ANLAR VE İNSANLAR : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, ŞEBİNKARAHİSAR

ANLAR VE İNSANLAR : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, ŞEBİNKARAHİSAR

Bu sefer uyuya”da”kalmadım. Sabahın körü diyeceğimiz bir saatte yani dört buçukta zımba gibi kalkıyorum yataktan. Hala daha yolun yorgunluğunu üzerimden atamadığımdan olsa gerek, vücudumda sızlayan yerlerim olduğunu keşfediyorum. Zımba benim fiziksel durumumu anlatan doğru bir benzetme olmuyormuş, çok geç anlıyorum. Benim dönüştüğüm şey daha çok pestil. Çamur gibiyim. Üzerime basıp geçseler, gücüm yok ses etmeye. Herşeye rağmen kalan son gücümle sokakta buluyorum kendimi. O ses aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor sol kulağıma: “Başarabilirsin, yap hadi, zoru başardın, yataktan çıktın, ayağa kalktın, makyaj yüzüne oturmuyor olabilir, gözündeki çapakları da tam yıkayamamış olabilirsin ama sokağa adımını attığın an sonsuz bir gayret gelecektir üzerine. Ama herşeyden önce yüzündeki şu berbat ifadeyi sil bence. Kabız olmuş gibi, değilsin. Aksi gibi, de değil. Daha çok hayatı boyunca hiç bağırsak sahibi olmamış bir insanın ifadesi yüzündeki. Kurtul ondan derhal.” İç sesim size çok normal gelmiyor olabilir. Açıkçası bana da gelmiyor ve hep garip bir takım fikirleri olabiliyor bana, hayata ve karşılaştığım insanlara dair. En basiti tuvaletim geldiğinde, girme ne yapacaksın, tut azıcık daha, en sonunda yaparsın nasılsa diyor. Bazen dinliyorum da kendisini. Tuttuğum oluyor yani çokça. Sersem sepelek Cumhuriyet Meydanı’na çıkıyorum. Servis bekleyen, araç bekleyen ya da az evvel şehrin merkezine bırakılmış olan insanlar görüyorum tek tük. Saatime bakıyorum, beşi çeyrek geçiyor. Telefonum çalıyor aynı anda. Yolcu yok, çıkmayın diyor bir ses. Ben de yolcu olmayabilir, ben yola çıktım diyorum. Gelin o zaman yazıhaneye diyor aynı ses. Ağırdan aldığım adımlarım Sivas’ın caddelerinin sessizliğiyle örtüşüyor. Tek bir fırın var bu saatte açık olan ve iki tane patatesli börek alıyorum yanımda götürmek üzere. Yoksa ağzımı açıp çiğneyecek durumda bile değilim, acıkırsam diye. Yazıhaneye vardığımda gene benim için bir takım düşünceler geliştiriyor personel. Ve ne yapıp ne ediyorlar Suşehri’ne giden bir minibüse bindiriyorlar beni. İki saate yakın bir süre boyunca gidiyoruz ve nihayet Suşehri’nin garajına varıyoruz. Dümdüz bir arazi üzerindeyim hissine kapılıyorum. Şebinkarahisar’a giden dokuz minibüsünün kalkmasına bir saat var ve görevliler wifi şifresini takdim ediyorlar ve biraz olsun internetle oyalanıyorum. Yerlere kadar inen pardesülere bürünmüş bir anne kız ve iki de pembeler içinde henüz iki yaşlarında sanırım-sanıyorum çünkü çocuklardan anlamıyorum-iki de miniğin arkasına geçiyorum. Bir tane de yobaz mı yobaz bir adam biniyor, binmeden önce de nefretle bakıyor bana. Bugün cuma ve bu molla benden nefret ediyor. Önümdeki çocuklarsa bir türlü annelerinin ve anneannelerinin kucağında durmuyorlar. İkisi de ayrı ayrı kaçmak peşinde, canlarını minibüsten atmak derdinde iken anneanneleri onları korkutmak için kendi yetiştirilirken işittiği tüm baskıları yansıtıyor sanki. “Kopek var kopek dışarıda, ısırır bak kopek, amca var amca yakalarsa çok fena, amca kotü amca, iğne yapacak bak amca, cızz diye.” Şoför gelip de kontağı çalıştırmasa ve yola koyulmasak canımı dışarı atavağım var şu yavrularla beraber , ben bile korkar oluyorum amcalardan, kopeklerden, herkesten. O kadar güvensizliğin içinde düşüyoruz yola. O kadar canım sıkkın, moralim bozuk, iç sesimle de aram yok ya da uyudu yorgunluktan bilemiyorum ama bir an önce eve dönmek istiyorum. Şaka yapmıyorum, evimde olmak istiyorum. Bu kadar konforsuzluk, bir sürü yabancı, uykusuzluk, kahvesizlik… Annemi istiyorum. Kırk bir yaşındayım ve annemi istiyorum. Tek tesellim bozkırdan çıkıp, yeşil bir coğrafyanın içerisinde ilerliyor olmam. Birazcık moralim düzeliyor. En azından manzarayla teselli buluyorum. Nasıl uykum var anlatamam. Nasıl bedbahtım anlatamam.

