FILM STARS DON’T DIE IN LIVERPOOL : YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ

 

9B8C79C9-C202-4A7F-AD83-4A2FAB2C9B96

FILM STARS DON’T DIE IN LIVERPOOL : YILDIZLAR ASLA ÖLMEZ :

“-Sana bir şey söyleyeceğim. Daha önce kimseye söylediğimi hatırlamıyorum. Gençliğimde kızlardan hoşlandığım kadar erkeklerden de hoşlandım.” Peter
“-Ben de erkeklerden olduğu kadar kızlardan da hoşlandım.” Gloria Grahame

GİRİŞ :

Filmin adından anlaşıldığı üzere Liverpool bir Hollywood starının öldüğü yer olarak hatırlanmak için ideal bir yer olmayabilir. Liverpool’un kelime anlamının da bunda büyük etkisi olabilir. Viking’lere dayanan tarihinin de. Fakat aynı zamanda Beatles’ın memleketi, bir liman kenti, Londra’ya üç dört saatlik mesafede, adına bir futbol takımı olan, o futbol takımı için de yazılmış bir şarkısı olan ve şarkılarını hep bir ağızdan devre arasıdır, canlı yayındır, burası başkasının memleketidir diye bakmaksızın hep bir ağızdan söyleyen onbinlerce taraftarın da diyarıdır. Filmimize döndüğümüzde futbolla alakalı bir sahne, bir replik, bir gönderme barındırmakta mıdır diye sorduğunuzda bunun mümkün olmadığını söyleyeceğim bir çırpıda. Onun yerine dönemin ruhunu yansıtan filmler, aktörler, danslar, şarkılar, tiyatro, edebiyat, Tennesse Williams’dan Sırça Kümes, William Shakespeare’dan Romeo ve Juliet, Ridley Scott’dan Alien, Travolta’lı Saturday Night Fever var diyeceğim ve ekleyeceğim yetmez daha az diyenler için: The Big Heat başta olmak üzere ellilerin nostaljik siyah beyaz filmlerine sayısız gönderme var içinde. Aktör ve aktristlerine de. Çok fazla anlam yaratma derdine düşmeden, en son ne zaman iyi bir melodram izledim diye düşündürten, sinema tarihinde zaman tüneline girmişsiniz hissi vermeyi başarabilen filmde, Gloria Grahame de kimdi sorusuna pratik bir giriş öncesinde ve de cevap var sonrasında.

BE5EF311-45B4-47E5-9421-5CAE9264E071

FILM STARS” KISMI :

1981 yılıdır. Tennesse Williams’ın Sırça Kümes’inin Liverpool’da sahnelenmesi esnasında kuliste bayılan Gloria Grahame’in sağlık durumu Peter’ın bir mensubu olduğu Turner ailesine bildirilir ivedilikle. Bir çocukları Avustralya’ya taşınmış olan Turner’lar yakın bir tarihte oğullarını görmek üzere çıkacakları seyahatin telaşı içindeyken, davetsiz ve hasta bir eski dostu ağırlamak durumunda kalacaklardır evlerinin üst katındaki odalarından birinde. Peter ve Gloria’nın çok değil bundan iki sene önce kesişen yolları ve aralarında oluşan çekim ertesi gelişen aşk hikayelerinin nasıl bittiğini ve aralarındaki soğukluğun nedenini öğreniriz yavaş yavaş. İlk defa Primrose Hill Londra’da, Gloria elli beş, Peter’sa yirmi altı yaşında iken tanışırlar. Bir Oscar ödüllü, siyah beyaz filmlerin büyük ismi, bir parça çaptan düşmüş olmakla birlikte televizyon dizilerinde ve tiyatro sahnelerinde halen daha rol almayı başarabilen Gloria, Peter’la onun en meteliksiz zamanlarında tanışır. İkinci el eşyalar satan bir dükkanda çalışmakta, rol kovalamaktadır. Gloria ise o tarihe kadar dört kocadan, dört ayrı çocuk yapmış, çocuklarını eski kocalarına emanet edip hayatına devam etmiştir. İlk dansın ardından gerçekleşen ilk randevularında sinemada Alien’ı izlerler, bir bara giderler ve metroda sığındıkları rahatsız koltuklar vasıtasıyla evlerine dönerler. Peter yanında gerçek bir film yıldızıyla metroda gitmenin barındırdığı karmaşık hisler içindedir. Gloria ise şık kostümler içinde, durumun trajikomikliğini bertaraf etme gayreti içindedir.

