadar büyük olmasa da sarkıtlar ve dikitlerden oluşuyor olması ve Eshab-ı Kehf’in eteklerinde oluşundan ötürü önemli bir turizm merkezi olmaya aday. Bekletmemek adına bir koşu inip, bir koşu da çıkıyorum. Sonra mı? Sıkma yiyorum ilk defa, peynirli. Güzeldi evet, hamur olsun da çamurdan olsun, o hesap. Büyük hayalleri olan ve bu hayallerin bir kısmını gerçekleştirmiş aynı zamanda mahallenin muhtarı ve mağaranın çevresindeki tek işletmenin işletmecisi Yusuf Elgin’le çalışanları, sonradan aramıza katılan tarlada çalışmış gelmiş eşi Ayşe ile beraber oturuyoruz. Zeytinler ve zeytinyağları var kasalarda. Kilosunun fiyatını duyunca ağzım bir karış açık kalıyor. Altı liraymış. Biz şehrin kazığını yemekten ölürken ve zeytin ağaçları hiç acımadan kesilirken ve Komili bile bu sene zeytinleri Tunus’tan ithal etmişken.. Giderayak muhtarın akrabamız dediği bir amcayı da arka koltukta buluyoruz. Bizimle Tarsus’a gelecekmiş. Önce Eshab-ı Kehf’e gideceğiz diyoruz. Olsun, ben beklerim diyor. Caminin imamı Arzu Tekeli’nin de ricasıyla mağaranın Kur’an ayetleri doğrultusunda tarihini anlatıyor. Dinliyoruz küçük çapta bir kalabalık olarak. Sonra dışarıya çıkıyoruz. Sanıyorum benim yüzümden namazını kaçırıyor mihmandarım. Aynı anda ise bir başka şeyi unuttuğumuzu anlıyoruz. Arabanın arka koltuğundaki amca! Yaklaşık bir saattir buradayız ve bu zaman zarfında kendi imkanlarıyla üç kez Tarsus merkeze gidebilecek olan amcayı bıraktığımız yerde sakin vaziyette buluyoruz. Adana Osmaniyeli ve siyah şalvarı ilk defa bir erkekte sempatik buluyorum. Gözüm alışmış olabilir mi acaba? Amcanın iyi niyetinden de olabilir. “İyi ki gelmişim bak burada da namaz kılmak nasip oldu.” diyor. “Hayat nasıl geçiyor?” diye soruyorum. “İşte diyor. Yetmiş yaşındayım. Bağkur emeklisiyim. Kahvehanem vardı. Devrettim. Gittiğimde benden para almıyorlar. Şükür, namazımı kılıyorum. Bir şey beklemiyorum. İyiyim, sağlıklıyım.” İsmini sorduğum ama unuttuğum tek insanı önemsiyorum. Çok dürüst ve doğal bir şekilde insanların hayatının nasıl olması gerektiğini dürüstçe özetleyiverdiği için. Hayat kolay, basit, çok uğraşılmaması gereken bir şey olmalı. Hırslanmadan, kibirlenmeden, namazı niyazı kaçırmadan(tercih meselesi, inanç meselesi, isteyen kılar), sıkıntı çıkartıp, insanların sıkıntısı olmadan, kolay yaşayıp, kolay ölebilmeliyiz. Ağaçların altında, kuş seslerinin arasında, sessizliğin ortasında olması gereken bu galiba. Biraz basit yaşayıp, her şeyin öyle olmasını dilemek, öyle de ölmek bir gün aniden, sessizce.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