Gelmiş bulunuyorum Şebinkarahisar’a. Vaktim az. Son dolmuş üç buçukta kalkacakmış. Keskin bir soğuğu var eskiden Giresun ona bağlıyken, şimdi kendisi Giresun’a bağlı olan Şebinkarahisar’ın. Havası soğuk olsa da, insanları sıcak ve yardımcı. Ne Karadeniz’deyim ne İç Anadolu’da. Her şeyin ortasındayım burada. İlçenin içindeki kalesine çıkmak istiyorum ama bugün gerçekten çok yorgunum. Zaten bir evden bana deli gibi havlayan bir köpek var, gitme der gibi. Hav hav hav çenen batsın diye bağırıyorum da Allah’tan zincirli. Yoksa tek butla yoluma devam etmek zorunda kalacağım. O kuyruğunu neden sallıyorsun madem. Erkek mi diyorum, evet diyor yerleri süpüren kadın. Bizim erkeklerimiz gibi, kuru gürültü diyorum. Gülüyor ve gene evet diyor. Gözünün önünden kaybolana dek arkamdan havlayıp kuyruk sallamaya devam ediyor it.

25 (2).03.2016 - 1

20160311_103613

Atatürk’ün geldiğinde kalmış olduğu ve şimdi müzeye dönüştürülmüş evini ziyaret ediyorum. Umursamaz bir görevli var içeride. Yardımcı olmuyor. Bir an önce gitmem ve ona soru sormamam için can atıyor gibi. Bense ciddi anlamda beğeniyorum üç kattan oluşan müzeyi, evi… Meydan’a çıkıyorum şimdi, bir sürü erkek toplanmışlar konuşuyorlar. Önemli bir şeyler olduğunu düşünüyorum ve soruyorum neler oluyor diye. Hiiçç diyorlar, güneşleniyoruz. Acayip bir şekilde güneş gören tek yer burası ve insanın içine işleyen bir soğuğu olduğundan bu şekilde kemiklerini ısıtmaya çalışıyor insancıklar. Bir parça güneş nelere kadirmiş böyle, kıymetini anlıyorum ve ben de bir sürü adamla beraber yüzümü çeviriyorum güneşe, gökyüzüne. Herşeye rağmen yaşamak güzel. Herşeye rağmen.