Gloria’nın hırslı kişiliğine de pek çok kez şahit oluruz film boyunca. Royal Shakespeare Company’de rol almak, hem de “Romeo ve Juliet”te başrol oynamak istemektedir. Yani elli beş yaşında, baharında bir Juliet hayalleri kurmaktadır halen daha. Tanıştıkları ilk günlerden, öleceği son zamanlara dek nasıl göründüğünü, çok yaşlı olup olmadığını sorar durur Peter’a. Hoşuna gitmeyen bir cevapla karşılaştığındaysa öfkeli tepkisini gösteriverir bir çırpıda.

EDC0B469-3E6A-4384-81F8-609F26522EDA

NEREDE ÖLÜNECEĞİ KISMI :

Gloria ve Peter, Gloria’nın ailesinin yaşadığı Kaliforniya’ya giderler beraber. Tatlı tatlı başlayan yemek, acı bir lokmaya dönüşür özellikle de Gloria için. Kızkardeşi biraz bıkkınlıktan, biraz tahammülsüzlükten, bir parça da kıskançlıktan eski ilişkilerini ve Gloria’nın genç erkeklere duyduğu ilgiyi yüzüne vurur bir anda. Dördüncü kocası bir zamanlarki üvey oğludur çünkü. Ünlü yönetmen Nicholas Ray’in oğlu olan Anthony Ray. Gloria bir hışım masayı terk ettiğindeyse, anne kız Gloria ile evlenmesin diye ricada bulunurlar Peter’dan. Peter tüm bunlara kulak tıkasa da, ilişkileri Gloria’nın bitirmesiyle biter bu defa. Bunun altında yatan nedense bizim klasik Yeşilçam filmlerimizi aratmamakla beraber, kitabın uyarlanmış olduğu kitabın otobiyografik olduğu ve bizzat Peter tarafından yazıldığı düşünüldüğünde gerçek bir melodramla karşı karşıya getirir bizi.

Gloria’nın ısrarla gaz olarak belirttiği ve asla dillendirmediği hastalığında nasıl ve neden böylesi bir sonuca varıldığını öğrendiğimizdeyse yüreğimiz sızlar. İki sene önce teşhis konmuş, neşter vurulmuş fakat sonrasında Gloria’nın kendi isteği doğrultusunda kemo’yu reddetmesi sonucunda, radyoterapi yeterli gelmemiş ve hastalık bin beter bir hırsla geri dönmüştür. Üstelik artık iş işten geçmiş, kanser vücuduna yayılmıştır. Sakin ve makul görünmeye çalıştığı doktor koltuğundan son bir umut ve çaresizlikle artık tüm tedaviyi kabul ettiğini belirten Gloria neden kemo almadığını özetler doktoruna. Çünkü saçları dökülecek, bundan yola çıkarak durumunu herkes öğrenecek, Hollywood’da kimse ona iş vermeyecektir. Çünkü o Gloria Grahame’dır. Hollywood starlık sisteminin kadınlara güzel ol, olmadı güzel öl dayatmasının ayaklı ispatıdır adeta Gloria.

