SHARP OBJECTS


F2FA9621-E125-4B9D-B806-964DD96AE5A1

SHARP OBJECTS :

-“Ben Persephone’yim: Yeraltı kraliçesi. Çok önemli bir herifle evlenmiş: Hades’le. Hades cehennemi yönetiyormuş ama ceza işlerinden Persephone sorumluymuş. Persephone için üzülüyorum, çünkü yaşayanların arasına dönse bile önceden bulunduğu yer yüzünden ondan hep korkmuşlar.” Amma

-“Prenseslerin cadıların elinden kurtarılmasının gerektiği kaç tane masal var?” Amma

-“Göze göz dersek herkes kör olur. Keşke ben de o kadar hoşgörülü olsaydım.” Boğulduktan sonra dişleri çekilen ve şimdi bir ölü olan on beş yaşındaki kızın annesinin cenaze esnasında kendisinden beklenen hoşgörüsüz konuşmasından

-“Sen beni seversen, kendi annem de beni sever sanmıştım. “ Adora

-“Lisedeyken neysek oyuz. O zamanlar çıtayı alçak tuttuğumdan, yükselmekten başka çarem yoktu.” 

GİRİŞ : 

“Three Billboards Outside Ebbing, Missouri”den beri izlemiş olduğum, hayatta en sevdiği insanlardan birinin kaybını engelleyememiş ve kabullenememiş taşaklı, özür dilerim dişli bir kadın karaktere yer veren sekiz bölümlük mini dizinin sonuna gelmişken, kontrolsüz soluğumla beraber siz değerli okuyucumun karşısına geçmiş bulunuyorum. Nefes kontrolümü gerçekleştirdikten sonra da, bir parça soğukkanlı olmak gayretiyle geçiyorum kristal küremin başına. Ben de bir cadıyımdır belki de, kim bilir! Her neyse film ve dizinin ortak özelliklerinden biri hem filmin, hem de dizinin Missouri’de geçiyor olması yani Amerika’nın Midwest olarak adlandırılan Ortabatı bölgesinde. Fakat ne filmin geçtiği yer olan Ebbing, ne de dizinin geçtiği yer olan Wind Gap gerçekte varlar. Kurgu isimlerle kurgusal olmayan gerçeklikte tasvir edilmiş bütün bu yerler, insanları ve coğrafyalarıyla. Güneyli nüfusun yaşadığı, geniş sokaklarının Amerikan bayraklarıyla bezeli olduğu, gençlerinin kurtulmak için can attığı, kurtulamayanların sıkıcı birer varlığa dönüştüğü, muhafazakar, sırcı, ırkçı, pasif agresif, statükocu insanların, hurafe ve boş inançlarla çevrili olarak yaratıldığı bir Wind Gap var karşımızda. Kasabada cinayete kurban gitmiş ilk genç kız olan Natalie’nin öz babası bile kızının tecavüze uğramış olmasındansa öldürülmesini yeğliyor. Katilin Wind Gap dışından kamyoncu ya da Meksikalı olduğu yönünde kanıtları olmasa da temennileri var. Wind Gap’in Missouri’nin dibinde, Tennessee’ye çok yakın olan Bootheel denen bölgede olduğu izah ediliyor. 2000 kişiye evsahipliği yapan topraklarda tek gerçek meslek domuz mezbahası işletmekken, aileden zenginler ve varoş takımın mevcudiyeti vurgulanıyor. Kadınların çalışma hayatında faal olmadığını dizi boyunca karşımıza çıkan meslek sahiplerinin hep erkek oluşundan anlıyoruz. Wind Gap’in tek kadın emekçisiyse Adora’nın ve ailenin yegane yardımcısı Gayla nitekim. O da iş hususunda bir zenci için iki alternatifin varlığından emin vaziyette domuz çiftliğinde çalışmaktansa, hizmetçiliği yeğliyor. Wind Gap’in dışına gidebilenlerse kurtulmuş olarak görülüyor. Bir nevi taşra sıkıntısı yaşanıyor çevrede. Eski amigo kızların partisine katılan Camille kocası dörtten fazla çocuk istemediği için mendil ıslatan kadınlarla çevriliyor bir anda. Hiç durmadan ahkam kesip dedikodu yapıyorlar. Kaldı ki yapacak daha iyi bir şeyleri de yok. Camille’in çocuksuzluğu Wind Gap sosyetesinin kadınlarını rahatsız ediyor. Ölen kızlar için o kadar da üzülemeyeceğini düşünüyorlar doğurmamış olduğu için. Aptallıklarına üzülemeyecek kadar egoları yüksek. İnsanı çileden çıkaran sınıfsız bir sınıftan gelmekteler. Özlerindeyse aileden zengin varoşlar.

