TEREKESİZ BALIK

20180412_112819-01-02

TEREKESİZ BALIK :

Sen mi mutlusun şimdi
Boğulmadan yüzeye çıkabildin diye
Geniş geniş gerinerek
Hem de yüzünü güneşe çevirerek

Sen mi aldanmadın hiç
Aldatmadın da şüphesiz
Kaynar çakıl taşlarının üzerinde yürüyen
Bendim her zaman, sen değil

Hiç mi düşünmedin ki
Hayat kısa, ömrün belki tüm hayatlardan da kısa
Aylar yıllara bağlanmıyor her defasında
Kesiliverince bir anda

Hiç mi zaferle kuşanmadın
Hiç mi sıvazlamadılar sırtını
Hiç mi okşamadılar başını
O baş, o sırt, o his; anladım
Senin değildiler ki hiç

Hiç mi basıp geçmediler üzerinden
Hiç mi atılmadın bir köşeye
Duydum ki sayısız kez
İyi ki yapmışlar o halde
Sen sen oldun bu şekilde

Hiç mi kaçmadın yalnızlığından
Hep mi tek başınaydın kuytularda
Hiçlikten mi doğdun acaba
Bir hiç’in olan karın, balinanın karnıydı o zaman

Hiç mi sorgulamadın hayatını
Bak her yanın yosunla kaplı
Sular boyunu çoktan aştı
Terekesiz balık, çevren alık sazanlarla kaplı

Geç bu yolları sen de bir kez
Son defa olmayacak kesinkes
Onlar geçtiler, öldüler, bittiler…
Sen sadece dene, kendince öl bu kez ve bir kez.

 

 

SÜRPRİZ ROTA, DÖRDÜNCÜ DURAK : MALATYA

20180420_122343-01

SÜRPRİZ ROTA, DÖRDÜNCÜ DURAK : MALATYA

GİRİŞ :

Dört gün dört gecenin sonunda üzülerek ayrılıyorum Mardin’den. Madden elimde kalanlar bolca telkari, bir şişe Süryani şarabı, Noyanlardan da bir hatıra. Hepsi bu kadar. Anılar mı? İfadem el verdikçe anlatıyorum teker teker ve de sırasıyla elbette. Artık geri dönme vakti geldiğine göre, tıkış tıkış dolan valizimi resepsiyona indirip düşüyorum yollara. Amacım sakin bir il bulabilmek. Neden mi, çünkü birkaç gün içinde 23 Nisan ve otellerde yer bulamadığımdan neşe dolamıyor insan. Antakya’da tüm oteller dolu. Bu durum Urfa ve Antep için de geçerli. Ben de çareyi rotamı Malatya’ya çevirmekte buluyorum. Niğde sakin mesela, Elazığ aynı şekilde ve de Kayseri. Bu iller göç veren iller tatil müddetince. Genel tabloya bakıldığındaysa Türkiye yollarda. Turizm denen şeyi açıklamakta zorlanıyorum bazen. Ülkenin en batısında yaşıyorsun ve meraktan, hava değişimi olsun diye ya da neyse ne, kendini yollara vuruyorsun. Doğu’daki bir heves Batı’ya geliyor, Batı’dakiyse Doğu’ya. Kilometreler karşılıklı yer değiştiriyor. Güneşi görenler kara koşuyor, yağmurdan usananlar baharı kucaklamaya gidiyor alelacele. Hava değişiminin hakkını veriyoruz biz iç turizm yolcuları olarak. Neden Malatya diyecek olursanız, çok popüler bir tatil beldesi değil ve ben de ne ile karşılaşacağımı hiç bilmeden düşüyorum yollara. Bol bol kayısı yerim hiçbir şey bulamazsam diyorum. Kahvaltıda, öğle ve akşam yemeklerinde, üstüne de ara öğünlerde yesem zaten seyahatimin önemli bir kısmını tuvalette geçirmiş olacağımdan vakit de su gibi akacaktır. Detoks programı için en harika destinasyonu bulmuş olmaktan ötürü nasıl gururluyum anlatamam. Yine de bana teselliyi kayısıda aratmayacak bir durak olmasını diliyorum içten içe. Kimler Malatyalıydı diyorum, Turgut Özal buralıydı en iyi bildiğim. Başka da kim var ki Malatyalı derken, Google yardımıma koşuyor ve inceliyorum kalem kalem kim var kim yokmuş diye. İlyas Salman Arguvanlıymış mesela. En merak ettiğim ilçelerden biridir Malatya deyince. Kemal Sunal da buralıymış. Yasemin Yalçın da öyle. Sırf komedyenler mi derken, İsmet İnönü’den Ahmet Kaya’ya geniş bir yelpaze açılıyor önüme. Kayahan bile. Doğru mudur bu google? Eğer doğruysa, ünlü bir sünnetçi çıkarmışlığı bile varmış Malatya’nın. Sünnet mühim meseledir.

YOLDA :

Diyarbakır üzerinden Malatya’ya gideceğim. Bir karış açık ağzımla geçiyorum Diyarbakır’ın içinden. Yüz katlı binalarla şehrin çehresi o kadar değişmiş ki, tanıyamıyorum. Ne ara yapıldı bunlar buraya onu da bilemiyorum. Minibüsün bir büyüğü, otobüsün bir küçüğü ile çıkıyorum yola, hem de ön koltukta. Yol arkadaşımsa bir üniversite talebesi çoğu zaman olduğu gibi. İnönü Üniversitesi’nde okuyor imiş. Aslen Diyarbakırlı olunca karşılaştırma yapmasını istiyorum ondan. Malatya yaşaması kolay bir şehir ama yapacak fazla bir şey yok diyor. Diyarbakır içinse tam tersini söylüyor. “Malatya’da yapacak fazla bir şey yok” cümlesi aklımı kurcalasa da unutuyorum bir zaman sonra. Rehberlik öğrencisi, Mathilda’ya benzeyen yol arkadaşım Ermeni kökenlerinden bahsediyor. Kilometreler alıyoruz bir yandan. Bir süre sonra iptidai şartların hüküm sürdüğü, bariz fakirliğin yolları süpürdüğü bir yere geliyoruz. Burası neresi diye soruyorum yol arkadaşıma. Ergani diyor. Yine her yer toz toprak burda. Minibüsten büyük, otobüsten küçük aracımız duruyor sağda. Ve ben o anda görüyorum onu. Elinde bastonu, kafasında kasketi, burma bıyıklarıyla. Avını sessizce izleyen kaplan gibiyim. Sesim soluğum kesiliyor. Hemen yol arkadaşıma dönüyorum. Onu diyorum, onu istiyorum. Aynı zamanda anlayışlı da olan yol arkadaşım sen git al gel, ben minibüsten büyük, otobüsten küçük aracımızı bekletirim diyor. Gözlerimi kısıyor, koşarak avımın bulunduğu acentenin içine giriyorum. Bu sefer avım sakin, bense kalıbıma sığmıyorum. Yanına yaklaşıyorum bir yandan ürkütmeme gayreti içinde, diğer yandan vahşi bir ihtiras beynimi ele geçirmişken. Fotoğraf diyorum, fotoğrafını çekmek istiyorum. Bingo! Avım tek kelime Türkçe bilmiyor. Olsun. Bende de Kürtçe yok. Orta yolu bulacağız bir şekilde. Gözlerimi kan bürümüş, vahşi bir şekilde arkama dönüyorum. Halimden korkan bir kız dedem o benim, Türkçe bilmez diye ekliyor. Fotoğraf diyorum. Kız dedesine derdimi anlatıyor. Avım kaderini kabulleniyor, torunu çekin diyor ve ben de çekiyorum. Minibüse bindiğimde gözbebeklerimdeki şeytani parıltılar zafer işareti olarak parlıyorlar. Hiç aynaya bakmadığım halde biliyorum. Her zaman öyle oluyor çünkü.

20180419_123903-01

Diyarbakır karayoluna paralel olan Hazar Gölü’nün yanından geçiyoruz. Değil. Hazar Gölü’ne paralel olarak yapılmış olan karayolundan geçerken Van Gölü’nden sonra beni şaşırtan ikinci göle bakıyorum. Suyun olduğu yerde hayat var gerçekten de. Yol boyunca gözlerimi alamıyorum manzarasından. Aynı paralellikte yazlıklar çarpıyor gözüme. Her defasında Mardin’den Urfa’ya oradan Antep’e, en nihayet Antakya ya da bir başka benzer güzergahı kullanarak Anadolu’ya geçtiğimden, bu yol ve gördüğüm ilkler beni çok heyecanlandırıyor. En çok da Maden ilçesini beğeniyorum. O kadar sinematografik ki. Bir tepenin üzerine kurulmuş kuş yuvalarını andıran evler karşılıyor sizi karşıdan. Fotoğraf çekemediğim gibi, bu duruma hayıflanacak zaman da bulamıyorum. Çünkü minibüsten büyük, otobüsten küçük aracımız mola veriyor. Mola yerinde lokanta kısmından içeriye girip menüye bakıyorum. Sonra da burun kıvırıyorum. Sonra da burun kıvrışıma burun kıvırıp fiks menülerinin kişi başı fiyatını soruyorum. Yirmi lira diyor. Hepsi mi diyorum. Hepsi diyor. Kavurma et, pilav, salata, ayran, tepeleme ekmek, yanında da karanfil ve ele dökme kolonya ikram. Gözlerim doluyor bu rakam karşısında. Bakıyorum herkes yiyor, ben de yiyecem diyorum. Hırslanmış görüyorum kendimi. Gözlerim bir kez daha doluyor sonra da. Böylelikle gözlerim beynimin verdiği duygu pompalamasıyla bir günde iki kez dolarak olayın duygusal boyutunu tamamlamış oluyor.

Elazığ il merkezine yaklaştığımızda koskocaman bir ilan dikkatimi çekiyor. İlanda yaklaşık olarak şöyle diyordu: “Bundan böyle bekleyen bir Elazığ değil, (Malatya gibi)alan bir Elazığ olacak”. Bu ilanın, dolayısıyla bu fikrin muciti olan zatı muhteremin çevre illerle sorunu olduğunu düşünüyor insan ister istemez. Bir tür rekabet, geri kalmışlık ve bundan duyulan sıkıntının mevcudiyetini hissediyorum ilandaki birleştirilmiş tek cümle sayesinde. Rocky filmi afişi gibi. İyi beslenmiş, konfordan palazlanmış Rus hasmının karşısında merdiven inip çıkarak, öküz yerine saban çekerek, karlı kayın ormanında karlara batıp çıkarak koşuşturan zavallı fakir Rocky geliyor gözümün önüne. Elazığ öyle bir şey işte.