1FAB6298-A1D8-42D9-9307-C26E06247C58

İnsanın nerede doğduğu değil de nerede doyduğu önemliyken, New York’ta şık bir restoranda yanından Liza Minelli geçerken bile Liverpool’u özleyen Gloria için ölüm yeri tam bir meseleye dönüşür. Peter’ların evinde, kendi ailesinden, evinden koskoca bir okyanus mesafesi kadar uzaklıkta sığındığı odasında bir çeşit akıl tutulması mı bu kadının yaşamakta olduğu diyeduralım, Peter’ın annesini kendi annesi ilan edişinden, yaygara koparmayan iyi insanlarla çevriliyken hayata gözlerini kapamaya çalıştığı sonucuna varırız. Hastaneye gitmeyi, ne kadar kötü olursa olsun ambülans gelmesini bile istemeyen Gloria, en nihayet alt kattan gelen kavga seslerine daha fazla tepkisiz kalmayarak oğlunu aramalarını ister Turner ailesinden. İstese de Liverpool’da ölemeyecektir Gloria. O ölmek için Liverpool’u seçmişken, Liverpool onu seçmemiştir. Manhattan’daki St. Vincent’s Hastanesi’ne ulaştığı günün ilerleyen saatlerinde hayata gözlerini yumar. Tarih 5 Ekim 1981’i göstermektedir. Elli yedi yaşında hayata gözlerini yumar Gloria Grahame. Filmin son saniyelerinde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazandığı anons edildikten hemen sonra, bir heyecan sahneye çıkıp, müteşekkir kalarak aldığı ödülü ve aslında tüm hayatını tek kelimelik bir cümleye sığdırışına şahit oluruz.  “Teşekkürler” diyerek sahneyi terk eder genç kadın. Sunucu arkasından “sonunda başardı” der kinayeli bir şekilde. Ödül için, başarısı daim olsun diye, ayakta ve kuyruğu dik tuttuğunun ispatı olarak ve de bir kadın olarak Gloria’nın ne kadar çok çalışıp çabaladığının kanıtı olan ödülü aldıktan sonra ne özel hayatı ne yaşadıkları, sadece başarısı ve hayatın onu istediği şekilde ödüllendirdiğine şahit oluruz. Gloria teşekkür etmekte haklıdır, çünkü başarmıştır. Darısı tüm kadınların başınadır. Er ya da geç hayatlarının teşekkürünü yapma fırsatını bulmaları umuduyla.

CADBB152-7649-46E2-8962-AB2B45012275

Bu rolde Annette Bening’i bir hususta Grahame’la özdeşleştirdim durdum film boyunca. Warren Beatty ile evlenen aktrist de yetinebilirdi pek az şeyle ama o hep üretti ve her zaman kendini geliştiren tarafıyla özgürleştirici kadın rolleriyle çıktı sinema perdesinde karşımıza. Özellikle de 2000’li yıllardan sonra. Gloria’nın bile altından kalkmayı başarabilen aktrist kendisini ilgiyle izletmeyi başarabildi tıpkı Blanche DuBois gibi. Jamie Bell’le yaptıkları kıvrak ve uyumlu danslarıysa unutulacak gibi değildi mesela. Shakespeare’ın dilinden ermişleri dinlemek vardı sonra yana yakıla. Elbette ki Vanessa Redgrave sürprizi de tuz biber ekti üstüne. Ben filmi bir bütün olarak çok beğendim. Çok fazla anlam yaratmak, kendini anlatmak ve kendini aktarmak, o çok mühim derdini milyonlarla paylaşmak gibi telaşlara düşmeyen bir yönetmenin elinden bir yıldızın hayatını anlamaya çalışarak izlemekten, çok uzun zamandır da böylesi bir filme şahit olmadığımdan ötürü çok büyük bir memnuniyet duydum ve öyle de izledim süresi boyunca. Yaş farkı mühim değil, mühim olan hayat dedim sonra kendi kendime. Diyorum hala. Yine kendi kendime.