807CC942-7894-4478-AC08-30AC71A20C7B

0C9E906B-F181-42D0-B3FF-B53EB347B117

Alkolik, hatta dipsomanik, kendini kesen ve bu uğurda bedenini tuval gibi kullanan bir kadın karakter nasıl bu kadar ta… pardon dişli olabilir ki’ye dönecek olursak eğer, tek bir sahnedeki tavrı yüzünden bu karara vardığımı belirteceğim ben de. Üstelik de lise çağlarında futbol maçı sonrası kendisiyle ormanda üst üste birlikte olan beş erkek çocuğundan biriyle yıllar sonra karşılaştığında verdiği cevap yüzünden diyeceğim göğsümü gere gere. Yazının sonunu beklemeniz gerekecek bunu öğrenmeniz için ya da diziyi izlemeniz gerekecek yavaştan. Cevap yazının sonunda olur mu, bilmem. Fakat her halükarda erkeklerin karşısında ezilip büzülmeden dimdik durabilen bir kadın karakter var başrolde. Şimdiye dek izlediğim en iyi Amy Adams vardı Camille Preaker rolünde. Islak gözlerinin gölgelediği, üzerine bir beden büyük gelen uzun kollu siyah blüzlerinin ve üniversiten beri giymez olduğu eteklerinin yerini almış skiny jeanlerinin içinde bile çok hoştu, bir o kadar da gizemli. Yürek burkan tarafını kendine acınmasını istemediğinden sergilemedi ulu orta. Missouri doğumlu ve aynı zamanda dizinin uyarlandığı kitabın yazarı olan Gillian Flynn’se rüştünü “Gone Girl”le ispatlamıştı zaten. Yakın bir tarihte Steve McQueen imzalı bir filmle çıkacak tekrar karşımıza: “Widows” ile. Benim de pek çok New York ve Los Angeles’ta geçen hikayelerdense Amerikan taşra hayatı daha çok ilgimi çeker oldu. Sanırım içimdeki taşraya dokunuyorlar istemeden. Çarıklı mı, iskarpinli mi diyecek olursanız eşek her yerde eşek. Fazla söze ne hacet!

F0F831C0-0233-46B9-A69E-8B8050AE926D

CAMILLE PREAKER :

Camille, Missouri eyaletinde yer alan Saint Louis’de yaşıyor. Mesleği gazetecilik, Chronicle’ın muhabirliğini yapıyor. En sevdiği renk siyah, en sevdiği şarkı “Ring of Fire”. Yakınlık kurmakta güçlük çekiyor, bir nevi “görülmekten” duyduğu hoşnutsuzluktan kaynaklı. Sivri diliyse zırhı. Sevilmek telaşında hiç değil. Derdini başkalarından değil, kendinden çıkarmak gayretinde. Bu yüzden kendini kesiyor acımasızca ve isimler, sıfatlar yazıyor tenine bazen iğne, bazen de herhangi bir kesici alet yardımı ile. Doğduğu kasabaya gönderilme nedeni ise biri kayıp, bir diğeri ölü olarak bulunan iki genç kızın bu ve öbür dünyadaki mevcudiyetleri. Onu hiç bırakmayan hayaletler ve yüzleşmekten kaçındığı tatsız gençliği yüzünden istemeye istemeye yola çıkıyor. Mola verdiği bir motel odasında kese kağıdından çıkardığı çoğu votkadan oluşan içki şişeleri, sigara paketleri, çikolata ve krakerleri görünce, anlıyoruz ki beden sağlığını da hiçe sayıyor. Yol boyunca, araba kullanırken, derin bir uyku çekmek, uçmak ama en çok da unutmak için içiyor hiç durmadan. Arabada sızıyor çoğu zaman. Kulaklıklarını taktığında bir başka boyuta geçiyor adeta. Tüm bunların altında yatan nedense kız kardeşinin ölümüne mani olamayışından ötürü duyduğu suçluluk ve hiç geçmeyen vicdan azabı. Bizler de sekiz bölüm boyunca bu sis perdesini aralıyoruz kahramanımızla birlikte. İkinci kızın cesedi bulunduğu andan itibarense bir seri katilin peşine düşüyor polis, Camille ve tüm kasaba halkı. Tek bir soru geliyor insanın aklına değişkenlik gösteren cinayet mahalleri karşılaştırıldığında; o da katilin neden cinayet işlediği yönünde. Popüler olmak için mi? Kızlardan nefret ettiği için mi? Katil bir erkek mi, kaldı ki bunda herkes hemfikir. Ve aslında sekiz bölüm boyunca o kadar ipucu var ki gözümüzün önünde, katilse hep burnumuzun dibinde ben buradayım diyor adeta ama…ama çok gözümüzün önünde işte, bizler de başka tarafa çeviriyoruz yüzümüzü, öyle gerekirmişçesine. Jean Marc Vallee’nin yarattığı atmosfer sayesinde son saniyeye kadar verilmemiş cevaplara soru uydurduğumuzu anlıyoruz, sükunetinde saklı bir gerilim var içten içe. İyi yönetmen, iyi kurgu yılanı deliğinden çıkartıyormuş izleyiciye fark ettirmeden.