MALATYAA MALATYAA, BULUNMAZ EŞİN…:

…isimli ve de sözlere sahip türkünün menşei olan şehre ayak basmış bulunuyorum. Kocaman bir çarşısı var. En çok satılan şeyse kuru kayısı ve ceviz. Kabuklu ceviz, kabuksuz ceviz, renk renk, paketli paketsiz, ister kiloyla ister taneyle(yine abarttım) satın alabileceğin kayısılarsa gani. Onun dışında da yüzlerce mağazada binbir çeşit ürün var satılmakta olan ve de her türlü ihtiyacınızı giderecek olan. Bayram öncesi tur otobüsleriyle dolu yollar. Havalar ısınınca Nemrut turları başlayacakmış pek yakında. Buradan da Nemrut’a gidiliyor imiş. Sonradan da keşfettiğim üzere burada yapılacak pek fazla şey yok. Bunu da ertesi günkü Darende gezimde anlıyorum. Darende yapay bir cennet. İnanmak istediğin takdirde, burası inanç turizmine yönelik daha çok. Darende’de umduğumu bulamıyorum. Tipik bir taşra kasabası. Belediye bünyesinde güzel yemekler yiyebilirsiniz mesela. Benim aklımda o kalmış en çok. Bir de yukarıya çıktığımda pembeydi sanırım bir köşk çarptı gözüme bu kimin acaba diye. Karşıdan gelmekte olan iki ortaokul talebesine sordum burası neresi diye, hazretlerinin dedi çocuklar. Bir de cuma günü itibariyle hazretleriyle karşılaşıverdim namaz saatinde, derhal erkanı sıraya girdi elini öpmek, sıkmak gayesiyle. Meramını belirtmek için peşinden koşan kadınlar vardı filan derken, ben dediğim gibi soluğu belediyenin restoranında aldım. Yaşayan hiçbir hazrete inanmamak gibi bir huyum var. Kimse benden üstün değil; yetenekli olabilir, akıllı olabilir, cesur olabilir, olabilir olabilir, çok şey olabilir, her şey olabilir. Ama hazret…

Şimdi anlıyorum neden herkesin burada yapacak bir şey yok dediğini. Şehir güzel, çarşı derli toplu, kayısı gani, koca kampüslü üniversitesi iyi, insanları zaten plakası gibi dört dörtlük ama görülecek yeri kısıtlı civardaki. Darende suni, binalar çok yeni, usta taş işçiliği görmek mümkün değil. Diyarbakır’ı Sur kurtarır mesela. Mardin’e bir saat uzaklıktadır. Urfa da yakındır. Buranınsa keşfedilecek ören yerleri kısıtlı. Tarih eser hiç yok gibi. Şehir planlaması doğru düzgün sadece. Parkları, oturulacak alanları, kebapçısı, pastanesi hepsi var ama turistik bir şey yok. Burası Doğu ama ne tam doğu gibi ne de batı. Ne güney gibi ne güneydoğu. Çok tuhaf bir takım koordinatların tesiri altında kalmış bir ilimizdeyim. Söyleyebileceklerim şimdilik bu kadar.

20180420_120125-01

MALATYALILAR :

Çok iyi insanlar. 44 olan plakası gibi dört dörtlük Malatya halkının saflığı anlatılmaz, yaşanır ancak. Merkezde bir bakkal dükkanına girip fotoğrafınızı çekebilir miyim diyorum mesela, tam anlayamıyorlar söylediklerimi ve almıyoruz diyorlar. Ben bir şey satmıyorum ki diyorum. Onlar da pek çok insan gibi ne yapacaksın bizi fotoğraflayıp diyorlar. Bu klasikleşmiş girişten sonra gerekli izinleri kopartıp fotoğraf çekmeye koyuluyorum. İçeride iki kişiler ve elinde baston olan amca hiç istifini bozmuyor ben fotoğraflarını çekerken. Memnun olup olmadığını ifadesinden anlamak mümkün olmuyor. Ama istemese çıkar giderdi sanıyorum, o ise kımıldamıyor bile. Bakkal sandığım kişi aslında dükkan sahibi değil, bakkalın yeğeni imiş. Sahibi ise yakın zamanda kaybettiği eşinden sonra hastalanmış, aslında görünürde bir şeyciği yokmuş ama… Beni bir de çarşının içindeki berbere gönderiyor. Selamımı söyle kendisine diyor. İşim nedir? Gidiyorum ve buluyorum İbrahim Abik isimli berberi. Komplekssiz, dürüst, alçakgönüllü, sakin mizaçlı bir başka Malatyalı olan berber Abik de kabul ediyor teklifimi. Öyle mi böyle mi durayım derken çekiyorum onu da poz poz. Sonra da teşekkür ediyorum. Olsun diyor beni seçtiğiniz için biz size teşekkür ederiz diyor. Tıpkı konuşurken bir zambağa siz diye hitap eden şair gibi.

Görüşlerini beğenip beğenmemek size kalmış olmakla beraber, hakkını teslim etmek gerekir ki toleransı yüksek bir politikacı ve devlet adamı idi Turgut Özal, tıpkı çoğu Malatyalı gibi.

20180420_181204-03

20180420_182344-01-01

20180420_181254-01

Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden:
Malatya/Arguvan-Hasan Durak-İhsan Öztürk

Bir Ay Doğar İlk Akşamdan Geceden
(Nedem Nedem Geceden)
Şavkı Vurmuş Pencereden Bacadan
(Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş)
Uykusuz Mu Kaldın Dünkü Geceden
(Nedem Nedem Geceden)
Uyan Uyan Yar Sinene Sar Beni

Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş Nasıl Edem Ben
Dağlar Haramı Açma Yaramı Perişanım Ben

Yüce Dağ Başından Aşırdın Beni
(Nedem Nedem Yar Beni)
Tükenmez Derdlere Düşürdün Beni
(Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş)
Madem Soysuz Bende Göynün Yoğudu
(Nedem Nedem Yoğudu)
Niye Doğru Yoldan Şaşırdın Beni

Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş Nasıl Edem Ben
Dağlar Haramı Açma Yaramı Perişanım Ben

Aşağıdan Gelir Eli Boş Değil
(Nedem Nedem Boş Değil)
Söylerim Söylemez Gönlüm Hoş Değil
(Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş)
Bir Güzeli Bir Çirkine Vermişler
(Nedem Nedem Vermişler)
Baş Yastığı Kendisine Eş Değil

Dağlar Gışımış Yolcum Üşümüş Nasıl Edem Ben
Dağlar Haramı Açma Yaramı Perişanım Ben.

Üzerine türkü tanımam. Daha nice güzel türkülerin kaynağı olan ve zamansızlıktan kaçırdığım Argıvan’ıysa “Arguvan Türkü Festivali” zamanında görmek dileğiyle. Şimdilik benden bu kadar. Bu yazımı hangi saatte okuduğunuza bağlı olarak iyi günler, iyi akşamlar, iyi geceler!

SÜRPRİZ ROTA, ÜÇÜNCÜ DURAK : MARDİN

 

20180417_191911-01

SÜRPRİZ ROTA, ÜÇÜNCÜ DURAK : MARDİN

GİRİŞ :

Son Mardin’e gelişimin üzerinden altı ay geçmiş. Napim yani? Seviyorum bu şehri. Gelmeyeyim mi bir kez geldim diye? Görmeyeyim mi bir kez gördüm diye? Birden çok olabilir. Hayatta her şey mümkün olabilir. Bitlis’te uğradığım çifte(burada sıfat olarak “dubleyi” kullanacaktım fakat malum Ramazan, siz bir de öyle okuyun isterseniz) trafik kazasından sonra canımı Mardin’e nasıl atıyorsam artık, yol boyunca sevinç içindeyim, içim içime sığmıyor adeta Güneydoğu’nun incisine gidiyorum diye. Siirt’ten geçiyoruz ve de Baykan’dan. Mesire yerlerinde piknik yapan halkı izliyorum kısa bir süreliğine de olsa. Siirt her zamanki Siirt. Sıcak, toz toprak içinde her yer. Halk serinliğe doğru koşuyor adeta. Bir pazar günü çoluk çocuk yapılacak bir piknikten ala ne olabilir ki Siirt dolaylarında? Sıradaysa Batman var. Otogarına giriyoruz ilk önce iki dakika sürecek olan yolcu indirip bindirme molası için. Bitişiğinde bulunan Yeni Otogar alanındaki binlerin buluşma nedenini anlamak üzere gidiyorum ve soruyorum bu nedir diye. Kutlu Doğum Haftası imiş meğerse. Ortalık çarşaflı kadınlardan geçilmiyor. Pankartlar Arapça. Çimenlerin üzerinde namaz kılıyor erkekler toplu halde. Alansa hınca hınç dolu. Sunucu sahneden Tekbir getiriyor ve de getirttiriyor yığınlara. Müslümanlık güzel din olmakla beraber, kafalar altıncı yüzyıl kafası olunca bir anlamı kalmıyor tüm bu yaşananların ve de yaşatılanların. Bir kara çarşafın içinde, iki göz delik üzerinde, adam babam öyle istiyor diye ömür mü geçermiş? Gözün yiyorsa sen geçir be adam!

20180415_150529-01

20180416_163533-01

Tekbir sesleriyle Batman otogarından ayrılıyoruz. Blondie’nin Handmaid’s Tale uyarlaması Heart of Glass’ı dinliyorum defalarca başa ala ala. Margaret Atwood uyarlaması dizide yaşananlarda beni huzursuz eden, ürküten şeyi görüyorum bir kez daha tüm bu yollar boyunca. Yanımda oturan talebe kız Halil Cibran okuyor. “Ermiş” elindeki. Altını çize çize okuyor kitabı. Aslen Batmanlıymış ama öğrenci olarak Yeni Mardin’de yurtta kalıyormuş. Edebiyat okuduğunu hayal ediyorum ama fos çıkıyor. Hemşirelik ve ebelikmiş bölümü. Bir çanta dolusu kitap taşıyor yanında. Öte yandan genetik masterından ve anlamadığım daha pek çok şeyin masterının varlığından haberdar oluyorum sayesinde. Hasankeyf’ten geçiyoruz o ara. Mahvolmuş Hasankeyf. Mardin’e geldiğimizde, beni durak taksisine bindirip Eski Mardin’e uğurlarken, çantasında kitaplarıyla ağır ağır ve düşünceli bir vaziyette kaldığı yurda doğru yürüyor tek başına yol arkadaşım. Bense iki gece de burada geçiririm dediğim şehirde tam dört gün kalacağımın farkında olmadan varıyorum en nihayet kalacağım yere. Akşam olmuş bile. Çarşı kalabalık. Turistten geçilmiyor ortalık. Yerlisi, benim gibi dışarıdan geleni, turla geleni, tek başına takılanı, yabancısı hepimiz Mardin çarşısını arşınlıyoruz. Bir geleneğe dönüşen Yusuf Usta’da Mardin Kebabı yemek için lokantadan içeriye girdiğimde kalabalık olan yemek saatlerinde zar zor bir masa buluyorum kendime. Sanki diğer gelişimde daha lezzetliydi yediklerim. Belki de benim ağzımın tadı yoktur, kim bilir? Fiks fiyat yirmi üç lira veriyorum içecek dahil her şeye. Rido’daysa her şey dahil yirmi lira. Bedava değil mi, siz daha şehir kazığını yiyin kebap yiyeceğiz sağda solda diye. Doğu’da et de ucuz, süt de.