20160311_105526

20160311_110030

Pişmanlık duyduğım şeyler de oluyor tabii. Eğer bavulum olsaydı burada kalırdım. Seyahatime buradan devam ederdim. Giresun’a geçerdim buradan, Bayburt ve Gümüşhane yapabilirdim. Özellikle çok merak ettiğim Baksı Müzesi’ni görebilirdim. Şimdiyse çaresiz ilk planım doğrultusunda ilerleyeceğim. Eğer dayanabilirsem bu gece, olmadı yarın sabah yola koyulacağım Kars’a gitmek üzere. Çarşı hareketleniyor bu arada, insanlar alışveriş yapıyorlar, dükkanlar hareketleniyor. Atatürk Müzesi’nin kapısının arkasında kalan kafeteryaya giriyorum. Girişte bulunan kasaya yakın bir masa seçiyorum kendime ki, rahat rahat laf atayım insanlara. Bir yandan esnerken, bir yandan da felç geçirmiş olmasına rağmen bana yardımcı olmaya çalışan bir amcayla sohbet ediyoruz. Bir kahve söylüyorum ve çaktırmadan esniyorum. Amcanın kız  torunu giriyor içeriye kız arkadaşıyla. Dedesini öpücüklere boğduktan sonra bugün senden yiyeceğiz diyor. Dedesi ye kızım ye diyor, sonra da bana dönerek bunu bir gün görmezsem neşem soluyor diyor. Kız pek fena zaten, hem sevgisini alıyor dedesinin, hem de karınları doyacak arkadaşıyla ikisinin.

20160311_110110 (1)

 

20160311_100343 (1)

Peki diyorum ben ne yapacağım burada diye sorduğumda sen şu Meryem Ana’ya bir git, pişman olmayacaksın diyorlar. Buradan on iki kilometre uzaktaymış ve taksisiz olmaz diyorlar. Benim için tanıdık taksi çağırıyorlar. Şoförüm Burhan Bey. Pazarlıkta anlaşıp, yola koyuluyoruz. Bir hayli uzak ve çetrefilli aldığımız yol. Kimsecikler yok. Burhan Bey buraya gelen birçok Rum olduğundan bahsediyor, elbette ki sezon açıldığında. Bir anne kız getirmiş buraya. Manastır çok dik olduğundan kanserli annesi yukarıya çıkamamış. Bir köşede oturmuş ve ağlamış. Buralarda yaşarmış, köyü buradaymış bir zaman önce. İki dağın arasında konumlanmış ilçenin hem enteresan bir coğrafyası, hem de çok kültürlü bir geçmişi var. Eski Rum yerleşkeleri, Ermeni köyleri, Aleviler ve Sünniler yaşamışlar yemyeşul ağaçların arasında finduk ağaçlarının gölgesinde. Erdal Eren’in doğduğu topraklar buralar. Merkez köyden olduğu söyleniyor. Bahçeler köyündenmiş çocuk Erdal. Be Aziz Nesin de buralıymış. Bir kez daha anlıyorum bir insan yok edilmek istensin ne yaş dinliyorlar ne de baş. Oracıkta idam ediveriyorlar bir küçük oğlanı. Çok yazık oluyor o çocuğa. Dünyanın boşluğunun simgesi bir isim daha buradan çıkmış, bu topraklardan. Şebinli Erdal. On yedi yıl gün yüzü görebilmiş ancak.

Şimdi anlıyorum it dediğim köpekçe kaleye çıkmamam için neden önüme engel konduğunu. Yüzlerce basamak var önümde Meryem Ana Manastırı ile aramda. Üstelik yolu yol değil ve ben de buraya kadar gelmişken geri dönemiyorum. Aklıma Meteora’daki imkanlar geliyor. Hiç olmadı asansör koymuşlardı ya da bir kolaylığı vardı tırmanışın. Ama burada acı çekmeden onca yolu çıkmanız imkansız. Burhan Bey ben de geleceğim diyor. Nefeslerimiz kesile kesile tırmanıyoruz yukarıya. Görevliyi görüyorum aşağıdan. Ufukta bir küçük adam sandığım kişi dev gibiymiş meğer, düz zeminde karşılıklı gelince anlayabiliyorum ancak. Hem bilgili, hem bilgi vermeyi seviyor. Aslında üçümüz de birbirimizle çok rahat iletişim kuruyoruz ve benim pek çok soruma karşılık, onların pek çok cevabı var ve bir anda görevliye insan burada şair olur diyorum. İn cin yok çünkü. Bülbül yuvası gibi bir yerde dokuz beş mesai saatleri içerisinde bekle ki de insan gelsin ki karşılıklı iki çift laf edesin. İnsan insanı zehirliyor tamam ama zehrini aldığı da görülmüştür şu dünyada. İnzivada gibi hissediyor insan burada. Bir çeşit çilehane. Derinleş derinleş dur. Kendimi yıllar yıllar önce burada yaşamış keşişler gibi hissediyorum. Bu düşünce içime işliyor. Tüm dünyadan uzakta, bulduğunla yetinme gayretiyle bir lokma bir de hırka, şehrin huzursuzluğundan uzakta, bir başıma, yaşamıştım belki ben de buralarda.