CC5A4C6B-72BE-4652-85D4-8A5ABDFD2FC2

AMMA :

Camille’in anne bir, baba ayrı kız kardeşi. Amma onun bir zamanlar kaybettiği kız kardeşiyle aynı yaşlarda şimdi. Başına buyruk, bir parça sorumsuz, çocuksu bir fettanlığa sahip, patenci, hem güzel hem asi bir yeni yetme. Ablasına karşı bile gerektiğinde çok acımasız olabiliyor. Ve tüm bunların kendini güçsüz gören birinin güç gösterileri olduğunu çok sonradan anlıyoruz. Machiavelli ve mitolojik alıntılarıysa dehasının ve zekasının ispatı. Bu rolüyle parlayan ve yıldız ışığına sahip Eliza Scanlen’sa yabana atılır gibi değil. Farların ışığında ayağında patenleri, dünyaya meydan okuduğu sahnede son derece kışkırtıcıydı mesela. Öte yandan tüm iddiasızlığına rağmen kendisine aşık edecek bir adam bulan ablası Camille’e duyduğu kıskançlıktan ötürü herkesin ortasında ilk fırsatta ve her fırsatta sözlü olarak sataşmadan da edemeyen çömez bir ruhu var genç kızın. Beslediği derin hisleri gölgeleyen yeni yetmeliğine mani olamıyor annesinin küçük kızı. Dış görünüşündeki hoşluğun yanında, ruhundaki boşluğun nedenlerini yavaş yavaş çözüyoruz bölümler ilerledikçe.

3195B69D-8FA5-44D4-AD34-4060DE09D740

ADORA :

Kocadan ve kuvvetle muhtemel aileden zengin Adora, ilk kocasından bahsetmekten imtina ederken, ikinci eşi Alan’ı sırf suskun ve pasif olduğu için tercih ettiğini belli ediyor her fırsatta. Şerif’le olan yakınlığı karşısında bile edilecek tek sözü yüzleşmeye mahal vermeden söylemekle yetiniyor Alan. Adora’ya karşı da o karışımlara fazla kaptırma diyerek müdahale edebiliyor sadece. Adora ise doğanın akışına yardımcı olduğu yönünde mazeret bildiriyor. Wind Gap cemaat hayatının renkli simalarından Adora katıldığı cenaze törenlerinde tıpk bir havuz partisine gider gibi takma kirpikleri, stilettoları ve zarif bedenini saran bir şıklıkla boy gösteriyor her daim. Söz konusu kendi kızının cenaze töreni olduğunda bile-tıpkı yıllar önce olduğu gibi, acısının önüne geçen bir zarafet duygusuyla geliyor tören alanına. Kızlarının sivri dilinin nedeni ise anlaşılıyor kısa süre içinde. Camille de, Amma da annelerinin kızı. Camille aile bireylerine karşı mesafeliyken, yabancılara karşı kullanabileceği tüm okları çekip saplayıveriyor bir anda. Adora’nın yıkıcı etkisiyse aile bireylerine karşı. Kızlarına diş geçiriyor İlk hedefiyse yok etmeyi bir türlü başaramadığı kızı Camille oluyor her defasında. Camille’se Jean Seberg gibi asi görüntüsü, huzursuz ve isyankar tavırlarıyla annesine baş kaldırarak var olabilmiş. Annesinin ona hayır diyen küçük kızı olarak annesinden kabul görmediği gibi sevilmemiş de. Anne sevgisizliğinin verdiği mesafeyle yaklaşmış insanlara. Bu rol için Patricia Clarkson da çok doğru bir seçim olmuş bu arada.

Hep kadınlar başrolde, hiç mi erkek yok dizide dediğinizi duyar gibiyim. Varlar evet, ama çok da mühim değiller. Boşlukları dolduran roller yazılmış gibi görünüyor her birine. Biri sert polisi oynuyor, biri ne yaptığını bilmeden kasabayı müdafaa ediyor-kimi kimden koruyor belli değil, biri etliye sütlüye bulaşmıyor, biri okul tiyatrosunda dünyaya kendini affettirmeye çalışıyor adeta. Öyle olunca da gözlerin çevrildiği kadın karakterler her fırsatta birbirinin canına okuyor bir şekilde. Çünkü erkekler süklüm püklüm bir köşede şam babsı gibi bekleşiyorlar sadece. Zaten ne ediyorsa kızlar kızlara ediyor. Jean Marc Vallee’ye gelince Wild’dan beri arızalı kadın karakterlerin rüzgarına seyirciyi kaptırtmayı çok çok iyi beceriyor. Sanki nerede böyle bir proje varsa, hemen kendisine başvuruluyor adeta ve usta yönetmen böylelikle muhakkak her sene ödüle koşan bir dizinin başına getiriliyor. Big Little Lies’daki Nicole Kidman neyse, Sharp Objects’deki Amy Adams da o olacak ödül sezonu geldiğinde. Hem arızalı, hem yaralı karakterleri seven bünyeler mükemmelin olmadığını bilir de bilmezden gelirler. Umut işte. Ben normalim diyenden kaç uzaklaş bir an önce.