20180415_141709-01

20180417_182247-01

GÖBEK ATMAYI SEVEN BİR TOPLUMUZ, YER VE ZAMAN MÜHİM DEĞİL :

Ben galiba hayatımın hatasını yapıyorum. Büyükçe bir minibüsün içine bir sürü tanımadığım insanla beraber tıkılıyor, bunun için de üzerine cüzi bir miktar para veriyorum. Dönüşü olmayan bir yol’a girmiş bulunduğumuysa çok geç anlıyorum. Kendim kaşınıyorum. İnsanlar da bilmeden kaşıyorlar açık yaralarımı. Bakar mısın kadere? Geçen sefer tanıştığım ve güvendiğim Fehmi iki gün boyunca tur almış. Tanıdığım bildiğim insanla gezerim, biraz da dişimi sıkarım diyerek sabahın sekizlerinde düşüyoruz yollara. İki orta yaşlı çift, üç genç kız, iki genç bey, bir de ben varız. Ne güzel! Oynak Arapça parçalar tercihimiz ve rotamız tüm turistik yerler. Mor Hananya(Deyrul Zafaran) ve Mor Gabriel(Deyrulumur) Manastırları, Dara Antik Kenti, Hasankeyf, BeyazSu ve Midyat’ı görüp on iki saat sonra şehre dönmek maksadıyla bir bir dolaşıyoruz Mardin kazan bizlerse kepçe. Fehmi beni öne şoför koltuğunun yanına oturtuyor. O sayede kafam dinç kalıyor. Dönüş yolculuğunda Mümin Sarıkaya’dan “Ben Yoruldum Hayat”ı istek parçası olarak söylüyorum. Mümin susar susmaz da, kasap havasına devam ediyoruz kaldığımız yerden. Bodrum, Marmaris’te tekne turu satın alan yerli yabancı turist animasyon adı altında haydi eller en yükseğe diyerek merkeze yerleştirilip çevresinde halka oluşturularak tuhaf şeyler yaptırırlardı ya, işte onun kara versiyonu tüm bu yaşananlar. Alan dar olunca, herkes oturduğu yerden tempo tutuyor. Tanrım müzikler o kadar korkunç ki. Hoparlör de dibimde, gidiyorum gündüz gece. Yol boyunca yeterince antipatik göründüğümü düşünerek, şirin gözükmeye çalışan bir ifadeyle arkama dönüp el çırpıyorum. İğrencim. Haydi kızlar, iyi ki varsınız, ya ya göbekler, dar alanda kısa paslaşmalar. İçimden söz veriyorum kendime bir daha asla tur almayacağım diye. Oh oh yandan, aman aman!

20180417_173202-01

20180417_172124-02

SONGÜL, MEHMET TAHİR ÖKMEN, ATİYE’NİN YERİ, NOYANLAR ve ELİZ :

Yıllardır memleketimin şehirlerinden, köylerinden ve dış memleketlerden getirmiş ve biriktirmiş olduğum anılarımı yazıp yayınlıyorum sitemde. Fakat ben en çok kendi ülkemi ve insanlarımı yazmayı seviyorum, şairin dediği gibi Memleketimden İnsan Manzaraları’nı oluşturuyor bu anılar ve onlar benim önceliğim her zaman için. Hiçbir yerde görmediğim pek çok saçma sapan şeyle kendi ülkemde karşılaşsam da olsun diyor, devam ediyorum yoluma. Göz, göre göre katlanır hale geliyor bir zaman sonra. Daha iki üç gün oldu ben Van’ı göreli mesela. Kalbimin en hızlı attığı yer neresi diyecek olursan Mardin derim hiç düşünmeden. Üzerine şehir tanımam. Kars’ı, Ordu’yu, Sivas’ı, Tarsus’u, Şebinkarahisar’ı, pek çok şehri kaplayan Kapadokya Bölgesini, Kayseri’nin muhteşem köylerini, Eski Talas’ın her metrekaresini, Antep’i, Harran’ı, Nemrut’u asla unutmam. Ben öleyim, onlar yaşasın sonsuza dek. Çok sevdiğim için de bir kez daha buradayım, Şehri Mardin’de. Gecesi gerdanlık, gündüzü mezarlığa benzetilen şehrin tam kalbinde. Kıymetini bilmek, hakkını vermek gerek her şekilde. Dokusunu korumuş kadim kente, her gelişimde hayran oluyorum yeniden. Her sokağında muhakkak bir güzellik çıkar çünkü karşınıza, görmeden asla bilemezsiniz ne demek istediğimi, Mardin anlatılmaz, yaşanır çünkü.

SONGÜL, DARA : İsim vermeden anlatmak imkansız geliyor çünkü isimlerle oynamam anlamsızlaştırıyor pek çok şeyi. Yakıştıramıyorum bir başka ismi aynı karaktere. Soluyor sanki karakter ismi yer değiştirince. Songül mesela, kim, nasıl cüret edebilir onun ismini, ruhunu soldurmaya? Taş olsun, toprak olsun eğer onun içindeki isyanı bastıran çıkarsa? Yukarıda bahsettiğim gürültülü turdan ayrılıp antik olmayan Dara’yı gezmek için dolaşırken çıkıverdi Songül karşıma. Dara el sanatları merkezinde hem de. Önlerinde birer Singer çalışıyorlarmış kadınlar burada her fırsatta. Bana da marifetlerini gösterdiler. Sonra Songül aldı götürdü beni evine. Anası, bacısı, yengesi, çocuklar uslu uslu bir köşedeydiler. Kahvaltı ettim pek güzel. Songül’ü bir ilkokul öğretmeni olarak hayal ettim nedense hem de kendi köyünde. Onları yetiştiriyor, bir gelecek yaratmak gayretinde azimle, şevkle. Peki bunun için Songül’ün ne yapması lazım? Bırakmak zorunda olduğu liseyi içerden ya da dışardan bitirmesi lazım. OGS, HGS gibi pardon onlar köprü ve otoyol geçiş sistemleriydi; LGS, YKS gibi sınavları geçerek ama sıkı çalışarak üniversiteye hazırlanıp, sınıf öğretmenliği için yüksekçe de bir puan tutturması lazım. Kolay mı? Değil. İmkansız mı? O da değil ama daha kolay olabilirdi. Nasıl mı? Din elden gidiyor diye Köy Enstitülerini kapatanlar biraz daha sağduyulu davransaydı, bu ülkenin öğretmene imamdan çok ihtiyacı olduğu gerçeğini teslim etselerdi şu noktalara gelinmezdi mesela. Bu çocuklar hayatta bir şansları olduğunun umuduyla nefes alırlardı hiç olmazsa. En çok da kız çocukları. Güneydoğu’yu bir sorun olarak görenler için zihniyet sorununu çöz de gel demek öncelikle. İzmir Marşı’nı sağlığa zararlı görüp okutmayan zihniyetle, Türkan Saylan’a sayıp sövenlerinki aynı zihniyet. Aynı tas aynı hamam bu memleket. Yıllar geçse de üstünden, değişen pek fazla bir şey yok maalesef. Ekstra ekstra yollar, köprüler, barajlar haricinde.

20180416_110017-01

20180416_114457-02

MEHMET TAHİR ÖKMEN ve ATİYE’nin YERİ, SAVUR :  İki gün üst üste gittiğim yerlerden biri Midyat ötekiyse Savur. Savur’un bir küçücük çarşısında erkekler var sadece her zaman olduğu üzere. Çarşıda kadın kısmı pek dolaşmaz böyle küçük yerlerde sonra laf çıkar diye. Benim umrumda değil, çünkü ben buralı değilim. Çarşının ücra taraflarında gördüğüm tüm hemcinslerimse memur kesimi. Onlar da bir sürü adamın ortasından geçerken sopa yutmuş gibiler. Bir ben varım böyle fütursuzca dolaşan çünkü yarınsızım bu ilçede. Yerlisi bir kadın işin mi yok gelmişin oralardan buralara da harabelerin fotoğrafını çekiyorsun diyor. Sonra da dönüp köy fotoğrafçısı mısın sen diyor. Değilim diyorum. Aslında öyle bir alt dal var mı, varsa da inan ben de bilmiyorum, demiyorum. İki ineğini sırasıyla evinin altındaki ağıla sokan bir amcadan fotoğrafını çekmek için izin istiyorum. Ne yapacaksın ki benim fotoğrafımı diyor. İlla top model olman gerekmiyor, defile fotoğrafçısı değilim ki demiyorum. O tip bir alt daldan da habersizim. Onun yerine olsun ne güzel işte diyorum. Çeek diyor Amca. Çeekiyorum, çeektim.

20180417_155303-01

20180417_145953-01

20180417_150547-01

20180417_150947-01

20180417_143620-02

Yolda karşılaştığım zabıta memuruna Hacı Abdullah Bey Konağı’nı soruyorum neden kapalı diye. Teyze gelininde kalacakmış havalar iyice ısınana dek diyor ama yine de beni götürüyor bayırın ucundaki konağa. Bense daha önce geldiğimi, burada yiyip içtiğimi söylemiyorum bile. Birkaç fotoğraftan sonra gölgede serinlemekte olan kadınları görüyorum gel de çayımızı iç diyen. Memnuniyetle. Kimi buralı, kimi gelin gelmiş. Sakin sakin çay içiyorlar, öyle de kraker ve bisküvi atıştırıyorlar. Canımın çıktığı bir gün olduğundan olsa gerek bardak bardak çay içiyorum. Onlar dolduruyor, ben boşaltıyorum(mideme). Sizler burada yaşıyorsunuz, adamlarınız çarşıda diyorum. Yeni gelin, biz kabullendik bu hayatı diyor. Arıyorlarmış, adamlar çarşıdan ekmek, süt ne istiyorlarsa getiriyormuş. Haftada bir pazara da götürüyorlarmış. Daha ne? Rolleri bölüşen karı kocalar gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış bu şekilde. Sözüm yok. Buraya gelen para yapıyor, ev yapıyor, araba alıyor kolaylıkla bu yüzden diye de ekliyorlar. Doğrudur, para harcayacak yer yok, dediğim gibi temel gıda maddelerin de ucuz olunca para ile ne yapacaksın ki? Kira ucuz, şato gibi bir ev 220 liraya satılmış daha yeni. Para ile satın alacakların kısıtlıyken, harcayacak yer arar da bulamazken iyisi mi biriktirmek bari ufak ufak. Ben de habire çayları götürüyorum bu arada. Gözüm çocukların eline verdikleri krakerlerde. Tutuyorlar hissetmişçesine, atlıyorum ben de. Acıkmış ama hissetmemişim oturuna dek. Geçen hafta, zamanında bu bölgede hizmet vermiş fakat benim aradan zaman geçince mesleğini, varsa da rütbesini unuttuğum yüksek bir memur gelmiş, hep beraber halı sahada futbol maçı yapmışlar. Buraları çok sevdiğimden ziyarete geldim, gene gelirim diye söz vermiş bir de giderken. Geçen hafta gelmiş olsaydın buralar çok şenlikli idi dediler. Kaçırmışım, ne yapayım! Gene gelirim diyorum ben de. Geliyorum da gerçekten. Hem de ertesi gün. Şu yan ev diyorum. Yeni taşındılar oraya diyorlar. Burada bir kız vardı diyorum dört beş yaşlarında. Suriyeliler vardı diyorlar. Suriyeli imiş benim kız. Hiç unutmadım onu ve bana poz verişini. Şimdi kim bilir nerelerdedir?

Bahsettiğim üzere Abdullah Bey Konağı kapalı olduğundan Mehmet Tahir Ökmen’in Konağı’na gidiyorum. Yabancı uyruklu yardımcısı açıyor aşağıdan çaldığım kapısını. Çok kibar bir bey kendisi, görmüş geçirmiş. Ve bu konağın yaşayan son temsilcisi. Konağı ise Kültür Merkezi yapılması için İl Özel İdaresi’ne hibe etmiş. Anne babasının olduğu fotoğrafı gösteriyor sonra duvardaki. Yalan dünya diyor, bir zamanlar vardılar, şimdi kimse kalmadı diyor. Mehmet Bey’i çok iyi anlıyorum. Çünkü ben de çocuksuzum. Terekeni bırakacak kimse olmadığında, geçmiş daha önemli oluyor gelecektense. Kahvemi içiyorum, çikolatamı yanıma alıyorum. Suyunu da yanında götür dediğinde, bardak suyun çantama dökülebileceğini söylüyorum. Bunun üzerine şişe suyu veriyorlar yanıma. Alıp çıkıyorum ben de.