20160311_132731

20160311_133413

Manastır hakkındaki görüşlerime gelirsek, Sümela kadar bakımlı olmadığı aşikar. Milattan önce ikinci yüzyılda yapılmış olmasından kaynaklı, resim sanatı olmadığından duvarları ya beyaz kireçle ya da aklı başında olmayan ellerin kıllı papaz yazacak kadar  seviyesizliği ve cehaletiyle kaplanmış boydan boya . Kalpler çizmişler duvarlara Ayşe Ali’yi seviyor, Ali Veli’yi seviyor, Veli herkesi seviyor türünden. Teleferikle insan taşıması yapılmıyor. Kimi basamaklar olmadığından, tırmanma kısmında sizi bekleyen tehlikeler mevcut. Ama burada bulunmuş olmaya, Şebinkarahisar’a, Dikmen Tepesine kuşbakışı bakmaya, yer yer uzanmış köyleri izlemeye ve bunun her anına değer. Sadece sağlam bir kondisyon ve iyi huylu da bir kalp gerek sizi yarı yolda bırakmayacak olan. Düzlüğe indiğimde son bir kez bakıyorum geriye, geldiğim yere. Aklım almıyor onca imkansızlığın içinde bu insanlar koca kayayı oyup da içini nasıl yaptılar ettiler diye.

Görevli bizimle aşağıya iniyor. Tek çıkış olduğundan bir tehlike yok. Gelenin de gidenin de yolu birmiş yani. Gene çıkarım ben diyor. Alıştım böyle ine çıka diyor. Zaten bizden daha doğrusu benden başka gelen olmaz diyorum içimden. Keçilerden başka kim çıkar buraya bu mevsimde, şu saatten sonra? Tekrar gelirsem eğer Sarıyer köyünde misafir edileceğim. Almış bulunuyorum gerekli sözleri. Sonra da ucu ucuna  merkeze iniyoruz ve ben kalan son dolmuşa binme gayretiyle dizimi yüksekçe bir basamaktan atıyorum ki şoför kolumu tutmasa yerleri öpeceğim. Şaşkınlıkla bana bakıyor. Ölüyorum diyeceğim tutuyorum kendimi. Uykusuzluk, yorgunluk, bir keçinin tabiatından uzak oluşum ve tırmanmak durumunda kaldığım yüzlerce basamak beni mahvetmiş. O an karar veriyorum. Sivas’a giderim, odama çıkarım, duşumu alırım, yatağıma uzanırım, sabah artık kaç otobüsü varsa onunla Kars’a doğru yol alırım.

Şebinkarahisar bana oyun oynadı diye düşünüyorum dönüş yolculuğunda. Yemek yemeye fırsat bulamasam da şükran ve memnuniyetle kabul ettiğim Saraçoğulları ikramı içi nefis fındık ezmeli organik pestil ve kömeler sayesinde ilçenin keçileriyle özdeşleşerek tırmanabildim manastırın insafsız ve her anlamda nefes kesen sarp ve dik basamaklarını. Burada ne işiniz var diyenlere yahut ne işin vardı orada diyenlere cevabım bundan yıllar yıllar önce buraya gelmiş olan ve ben bu şehri çok beğendim diyen Atatürk’ünküyle kısmen aynı olacaktır. Ben de buraları çok beğendim arkadaş. İyi ki gelmişim. İyi ki görmüşüm. Tek gözlü mütevazi ocağında derin bir samimiyet, geniş ve anlayışlı bir kültür buldum diyen bir büyük adama katılmamak elde değilmiş, gelmeseymişim bilemezmişim.