978FCB22-8EC0-451D-968A-A58B3E7958BC

MUNCHAUSEN BY PROXY :

Sinemada ilk mi değil mi bilemem ama  “Sixth Sense” den önce rastlamadığım bir vakaydı. Çocuğunu zehirleyen anne. Bir çeşit çocuk istismarı aslında. Bakmakla yükümlü olunan çocuğa verilen fiziksel hasar. Bir erişkin tarafından yapılıyor ve araştırmalara göre annelerde görülme olasılığı daha sık(hem sever hem zehirlerler). Münchausen Sendromu yetişkinlerde görülen bir tür ruhsal bozuklukken, kişi burada ilgi çekmek için kendisine zarar veriyor. Herkes emrine amade olsun diye yapay bir hastalık yaratıyor kendinde. Münchausen by proxy(MBPS)’deyse hastalandırdığı kişi bir başkası oluyor. Ona bakıp bunu da elaleme göstererek kendini kurtarıcı, hem vefakar hem de cefakar, örnek ve kahraman insan olarak göstermek eğilimi içine giriyorlar. Tüm enerjisini hasta çocuğuna harcayan bir anne toplum nezdinde daha çok itibar görüyor haliyle. Dünyada ve bizde de pek çok örneğine rastlanmış. Altı çocuk doğurup azar azar öldüren gözüyaşlı annelerle dolup taşmış meğerse tıp tarihi. Savcılara ve doktorlara sabırlar dilemek düşüyor sadece. Bu da bir hastalık sonuçta.

SONUÇ :

Sürç-i lisan ettiysek affola. Çok fazla spoiler vermeden genel hatlarıyla anlatmaya çalıştığım diziyi çok beğendim. Her bölüme uygun şarkı seçimleri, üçüncü bölüm sonundaki Adagio yorumu, bol bol Led Zeppelin, Dietro Casa, Les Parapluies De Cherbourg, Perry Como, Bob Dylan…Camille’in Alice’le rehabilitasyon merkezinde geçirdiği zamanda edindiği müzik dinleme alışkanlığı, kendini paramparça ettikten sonra sığındığı merkezde bile talihsizliğin peşini bırakmayışı ve asla da bırakmayacak olması, enteresan cinsel hayatı ve pek çok spoiler içeren detaydan ötürü yazımı burada bitirmek zorunda kalışıma aldanmayın, sırada Lean on Pete var çünkü yazmam gereken. Şimdilik hoşçakalınız.

300C1CBC-06B9-4482-99A6-2C9CED51507B

1E907D8C-5EF3-4FAB-A4C7-DBFCF004FC35

 

NOCTURNAL ANIMALS

 

images-2

NOCTURNAL ANIMALS :

“Birini seversen, bir yolunu bulursun. Öylece fırlatıp atmazsın. Dikkatli olman gerekir. Bir daha yaşayamayabilirsin bunu.” Edward

Yazar, edebiyat eleştirmeni ve Cincinnati Üniversitesi’nde edebiyat profesörü, üç çocuk babası Austin Wright’ın Tony ve Susan adlı romanından, Tom Ford’un uyarladığı ve yönetmenlik kariyerinin ikinci basamağı olan filmi Gece Hayvanları’nı izleyebildim sonunda ülkenin bunca sıkıntısının ortasında ve bunca ölüm kül olmuş yağarken üstümüze başımıza; kendimi verebilip de izleyebildim ve de yazmaktayım sonunda. Yoksa çok anlamsız her şey. Biliyorum ama çaresiz kalıyorum bu coğrafyada. Gelelim romanımıza; filmin başarısının ardından yirmi üç sene sonra bu defa yeni ismi ve yeni kapağıyla basılmış olan. Sinemanın büyüsü ve yeni isminin gücü Tony ve Susan’ı ardında bırakmış adeta. 1961 doğumlu, halihazırda başarılı bir moda kariyeri olup, ikinci yönetmenlik deneyiminin de altından başarıyla kalkan Tom Ford için acaba yirmilerinde başladığı kariyeri sinema olsaydı bir dahi mi sayılırdı, yoksa olgunluktan ve hatırı sayılır bir çevre oluşturmasından ve sahip olduğu bir sürü imkandan kaynaklanan bir başarı mı bu acaba karşı karşıya olduğumuz diye düşünmeden edemezken, bu hali, yönetmeni yirmili yaşlarına döndüremeyeceğimizden hiçbir zaman öğrenemeyecek olsak da, senaryolarını bizzat uyarlamış olduğu romanlardan ve peliküle aktarıldığında kazandığı anlam derinliği ve görsel zenginliğine baktığımızda olgun dönem işlerin hayatın demini almış bir adamın elinde taçlandığını görüyoruz açık ara. Bu açıdan sevdim en çok Gece Hayvanları’nı. Tom Ford ben bu yaşta böyle iş yaparım, aşağı düşmez çıtam diyor adeta. Sanki aynı zamanda çok iyi bir seyirci var kamera arkasında, Tom Ford’u yönetmen koltuğuna oturtan. Bir demecinde bir adamın bir kadını anlayabilmesi için bir kez s.k.lmesi gerek diyebilecek kadar cüretkar yönetmenin-siz siz olun herkesin her sözünü ciddiye alıp da bir kereden bir şey olmaz deyip atlamayın hemen, biz kadınlar her zaman anlaşılmak istemeyebiliriz ve biraz gizem fena olmayabilir ve de o Teksas’lı Tom sonuçta-nezaketinin ardından çıkıveren egosu iyi filme susamış aç izleyici için bir vaha oluyor adeta. Filmine ve hikayesine sahip çıkan ve tek bir saniyesini boşa geçirmeyen, etkili bir sinema dili yakalamış bir yönetmen var karşımızda. Boşver parfümü, elbiseyi… Film yap Tom, film diyorum kimi sahneler kafamın içini istila edip durdukça. Sözlerin bittiği yerde kompozitör Abel Korzeniowski alıyor batonunu eline ve bir ruh veriyor yer aldığı her sahneye.