Atiye’nin Yeri bakkal dükkanının ismi. Atiye evde olduğundan, bu bakkal dükkanını, Midyat-Savur minibüslerini, karşıdaki hafriyat dükkanını da işleten ve ne yazık ki pek çok insanla karşılaşmaktan onun da ismini unuttuğum bakkalla oturuyoruz minibüsüm kalkana dek. Bir soda açıp getiriyor. Kızının tayini Bandırma’ya çıkınca, bir de torunu olunca görmeye gitmiş ama zor kaçmış apartman katından, karşı komşun dibinde, ayağını basacak toprak yok, her yer betondu diyerek. Savur’da olmaktan, Savur’lu olmaktan son derece memnun. Burada ölürüm artık diyor. Ben nerede öleceğimi bilemiyorum mesela. Kimi insanın rutin geçen hayatı değişmez kolay kolay, değişmesi hususunda bir olay cereyan etmediği gibi, kendileri de değiştirmek için gayret etmezler. Doğup büyürler bir yerde; ölür giderler aynı yerde. Benim ne öleceğim yer belli bundan böyle, ne de huzur bulabileceğim yer. Gelecek muğlak her şekilde.

20180418_163427-01

NOYANLAR VE ELİZ, MİDYAT : Midyat’ta Süryani esnaf çokken ve hazır gelmişken, mutfaklarından da tadarım diye düşünüyorum. Fakat çoğu lokanta kapanmış olduğundan, en nihayet Antik Cafe’ye doğru gidiyorum karakolun karşısında yer alan. İçeride hiç durmadan telefonla konuşan bir adam ve karşısında yaşını yüzünü göremediğimden kestiremediğim bir kadın var. Onlar kahvaltı ediyorlar. Bense Eliz ismindeki hanıma Süryani mutfağına ait yiyecek neler olduğunu soruyorum. Şam böreği ve içli köfte diyor. İçli köfte her yerde var, ben yağda kızartılan Şam böreğini sipariş ediyorum. Bu arada Süryani esnaf ve genel olarak tüm Süryaniler son derece kibarlar. Erkekleri centilmen, kadınları da nazik. Müşteri olarak, her şeyden önce bir insan olarak size çok normal davranıyorlar(ben ne esnaflar gördüm demeyeceğim, ama gördüm). Neden çünkü az ve azınlıktalar ve hem aile  hem de cemaatleri içinde iyi ve doğru düzgün terbiye alıyorlar. Hiç şımarık Süryani görmedim mesela. Gören gördüm desin. Diyemez; çünkü görmez, göremez. Nitekim Eliz nazikçe diğer masaya doğru gidip çay alır mısınız dediğinde, yerinde oturan bay hanzo koy diyor ayı ayı. Eliz bozuluyor ama belli etmiyor, ben bile bozuluyorum ve umuyorum sana koyarlar diyorum içimden. Böyle bu ülke. O yüzden nazik esnaf gördüğünde bile şaşırıyor insan bu doğru olamaz diye.

20180418_122312-01

20180418_130722-02

Bundan sonra aradığım hiçbir şey yok. Sadece fotoğraf çekmek gayretindeyim. Ara sokaklardan birinde sarı saçlı bir kızla karşılaşıyorum. Gelin sizi bizim yerimize götüreyim diyor ve bende her zamanki gibi takılıyorum peşine. Anneleri bahçeyle uğraşıyor dışarda. İki kız kardeşin işletmeciliğini yaptığı bir çeşit halk evi burası. Noyanlar Kültür Evi olarak geçiyor adı. Hanımlara kumaş boyama, dikiş nakış kısaca el işi dersleri veriliyor imiş. İçeride de bu el emeklerini sergiliyorlar. Aysel ve Ayşe Noyan kardeşler burası için didinmiş durmuşlar yıllar boyunca. Çevre baskısı yaşamışlar ama vaziyeti idare ederek bugünlere de gelebilmişler. İki gün boyunca gidiyorum yanlarına birkaç saatliğine de olsa. Her gittiğimde Ayşe’yi yemek yerken buluyorum. Mahçup oluyor her geldiğimde onu yemek yerken bulduğum için. Son derece zayıf olduğundan dünyaları yiyebilir. Sorun yok yani. Kursiyerlerde gelmeye başlıyorlar bir iki. İzmir’den tayini çıkmış gelmiş Ağrı’lı öğretmenin yine Ağrı’lı olan eşi, okulu bıraktığı halde içinde ukte barındırmayan güzeller güzeli Mardin’li bir taze. Bu sefer olmadı ama bir dahaki sefere Midyat’ta kalacağım. Savur ve Midyat benim kıymetlim. Özellikle Midyat’ta pek çok bacı tanıdım ve Doğu’da etrafında kadınlar olduğunda kendini daha bir güvende hissediyorsun her zaman bir kadın olarak.

20180418_105051-01-01

20180418_115503-01

SÜRPRİZ ROTA, İKİNCİ DURAK : BİTLİS

20180414_151539-01

SÜRPRİZ ROTA, İKİNCİ DURAK : BİTLİS

GİRİŞ :

İlk durağım olan Van’dan ayrılacağım gün geldi çattı. O kadar memnun kaldım ki bir gün daha uzatabilirim diye geçiriyorum içimden burada kalacağım gün sayısını. Fakat daha sırada çok il var görmek istediğim. Sırf bu yüzden bir parça hüzünle ve yine yağışlı bir günde terk ediyorum Van’ı. Bitlis’in ilçesi Tatvan’a gitmek üzere yola çıkıyorum. Otogara vardığımda halk arasında basiret bağlanması denen şey gelip beni buluyor ve hangi otobüs firması olduğuna bakmaksızın atlıyorum ilk kalkan otobüse. Tekrar geçiyorum aynı yolları bugün de. Sağım Van Gölü, solum Gevaş yolu. Yaklaşık iki, iki buçuk saatlik bir mesafe Van Gölü manzarası ile geçecek diye seviniyorum. Ve an itibariyle de yolu yarılamış bulunuyoruz. Telefonum çalıyor o arada. Arayan arkadaşımla aramdaki diyalog şu şekilde gelişiyor. Sonrasında da şunlar şunlar oluyor :
-Nörüyon?
-Nörim? Yoldayım.
-Yolculuk nereye?
-Bitlis’e.
-Bitlis?
-Evet. Bitlis.
-Şarkiyatçı mı oldun başımıza.
-O neden?
-Doğu’dan çıkmaz oldun. Ege’nin suyu mu çıktı? Trakya’ya çıksana.
-Gittim ben Trakya’ya.
-Kaç defa?
-Bir defa.
-Az.
-Az mı?
-Az.
-Sen kaç defa “çıktın” Trakya’ya?
-Hiç, ama ben iddialı ve ihtiraslı değilim bu ve benzeri konularda.
-Ben iddialı ve ihtiraslı oluyorum, öyle mi?
-Öyle.
-Öyle olsun.
-Başka yer mi yoktu gidecek? Ne var yani Bitlis’te? Beş minarenin mi peşine düştün, anlamadım ki!
-Anlamaman hakkımda hayırlı olabilir.
-Benim de senin bu gitmekte olduğun tehlikeli ve anlamsız destinasyonlardan haberim olması senin hayrına olabilir.
-Ne gibi?
-Başına bir iş gelse ne yapacaksın? Araba çapsa, başın sıkışsa, PKK inse?
-Farkındaysan mevzu ya hep çıkmak, ya da inmek.
-Ben böyleyim. Issız yerlerde dolanma fazla.
-Peki.
-Silah mı taşısan acaba?
-Çıldırdın galiba?
-Hayır, nefsi müdafaa. Şu küçük spreylerden alalım sana.
-Gezen mi daha paranoyaktır, oturan mı’nın canlı örneğisin. Şüpheli insanların yüzüne gözüne sprey mi sıkayım yani?
-Olabilir. Gerekirse sık. Onlar çökmeden sen çök.
-Nereye çökeyim?
-Düşmana.
-… Piyasadaki iyi ilaçlarla tedavin mümkün olabilir aslında.
-… Öyle mi diyorsun?
-Bilmiyorum mola verdik. Benim kapatmam gerek artık.
-Öyle mi diyorsun? Tedavisi var mı gerçek benim?

CENDERME :

Telefonumu kapatıyorum ve kimlik kontrolü başlıyor. Herkes kimliğini hazır ederken, ileride başımıza iş açacak olan ve üzerinde Arapça yazılar olan birkaç kimlik çekiyor dikkatimi. Jandarmalar her noktayı arıyorlar. Otobüsün içi köstebek yuvasına dönüyor. Halılar kalkıyor, gizli bölmeler eldivenle yoklanıyor. O sırada köylü bir kadın can havliyle iniyor otobüsün ön kapısından. Bağırıyor jandarmaya “cenderme cenderme, çuvalın içindeki yumurtalarımı kırma”. Kırk beş dakikalık yolum kaldığından dünya umrumda değilmiş gibi davransam da, çevirinin uzamasından kıllanmaya başlıyorum. Lanet tuvaletim geliyor. Zaten hep garip zamanlarda gelir. Dakikalar yarım saate, o da bir saate bağlandığında ve şoför de, muavin de ortada olmayınca aşağıya iniyorum diğer yolcular gibi. Bu molaya tek sevinen kişi bakkal oluyor. Herkes bir şeyler alıyor ondan. Atıştırmak zamanı hafifletiyor. Bense hala gideceğimden umutluyum. Bu arada zaman uzuyor ve tuvaletin baskısına dayanamayıp jandarmanın yanına gidiyorum. Daha çok var mı diyorum. Bazen ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor gerçekten. Otobüsteki yerime dönüyorum tekrar. Fakat şoför hala yok, diğer şoför ve muavin de. Ortada ellerinde bakkaldan bulduklarını yemeye çalışan şaşkın yolcular var. Bir yarım saat daha geçtiğinde jandarmaya tuvalet soruyorum. Portatif tuvaletimiz var diyor. Geçici demek istemiş olabilir. Acaba nasıl ki diye düşünürken, kapısını tıklattığında dolu olduğunu görüyoruz. Üstelik giren çıkmak bilmiyor. Jandarma artık girmesen daha iyi olur gibisinden bana bakıyor. Sessizce onaylıyor ve yolun karşı tarafına geçiyorum. Caminin tuvaleti var diyor dükkan sahipleri ve kahvenin içindeki adamlar. En nihayet buluyorum tuvaleti. Belki aylar öncesinde temizlenmiş, belki de yıllardır ne su ne klorak görmemiş çarpıcı yüzüyle karşılaşıyorum. Hayatım boyunca gördüğüm en pis ilk on tuvalet arasına zirveden giriş yapabilir. Ya da ilk üç. Tuvaletin her santimi pis olabilir mi? Kolera, sıtma, dizanteri olmak maksadıyla girilebilir ancak böyle bir tuvalete. Şu anki soğukkanlılığımla o anla dalga geçiyor görünebilirim. Oysa ki manzarayı ilk gördüğümde soğukkanlı filan değildim. Bağıra bağıra kahveye girip, köpek bağlasan durmaz burda dediğimi hatırlıyorum. Adamlar hak verdiler gerçi. Bir tanesi bakım yok dedi. Kapı bile yok dedim. O da mı yok, su yoktu hani dedi biri diğerine dönerek. Nerede ne yaptıklarını, nerede ne olduğunu bilmeyen adamların arasına düşmüşüm.

Birden sevinç kaplıyor içimi. Otobüsümüz hareket etmiş, bana doğru sesleniyor muavin. Bir saatlik yol, ha var ha yok artık önümde, tutarım bende benimkini içimde bundan böyle diye düşünerek bindiğim otobüste öğreniyorum ki Tatvan’a değil, Yoldöndü Köyü’ne gidiyormuşuz jandarma karakolunun olduğu yere. Elbette cenderme eşliğinde. Neden ki diyorum. Bir kız hastane randevum kaçtı diye hayıflanıyor. Öteki babasını arıyor ve sesinde kabullenmişlikle karışık acı var. Kısık sesle otobüsü kilitleyecekler galiba diyor. Benim pişmanlığım köye varıp da otobüsten indiğimde iki katı artıyor. Hangi turizm firmasının arabasına bindiğimi görüyorum. Sabah sabah can havliyle bindiğim firmanın adına bile bakmadan atladığımı, kimsenin benden kimlik istemediğini hatırlıyorum acıyla. Sonra da araçta Afgan ve Suriyeli ya da birinden birine mensup dört kaçağın olduğunu öğreniyoruz. Ama altıma yapacağım nerdeyse. Benzeri pişmanlığı taşıyan yolcularla dertleşiyoruz. Meraktan ya da başka sebeplerden yanımıza gelen köy halkına tuvalet bulun bana diyorum. Aşağıda resmini paylaştığım evin tuvaletini kullanmak için gidiyorum koşa koşa. Kız girin diyor. Artık o kadar yılmışım ki, her şeye razıyım diyorum. Yeni gelinin evine düşmüşüm. İlk defa şans yüzüme gülüyor. Tuvalet mis. Bu da hayatım boyunca gördüğüm top ten tuvaletlerden en temizi olarak zirveye oturuyor. Sürprizli çünkü. Musluklar kireç bağlamamış. Mis gibi sabun, çamaşır suyu kokuyor her yer. Pırıl pırıl. Gözlerim kamaşıyor. Sonra da şu sevindiğin şeye bak zavallı şey diyorum aynadaki bana. Daha da enteresanı evsahibini evde bulamıyorum çıktığımda. Beni tuvalette bırakmış gitmiş. Evde yalnızım. Merakla mutfağa bakıyorum. Mis gibi, sandalyeler düzen içinde dizilmiş. Tek bir kırıntı yok yerde. Kendi kendime evin kapısını açıp çıkıyorum. Allah razı olsun diyeceğim yine yok evsahibi. Sırıta sırıta otobüsün yanına geliyorum. İki saat de burada bekliyoruz. İki şoför ve muavin geliyorlar aynı anda. O kadar çok ceza yemişler ki, yol boyunca Kürtçe öfke içinde patrona bağırıyor daha çok ceza yiyen. Yolcular olarak bu asabiyete saygı gösteriyor, çıtımızı çıkarmıyoruz. Muavine soruyorum ne oldu o dört kaçak diye. Onlar kaldı diyor muavin. Daha da yorum yapmıyoruz. Bir saatlik yolu uçarak yarım saatte alıyoruz. İkinci kaptan gergin gergin direksiyon başına geçiyor. Ben Tatvan’da iniyorum. İstanbul arabasına bindiğimi bile yeni kavrıyorum. Bunca sinir bozukluğuyla nasıl gidilir onca yol, Allah bilir. Bir şeyler atlatıyorum ama ne atlattığımı ben de anlamaz haldeyim ve saat üç buçuk, dört itibariyle Tatvan’a varmış bulunuyorum.

20180413_120312-01

BİTLİS :

Tatvan Bitlis arasının yirmi dakika sürdüğünü öğrenir öğrenmez akşamımı değerlendirmek üzere yola çıkıyorum. Bitlis merkezde iniyorum. Yağmur diniyor nihayet. Çarşısı erkekten geçilmiyor. Tatvan’ın Bitlis’in modern yüzü olduğunu anlıyorum. Çok taşra kentleri gezdim, ilçelerini ve köylerini de. İlk defa burada hayalkırıklığı yaşıyorum. Turizmin önemini bir kez daha anlıyorum. Yabancıya kapalı bir toplum burası. Birkaç kadın görüyorum çarşıya inmiş olan. Çalışan paydos etmediğinden ortada yok. Çalışmayan kadın evini bekliyor. Turist hiç yok. Adam adama oturan Bitlislilerle ne yapacağımı bilemiyorum. Fotoğraf çekmek istiyorum, dik dik bakıyorlar. Acıkıyorum bari yemek yiyeyim diyorum. Esnafa soruyorum, bana gösterdikleri lokantaya giriyorum. Yemeğin yanında getirdikleri salatayı elleriyle koyuyorlar. Bol nar ekşisiyle boyuyorlar sonra da. Zeytinyağı hiç yok bu taraflarda. Hesap ödemeye iniyorum, beni uzun uzun inceliyorlar. Kendimi Bitlis’e tayini çıkmış gelmiş bir öğretmen olarak hayal etmeye çalışıyorum. Yok olmuyor. Kendim kendimin gözünün önüne gelmiyor bir türlü. Beş minarede yok nasılsa diyor, ayrılıyorum buradan. Yemen için, bir arkadaşım, hiç olmayacak kadar geri, çarşısındaki bakışlardan huzursuz olup, orada olmamayı diliyorsun kısa bir zaman sonra demişti. Aynı duyguları hissettiğim yer oldu burası benim için de.

 

AHLAT :

Dünüm mahvoldu, bari bugünümü iyi değerlendireyim istiyorum. Üzerimde bir terslik var, anlam veremiyorum. Genel olarak şehirle doku uyuşmazlığı yaşıyorum. Adımımı attığım her yerde sorun çıkıyor. Geri dönsem ne gerek şimdi diyorum, öte yandan bugün cumartesi ve Mardin’de yer bulmak mümkün değil. Telefonumdaki tüm numaralar silindiğinden, özel olarak kimselere ulaşmam da söz konusu olmuyor. Sırf bu yüzden bir cumartesimi Tatvan’da geçirmek zorundayım. Yolda Ahlat’a nasıl gidilir diye sorduğumda ne işin var cumartesi cumartesi Ahlat’ta diyor birisi. Herkes buraya geliyormuş. Yanlış yolda olduğumu bile bile kaderimi kabulleniyorum. Yapabileceklerimi soruyorum geldiğimde. Sınırlı şeyler bunlar. Birden bir darbe aldığımı hissediyorum sırtımdan. Her şey bir anda oluyor. Neler olduğunu anlayamıyorum bile. Sırtım dönük ve dönmeye fırsat bulamadan ikinci darbe geliyor yine sırtımdan. Vurulduğumu sanıyorum can havliyle ama delip geçen bir şey de yok. Aynı arabanın üst üste iki defa bana çarptığını idrak ediyorum. Durduğum yerde. Beni ne sanıyor bilmiyorum ama şu geniş ve boş yolda bir değil tam iki kez vurması olacak iş değil. Sonra mı? Şoför yanındaki kapıyı açıyorum hiddetle. İki pişkin surat bana sırıtarak bakıyorlar. İnsan aynı insana üt üste iki kez çarpar mı diyorum. Görmedim diyor. Bomboş yolda beni nasıl görmezsin seni polise vereceğim sonra da cendermeye vereceğim diyorum. Ya bilinçaltı böyle bir şey işte. Cenderme diyorum, sonra da heceliyorum cen-der-me diye. Adam sırtıma çarptı, beynime değil ama ben asıl darbeyi başımdan almışım gibi hissediyorum. Annenin adı neydi diye soruyorum kendi kendime. Hatırlamıyorum. Jandarma demem gerek aklıma gelmiyor. O şokla esnafa soruyorum cenderme var mı diye. Polis olmaz mı diyorlar. Olur diyorum. Gidiyorum polise. Durumu anlatıyorum. Arabanın plakasını çekmiştim. Onu da gösteriyorum. 53 plaka diyor polis. Neresi diyorum? Buralı değil diyor. Dışarıdan almıştır diyorum. Uzun süre oradan mı aldı, buradan mı getirdi diye tartışıyoruz aramızda. Şikayetçi olacak mısınız diye soruyor; sırtım ne halde bilmiyorum diyorum. Kadın polis de yokmuş görevli olan. Hastaneyi soruyorum, on dakikalık mesafede diyor. Gideyim orada karar veririm diyorum. Burada ne yapıyordunuz diyor polis. Gezmeye gelmiştim diyorum. Ahlat’a mı diyor. Bir dahakine New York’a gitmeye karar veriyorum. Gerçekten. Yetti bu kadar saçmalık. Polisin tarif ettiği yolun “araba ile” on dakikalık mesafede olduğunu kan ter içinde vardığım acil girişinde anlamış bulunuyorum. Hastane sakin. İki erkek sekreterden bana yakın olanına gidiyorum. Şikayetiniz neydi diyorlar. Bana araba çarptı diyorum. Adli kayıt açalım mı diyorlar. Bilmiyorum her şey sırtıma bağlı diyorum. Doktorun yanına giriyorum. Şikayetiniz neydi diyor, bana araba çarptı diyorum bir klasik söz öbeği olarak. Kız başını kaldırıyor ekrandan ve yürüyerek mi geldiniz diyor hayretle. Getirmeyi teklif etmediler ki diyorum. Nerede çarptı diyor, deniz kıyısındaydım diyorum. Göl mü diyor, evet diyorum. Allah’tan cenderme demiyorum. Sırtınız kırmızı diyor, beş röntgen veriyor, bel, sırt, kalça, vs. Halbuki tek ihtiyacım kafa tomografisi. Sonuç kırık çıkık yok, sakinleştirici iğneyi uygun görüyor. Tamam diyorum ne gerekiyorsa yapıla. Yeter ki ben sakinleşe.

 

Yenilen pehlivan güreşe doymaz lafını duymuşluğunuz var ise eğer, işte ben de kendi hikayemin pehlivanıyım. Nasılsa kas gevşetici iğnemi oldum. Ağrım olsa dahi hissetmeyeceğimi düşünerek, Selçuklu mezarlığına gidiyorum bu sefer de. Tek tük gelen ziyaretçileri görünce kendime güvenim geliyor derhal. Birkaç fotoğraf çekmek üzere aksi istikamete doğru yol alıyorum. Üzerimdeki lanet geçmemiş olacak ki, hırsla bana doğru koşan köpeği gecinden fark ediyorum. Dünyadaki en büyük düşmanı olarak beni gören hayvanla uğraşamayacak haldeyim. Arkamdan git burdan der gibi havlıyor. Tamam diyorum, sen kazandın. Bir daha da havlamaz oluyor.

 

Ahlat benim için bitiyor. Ama Bitlis’in bir başka ilçesi daha var gidip görmek istediğim. Adilcevaz’a gitmek istiyorum diyorum şimdi de ofisteki görevliye. Sizden başka kimse yok gitmek isteyen diyor. Bana araba çarptı iki kez diyorum. Çarptı durdu, durdu çarptı diyorum. Siz eve gidin o zaman diyor. Benim evim yok ki diyorum. İçimden. Bana bir günde aralıksız iki defa araba çarpsa ben eve gider uzanırım derhal diyor adam. İşte diyorum ben bunu kabul edemiyorum işte. Neyi diyor? Adam Bitlis’in Ahlat ilçesinde sakin geçen hayatının en tuhaf konuşmasını benimle yapıyor olabilir o an. Bense hayatı reddediyorum aslında. Bana sunduklarını, benden kıstıklarını, hepsini, herşeyi, üstü kalmasın üzerimde, şair gibi kabullenmiyorum işte. Bunların hiçbirini söylemiyorum elbette kendisine. Tekini bile. Ben gideyim evime uzanayım en doğrusu diyorum sadece.

20180414_151158-02

TATVAN :

Uçarcasına Tatvan’a geliyorum. Ben de inanamıyorum. Giderken iki saat olarak algıladığım ve geçmek bilmeyen yol, yarım saat sürdü bu sefer de. Giderken rampa vardır diye avutuyorum kendimi. Şaşkın şaşkın dolaşıyorum merkez caddede. Tatvan, Bitlis’in modern yüzü imiş gerçekten de. Ara sokakların birinde top oynayan çocuklar görüyorum. İleride göl kıyısı var. Oraya doğru gideyim istiyorum. Suyun iyi geleceğini düşünüyorum. Bir çocuk az evvel marketten aldığım elmayı görüyor elimdeki şeffaf poşetin içinden. Elmayı istiyor, veriyorum ben de. Yıkamadan yeme çok pis demeye kalmadan ısırıyor elmayı. Elmanın suları süzülüyor ağzının kenarlarından. Çocuğun üstü başı da kirli. İleride bir erkek var yaşını çıkartamadığım. Bakışları o kadar kötü ki, arkamdan göl kıyısına doğru hızlı adımlarla geliyor. Yönümü değiştirip, rotamı evime kırıyorum. Bugün benim sokaklarda olmamam gerekiyor. Bu son uyarı artık.

53 plaka hangi ilindi diye bakıyorum internetten. Rize imiş. Sonra Bitlis’in plakasına bakıyorum, 13 imiş. Bir de cenderme değil; cen-der-me imiş. Yumurtalarım kırılmasın diye can havliyle otobüsten atlayan o kadını hiç unutmayacağım. Alın size Memleketimden İnsan Manzaraları. Bana gelince saat beş filandı sanırım. Bir bira içip yatakta iki büklüm kaldım uzunca bir süre kıpırdanmaya korkarak. Sırtım ağrıdı durdu ama yarın geçer diye avutmaktayım kendimi. Çünkü yarın Mardin’de olacağım. Mardin bana iyi gelir. Hep öyle olmuştur.

20180414_151336-01

SÜRPRİZ ROTA, İLK DURAK : VAN

20180412_114844-01

SÜRPRİZ ROTA, İLK DURAK : VAN

“Göl, göl değil; okyanus sanki.”

GİRİŞ:

12 Nisan 2018: Tarihe not düşüle. En nihayet Van’ı görmek üzere, birkaç gün kala yüksek fiyata biletini alabildiğim uçuşumun olduğu havalimanına geliyorum. Bavulumu teslim ettikten sonraki bir saatimi, uçakta ücretsiz hiçbir ikram olmadığından, keyfiyle ve de fincanda üstelik karada içeceğim bir Türk kahvesi ile değerlendiriyorum. Karton bardakta kahve mi olurmuş, falı bile çıkmıyor. Pek çok mağazanın arasından birkaçına gire çıka değerlendiriyorum boş vaktimi kendimce, sonra da tıpış tıpış uçuşumun olduğu kapıya gidiyorum. Şöyle bir baktığımda tek turist benmişim gibi geliyor. Yöre halkı, öğrenciler ve işadamları ile çevriliyim. Servis geliyor bizi uçağa götürmek üzere olan. Bir derken ikincisi de doluyor. İki dakikalık yolu olaysız gidiyoruz. Sıra kapının açılmasına ve uçağa binmemize geliyor. Fakat kapı açılmıyor bir türlü. Bu açılmamak hadisesi dakikalarca sürüyor. Ayakta kıpırdanacak yer yok ve birbirimizin sabah nefeslerini solumak zorunda kalıyoruz. Şoför kapıları kapatmış gitmiş. Dakikalar geçmek bilmiyor. Nazilerin havasız kompartımanlarda günlerce gitmek zorunda bıraktığı Yahudilerin neler çektiğini anlamış oluyoruz sayelerinde. Hasidik miyiz biz? Tardi’nin çizimleriyle babasının Stalag 2B Kampı anıları geliyor aklıma öte yandan. Bizdeyse homurdanmalar homurdanma olarak kalıyor. Önümüzde uçak, kapılarını açmış bizi beklemekte iken, camlı kafeslerin ardındaki baygın maymunları oynuyoruz. Ben bağırıyorum, birkaç kişi camlara vurarak kendini göstermeye çalışıyor çıkarın bizi der gibi. Bir adam Van yolcularına ikidir aynı muamele diyor. Benim ilkim olduğundan öncesizim bu tecrübede. Nedenini anlamak mümkün değil yaptıklarının. Ortam iyice havasızlaştığında kapılar açılıyor. Söylenerek özgürlüğe adım atıyoruz. Şikayet etmek için ilerlediğim adamlar biz yetkili değiliz diyorlar. Yaklaşık iki saat sürecek olan yolculuğa öfkeyle başlıyorum. Elimde değil.

Pencere kenarında oturmuş bulutları izlerken öfkem dağılıyor. Van’da yağmurlu bir havayla karşılanacağımı biliyorum.  Nisan yağmuru faydalı derler, yaşayıp göreceğiz Van’da nasıl karşılanıp, neler yaşayacağımı. Yan koltuğumdaki bey ve onun yanındaki diğer bey tatlı bir uykuya dalıyorlar yol boyunca. Sanki sözleşmişçesine uçakta uyumak için bir araya gelen ikilinin yüzündeki mutlu ifadeye paha biçemiyorum. Bense Van’dan başlayan belirsiz rotamda nerelere gidebileceğimi hayal ediyorum. Bir yandan da Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci’sini okuyorum. Ürgüp’ten bahsediyor. Hiç bilmediğim Van’dansa tanıdığım bildiğim topraklarda, Anadolu’da olmak daha cazip geliyor bir an. Pencereden aşağıya baktığımda gördüğüm manzara beni bu fikrimden uzaklaştırıyor. Van Gölü’ne Van Gölü demek az gerçekten. Deniz gibi, okyanus sanki. Uçsuz bucaksız. Tuz Gölü’nün kıyısından geçmişliğim vardı. Bafa Gölü ve bu seyahatimde göreceğim Hazar Gölü sürprizi de cabası ama bir an Ege’ye kıyısı olan bir sahil şehrine inmekte olduğumu düşündürtüyor bu manzara bana. Neyse ki benim ya da hostesin dürtmesine gerek kalmadan, beyler de uyanıyorlar tatlı uykularından teker teker. Şöyle bir silkinip geriniyorlar dar alanda. Bavullarımız taşınırken, yavaş yavaş terk ediyoruz uçağımızı. Zor binebilmiştik, unutarak iniyoruz sanki başka bir boyuta geçmişçesine. Ülkeyi bir uçtan bir uca geçtik iki saat içinde. Nerdeyse iki bin kilometre var arada, İran sınırı artık çok yakında. Yağmur yağıyor, hava serin gerçekten de. Montumun içinde büzülüyorum ama süzülmüyorum, sadece insanları süzüyorum. Nasıl bir yere geldiğimi anlamaya çalışıyorum göz gözü gördüğünce. Yaşlılar Kürtçe konuşuyorlar çevremde. Huzursuzluk hissetmiyorum, aslında ne hissettiğimi bilmiyorum. Van’a geldim ya bir şekilde.

 

DÜNYADA VAN, AHİRETTE İMAN :

2017 sonu verilerine göre 1.106.891 kişiyi gösteren nüfusu ile Doğu Anadolu Bölgesi’nin en kalabalık, Türkiye’ninse dokuzuncu en kalabalık şehri imiş Wan yani Van. Yollar telaşlı insan kalabalığıyla dolu. Benimse şaşkınlıktan bir karış açık kalan ağzımı kapatarak plan yapmam gerekiyor bir an evvel. Bavulumu odada bıraktığımda saat bir hayli ilerlemiş olduğundan, iyisi mi diyorum şu meşhur Van kalesini görüp, yarın geçeyim Akdamar’a. Kaleye geldiğimde beni reklamdaki gibi karşılayıp canla başla Van Kalası diye anlatmaya başlayacak olan ve bu uğurda eteğime dolaşan çocuklar bulmayı hayal ediyorum. Her zaman, her yerde ve hayatımın her evresinde olduğu gibi yanılıyorum. Çocuklar var ama kendi çaplarında oyun oynuyorlar. Kaleyi de çevresini de kendi kendime dolaşıyorum. Etrafındaki park ve içerisinde yer alan mesire yerinde tahta banklarda yiyen içen, semaverinde çay demleyen, çekirdeğini çitleyen insanlarla karşılaşıyorum. Yukarıda, kaleden gelmekte olan sesleri dinliyorum. Bense daha çok kalenin uçsuz bucaksız çevresinde dolaşıyorum. Heryer bakir kalabilmiş sanayi bu yönde olmayınca. İleride bir cami var, birkaç yerleşim yeri ve bir de Erek Dağı. Bir zamanlar Urartu Devleti’ne başkentlik yapan kale tüm heybetiyle dünya gözüyle karşımdayken çok az yaptığım bir şeyi yapıyorum: Şükretmek geliyor içimden. Napim, ben de şükrediyorum içimden.

Çıkışta çevreyi tanımak için yürüyorum ağır aksak. En çok iki ya da üç katlı binalar var civarda. Son büyük depremden sonra böyle olduğunu düşünüyorum. 644 insanımızı kaybetmişiz 2011 depreminde, öncesinde de 1976 yılında 7,5 büyüklüğündeki depremle 3840 kardeşimizi kaybetmişiz yok yere. Nurlar içinde yatsın hepsi, ışıklar değil.

20180411_164335-01

İlerideki sürüyü görüyorum. Sahibi Hakkari’li imiş aslen. Yarı Türkçe, yarı Kürtçe konuştuğundan söylediklerini anlamakta güçlük çekiyorum. Bak diyor çevredeki evleri göstererek; şu ev 500 Lira mesela diyor. Kıymetli buralar diyor. Gösterdiği evi bir şeye benzetmeye çalışıyorum, başaramıyorum. Bilmem anlatabiliyor muyum? İki katlı bir ev yapmış adamlar, her yerden merdiven çıkmışlar, bir de çimen yeşili rengine boyamışlar. Yeğeninin oğluyla kızını izliyorum uzaktan. Birkaç fotoğrafını çekebilir miyim diyorum çocuğun babasına keçiylen koyunlan. Babası derhal poz veriyor, oğlu utanıp kaçıyor. Keçileri, koyunları kovalıyor çimenlerin üzerinde gönlünce. Ama ara ara da poz vermeyi ihmal etmiyor doğrusu. Bense ilk akşam üzerimi değerlendirmek üzere yanlarından ayrılıp, çok da geç olmadan Van sokaklarını keşfe çıkıyorum. Sanat sokakları varmış. Kahvaltısıyla meşhur Van’da hiç kahvaltı edecek fırsat bulamasam da, lokantalarında lezzetli etlerden yapılma yemek menülerinin olduğunu keşfediyorum. Pek çok yöresel lezzet var Van’ı tanımlayacak olan. Mesela artık büyükşehirlerde de karşımıza çıkan ve uşgun otundan yapılan kavurmalı uşgun ekşilisi, ayran aşı, keledoş, Kürt köftesi, perde pilavı, vs. Bana gelirsek bir telaş gittiğim Melen Caddesi üzerindeki Aşiyan ev yemekleri lokantası haricinde yöresel bir şey yemeye vakit de bulamadım, fırsat da yaratamadım her zamanki gibi. Keledoş’un önünden yarım ayran aşı içtim, kuru dolmalarını da ikram olarak getirdiler. Hepsini beğendim. Aslında içimde bir yerlere sıkışmış bir Milor bir Yaşin var ama…ama’sı var işte. Bir de bu kadar peynirciyi hiç bir arada görmemiştim. Pek çok peynirci var çarşısında, peynirciler sokağı haricinde. Bol bol da kaçak sigara yoldaki tezgahlarda.

20180412_112819-01-02

GEVAŞ ve AKDAMAR ADASI:

Ertesi sabah erkenden kalkıp düşüyorum yollara. Akdamar için heyecan dorukta. Şehir merkezinden kalkan minibüse biniyorum. Vardığımda saat o kadar erken ki, insanlar çaylarını yudumlayarak kendilerine gelmeye çalışıyorlar. Minibüs hemen kalkmıyor, adamların peynir ekmek yiyişlerini izliyorum. Sade bir sofraları var. Bir sehpanın üzerine serdikleri gazete kağıdının üzerinde bir torbadan elleriyle aldıkları peyniri ekmeklerine katık ediyorlar. Her geleni de buyur ediyorlar. Kimse yemiyor. Benim gibi oturanlar izliyorlar bu tabloyu. Kahvaltısı biter bitmez şoförümüz haydi diyor. Haydi diyoruz biz de. Geçiyoruz beyaz minibüsümüze. Benim yolum bir saatten az sürüyor. Hiç bitmeyen Van Gölü’nü geçiyoruz. Siteler yapılmış burada göl manzaralı. Şoför ısrarla benden ücret almayı reddediyor. Nedenini anlayamıyorum. Derdimi de anlatamıyorum. Karşıya geçen ve az sonra kalkacak olan teknelerden birine binmeden önce tuvalete gidiyorum. Çıkarken ücretini ödemek için görevlinin yanına gittiğimde tuvaleti nasıl bulduğumu soruyor. Bir an ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Suskun ve mahsun bir ifade çöküyor üzerime. Güzeldi ama diyorum. O zaman teknedeki insanlara söyleyin, onlar da buyursunlar diyor. Dalga geçiyor sanıyorum ama ciddi ciddi konuşuyor benimle. Söylerim diyorum ve hızla olay yerinden uzaklaşıyorum. Bu aydınlatıcı konuşmamızdan kimselere bahsetmediğim gibi, tuvalet çağrısında da bulunmuyorum elaleme.

20180412_114617-01

20180412_121039-01

Serin estiğinden bir süre teknenin içindeki Bodrum’dan gelen Türk aileyle sosyalleşiyoruz karşılıklı. Bana fındık fıstık ikram ediyorlar habire. Yaklaşık 20 kişi kadarız içeride. Mevsim itibariyle oldukça iyi bir rakam bu. Ermeni bir çocuk ve Fransız kız arkadaşı da var aramızda. Bu bizi çok uluslu yapıyor kısa bir süreliğine. Dışarı çıkıyorum, yaklaştıkça bir klik, bir klik derken varıyoruz adaya nihayet. Denizi pardon gölü aşarkenki rüzgar dağılıyor. Ada’ya bahar gelmiş bile, insanın içine huzur getiren bir bahar bu üstelik. İyi ki gelmişim, iyi ki buradayım dediğim nadide yerlerden birinde olduğumu hissediyorum. Kelimeler yetmez bu küçücük adayı anlatmaya. Bir kilise ve bir çay bahçesinden ibaret halbuki. Çay bahçesini işletenler öyle dürüst davranıyorlar ki, sizden fazla para aldık diyorlar sattıkları magnetler için. Çook şaşkınım çook. Sakın bu şaşkınlığımın tomurcuklanmış ağaçların güzelliğini görmemi engellediğini sanmayın. Bulutlar kar gibi uzanıyor gökyüzünde adeta. Bir başka güzel buradan bakınca Athos Dağı, Bir de kilisenin içine girdiğimde hissettiğim ürpertiyi öyle kolay kolay ifade etmem mümkün değil. Yaslı halkımın acısı “ilimperver” Ermeni çocuklarıyla dinecek diyordu Katolikos Rışdunikli Der Khaçadur. Bizim de ülke olarak olmamız gereken tek şey bu: “ilimperver olmak, topyekün”. Sene 1884 imiş Khaçadur bu sözü ettiğinde, padişah İkinci Abdülhamit iken. Bu sessiz ve sakin adanın koruyucu ruhları olduğuna inanmamı sağlayan bir hisle doluyor içim o anda. Bir de dilek kuyusu vardı sağ tarafta. İnanarak atılan birkaç kuruşum var benim de o kuyunun dibinde. Belki bir gün yine gelirim bu taraflara, kısmetse. İşte ben de böyle demode, böyle sıkıcı, böyle sıradan düşünceler barındıran alelade bir insanım işte. Akdamar adının günümüze ulaşmasının altında yatan efsaneyi ise internette her yerden okuyabileceğinizden-ben öyle yaptım mesela, burada bahsetmiyorum hakkında uzun uzun. Kavuşamayanların hikayesi yatıyor altında Ahhh Tamara’nın.

20180412_153849-01

20180412_144919-01

20180412_150357-01

20180412_151137-01

20180412_151458-01

GEVAŞ :

Bundan sonrası tam sürpriz. Bir kez Akdamar Adası Gevaş’a bağlı olmakla birlikte, ilçe merkezi denizden pardon göl kenarından kilometrelerce içeride kurulmuş. Oklar dağları göstermekte kısaca Gevaş’a gitmek istediğinizde. İlçeye geldiğimdeyse vaktimin azlığından bir taksi tutmak mecburiyetinde kalıyorum. Belediye Binası’na giriyorum can havliyle çünkü vakit nakit benim için tüm seyahatlerimde. Başkanın yanına çıkın diyorlar. Çıkıyorum ve kısaca derdimi anlatıyorum. Başkan bu işlere bakan arkadaş geldi dediğinde arkamı dönüyorum.  Aradığım kalem ayağıma gelmiş oluyor. Ona da çok daha hızlı ve seri bir şekilde özetliyorum durumumu ve tuvaletin yerini soruyorum hemen akabinde. Burada memnuniyetimi soran çıkmasa da temizdi diyebilirim. Her neyse ne yapacağız diyorum yetkiliye. Güvenilir bir taksi olması şart diyor. Taksi gelesiye çok az bir zamanımız var konuşacak. Aslında Arap kökenliyim ben diyor. Kürtçe konuşuyorsunuz diyorum. Yozlaştık çünkü diyor. Güldüm. O da gülüyor çünkü. Sonra çağırdığı taksiye benim gideceğim köyün yerlisi olan ve belediyede staj yapan Kadir’i de veriyor. Lise talebesi terbiyeli ve değişken mizaçlı Kadir’le beraber taksinin arka koltuğunda Altınsaç köyünde bulunan St. Thomas Manastırı’nı görmek üzere yola çıkıyoruz. Yolun uzak oluşunun dışında köyün içinden geçip manastıra ulaşmak da öyle göründüğü kadar kolay olmuyor. Taksinin çıkacağı yol sınırlı olduğu kadar yolu da yol değil. Pancar toplamak için gelen köylülerin yanında bıraktığımız şoför ve arabası biz tepeye ulaştığımızda minicik görünüyor adeta. Yukarıdan inen gençler de biz de soluk soluğayız. Derken bir korna sesi duyuyoruz. Bir bakıyoruz pancar peşine düşmüş köylüleri bırakmış gelmiş bizim şoförümüz. Yine üçümüzüz. Devam ediyoruz tırmanmaya kaldığımız yerden. En azından inişimiz kolaylaşacak diye geçiriyorum içimden. Hakkında hiçbir şey bilmeden gelip tırmandığım manastır yolunda durup arkama baktığımda gördüğüm manzara karşısında nefesim kesiliyor. İçi bakımsız, ulaşımı böyle ulaşılmaz olan bir yere emek harcamaktan ötürü memnuniyet duyuyorum. Van Gölü bir başka güzel görünüyor buradan bakınca. Hızlı hızlı fotoğraf çekiyorum. Kadir’i de fotoğraflıyorum bir kır masalının ortasında. Sonrasında ineklerin arasından seke seke ilerliyoruz gerisin geriye arabanın yanına. Her çıkışın bir inişi vardır sözünü hatırlatıyor bu halimiz. Üstelik deli gibi de açız. Pancara gelmiş köylülerin yanındaki ekmeği adamın elinden kapıyorum adeta. Kahvaltı edememiştim, öğle yemeği yiyememiştim, dünyanın yolunu teptim, bir an önce Yuva Köyü’ne gidelim diyorum. Çocukları görüyoruz yolda. Fotoğraflarını çekeyim diyorum. Bana poz vermekte kararsız görüyorum hepsini. Burada sizlerle paylaşacağım beş kişilik çeteden oluşan karenin görüntüsü ise kısaca şöyle gerçekleşti. Önce bir tane çocuk vardı, sonra ikincisi geldi, üç, dört derken beş tane oldular ve tüm bu tatlılık saniyeler içinde gerçekleşti. Müteşekkirim.

20180412_155557-01

20180412_155620-01

Gelelim Yuvaköyü’ne. İşte bu köy Kadir’in köyü. Bizi muhtarın evinde bıraktıktan saniyeler sonrasında kayboldu çocuk. Ya da açlıktan bayıldı bir köşede. Beni getirdikleri evin sahibi olan muhtar ve oğlu tam sofraya oturmuşken gelen misafirlerini ayrı ayrı misafir etmek zorunda kalıyorlar. Erkekler dışarıda yerken, muhtarın gelini bana içeride ayrıca bir sofra kuruyor. Pancarcıların verdiği kuru ekmekle bastırdığım açlığım sayesinde kurulan sofraya saldırmıyorum. Sonradan muhtarın oğlunun söylediği üzere taksi şoförünün delicesine acıktığını öğreniyorum. Tevekkeli adamcağız manastırdan indikten sonra arabaya biner binmez hiç durmadan Van’a özgü yöresel yiyeceklerini anlattı durdu. Bu arada dört çocuklu gelinle akran olduğumuzu öğreniyorum. Benden bir yaş büyükmüş ve kendisi sadece üç kız bir oğul sahibi. Nasıl geziyorsun bu şekilde başına bir iş gelmeden diye soruyor hayretle. Çantamdaki Kur’an’ı ve kurşunumu, bir de de Patmos Adası’ndaki rahibin verdiği Meryem Ana’nın resmi ve daha da bir sürü batıl şeylerimi gösterecektim kendisine ama tek kurşunla yetiniyorum. Bana bir şey olmaz, ben korunuyorum diyorum. Artık evlen diyor kayınvalidesi Kürtçe. Gelini çeviriyor Türkçe’ye. Çocuklar hiç durmadan gülüşüyorlar ve onlara verecek hiçbir şey yoktu yanımda. Varlığımla bile eğlendiler. Hayrünnisa uslu uslu oturdu, en küçükleri Ayşegül hiç durmadan muzırlık yaptı. Kıkırdadı durdu karşımda. Fakat Yuvaköy’de hızlandırılmış bir Van kahvaltısı etmiş oldum sayelerinde.

Sonra mı? Eve döndük beraber. Yani Gevaş’ın içine. Teşekkür etmek için belediyeye gittim. Belediyenin Ak Partili olduğunu ancak döndüğümde idrak edebildim.  O an için o kadar önemsizdi ki. Aklıma bile gelmedi hangi partinin ayağına geldiğimi sormak. Bazen ben de sadece günü, dolayısıyla kendimi kurtarmaya çalışıyor gibiyim. Hayat böyle. İçgüdülerinle, bir hayvan gibi hayatta kalmaya bakıyorsun kimi zaman.

20180411_185619-01

ALL THE MONEY IN THE WORLD : DÜNYANIN BÜTÜN PARASI

9CB23890-B42D-4094-9509-F7D42D8A1827

ALL THE MONEY IN THE WORLD : DÜNYANIN BÜTÜN PARASI

GİRİŞ :

-İzledin mi?
-İzledim izledim. İki saat on iki dakika boyunca Roma, Calabria, Marakeş…hızlandırılmış ama nostaljik bir tam tur yapmış oldum kendimce.
-Nerede?
-Dünya üzerinde. Film sayesinde.
-Film yetmişlerde geçiyordu ama.
-Olsun dokuyu koruduktan sonra mekanlar hep aynı ki.
-O da doğru. En beğendiğim sahne filmin başında Fas’taki camiden ezan okuyan imamın alacakaranlıktaki görüntüsüydü.
-Benim en beğendiğim sahne…bir sahne…olmadı. Renk paleti çok güzeldi ama.
-Seni pek açmamışa benziyor.
-Yok açıldım açılmasına da…
-Hep üç nokta ama…
-Çok uzundu arkadaş. İzle izle bitmedi cebine akrep kaçmış Kayserili dede Getty’yi. Yahudi de olabilir.
-Kesin Kayserili’dir. Neyse Suudi Arabistan diyordu ya hani!
-Eee…
-(Şu üç noktaları içine atsan)bence o sahneler Ürdün ya da Amerika’da çekilmişti.
-Dekor da olabilir.
-O da olabilir.
-Olabilir.
-İyisi mi prodüksiyon notlarına bakmak gerek Fakat ne güzel işte ekip gezmiştir bahaneyle, yeni yerler görmüşlerdir hem de çekim bahanesiyle. Bedavadan hem de.
-Senin zaten aklın fikrin gezmekte. Bedavadan hem de.
-Yani(üç noktasız). Duuur.
-Ne oldu?
-Çok beğendiğim bir sahne oldu. Gelini Papa İkinci Jean Paul’e gazeteleri göndermişti hani.
-Evet?
-Yardımcısına onların ne olduğunu sorup bir tanesini eline almaya çalıştığında çıkan fırtınayla gazetelerin uçuştuğu sahneyi çok beğendim.
-Çok iyi ettin de Papa İkinci Jean Paul’de nerden çıktı?
-Ne bileyim herkes bir Jean Paul ya da John Paul, Jr., İkinci, Üçüncü derken kafam Pope’a gitmiş benim de.
-Pope?
-Pope ya. Vatikan’daki.

80A87140-3CC8-4159-BF0F-E78DFBAAF4F4

DÜNYANIN BÜTÜN PARASI BİR ADAM’DA :

“Böylesine küçük bir çocuk için on yedi milyon dolar çok büyük para. On dört tane torunum var. Eğer şimdi bu parayı verirsem, elimde kaçırılmaya müsait on üç torunum daha olacak.” Jean Paul Getty

“Eğer benden para isteyen herkese yardımcı olsaydım, sizin gibi yoksul bir insan olur çıkardım.” Jean Paul Getty

“Paranı sayabiliyorsan zengin değilsindir.” Jean Paul Getty

“‘Nasıl Zengin Olunur?’ diye bir kitap yazmıştım. Yayıncım adını ‘Nasıl Para Kazanılır?’ olarak değiştirmek istedi. Ben de onlara para kazanmak kolay iş, bir aptal bile para kazanabilir ki binlerce para kazanan aptal var, ama zengin olmak her babayiğidin harcı değildir. Bir adam varlıklı olduğunda özgürlüğünden taviz vermek zorunda kalır. İsteyebileceği kimi seçimler dipsiz bir kuyu gibi önüne serilir. Ben de o kuyunun önüne oturdum. Birçok adamın, birçok evliliği feda edişini izledim. Ama en çok da çocukları heba ediyorlar… Torunuma güvenebilirim sanmıştım. Bu yüzden eşyaları seviyorum. Göründükleri gibiler. Asla değişmezler. Hayal kırıklığına uğratmazlar. Bu nadide eşyalarda insanoğlunda bulamadığım nadide bir şey var.” Jean Paul Getty

1973 yılının Roma’sının siyah beyaz sokaklarında, Fontana di Trevi nam-ı diğer Aşk Çeşmesi’nin yanından geçerek Kolezyum civarındaki İtalyan fahişelerle sıkı pazarlık yapan genç bir erkeğin uyduruk bir minibüse karga tulumba atılarak kaçırılmasıyla başlıyor her şey. Dünyanın en zengin adamının on dört torunundan biri olan John Paul Getty’nin dedesinin pazarlıkçı ve inatçı ruhunu taşıyıp taşımadığını öğrenemesek de, neler çektiğine şahit oluyoruz kaçırılmasından sonraki altı ay boyunca. Şaka maka on altı yaşındaki çocuk tam altı ay boyunca bir hayvan gibi kafeste tutulmuş. Satılmış sonra da, el değiştirmiş kısaca. Dünyanın en zengin adamının en büyük torununun fidye parasını ödeyeceğinden emin olan haydutlar, uğraştıkları şey’in boyutlarından ilk başlarda haberdar olamadıklarından ötürü bir an evvel 17 milyon doları kapıp götüreceklerinden emin, çocuğu besleyip durmuşlar bir köşede. Bu çılgın dedenin bırak torununa, havaya atacak tek kuruş parasının olmadığını anlamaları sıkı pazarlıklarla geçen bir altı aylarını almış. Oda servisine on dolar kaptırmamak için, tüm çamaşırlarını otel odasının banyosunda yıkayıp sakil sakil asan bir adamın karşısında hangi haydut durabilir ki bu arada? Bir hayduta para versen, bir otele göndersen, adam çamaşırlarını yıkamamayı tercih edecektir on dolar karşılığında. Ya da çok milyar dolarlık bir adamsan eğer, 19 dolarlık bir minotor’u 11 dolar 23 sent’e almak için yakıcı bir pazarlık yapmaya gerek duymazsın.

34E88B79-47B2-4130-AEF9-6BA81EB5A4F2

All The Money In The World

Bir kısmı babasından miras olan aile varlığını arttırmak vazifesini canla başla, layıkiyle ve misli misli başaran Jean Paul Getty 1948 yılında Suudi Prenslerle anlaşarak Suudi Arabistan çöllerinden petrol çıkartmayı başaran ilk insan aynı zamanda. Herkes orada petrol olduğunu biliyor fakat çıkartamıyorken, Bedevi kabilelerle tatlı tatlı anlaşan Getty, bunca petrolü ülkesine getirmek üzere 1958 yılında dev bir tanker yaptırmayı bile akıl edebilmiş o tarihlerde. Aklı evvel adam bu sayede, dünya tarihine serveti 1 milyar dolar’ı geçen ilk insan olarak geçmeyi başarmış. Beş defa evlenmiş, dördünden dört çocuk, dört çocuktan da on dört torun sahibi olan dede Getty’nin üçüncü oğlu olan John Paul Getty Jr. ile Abigail “Gail” Harris’in dört çocuğundan en büyüğü olan torun Getty aynı zamanda ailenin ve özellikle de dedesinin gözdesi olmakla beraber, henüz daha çocukken dedesinin ilk huzuruna çağrıldıklarındaki neşesi ve mutluluğu yerini alkol ve uyuşturucu yüzünden evliliğini bitiren bir enkaza dönüşmüş babasını boşamak üzere mahkemeye veren aynı zamanda bölge savcısının kızı olan annesinin o kaçırıldıktan sonra ne kadar uğraşırsa uğraşsın yumurta kapıya gelmeden yani tek kulak gitmeden dedesinden fidye için gerekli olan miktarı alabilmek için kapısının önünde dilenen bir dilenciye dönüşmesine ve ne kadar çabaladıkça o kadar parçalanacağı bir sürece doğru ilerlemesine mani olamıyor. Gazeteler, oğlunu kaçıranlar ve onu yeterince tanımayan herkes çok parasının olduğunu düşünse de, zavallı Gail meteliksiz aslında. Zengin kayınpederinin evine gittiğinde hazretlerinin huzuruna kabul edilmese de, milletlerarası bir telefon görüşmesi yapmak mecburiyetinde olduğunda bile jeton parası ödemek zorunda, üstelik bu acayip prosedür eve gelen bütün konuklara uygulanmakta.

Biz gelelim gene kendisini İmparator Hadrianus sanan ve dünyada kendini sadece Roma’da evindeymiş gibi hissetse de, sonunda İngiltere’ye taşınan ama damarlarında imparator kanı taşıdığını bu yüzden de soyunun tüm dünyaya yayılmasını isteyen Jean Paul Getty’e. O ailesinin köklü bir hanedan olup dünyaya kök salmasını isterken, Getty Petrol Şirketi’nin başına getirdiği oğlu Mick Jagger’la uyuşturucu alemlerinden kalkamıyor. Üstelik Getty laneti eninde sonunda bir uğramadan geçmiyor her bir aile ferdinin çevresinden. Filmin sonunda bahsi geçmeyen torun Getty’nin hayatı da trajik bir şekilde sonlanıyor. Aynı zamanda ünlü aktör Balthazar Getty’nin de babası olan Getty, aşırı dozdan felç geçirip konuşma yetisini kaybediyor. Elli dört yaşında öldüğü güne dek, bakımını annesi üstleniyor. Tekerlekli sandalyeye mahkum genç adam yaşadıklarını bir türlü atlatamadığından uyuşturucuya başlıyor aile yatkınlığını da göz önüne alacak olursak. Ne de olsa kendisi on dört torundan biri iken, bir tanecik dedesi bir tabloya 1,5 milyon dolar, yeni yaptırmakta olduğu bir malikaneye kim bilir kaç milyon dolar öderken en sevdiği torunu için fidye parasını 17’den 4’e, sonunda da 1 Milyon dolar’a düşürmek için kıyasıya bir pazarlığa girişiyor. Üstelik bu 1 Milyon’cuğu da Gail’e çocukların velayeti karşılığında ve oğluna borç verdiğini gösterip vergiden düşülmesi suretiyle ödüyor. Ne de olsa işini bildiği sürece, her şeyi vergiden düşmek mümkündü dede Getty’nin kitabında.

2CE2C7E6-9167-4D7B-BE0D-E2CF412F71E3

Elbette ihtiyarın da sonu geliyor bir gün. Kaçırma olayından üç yıl sonra 83 yaşında hayata gözlerini yumuyor dede Getty. Kral ölüyor ve tahtı boş kalmış gibi görünse de, malikanesine yerleşen aile bireyleri servetinin çoğunu-o kadar çok ki-insani yardım kuruluşlarına bağışlıyorlar. Merdiven altlarından bile sanat eserleri fışkırıyor adeta. Bu arada pazarlıkçı dede bunca meşakkat çıkartmasaydı bu film olmayacaktı belki de. Fakat Paul’e hayatı boyunca telafi edemeyeceği, üstesinden gelemeyeceği bir miras bırakmış oluyor aynı şekilde. Neyleyim böyle zenginliği, bunca parayı dedirtiyor insana.

Getty’nin hayatının bir kesitinin ve son kesitinin, torununun fidye için kaçırılması ekseninde flashbacklerle anlatıldığı filmin kalburüstü yönetmeni Ridley Scott, görüntü yönetmeni de pek çok filmde ortak işlere imza attığı Dariusz Wolski olunca akan sular duruyor. Süresinin uzunluğu dışında bekleneni karşılayan bir film olmuş mu, olmuş. Kevin Spacey’nin tacizden ötürü boşalan Getty tahtına(bence o korkunç plastik makyaj ve tuhaf saçlarıydı en büyük handikapı), Christopher Plummer oturmuş sade sade. Michelle Williams’a gelirsek bundan sonraki projeleri parmak ısırtacak cinsten olmakla birlikte bir öncekiler düşünüldüğünde, Blue Valentine’daki Cindy ve tap dansı ile hatırlarım kendilerini her zaman. Hep öyle kalmayacağını umarak yazımı bitiriyorum burada.

32E0D2B1-DA2E-4D39-8720-0B92CACB88C6

F902CCBD-2225-4683-8285-F67DCA9997AB

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