F203C4F7-800A-42E8-B3AB-AE8B8B228523

 

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

0F6B3199-B901-4371-9AAD-B7C968CEACDB

ANNIHILATION : YOK OLUŞ

“Bir psikolog olarak, bence, intiharı kendine zarar vermekle karıştırıyorsun. Nerdeyse hiçbirimiz intihar etmeyiz. Nerdeyse hepimiz kendimize zarar veririz. Hayatımızın bir döneminde, bir şekilde içki ya da sigara içeriz. İyi giden işimizi bozarız. Ya da mutlu giden bir evliliği. Ama bunlar karar değildir, daha çok dürtüdür. Hatta belki de sen bile daha iyi açıklayacak donanıma sahipsindir. Sen bir biyologsun. Kendine zarar vermeye programlı değil miyiz? Her hücreye kodlanmamış bu?” Dr. Ventress

Üç kitaptan oluşan serinin ilk kitabının uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Alex Garland’ın Ex Machina’dan sonra ikinci defa yönetmen koltuğuna oturuşuna şahit olsak da, öncesinde sektörde senarist olarak çalıştığını, Hollywood öncesinde ya da eş zamanlı olarak da aralarında DiCaprio’nun başrolünde oynadığı ve Danny Boyle’un çektiği The Beach ve Türkçeye Dördüncü Boyut adıyla çevrilen Tesseract adlı kitapların yazarı olarak epey nam saldığını ve benim de nihayetinde bilim kurgudan anlamadığım, pek ilgilenmediğim, bu boşluğu ise Stephen Hawking okuyarak değil de, iyi bilim kurgu filmler izleyerek kapatmaya çalıştığımın canlı kanıtı olarak karşınızda kendisi ve de ikinci yönetmenlik denemesi olan filmi var. İlk filmiyle rüştünü ispatlayan Garland’ın ikinci “denemesi” demekse son derece hatalı, çünkü yine başarılı. Yapmış ve de olmuş. İyi bir film olmuş Annihilation. En kestirme tarafından.