screen-shot-2016-09-15-at-9-49-57-am

Fena halde zengin, fena halde burjuva bir kadın Susan(Amy Adams). Şık bir sanat galerisi işletiyor. Çalışanları, kızıl saçları, kızarmış gözleri ve insomniası var. Hayalleri ve gerçekler arasında yüksek ökçeli ayakkabılarıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Yaşamın günlük, basit detaylarındaki beceriksizliği çekinik tavırlarının ve güvensizliğinin bir simgesi adeta. Sanatçı değil, sanat simsarı. Her zaman mükemmel görünmeye çalışıyor ama öyle hissetmiyor. İmkanları ve hayatı göz önüne alındığında, mutsuz olma hakkı yok. Kendini hafife alıyor hiç durmadan. Televizyonun kumandasını çalıştıramıyor, kendisine gönderilmiş dosyanın kağıdını açmayı beceremiyor. Filmin ilk dakikalarında daha, ihtişamlı malikanesinin kapısı ardından kapanırken, dış dünyaya mesafeli, sofistike bir hayat yaşayan kadının seçilmiş esaretine tanık oluyoruz. Çok az insanın bildiği, tam on dokuz yıl evvel yaşamış olduğu kısa süren evliliğinin baş aktörü aynı zamanlarda giriyor hayatına. Hem de bahar ayında yayınlayacağı ve kendisine adamış olduğu romanıyla. Beni kalpten istediğim ilhamdan mahrum bıraktın derken, Edward’ın(Jake Gyllenhaal), Susan’dan alacağı olduğunu düşündürtüyor hemen. Bu on dokuz yıl boyunca görüşmediklerini öğreniyoruz Susan’ın ağzından. Çok değil, birkaç yıl önce aramış Susan, Edward’ı. İngilizce öğretmenliği yapıyormuş  Teksas’ta ve telefonlarına çıkmamış. Tüm bunları şimdiki yakışıklı, zengin ve başarılı kocasına anlatıyor usul usul. Kocasıysa oralı değil, çünkü hem karısını hem de sevgilisini idare etmekle meşgul. Susan’la beraber aldatıldığını öğrenişine tanık oluyoruz. Bir kız çocukları var kendi hayatını yaşayan. Kocasıyla da farklı istekleri, beklentileri var. Tüm bu sanat umurumda değil diyor Susan. Çünkü üretmiyor, satıyor sadece. Yapabilecekleri de bununla sınırlı bundan böyle. Gençlikteki enejisi, işlere hemen girişivermekteki azmi yok şimdi. Çünkü o zaman yaptıkları bir anlam ifade ediyordu. Şimdiyse öyle olmadığını anlıyor. Susan tam bir orta yaş krizinde ve tam da bu krizin ortasında eline ulaşıyor Edward’ın romanı. Paralel bir hikayeye açılıyor film bu vesileyle. Susan romanı okudukça, bizler de Tony’ye dönüşen Edward ve Laura’ya dönüşen Susan ve kızları India’nın hikayesinde kayboluyoruz. Telefonların çekmediği Teksas’ın karanlık yollarında arabalarında ilerlerken üç sapığın tacizine maruz kalıyorlar. Arabalarını yoldan çıkartıyor bu üç serseri ve karanlık dakikalar başlıyor bundan sonra. Yönetmen itici karakterlerle, son derece sinir bozucu olmayı başarıyor filmde de önemli bir yer tutan yol hikayesiyle. Anne kıza göz koyan üçlü, Tony’i ekarte edip iki kadını zorla arabaya bindirip uzaklaşıyorlar. Bu esnada da bir adamın yarı ümitsiz, korkuyla çıkan cılız sesine tanıklık ediyoruz. Üçe karşı bir adam nihayetinde ve hayatı boyunca ne silah kullanmış ne de yumruk yumruğa dövüşmeyi bilmediği her halinden belli Tony’nin. Çaresiz bir adam var şimdi zorbalığın karşısında, ıssız bir gecede, tek başına. Ahmet Ümit’in Beyoğlu Rapsodisi’ndeki benzer bir olayı getiriyor akıllara. Karı koca ve bir kadın arkadaşları trekking’e gittikleri gruptan ayrılıyorlar ve benzer zorbaların zorbalıklarına maruz kalıyorlardı. Korkusundan diz çöküp yalvaran kocanın yanında karısı ve ve diğer kadın ellerine geçenlerle tecavüzü engellemeye çalışıyorlar, bereket onlar daha şanslı çıkıyor da yardımına arkadaşları yetişiyordu. Sonrasındaysa evlilikleri kocanın erkek gibi davranamamasından-her ne demekse- ve karı kocanın yaşananları aşamamalarından sessiz sedasız bitiyordu. Filmin/romanın içindeki romandaysa Tony karısının ve kızının ölüsünü buluyor ancak Şerif’in yardımıyla. Her ikisi de tecavüze uğramış. Karısı, kafatası beyzbol sopasıyla ezilmiş vaziyette, kızıysa boğularak öldürülmüş. Bir anlamda Tony, Susan’ı ve onun eğer yaşatsaydı kendisinden olacak kızını simgesel olarak öldürüyor kitapta. Bundan sonraysa intikam soğuk yenen bir yemek misali bir küçük yemle sunuluyor Susan’ın önüne Edward tarafından.