20160311_110558

20160311_123730

TRABZON

20140414_115544

Karadeniz’e yahut herhangi bir denize paralel, deniz manzaralı bir havaalanı barındıran Türkiye sınırları dahilindeki tek şehirde bulunmaktayım. Batum dönüşü şehre gelişim akşamı bulduğundan ılık bir banyo ve temiz çarşaflar dışında başka bir şey düşünemez haldeyim. Yarın sabah onda Sümela turuna katılacağım, ardından da minik şehir turu var. Sonrası dönüş yolu. Nereye, nasıl bir şehre geldiğimi anlamak için tur şirketinin olduğu yere kadar yürüyor ve bol bol ve bile bile insanlara yol soruyorum. Üst yoldan giderken aşağıdaki gecekonduların durumunu soruyorum. Onların yıkılmakta olduğunu, ev sahiplerine daire ya da para verildiğini, onların da bu durumdan hoşnut olduğunu, zaten böyle bir yerin yaşanamaz ve para etmez olduğunu söylüyorlar. Trabzon özellikle İstanbul’u çağrıştırıyor. O zaman anlıyorum ki, İstanbul’da en çok Karadenizliler iz bırakmış. Yüksek yüksek, sivri sivri binalar şehre hakim. Ünlü müteahhitler hep buradan çıkmış, İstanbul’a gitmişler. Dolayısıyla kusurlu ya da kusursuz İstanbul’a bir çehre kazandıranlar da hep buranın insanı olmuş. Tıpkı atalarının yaptığı Sümela gibi yüksek ve uzlaşması çok zor binalar hep onların eseri.

20140414_092328

Bu arada ilk defa çok uyuz bir yol arkadaşım oldu kısa süreli. Uzun süre kendini parçalarcasına kaşıdı durdu. Pire torbası taktım adını. Sokak simitçisi pire torbasını gördüğü anda kovalamak için ne hareketler yaptı anlatamam. Benim yol arkadaşım uyuz ve pireli olabilir ama, sen de çok komiktin be amca. Simide pire mi gelirmiş? Bakın benim Yol arkadaşıma. Korkulacak nesi varmış Allah aşkına?

image

Trabzon’da. Çarşının içinden kalkacak olan otobüsümüze biniyor ve yola koyuluyoruz. Yunan bir çift, iki Avrupalı çocuk, bir de Çinli ya da Japon dışında kalan yabancı turistler hep Arap. Arapların da biri Kuveytten, diğerleri hep Suudi asıllı. Hani meşhur fıkralar vardır, bir İngiliz, bir Fransız, bir Laz aynı uçağa binmiş diye başlayan; burada durumlar da aynen öyle. Araplar kimseyle konuşmuyor. Gerçi onlar kendi aralarında da konuşmuyorlar. Şoförümüz gençten bir çocuk ve konuşkan olmakla beraber bir gıdım yabancı dil bilmiyor. Yunan çiftten kız Türkçe biliyor. Diğerleri ne zaman geleceklerini, ne kadar vakitleri olduğunu kavrayana kadar akla karayı seçiyor. Yol boyunca Kuveyt asıllı olup, buraya gelmeden gayret edip İngilizce kursuna gitmiş Khaled’le konuşuyorum. “Kuveyt şimdi elli derecedir.” diyor. Yazın yetmişe kadar çıkıyormuş. “Arabalar çok büyük ve klimalı, aksi takdirde ulaşım durur, yaşam durur.” diye de ekliyor. Neredeyse tüm Türkiye’yi gezmiş. Ama ikinci defa geldiği hep kuzey bölgeleri olmuş, yani serin olanlar. Bu kadar gezebilmesinde bir kuveyt dinarının 7500 türk lirası olmasının da büyük payı olsa gerek.

image 20140414_114530 20140414_115111 20140414_120836 20140414_120347 20140414_120046

Sümela Manastırına tırmanışımız başlıyor. Nam-ı diğer “Panagia”. Giriş sekiz lira, tam. Bunu belirtme nedenimse yıllardır kapalı olan ve tadilatta olduğu söylenen bir bölüme çivi dahi çakılmıyor olması. Herkes birbirine diğer tarafı gösterip, neden diye soruyor. Türkiye’de böyledir diyorum, içimden. Bitmeyen restorasyon, kazı ve inşaat vaziyetleri vardır. Bu da bir yer hakkında tuhaf bir gizem yaratır. Giremedikçe görmek, göremedikçe merak eder durursun hadisenin tamamını. Her neyse insan hayranlık duymuyor değil; yüzlerce metre yukarıya nasıl çıkıp, nasıl inşaat için gerekli malzemeleri taşıdıklarını düşündükçe. Biz hakikaten cahiliye dönemine girmişiz. Bir şu bülbül yuvasına bakıyorum, bir de bir kat bir kat derken gitgide yükselen ve şehrin siluetini mahveden gecekondulara. Azimle çıkıyoruz merdivenlerden. En nihayet içerisindeyiz kilisenin. Freskler var ve görevli açıklamalar yapıyor. Bebek İsa, Havariler, Meryem Ana, Adem ile Havva’nın yasak elmayı yemeleri diye. Khaled derin derin nefes alıyor bir köşede ” Oksijın, oksijın.” diye. Aklım ortaokul yıllarındaki fen derslerine gidiyor sayesinde. Düşünüyorum daha önce Arap ülkelerinde bulundum ama hiç Araplarla gezdim mi diye. Hayır. Mola yerlerini çok seviyorlar. Sürekli ya yiyecekler, ya içecekler yahut atıştıracaklar. Tam keyif adamları yani. Sefa şeyleri bildiğin. Avrupalı turistler inişi yürüyerek yapmak istedilerse de, onlar oralı olmadı ve birbirleriyle hiç konuşmadılar. Tek gelen Çinli/Japon genç mola yerinde bir tabak sarma söyledi lahana ve yaprak karışık. Sonra da bir deney üzerinde çalışıyormuşçasına özenle yedi ekmek banarak. Bu tip turistik geziler bana Nuh’un gemisini çağrıştırır hep. Her çeşitten bir numune var. Tek eksik bir Amerikalıydı, başımızda. Sarp sınır kapısından, Hopa dönüşümüzde bir yandan yağmur yağarken ve bariyersiz uçurumun kenarından geçerken şoför ücreti toplama telaşından yolla çok da haşır neşir değildi. Sollama yaparken sonrasını görmüyorduk. Sadece gittik durduk. Sağ salim inmeyi başarabildik nihayetinde. Şimdiyse gene yüksek hızla gidiyoruz ve ani bir fren sesi ve Arapların tarafından Yükselen Salavatın hemen akabinde, Avrupa kısmından yükselen çığlık sesleri işin tuzu biberi oluyor. Yunan kız çığlık çığlığa bağırıyor. Benimse tek gördüğüm tüm yolu kaplayan ve geri geri çıkmakta olan tırla tokalaşmamıza kalan milimler. Facianın eşiğinden soğukkanlılıkla dönen tek kişi Çinli/Japon oluyor. Bir de pardon işareti yapan tır şoförü.

Karaya ayak basmış bulunmaktayız. Khaled şehir turuna katılmıyor. Yemeğe gitti. Ayrılırken gözünün önünden kuzu kapamalar geçer gibiydi. Bir yol arkadaşımdan daha oldum.  Suudi çiftler, bir nine torun, ben ve şoför varız sadece. İlk durağımız Ayasofya Camii oluyor. Bahçesine girdiğimizde iki yerli turistin, bir adamla beraber boyu elli santimi bulan yeşilliklerin üzerindeki kara kaplumbağasını sevdiklerini görüyorum. Ben de vuruyorum iki tak tak. Gülüşüyoruz. On beş dakikamız olduğundan pür telaş içeri giriyorum, caminin içine. Eski kiliseden bir şey kalmadığını görüyorum. Tavan basık ve avizeler sallanıyor. Dışarıda ayakkabılarımı giymeye çalışırken caminin hem imamı hem müezzini olan Hüseyin Bey geliyor. Boşuna ayakkabılarımı çıkardığımı, benim kavrayamadığım bir bölümden beni diğer turistlerle beraber geçirdiğinde anlıyorum. Beyaz bir branda var ve onun ötesinden dokunulmamış kilise kısmının fresklerini görebiliyorsunuz. Çok seri konuşuyor, çok bilgili ama her söylediğini yakalayamıyorum. Sanıyorum önemli kısımlarını kaçırıyorum. “Gel!”diyor. Gidiyorum peşinden kuzu kuzu. Caminin duvarlarındaki Cenevizliler döneminde kalma gemi ve kayık resimlerini gösteriyor. Çözülememiş yazılar varmış duvarlarda. Tapusunu gösteriyor bana caminin. Doğru ya her karış toprağın, her mülkün bir sahibi vardır ve buranın sahibi de T.C.

Hüseyin Bey’le Tanrı hakkında konuşuyoruz kısacık zaman diliminde. “Sevdiğinde, aşık olduğunda kalbini vermenin, açıp göstermenin imkanı var mı? Gözlerin yansıtır duyduğun aşkı, sevgiyi. Gözler yanıltmaz. Yalan konuşmaz onlar. İşte sana ispatı Tanrı’nın varlığının. Kalbin ve gözlerin.” derken sevecen bakıyor. Ben de artık delil aramaktan vazgeçtim. Dünya bir suç mahalli değil. Sürekli eşelemekren, nerededir, var mıdır, yok mudur diye sormaktan yoruldum. Ne Hacı Bektaş’taki Ünal Bey’e, ne Ayasofya Camii’ndeki Hüseyin Bey’e hiçbir şey sormadan, hep onlar gelip bana anlattılar. Hep onlar konuştular, ben dinledim. Aklı başında adam bulmak zor bu devirde. İki satır kelam edecek adam da. Ben Allah’ın şanslı kuluyum. Ben çağırmadım, fısıldadım sadece. Onlar sesimi duydular ve geldiler. Şükran.

20140414_151001 20140414_151752 20140414_151733 20140414_152407 20140414_152137

Defalarca sordum kendime. Her yola çıkışımda bir panik, bir sıkıntı olur içimde. Neden ben şimdi şuraya gidiyorum ya da neden geldim bu şehre, bu ülkeye diye. En sonunda kavrayabildim ancak nedenini. Buradayım çünkü burada olmam gerekiyormuş. Yiyecek ekmeğim, içecek suyum, beraber edecek bir çift sözüm varmış karşıma çıkan insanlarla. Hayatta sebepsiz hiçbir şey yok. Tesadüf diye de. Varım çünkü var olmam gerek. Her nefesimin ulaştığı bir yer var, ben bilmesem de. Atmosferde, belki de dünyanın uzak ucundan etkileyeceğim bir nefes var benim nefesime karışacak. Çok uzaklarda o nefes henüz. Daha var ona ulaşmama. Yapacaklarım bitmedi daha. Arayış olmadan yaratıcılık olmuyor. Tüm tehlikelerine rağmen geziyor olacağım. Bir gün ölürsem de tüm organlarım benden sonra doku ve organ bağış kartımın yönlendireceği yeni sahiplerine emanet. Bu şehir bana hangi duyguları mı çağrıştırdı? Ölümü, en çok. Her an gelebilirmiş gibi.

Atatürk’ün evine gidiyoruz ve tadilatta olduğunu görüyoruz. Şaşırmadım. Tüm Trabzon tadilattan geçiyor olabilir mi acaba? Çılgınlık olsa da bir şehri hepten yıkıp yapmak mümkün olabilir mi acaba? Müthiş bir sis var burada. Amanebar’ın “Diğerleri” filmini çağrıştırıyor sisli manzara. Hayalet bekler kıvama geliyoruz. Çıksa şaşırmayacağız. Bekliyorduk diyebilecek haldeyiz.

20140414_155423 20140414_155431 image

Son durağımız Boztepe ve kuşbakışı Trabzon manzarası oluyor. Aynı puslu manzara bizi karşılayan burada da. Arap turistler kaçıncı tostlarını, cipslerini yerken ben bayılacak haldeyim. Dialog kurup, erken gidelim demek için yanlarına yaklaşıyorum ürkerek. Konuşunca konuştular. Konya’da yüzüme bakmayan adam aklıma geldi. Eşleri kapalı olmasına rağmen yüzüme baktı erkekleri ve İngilizce anlaşabildik. Çok önemsiz gibi görünen ayrıntılar, çok değerlidir bazen ve size karşılıklı kendinizi iyi hissettirir. O hesap; moral bulduk, yorgunduk, erken ayrılabildik Boztepe’den.

20140414_182537

Çarşının ortasındaki Cemil Usta’da buluyorum kendimi. Kuymak söylüyorum. Trabzon ekmeği eşliğinde ve ayran ve salata, üzerine de finduklu baklava yedikten sonra bir daha acıkamaz oluyorum sabaha kadar. Saatse beş var yok ve az sonra otobüsüm kalkacak merkezden. Hava sisli ve uçaklar kalkmıyor, dolayısıyla ben de kalan tek bayan yanını alıyorum ve otobüste başka da yer yok. Hemen cam kenarına sızıyorum ben de. Ordu’ya kadar bu sızıntım devam ediyor. Bir anda gelmesin yol arkadaşım, otobüsü kaçırsın istiyorum. Ya ölmüşse diyorum. Nereden geliyor bu düşünceler onu da bilmiyorum. En nihayet otobüsü sağa çekiyor şoför ve yol arkadaşım biniyor otobüse başında bandanasıyla. “Ben kemoterapi hastasıyım.”diyor. Anlaşılmayacak gibi değil ve bana tüm hayat hikayesini anlattı yol boyunca. Çocuk yapmak için tüp bebek tedavisi olurken kanser olduğunu öğrenmiş. Ne ilginçtir ki yıllarca tedavi olurken doktor ona tek yumurtalığının olduğunu söylememiş ve anca aşılayıp paralarını almış durmuşlar. “Çok istedim, Tanrı beni cezalandırdı.”diyor kendi kendine. Kendini ne çok suçlamıştır kim bilir bu sözler kolayca dudaklarından döküldüğüne göre. Kaşlarını boyamış. “Kirpiklerim bile döküldü.” diyor. “Saçlar bir kadının en önemli yeri, senin saçların canımı yaktı.”diyor. Saçlarını sarı, tenini kumral hayal ediyorum bense. Değilmiş. “İlaçlar insanın rengini açıyor, ben esmerim. Simsiyahtı saçlarım, seninkiler gibi. Zaten kemoterapi salonunda herkes birbirine benziyor, ayırt etmek çok zor oluyor insanları uzun terapilerden sonra.” dedikten sonra fotoğraflarını gösteriyor telefonundaki. Simsiyah ve upuzun saçları varmış dökülmeden önce ve esmer tenli, zayıf ve hoş bir kadınmış. Saçlarının çıkmış olduğu fotoğrafları gösteriyor ama eskisi kadar hoş değiller, dalgalar gelmiş saçlarına. “Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, aynı şekli almıyor.” diyor. Morali bozuluyor eski hallerine baktıkça. Annesini, kardeşlerini, kocasını, yeğenlerini, arkadaşlarını, kimi bulduysa herkesin fotoğrafını gösteriyor. Hızlı hızlı yapıyor tüm bunları. Yaşam onu kovalıyor gibi. Molalarda beraber iniyoruz ve tuvalete gidiyoruz. Sabahı sabah ediyoruz en nihayet ve iniyoruz beraber. Elini sıkıyorum, bol şans diliyorum. Birbirimizin telefonlarını almıyoruz. Bir daha karşılaşmayacağımızı biliyor gibiyiz. Arkasından bakıyorum 74 doğumlu yol arkadaşımın. Daha çok genç. Fotoğraflardaki hali geliyor gözümün önüne. O hoş kadından geriye kalanlara bakıyorum. Bir başka ten, bir başka form şimdiki. Koşarak çıkıyor otogardan. Ben hala bakıyorum arkasından uzun uzun; over kanseri, bağırsak ve karaciğerine yayılmış yol arkadaşımın. O kadar hayat dolu ve belli etmese de yalvarıyor ki yaşamak için. Yaşat lütfen, ertelet hiç olmazsa.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