ECEBE90E-20AF-45B5-B67E-4BF91AD2F8F7

Elbette Netflix var yine işin içinde. Paramount ve Skydance ortak yapımı olan film izole edilmiş bir odanın içinde bir sandalyede oturmakta olan Lena(Natalie Portman)’yla aynı havayı bile solumaktan çekinen ve bu yüzden maske takmış özel kıyafetler giymiş üç adamdan oluşan ekibin liderinin sorduğu sorulara verdiği cevapları dinlerken başlıyor. Lena’nın zaman kavramının farklı algılandığı bir yere gittiğini ve sadece kendisinin dönebildiğini, kalan dört ekip arkadaşınınsa öldüğünü anlıyoruz sorulan sorulara verdiği yanıtlardan. Lena, John Hopkins hastanesinde biyoloji profesörü. Araştırma alanı hücrenin genetik olarak programlanmış yaşam döngüsü. Öncesindeyse yedi yıllık askerliye geçmişi var. Tıpkı özel bir görevle giden ve bir daha dönmeyen kocası gibi. Üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen Lena üniversitedeki işini aksatmasa da sosyal hayata katılmayı reddediyor. Örtülü bir şekilde kocasının yasını tuttuğunu görüyoruz. İş arkadaşı Dan’in davetini yatak odasının duvarlarını boyamak uğruna reddettiği gün, kocası Kane çıkageliyor ansızın. Tıpkı bir yabancı gibi hareket ediyor. Nerede olduğundan, nasıl döndüğünden güçlükle bahsedebiliyor. Evin dışındaydım derken, odanın dışında olduğunu ve Lena’yı görüp tanıdığını söylüyor. Gördüğü bir fotoğrafın peşinden gelmiş gibi konuşuyor adeta. Bir anda başlayan iç kanaması yüzünden Lena, Dan’i çağırdığı ambülansla acilen hastaneye kaldırırken, polis escortlarınca önleri kesilip uyuşturulan Lena bir labaratuvar ortamında açıyor gözlerini. Psikolog olan Dr. Ventress kocasının hangi görev üzerinde çalıştığını anlatıyor ona. Bir ulusal parkın içinde üç yıl önce başlayan dünya dışı bir olayda bir fenerin parıltı denen bir şeyle kuşatıldığını, sınırının git gide büyüyüp genişlediğini, o kadar ki bölgelere, şehirlere, eyaletlere yayılmasından duyulan korkudan ötürü ekiplerin olay yerine gönderildiğini, fakat hiç kimsenin geri dönmediğinden bahsediyor. Geriye dönen tek kişiyse Kane. O da ölüm kalım mücadelesi vermekte aynı dakikalarda. Lena önlenemez merakıyla, askeri geçmişini de hesaba katarak Parıltı’ya gitmeye karar veriyor. Dr. Ventress’le beraber beş kişilik ve kadınlardan oluşan bir ekip oluşturuyorlar. Bir psikolog, bir biyolog, bir jeomorfolog, bir fizikçi, bir de sağlık görevlisi olan bu beş kadının trajik bir de geçmişleri var böylesi ölümcül ve belirsiz bir görev için gönüllü olmalarının altında yatan neden olarak. Bu beşliden biri olan Sheppard mükemmel bir hayatı olan birinin böyle bir görevi asla kabul etmeyeceğini, ekipteki herkesin sorunlu tipler olduğunu söylüyor. Kendisi lösemiden kızını kaybetmiş. Hem güzel kızımı hem de eski halimi kaybettim diyor. Anya bir bağımlı imiş. Josie ise yaşadığını hissetmek için hunharca kollarını doğramış, o yüzden de hep uzun kollu giyiyor. Dr. Ventress’inse ödün verecek kimsesi yokmuş. Ne aile, ne çocuk, ne de arkadaş. Aynı zamanda ileri evre kanser olan kadının zaten ölmeden dönemeyeceğini öğreniyoruz sonradan. Bu beşli silahlarını kuşanıp Parıltı’ya giriyorlar. Sonrası bir Alien ya da Predator hikayesine dönüşür mü derken, olaylar hiç de ve de iyi ki de öyle gelişmiyor ve Annihilation benzersiz bir noktaya doğru ilerliyor. Ekibin ispat etmesi gereken şeye gelirsek, Parıltı’da neyin ters gittiğine dair var olan 2 teoriyi çürütmek ya da birinden birini elemek olacak. Bir şey var onları delirten orada ya da o şey onları delirtip birbirini öldürtüyor. Filmin sonunda sizi tatmin edecek bir cevap alıyorsunuz ve siz o yolda adım adım ilerledikçe, taşlar yavaş yavaş yerli yerine oturuyor nezaketle. Yakınlarda izlemiş olduğum için yine bir kitap uyarlaması olan Altered Carbon’la karşılaştırıyorum Annihilation’ı ve diğerinde bulamadığım nezaketi, inceliği, bu filmde buluyorum. Mortal Combat vari uzuun dövüş sahneleri yok mesela bu filmde ve ben de kim oluyorum da bir filmi bir diziyle mukayese ediyorum sırf türdeş oldukları için! Altered Carbon’dan da bir film yapılabilinirdi pekala. Tercih yapımcıların meselesi olabilir bu aşamada.