images-4

images-3

Susan bir yandan romanı tedirginlikle okurken, diğer yandan gençliklerini anımsıyor. New York’da bir tesadüf eseri yolda karşılaşıp yemeğe çıkıyorlar beraber bundan yıllar yıllar evvel. Susan Yale mezunu ve sanat tarihi dersi alıyor Columbia Üniversitesi’nde. Edward’da Columbia Üniversitesi’nin bursu için burada bulunuyor. Teksas’ta beraber okurlarken Edward’ın büyük bir yazar olacağını düşündüğünü itiraf ediyor Susan. İkisi de birbirinin ilk aşkı aslında ve Edward’ı düşünceli ve nazik buluyor her haliyle. Yetiştiği ortamdan ve ailesinden yana yakınıyor ona. Dindar, tutucu, cinsiyetçi, ırkçı, Cumhuriyetçi, materyalist, narsist ve benzeri sıfatlarla tanımlıyor onları. En çok annesinden şikayetçi Susan. Edward’a göreyse her ikisinin de gözlerinde aynı hüzün var. Asla onun gibi olmak istemiyorum dese de yıllar sonra dönüştüğü şey annesi oluyor genç kadının. Annesinin, o gün, yemek masasında söylediği her söz tek tek gerçekleşiyor bir kehanetmişçesine: “Hepimiz eninde sonunda annelerimize dönüşürüz”. Annesi de kızının geleceğini söylüyor ona. Bu bir çeşit inatlaşma aslında. Yemek masasında kozlarını paylaşıyorlar Susan’ın evlilik planlarından bahsetmesi üzerine. Kendi ailesinden intikam alıyor bu vesileyle. Ailesinde olmayan her şey Edward’da var çünkü-kırılganlık, yetenek, sanatçı ruh, romantizm, idealistlik- ve Edward’da olmayan her şey de ailesinde var buna karşılık-para, arzu ve hırs. Susan onu kendisinden güçlü ve iradeli buluyor. Yazar olabileceğine dair inancı var; kendiniyse sanatçı olmak için fazla sabit buluyor. Annesi ki bu kısacık rolüyle Laura Linney harikalar yaratıyor kabarık saçları ve sakin sakin ama büyük kararlılıkla çizdiği acımasız gelecek tablosuyla. Edward’ın Susan’a istediği hayatı yaşatamayacağından oldukça emin. Biliyor ki üst gelir grubuna ait bir yaşantıya sahip ailenin imkanlarıyla, Edward’ın sunduğu hayat arasında uçurumlar kadar fark var ve birkaç yıl sonra şimdi adını anmak istemediği tüm bu burjuva şeyler kızı için çok önemli olacak. Üstelik artık Edward’la evli olduğu için de, babası onlara destek olmayacak. Onun hakkında sevdiği tüm şeyler nefret ettiği şeylere dönüşürken, Edward’ı kırarak sonlandıracak ilişkisini. Öyle de oluyor nitekim. Büyükler bilir lafı, annesinin söyledikleri bir bir gerçekleştiğinde çınlıyor kulaklarımızda. Susan Edward’ın kalbini paramparça ettiği gibi, üzerine basıp geçip gidiyor ve hayatına kaldığı yerden devam ediyor yakışıklı Hutton’la. Edward’sa öğretmenlikle geçinip, yeterli seviyeye ulaştıktan sonra ancak yıllar önce yazmaya başladığı ve o zamanki haliyle Susan’ın hiç beğenmediği romanını en sert şekilde tamamlıyor nihayet. Bir eserin yaratım aşamasına tanıklık ediyoruz bu arada. Terk edilmenin, zayıf bulunmanın acısını çıkartıyor Edward. Susan’ın hayatı hiç istemediği bir şeye dönüşürken, Edward her anlamda zafer kazanıyor. Gerçek sanatçı olan o, yaratıcı olan o çünkü. Olgunluk döneminde en iyi eserini veriyor sonunda, basamakları tırmanacak bundan böyle ve hayattan beklentisi daha pek çok. Susan’sa en tepede ve bakmakla yetiniyor sadece. Kimse kendinden başka şeylerde daha iyi yazamaz dedikten yıllar sonra, bir sürü acıyla hayatta pişmişken, eserinin esin kaynağı bir sürü düş kırıklığından beslenerek başarılı bir roman ortaya çıkartıyor nihayet. Ve evet kimse kendinden başka şeylerde daha iyi yazamaz ve görünmez dili vardır kelimelerin… bir kitabın, bir şiirin hemen hemen her satırına nüfuz etmiş olan.

Filmin bir sahnesinde, yağmurlu bir günde cama çarpan ve ölen serçeden sonra canlanan anılarında müstakbel kocası Hutton ile Edward’dan olma bebeğine kürtaj yaptırıp döndükten sonraki pişman Susan’a geçişin melankolisi hakim tondur film boyunca. Yağmurun altında ıslanmış bir başka serçe vardı arabanın önünde ve Edward hiç olmadığı kadar perişan görünüyordu bu haliyle. Onun ölümü ve yeniden doğuşu bu anlara tekabül ediyordu belki de. Romandaysa tecavüzcülerden teker teker intikam aldıktan sonra en nihayet içindeki yaralı Edward’ı öldürüyordu Susan’ın gözleri önünde. Öldürdüğü serçesinden pişmanlık duyan Susan’sa, hayatı boyunca bunun vicdan azabıyla yaşayacağını düşünüyordu. Katolik bir ailenin kızı ve kürtaj olması yasakken, kocasından gizli giriştiği bu olay yüzünden acı çekmiş durmuştu belki de gizliden. Filmin sonunda, boş bir masada tek başına içkisini yudumlarken, yıllar yıllar önce seninle mutsuzum dedikten hemen sonra panikleyerek bırakıp kaçtığı Edward’a yaptıklarının cezasını çekiyordu şimdi içten içe.

Susan: “Neden yazmak için bu kadar acelecisin?”
Edward: “Bizi hayatta tutsun diye. Eninde sonunda öleceğimiz için bir şeyler biriktiriyorum. Yazarsam eğer, sonsuza dek süreriz.”

a7al8hs5lx5td4fvth5jojqr_iidfefjtvkfzcgdk5zqrgaqz5kcc6pih0sfrq5tdow1uifer4roar7lnf7jynpclid7njqw597-h246-nc

AMERICAN HUSTLE/DÜZENBAZ

AMERICAN HUSTLE/DÜZENBAZ

american-hustle-16-380x285-1[1]

İşin içindeki FBI’ın tıpkı ’70’lerin New Jersey’i gibi sadece fon olarak kullanıldığı; yırtmaya, fark yaratmaya çalışan insanların arasında nihayetinde hırslıların cezasını bulduğu, birbirlerinin hayatlarına en karmaşık zamanlarında girdiklerinden kirli işlere de bulaşmadan pekala mutlu olunabilineceğini ise giderayak anlatan iyi niyetli bir film “Düzenbaz”. Ortalama zekaya ve vasat maaşlara sahip FBI ajanlarının karşısında yazmaktan daha iyi şeyler yapabilecek kadar zeki oldukları söylenen düzenbazlar kah karşı karşıya geliyor, kah zorunlu olarak aynı tarafta yer alıyorlar.

Amerika’nın bir kez daha fırsatlar ülkesi olduğunun ve herkesin bir şey ve farklı bir şey olduğunun ve nereden gelmiş olurlarsa olsunlar eşit şartlarda hayata başlayabileceklerinin ve yine her kesimden, her meslekten insan için her yolun mübah olabileceğinin de bir yolunun olduğunun altı çizilirken bulaştıkları pislikten kurtulmak için çabalayan çiftimiz ilişkilerinde oluşan çatlaklara rağmen ayakta kalmayı başarıyorlar. Nasıl mı çünkü başroldeki ahbap yani Irving Rosenfeld(Christian Bale) bir taraftan bir tarafa taradığı acayip saçları, hımbıl bedeni, koca göbeği ve kalp pilleriyle ne yardan ne serden misali hayatındaki iki kadını da bırakamazken, daha ileri gidecek olursak karısının oğlunu, karısını, kazık atmak zorunda bırakıldığı ve bir dost olarak gördüğü mafya babasını da bırakamıyor. Öfkelerini üzerine kusan sevdiği herkesi sabırla dinliyor ve sakinleştiriyor. Bunun için üstün bir çaba sarf ediyor. Filmdeki herkes en az bir defa avazı çıktığı kadar bağırıp, kontrolünü kaybetse de, o durabiliyor. Karısı rolündeki alkol sorunu olan, dengesiz, gammazcı ve gittikçe çığrından çıkan karısı rolündeki Jennifer Lawrence’ı bile sabırla kontrol altına almaya çalışıyor ve başarıyor da. Dolayısıyla kadınların ondan vazgeçmesi de kolay olmuyor ve Lawrence’ın dediği gibi herkes değişikliği sevmeyebiliyor(birde ne derler eskiler ” sinek kadar kocam olsun ama başımda olsun”).

rs_560x415-131204134446-1024.american-hustle-bale-adams[1]

Arapça bilen İtalyan asıllı-malum süper güç olunca Amerika’da herkes bir yer asıllı ama Amerikan vatandaşı- mafya babası Robert De Niro bir görünüp bir kayboluyor ve bize aktörlerin sadece rolleri için zorunlu olarak yaşlandırıldıklarını gösteriyor ve Arapça şakıyor filmin geriliminin tavan yaptığı sahnelerinde etrafındaki herkesin ağzını bir karış açık bırakırken. Aynı anda Jefferson Airplane’in “White Rabbit”ini Lübnan asıllı 23 yaşındaki genç bir şarkıcı Mayssa Karaa seslendiriyor Arapça. Ve aynı dakikalarda iki kadından birisi terk ettiği halde, diğeri ise çok umursamamasına rağmen karşı karşıya geldiklerinde kıran kırana bir erkek kavgasına girebiliyorlar. Daha fazla başa çıkamayan taraf kazanan olmayacağını anlayıp, şanslarını bir öpücükle yarılıyor, sonra da teselliyi başka kollarda arıyor. Film boyunca birbirini çığrından çıkarmak için elinden geleni yapan, ağzına geleni söyleyen bir sürü karakterin arasında sabrıyla ve sağlıksız bedeniyle kalp hastası olmayı başararak vaziyeti idare eden Christian Bale ’70’ler modası kolormatikli ve tüm yüzü kaplayan devasa gözlüklerinden kurtulabildiğinde çok sevecen bakıyor son bir kez.

Sydney(Amy Adams) kaybeden olmaktan bıkıp, hayatını değiştirmek ve bir başkası olmak isteğiyle kalbini sırasıyla açtığı adamlar arasında karar veremez görünürken bile biliyor aslında; olduğu gibi görünen Irvin ona kendini iyi hissettiriyor ve İtalyanlar gibi görünmek adına saçlarını bigudileyen, hırsından telefonu parçlayan ve yaşlı ve sofra duasında kendi gönlüne göre olan yine Latin gelin adayının oğluyla evlenmesi için dua eden annesiyle yaşamak zorunda olan Richie(Bradley Cooper)’ye karşı tek hissettiği ise merhamet duygusu oluyor ve bu onları bir araya getiriyor esasen. Sevdiği adamın her şeyi olmak isteyip, “Her şeyim olana kadar hiçbir şeyimsin.” dedikten sonra, Richie’ye karşı duygularından tam emin olamadığından güven hissetmek isteğiyle sevişmek için doğru zamanın gelmesini bekliyor ve gelecek uzun sürüyor..

American-Hustle-Filmloverss-1[1]

Disco’daki dans sahnesinde dönem itibariyle de “Saturday Night Fever”daki John Travolta’yı anımsattığı söylenen Bradley Cooper daha çok “Tony Manero”daki Tony Manero/John Travolta hayranını anımsatıyor sanki.

http://m.youtube.com/watch?v=MZfJaKTWS5E 

Filmdeki herkes geldikleri noktada yaşadıklarını bir şekilde kavrayamaz ve geleceği göremezken, kaderci bir bakış açısıyla yaklaşıyor Pete ve “Olacak olan olur diyor”.

-Peki filmde bundan sonra ne oluyor?
-Olacak olan oluyor.

Kuru temizleyicilerin bir çeşit paravan olarak kullanılmasına sık sık rastlamışızdır gangster filmlerinde. Burada da Irving’in iki adet kuru temizleme dükkanı var ve enselendikten sonra pek de fazla dükkana uğrayamaz hale geliyor. Bir leit motif olarak dükkan ve içinde unutulan kıyafetler aynı zamanda ihtiva ettiği anlam filmin muhtelif yerlerinde karşımıza çıkıyor.

Son günlerdeki irili ufaklı her gün bir yenisi geldi gelecek şok dalgalardaki havada uçuşan rakamlara baktığımızda, filmdeki Karmayn(Carmine)’ın cezasını on sekiz aya düşürebilen iki milyon dolar çok önemsiz bir rakammış gibi geliyor kulağa. Amerika’daki yolsuzlukların miktarını sollayan rakamlara sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz ister istemez. Koltuklarımız kabardı, müteşekkiriz bize yaşattıklarınız için.

Ayaklar baş olmuş, İstanbul talan edilmiş, ormanlar yok edilip kırk katlı gökdelenler dikilmişken ve bunları yapanlar cezasız kalırken, mülksüzlüğü ilke edinmiş, yüzsüz olmayı başaramayan bir adam Bodrum’da kendi nezdinde tüm insanlığı cezalandırırken, bizler bu ülkede yaşamaya devam ediyor olacağız. Yepyeni, daha dün ağaçların tepelerinde daldan dala atlayıp zıplamakta olan maymunları belirlemek için mart kedileri gibi kuyruk olacağız. Hiçbir şey değişmeyecek bu ülkede. Çivisi çıkmış çünkü.

American-hustle-2-300x260[1]

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