En sevdiğim tür olan suç filmlerinde her zaman var olan bir suç’un faili olan suçlu/lar kadar, bir de olmazsa olmazı vicdan girer devreye hem de kısa bir süre içinde. Filmde kimyası çok tutmuş ve karı kocayı oynayan Nathalie Portman ve Oscar Isaac’in yolunda giden evlilikleri de taraflardan birinin günaha bulaşmasıyla çatırdamaya başlamış çoktan. Lena’nın hiç geçmeyen vicdan azabının sebebi yine kendisi. Kocasını aldatmış çünkü. Belki sıkılmış, her şey fazla rutinmiş çünkü, her şey fazla iyiymiş, normalmiş, sıradanmış. Belki de çavuş olan kocası ona az gelir olmuş, yetmez olmuş çünkü yeterli entelektüel paylaşımlar içinde değillermiş. Tıpkı üniversiteden meslekdaşı ve kaçamak yaptığı kişi olan Dan’in söylediği gibi. Ve aynı Dan’in karımı seviyorum, onun bir suçu yok sözüne karşılık, Kane’in de bir suçu olmadığını biliyoruz. Lena’nın duyduğu suçluluk duygusundan ötürü, Kane onun ilişkisini öğrenip yüzüne vurmasa da, böylesi belirsiz ve tehlikeli bir göreve gönüllü gitmesinin altında yatan neden çıkıyor ortaya. Dediğim gibi taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor ve  Kane’in yürüdüğü yollardan yürümek sırasıysa Lena’ya geliyor şimdi. Adım adım takip ediyor kocasının izlerini. Bir bilim kurgu olmasından öte vicdan azabını en sade ama şiddetli bir dille anlatan bir alt metni vardı filmin ve yavaş yavaş ilerledi çözülene dek. Lena, Kane’in bir insan olarak neler çektiğini anladı bu yolculuk sayesinde. Diğer gönüllülerin yaptığı gibi içe yapılan bir yolculuktu onunkisi de ve özellikle bu nedenden ötürü ben filmi çok çok beğendim. Sessizce terk etti Kane Lena’yı. Öyle de dönüverdi bir anda. Bir başka Kane olarak. Başkalaşmış, unutmuş, bir başka bedende yeniden doğmuş gibi. Bu halinse her iki taraf için de en kolay hazmedilir yol olduğunu hissediyorsunuz içten içe. Mutlu bir son var yani taraflar için en olmadık şekilde. Filmin devamının geleceğini ise Lena’nın kendi kanını kontrol ettiği üzere şey’in içine girmiş olduğunu söyleyişinden anlıyoruz.

Yan karakterlerden biri olan fizikçi Josie beş kadının arasında en ürkek mizaca sahip. Fakat mantığıyla kendisi için en doğru kararı veren de o oluyor sonunda. Hissetmek için kollarını doğrayan genç kadın ne geride bıraktığı eski hayatına geri dönme gayretinde, ne Ventress gibi yüzleşme isteği var önündeki her neyse, ne de Lena gibi savaşmak tek gayesi. Hiçbir gayesi yok gibi. O yüzden bırakıyor kendini. Ventress yüzleşiyor, Lena ise kendini geri dönmeye mecbur hissettiğinden ne olursa olsun hayatta kalarak geri dönmeye bakıyor. Çünkü tecritte ve kendini bilmez halde olsa bile Kane ve akibeti var geride bıraktığı ve de sorumluluk hissettiği. Parıltı’ya yaklaştıkçaysa şiddetli bir mutasyon yaşanmakta olduğunu görüyoruz. Bitki ağaçlar tıpkı insan gibi büyüyorlar. Bedenler ve zihinler git gide dağılmaya başlıyor. Bir çeşit bunama yaşıyorlar, hafızaları siliniyor sanki. En çok da zaman algıları değişiyor. Çünkü Parıltı bir prizma ve her şeyi kırıyor. Sadece ışığı ve radyo dalgalarını değil, hayvan DNA’sını, bitki DNA’sını ve insan DNA’sını da kırma özelliğine sahip. İlk kayıpları olan Sheppard ölürken, zihninin bir parçası onu öldüren yaratıkla bütünleşiyor. Korku, acı ve bilinmezlikle mücadele ederek ölürken, geride hayatta kalan tek parçası olan acı çığlıkları geçiyor yaratığa.

5E5B53B8-6B9B-442E-B642-9E5B03D61B03

Lena’nın suskun tavırlarının altında yatan nedeni bilen ve Lena üstü kapalı olarak sorduğunda da onu kırmadan cevap veren Dr. Ventress’in aksine, bir ilişki içinde olduğu Dan ona karşı çok daha acımasız davranıyor. Lena ilişkilerinin bir hata olduğunu söylerken, meselenin altında yatanın kocasının ilişkilerini öğrenmiş olmasından ötürü duyduğu vicdan azabı olduğunu öğreniyoruz. Çünkü iyi giden bir ilişkiyi, bir evliliği harcıyor durduk yere. Şimdiyse nefret ediyor kendinden. Suskunluğunun nedeni bunu paylaşamayışından ve kocasının olası Yok Oluş’una sebebiyet vermekten kaynaklı. Video çekiminde gördüklerinden sonra Kane’in neler çektiğini anlıyor. Genç adam kendini, hayatını sorgulamış durmuş görevdeyken. Şimdiyse aksi, tıpatıp aynısı var karşısında. Kendimi insan sanıyordum diyor, bir hayatı varmış bir zamanlar, şimdiyse bundan emin olmadığı gibi içinde dolaşan şey’e ve zihnine hakim olamıyor. Beyaz fosfor bombasının pimini çekiyor ve ondan var olan bir başka Kane’e, Lena’yı bulmasını öğütlüyor. Lena fenerin içinde Kane’den kalanlarla karşı karşıya iken beyaz fosfor bombasının giysileri yok etmeden beyaz bir ışık içinde havayla temas eder etmez tutuşup deride derin yanıklar oluşturan iç organları etkileyen bir askeri silah olduğunu hatırlatmakta fayda var. Kane’in intihar ya da kendini yok etmek için ne kadar zorlu bir yöntemi tercih ettiğini anlıyoruz bu şekilde. Filmin sonunda Lena’nın bir damlacık kanından çoğalan ve onu yansıtan dünya dışı varlığın iyi niyetli oluşundan, ondan öte bir niyetinin bile olmamış olabileceğinden, yok edici değil, bilakis kapsayıcı ve her şeyin niteliğini değiştirerek yeni bir şey yaptığını itiraf ediyor sakince karşısındakilere. Öyle ki bombanın pimini çekip, varlığın eline verdiğinde hiç tepki vermiyor varlık ona. Yanıyor usul usul olduğu yerde. Yakıp yıkan yok eden ve ne olursa olsun hayatta kalmak için her şeyi göze alabilecek olan tür insan yine de.

827D8648-E227-415E-A2CC-8608382AA7EB

D61F0A52-8626-4023-9446-0CD5BE0023EC

3DFD2B08-1054-4D30-8FAA-DDD3014679F5

Çook uzun zamandan beri ilk defa, kendimi, izlediğim bir filmdeki başrol oyuncusuyla özdeşleştirdim. Eylemlerimizin bir amacı vardır, nedensiz bir şey olmayacağından ötürü. Bizi o noktaya taşıyan kilit anlar vardır, bundan sonraki hayatımızı şekillendiren. Bizi yıkıma ya da bir nevi yeniden doğuşa, bir çeşit arınmaya götüren. Hatalar yaparız, bedeller öderiz. Tıpkı burada olduğu gibi kaybının izlerini takip edersin adım adım, anıların canlı bir şekilde seninle gelir. Kıymet vermediğin anlar mühim olur, kaybettiğinse aşk olur. Neyse ki Lena çoğumuzdan çok daha şanslı, çünkü ikinci bir şansa sahip. Sonunda ikisinin de ortak kaderi olan içlerinde gezen şey onları birleştiriyor tecritte olmalarına rağmen. Bir filmi özdeşlik kurduğunuzda daha çok sevebilirsiniz. Benim öyle oluyor genellikle. Kane rolünde Oscar Isaac’i her izleyişimde içim burkuldu. Lena gibi milyonlarca defa sormuşluğum var kendime neden neden diye. Jeff Vandermeer’in Yok Oluş’unun uyarlandığı aynı isimli kitap dışında Henrietta Lacks’ın Ölümsüz Hayatı’nın güzel Türkçe’mize çevrilmesini ümitle beklemekteyim en çok da. John Hopkins hastanesinde çalışan Lena ile, izinsiz ve habersiz bir şekilde kendisinden doku örneği alınan ve bu hücrelere Hela adı verilen aynı hastanede tedavi olan siyahi bir genç kadın olan Henrietta Lacks’ın isim benzerliği bana 2017 yılı yapımlı televizyon için çekilmiş kitapla aynı ismi taşıyan Primetime Emmy ödüllü filmi izlemek için de bir uyarıydı en azından. Okumaktansa bazen izlemek en kestirme yoldur ve herkesin bir yolu vardır, olmalı da. Başınızı ağrıttım burada gereksiz yere çok fazla.

C8E513BE-656B-433F-BE13-D23031790408

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: