ANLAR VE İNSANLAR : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, KARS’A DOĞRU

 

ANLAR VE İNSANLAR : DÖRDÜNCÜ BÖLÜM, KARS’A DOĞRU

Sivas’tan Kars’a aktarmasız giden bir otobüs bulamadığımdan, ilk önce Erzurum’a gitmemin en doğrusu olacağı söyleniyor otogara açmış bulunduğum sayısız ve umutsuz birçok telefon görüşmesinden sonra. Razı oluyorum kaderime. Nasılsa alıştım parça parça dolaşmaya dünya üzerinde. Bir kız arkadaşım arıyor, tam da ben on’a doğru otogara girip, yolcu aldıktan sonra da on gibi kalkacak olan otobüsümü bekliyorken. Bu kız arkadaşımın belirgin bir özelliği hep Avrupa’ya gidiyor olmasıdır. Atlar uçağa ve Avrupa’ya gider. Fransa’yı şehir şehir bilir ve ne nerede onu da bilir. En iyi Fransız, Ortadoğu ve Uzakdoğu lokantalarını bilir. Versailles’i, Louvre’u defalarca dışarıdan tavaf etmiş, içeriden fethetmiştir. Ressamların, heykeltraşların özel hayatlarına dair trajik anları, büyük aşklarını seyahatlerini anlatırken araya tatlı tatlı sıkıştırmasını bildiğinden, ondan sonra gidip de gezdiğimiz her yerde onun ayak izlerinin ve hikayelerinin üzerinden geçeriz adım adım. Rodin, Camille Claudel, Leo, Picasso, büyük aşkları ve tuhaflıklarıyla yanıbaşımızdadır onun sayesinde. Yine bu kız arkadaşım sayesinde keşfetmiş olduğum ve hep uygular olduğum bir başka sanat eseri değerlendirme düsturumsa ondan sonra bir tabloyu incelerken o tabloya bakarken ressamın neler çektiğini düşünmemdir. Ne büyük aşk acısıyla ama ne büyük bir ilhamla, yasak aşkın kollarında ya da savaşın tam ortasında yüreği kan ağlarken ve tüm bunların yansımasında oluşan tablonun gerisindeki hikayeye odaklanmaya çalışırken bulurum kendimi onun sayesinde. Tablodaki göçmen kuşların, o karanlık dev dalgalarıyla bakanı yutmaya hazırmış gibi görünen denizin ressamın ruh haliyle bir ilişkisi olduğunu bilirim her zaman. Müsaadenizle, kız arkadaşımla yaptığım bu tuhaf konuşmanın metnini olduğu gibi sizlere aktarıyorum. Kız arkadaşımın mahremiyetini korumak adına şaşırtmacalı bir isim veriyorum, Ayşe babaannemin adıdır ve dolayısıyla da çok sevdiğim bir isimdir.

Ayşe : Selam, nerelerdesin, görüşemedik.
Ben : İyiyim, ben Anadolu oldum, gezmekteyim.
Ayşe : Aa yine mi?
Ben : Yine.
Ayşe : Neredesin peki?
Ben : Sivas.
Ayşe : Gitmemiş miydin? Sivas’a?
Ben: Gitmiştim ben Sivas’a. Gene geldim ben Sivas’a.
Ayşe : Ne zaman döneceksin? Görüşelim sen gelince.
Ben : Şimdi yola çıkmak üzereydim, on otobüsüyle Erzurum üzerinden Kars yapacağım.
Ayşe : Aa… İşin mi yok kızım ya? Roma, Amsterdam varken? Üstelik bu havada. Pes diyorum sadece.
Ben : Derinlik arıyorum ben.
Ayşe : Aklını mı kaçırdın sen? Derinliği bulmaya bir uçtan bir uca hem de otobüsle mi gidilir? Yollarda telef olduğunla kalacaksın. Vakit varken dön gel geri. Gel beraber Paris’e gidelim.
Ben : Bu kadar yaklaşmışken olmaz. Altı saat sonra Erzurum’dayım. Akşama da Kars’ta. Üstelik aşıklar şehrine seninle gitmeyi düşünmüyorum.
Ayşe : Buldun mu bari?
Ben : Neyi?
Ayşe : Aradığın derinliği.
Ben : Henüz değil, çalışıyorum.
Ayşe : Bir koca bulalım sana.
Ben : Sen buldun ne oldu?
Ayşe : Buldum en azından. Bulmuştum en azından. Bir başkası benimkini bulana kadar diyelim.
Ben : Ben almayayım.
Ayşe : Neyi alacaksın bilelim de. Mülteciler bir yanda, PKK’sı, Işid’i… Kızım korkutuyorsun beni. Hiç bilmedin canının kıymetini. Böyleydin sen. Alem gider Mersin’e, sen gidersin tersine. Kör kuyuya atla deseler, ilk sen atlarsın.
Ben : Artık atlayamam, çünkü yaşlandım. Mülteciler her yerde. PKK beni ne yapsın? Annem gibi konuştun. Otobüsüm kalkmak üzere.
Ayşe : Ondaydı otobüsün, daha yarım saat var.
Ben : Erken geldi, erken de gidecektir.
Ayşe : Nereye? Off tamam, kendine dikkat et.
Ben : Ederim.
Ayşe : Ben şimdi ne yapayım?
Ben : Ne gibi?
Ayşe : Senin için.
Ben : Yasin oku.
Ayşe : İnşallah trafik terörüne kurban vermeyiz seni. Öne geç de bari, şoförleri takip et.
Ben : En önde giderek, şoförü ayık tutmayı nasıl başarabileceğimi söylersen tam olacak. Sen pilot kabinine giriyor musun?
Ayşe : Eskiden kazalar öyle olmaz mıydı? Adamcağız yorgun olurdu, transa girer ve uyurdu.
Ben : Trans mı?
Ayşe : Sözün gelişiydi. Neyse sen kendine dikkat et yeter.
Ben : Tamam. Tamam. Binlerce, milyonlarca kez tamam. Yeter ki sen tamam.

Gidenin yolundan döndürülemeyeceğine dair iyi niyetli bir telefon görüşmesi daha son bulmuş olup, yoluma bir başka engel daha çıkmasına fırsat vermeden perona yaklaşmış olan otobüsün içine kendimi atmamla, gerisin geri dışarı atmam bir oluyor. Uzun yolculuklardaki en mühim kuralı unutuyorum. Eğer bir otobüse ilk duraktan binmiyorsan, sakın ola kendini darda kalmışlar gibi içeri atma. Tabii eğer buna fırsatın varsa. İzmir’den yola çıkıp, Erzurum’a gitmekte olan Esadaş firmasına ait otobüsün uzun saatler boyunca süren çileli ve havasız kalmış yolcularının besmeleler çekerek ve şükür sesleriyle boşalttıkları ve gecenin tortusunun silinmesinin öyle kolay mümkün olmadığı otobüsün daha ilk basamaklarında burnuma gelen ağırlaştırılmış müebbet yağ ve ter kokusuyla nasıl başa çıkacağımı bilemeden tıpkı Ayşe’nin dediği gibi transa geçiyorum bir anda. Herkes uyumuş uyanmış ya da daha uyukluyorken, uykularının tatlı bir anında, yolculuklarının biteceği anı ümit etmekten yorulmuş, saçları başları dağılmış yolcular, kendine gelmeyi başaramayacak gibi görünen muavin ve ikinci kaptan dökülerek ve sallanarak iniyorlar aşağıya. Küçük çekçekli valizimi emanet etmeye çalışıyorum muavine bir gayret. Muavinde benim balizimi kaldıracak hal yok. Sadece bakıyor küçük mor valizime. Karşılığında bilet vermeyecek misiniz diyorum, kim ne yapsın senin bavulunu dercesine omuz silkiyor. Adamın saçlarına takılıyor gözüm. Sağ tarafına yattığı ve ellerini dayandığı yere siper ettiği yüzündeki kızarıklıktan belli oluyor. Saçları yukarı doğru havalanmış, gözlerindeki mahmurluğu atamamışken, üzerine gelen güneş ışınlarının hedefi oluyor bir de benim sayemde. Yüzünü buruşturup lavaboya doğru kaçıyor.

Nihayet yola çıkıyoruz. Otobüsün içi tenha. Önümdeki ikili koltukta bir anne kız oturuyor. Onların yanında da ilk önce dedeleri olduğunu sandığım ama kavgalarından karı koca olduklarını kavradığım çiftten adam karısına bağırırken yakalanıyor bana. İtaat edeceksin bana diyor, aklınca sert bir çıkışın karşı tarafa ders vereceğini düşünerek. Aralarında çok yaş farkı var ve evde işler kim bilir nasılsa, kavgaları sokakta da dinmiyor. Genç kadın kapalı da olsa itaat etmiyor adama. Bağırıveriyor sinirlerine hakim olmaya çalışmadan. Adam kadına bağırırken kızarıp bozarıyor, kadın her defasında kontrollü bağırıyor. Ee yeter beee ve ne yaparsan yap derkenki çıkışları ciddi anlamda tutarlı ve kadın ses tonuna hakim. Göz göze geldiğimizde adam gözlerini kaçırıyor, kadın umursamadan hem adama çıkışıyor hem de beni süzüyor bir taraftan. Bunlar molalar esnasında paylaştığımız gizli anlarımız oluyor. Bu garip evliliğin, dışarıdan tek güzel görünen tarafıysa dedenin pardon babanın torununa off kızına sevecenlikle yaklaşıyor olması. Küçük kızlarıysa uykusunu almış olduğundan bir şeyler atıştırdıktan sonra yerinde duramaz hale geliyor. Annesiyse oralı bile olmuyor, takıyor kulaklığını dizi izliyor, akan manzarayı izliyor. Kız kendi kendine oyunlar uyduruyor çaresiz. Adamın enerjisi olsa kızıyla ilgilenecek ama yaşlılık ve yorgunluktan bayılıp bayılıp ayılıyor. Bazen gözünüzün önünde cereyan eden olaylar sizi bir takım şeylerden soğutur ya, ben de evlilikten soğuyorum.

Yaşam enerjimi düşüren çiftten uzaklaşmaya çalışıyorum her ne kadar gözümün önünde olsalarda ve dışarıda akan manzarayı izliyorum uysal uysal. Tülü, Sarhan ve Şaip köylerinden geçiyoruz. Burası Erzincan, Refahiye. Çok az haneli köyler bunlar. Yönleri, yolları şehirlerarası karayoluna bakıyor. Karlar örtmüş evlerinin damlarını. Tülü’deki sakinliği anlamaya çalışıyorum. Nedenini izlediğim bir video söylüyor. Göç yüzünden köyde sadece dört ihtiyar kaldı diyor. Onlardan biri muhtardır. Kalanlar da ona oy vermiştir. Herkes birbirini bilmektedir, nasıl bilmesin ki? Zaten onlar da akrabadır. Kız almış vermiştir. Birbirlerini en yakın hastaneye götürüp getirip, sonra da gömeceklerdir köyün mezarlığına. Hayat işte. Burada da böyle geçiyor. Dağları aşa aşa geliyoruz Erzurum’a. Sabahattin Ali’nin dizeleri var dilimde; “Benim meskenim dağlardır ” diyordu Ali, güzel Ali.

“Bir gün kadrim bilinirse
İsmim ağza alınırsa
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır”

Dediği de çıkmıştır en sonunda. Meskeni dağlar olmuştur başı dağ, saçları kar, deli rüzgarları seven, kadri aslında çok çok iyi bilinen am herkesçe söylenmeyen Kürk Mantolu Madonna’nın Tanrısının. Bir medeni vardır bu coğrafyanın içine doğmuş olmasının, bir nedeni vardır Sinop Cezaevinde yatmasının, bir süre sonra aynı topraktan ekmek yiyemez olmasının, dışlanmasının, örselenmesinin. Aldırmaması gereken kendisidir, aldırması gerekense geride kalan hepimizizdir.

Nihayet Erzurum’a gelmiş bulunuyorum. Etrafta evin barkın olmadığı rüzgar sesinin mesken tuttuğu otogarında iniyoruz. Nasıl soğuk anlatamam. Çok da esiyor. Başıma kapişonumu geçiriyorum, önümü ilikliyorum telaş içinde. Dağdan gelen esinti başka şeye benzemiyor. İnsan buz kesiyor bir anda. Beni Kars’a giden bir firmaya bırakın diyorum. Merkezde bir yazıhanenin önüne teslim ediliyorum. Esadaş Turizm’in içindeki iki yağız ve esmer delikanlıya biletimi kestiriyorum yirmi liradan. Bavulumu bırakıp çevreyi anlamak için dışarı çıkıyorum. Bir sürü kafeteryayı doldurmuş bir sürü genç var yürüdüğüm bulvar boyunca. Bir büyükşehir burası. Usulca girdiğim kafelerden birinin tuvaletini kullanıyorum kimselere belli etmeden. Önümde uzun bir yol var ve ne olacağı, başıma neler geleceği hiç belli olmaz.

Ucu ucuna Esadaş’a gidiyorum. Sizin minibüs geldi diyorlar. Yarın Lgs sınavı varmış ya da Ygs. Öğretmenler dolduruyor bu yüzden otobüsü. Sınav görevi çıkmış hepsine. Hemen arkamdaki dörtlü koltukta oturmakta olan üç bayan öğretmen kendi aralarında kıkırdıyorlar. Bir tanesi telefonunu bagaja düşürüyor. Komik şeyler söylüyorlar. Hizamdaki tekli koltukta elinde hakimlik giriş sınavı belgesi olan esmer bir genç var. Şoför ve muavin onu öne çağırıyor bir süre sonra. Neden diye soruyor, burada daha rahat edersin diyorlar. Çaresiz öne geçiyor genç. Haremlik, selamlık bir oturma planı yaratılıyor. Hava kararıyor, göz gözü görmüyor, karanlıkta Kars’a ineceğim. Hayatta en sevmediğim şey ilk defa göreceğim bir şehre kör karanlıkta inmek. Asabım bozuluyor. Arkadaşımla konuşmalarımız geliyor aklıma. Al sana derinlik diyorum. Karanlık derinlik. Ne işim var Kars’ta? Ne işim var Doğu’da? Herkes bir yerin batısına gider, bense hep doğusuna. Berbat bir müzik çalınıyor kulağıma açtıkları kanaldan ya da koydukları cd’den gelen. Gene geliyor o. “İç sesim”. Nerelerdeydin diyorum, bana Deep Purple mı bekliyordun diyor. Tarif edilmez bir yalnızlık içerisindeyim, bir teselli ver diyorum, oh olsun sana, bana, bize diyor. Çok gaddarsın diyorum, önce kendi kendine acımayı öğren diyor. Ben herşeye rağmen seni seviyorum diyorum, sen zaten anca kendini seversin diyor. Sonra da gidiyor. Beni de bir başına bırakıyor. Gaddar pislik. Nedeni belirsiz bir huzursuzluk ve endişe taşıyorum yüreğimde. Bir daha gelme, istemiyorum artık seni diyorum. Derin bir sessizliğe gömülüyor. Ben de susuyorum.

İn bin, koştur, düşün, ürk, kork, hayaletleri kovala dur derken seyahatimin bu aşamasında hiç fotoğraf çekmemiş olduğumu görüyor ve bunu size hissettirmek için tüm perişanlığımla çekmiş olduğum selfie’mi bari diyorum paylaşayım da renk olsun yazıma. Kars’ta buluşmak umuduyla.

20160313_102547

SİNOP

GİRİŞİ OLAN, ÇIKIŞI OLMAYAN ŞEHİR:

20140410_161545

İlkbaharı geç gelen, sonbaharının ise sakinlerince pek bir nazlı geldiği söylenen şehirdeyim. Kuzeyin en uzak ucu burası ve ben her zamanki gibi bir şehre daha mevsiminden önce geliyorum. Böylesi işime geliyor çünkü. Şehrin kıymetlisi oluyorum çünkü. Şehir bana kalıyor çünkü. Bende sakinlikte sakin sakin geziyorum. Yola çıkmadan babamın memleketi-dolayısıyla kendi memleketi de oluyor-diyen kişiye buradan sesleniyorum. Burası çok çok çok güzel bir memleket. Gördün mü bak, beni hiç şaşırtmadı bir Si’li şehri daha sevdim Sivas’tan sonra. İnsanları sakin, rahat ve huzurlu. Merkezine geldiğinizde benim gibi ilk yapacağınız Aşıklar Caddesi’nde kordon boyundaymışçasına bir aşağı bir yukarı yürümek ise insanların birbiriyle hiç durmadan selamlaştığını ve sağlıklı yaşam için ha gayret üstlerinde eşofman yürüyüş yaptıklarına şahit olacaksınız. Ve ertesi gün aynı yerde yürüdüğünüzde aynı simalarla karşılaşacaksınız. Hepsi emekli yürüyüşçüler sanmayın. Gençler de bir aşağı bir yukarı bu yolları katedip duruyorlar. Yüzünüz denize dönükken sol tarafa doğru yürüdüğünüzde meşhur Paşa Tabyaları var ve fakat zamansız gelmenin bir dezavantajı olarak daha kapalılar. Kafelerin ve balıkçı lokantalarının olduğu tarafa doğru yürümek en iyisi. Bir sürü keyifli mekan var ve ara sokaklarıyla bana Anadolu Kavağı’nı anımsatıyor. Midye tava, midye dolma, bol bol hamsi. Belki bir duble..

Bir de şehrin hemen göbeğindeki kalesi var ve manzaraya karşı bir de kafe barındırıyor bünyesinde. Her yer keyifli burada. Sorun yok, yaratan da yok. İlk gün arkadan babama benzettiğim bir adamla konuşurken bana burada gece on ikide bir başına sokağa çık, ne laf atan olur ne karışan demişti. Ege gibi bir yer burada her yer. Yalnız köyleri terk edilmiş. İnsanlar hamallıktan daha çok kazanıyor topraktansa demişti Yaşar Bey. Köylüsü göçmüş başka taraflara.

image

image

SİNOP CEZAEVİ:

İnsanın içine işleyen bir soğuğu var Sinop’un. Yanaklarım hep soğuk geziyorum. Ellerim ısınmıyor bir türlü. Üç tarafı Karadeniz’le çevrili Sinop Cezaevi’nde yatmış olanların soğukla imtihanlarını düşünüyorum. Denizden gelen esinti ve dev dalgaların ve yol açtığı rutubetin nazik bir bünyede hiç nazik olmayan izler bırakmış olabileceğini düşünüyorum Sinop Cezaevi’ne gelir gelmez. Kale duvarlarının içerisine gizlenmiş geniş bir alana yayılmış bir dönem Anadolu’nun Alkatraz’ı olarak anılan ve bünyesinde tarihi şahsiyetleri barındırmış yaklaşık 4000 yıl öncesinden bir yerdeyim ve sanki bir saray geziyormuşçasına üzerinde “Gezi Güzergahı” yazan okları takip ederek Zindan, Çocuk Islahevi ve kısım kısım cezaevinin açık olan her bölümünden bir bir geçiyorum. Yılmaz Güney’in “Duvar” filmi geliyor aklıma çocuk suçluların kaldığı bölümü gezerken. Bir ufak lavabo, bir adet heladan ibaret her bir bölümde yer alanlar. Hela ya.. İnsanın tuvalet diyesi gelmiyor minicik ayak yollarını görünce. Evliya Çelebi’nin burayı tasvir ederkenki abartılı üslubu ve Güney’in filmindeki çıkışsızlık ve onca sıkıntı ve acı bir yana, gözetleme kulesinin altındaki tomurcuklanmış ağaçlar bir yana savurtuyor insanı. Görüş günlerinde tel örgülerin ardından hap kadar bölümlerde sevdiğini, babasını, gardaşını görmeye gelen görüş günü insanları ne kadar canlıysa, mahkum olarak gözümün önünde kanlı katiller, azılı ve korkutucu suçlular yok. Burası solcuların kalesi olduğundan mıdır, Sabahattin Ali’nin nazik üslubundan ve kibar hatlarından mıdır nafile göremiyorum 40 beygir gücündeki, pala bıyıklı, dev gibi parmakları olan adamları. Nazik beyinlerden korkan hantal kafaları görebiliyorum ama. Alkatraz Kuşçusu, Kelebek, Babam İçin, Açlık, yığınla korsanlı film, Dumas’nın Monte Cristo Kontu ve toprak didikleyen karakteri yerini duvarlara sevgi sözcükleri yazan liseli aşıklara bırakmış çoktan. Hepsi bir şair olmuş, ellerinde sprey boya sevgi sözcükleri yazmışlar. Kimisi takdir edilecek kadar başarılı hatta. Samsun’dan bir grup talebe ve onları zaptetmeye çalışmaktan çılgına dönmüş, neredeyse heder olmuş hocalarının çilesine şahit oluyorum. İsa’nın Çilesi’nin kısa süreli olanından yaşadığı azap. Rehber de olabilirdi kendisi ama o kadar çılgınlığa soru sormaya korkuyorum. Liseliler mi ne yapıyordu? O yaşlarda ne yapılırsa onu. Pervasız pervasız dolaşıyorlardı gülüşerek, akıllarına estiği gibi.

image

20140410_102814

20140410_102730

image

image

image

image

image

image

image

image

image

Hiç nedensiz şarkılar dolanıyor bazen insanların diline, benimki de o hesap. “Ankara’nın taşına bak”ı söylüyorum. Neden hiç bilemiyorum. Hüzünlü bir marş gibi tekrar tekrar başa sarıyorum zihnimde, bir daha söylüyorum ama hep aynı nakaratını. Şimdiyse Sabahattin Ali’nin yatmış olduğu koğuşa doğru merdivenleri tırmanırken ağır ağır, Aldırma Gönül var dilimde. Nasıl aldırmasın bu gönül? Nasıl aldırmaz bir gönül? En güzel şiirini burada yazmış. Demek aldırmış o gönül. Gerçek acı olmadan, yaralayıcı tek bir satır bile çıkmıyormuş demek ki. Günümüzde suni sancı gibi suni acılarda var kısa süreli ve bireyi yaşadığı gerçekliğin sıkıntısından uzaklaştırabiliyor, yapay döllenme ya da yapmacıklık gibi, sıkılan birey hayatına anlam katabilmek için acı icat ediyor kendine, acıyı yaratıyor bir nevi, kendi acısının Tanrı’sı oluyor.

Bir bilinmezin içinde, olanca sıkışmışlığınla tek başına kalakalmış, hayatın sözde bir sürü güzelliğini kaçırırken belki çocuğunun büyümesini, belki yavuklunun elden gitmesini, daha da bir sürü bir sürü şeyi düşünüp ahlanırken, bir sitem gönderirken buluverirsin belki bir anda kendini, sana bunları reva gören yaratılandan ötürü yaradana. Görecek günler var daha derken henüz 25 yaşındadır Sabahattin Ali ve göreceği günler ve geceler toplam16 yılcıkla sınırlıdır. Bir şiirin her mısrasının çok önemli ve değerli olduğunu yerinde daha iyi anlıyor insan. En sevdiğim yazardır, şairdir, adamdır Sabahattin Ali. Devletin de en büyük çirkefi, ayıbıdır.

ALDIRMA GÖNÜL:

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu dertler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz gibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma.                          SABAHATTİN ALİ

image

Tel örgülerin ardından dahi olsa denizi görme şansının olmadığı, volta atmaya çıktığında üç tarafın denizle çevrili dahi olsa yüksek duvarlarını aşabilip de görme şansı bulamayacağın bir yer burası. İnsan o zaman tıpkı Ali’nin söylediği gibi yapıyor. Yukarıya çeviriyor gözünü. Pırıl pırıl burada gökyüzü. Bir parça avuntuyla hayata tutunmanın hafifliği sarıyor tüm vücudu.

Suç işlemeye meyilli çocuklarını buraya özellikle Zindan bölümüne getirip, gösteren aileler oluyormuş. Bir zindan ki içeri giresiye hiçbir şey göremiyorsunuz. Bir zindan ki yılan gibi, kertenkele gibi yerde ve duvarda olmak üzere iki sevimsiz zincirden ibaret sunduğu. Ne bir pencere, ne bir delik. Çürümekten başka ne gelir insanın içinden? İnsanı çürütür ancak böyle bir yer.

Bir gün, bir hastane koridorunda yürürken ellerinden bağlı iki tarafı jandarmayla çevrili bir mahkum görmüştüm. Hastanelerin koridorlarındaki pencereler de yüksektedir tıpkı mapushaneler gibi ve uzun boylu adam koridorun ortasında bir yandan yürümeye çalışırken bir yandan parmak uçlarının üzerinde bir avuç gökyüzü görmek için çabalıyordu. Doktorlar hastalıkların gözden anlaşıldığını söylerler. Doktorlar her şeyi bilirler. Yalan. Duyguları bilmezler. Duygular kendilerini açık ediverirler gözlerden. Sıkıntın, üzüntün, gamın, kederin, sevincin, neşen çıkar çoğu kez gözlerinden fışkırarak. O adamın gözlerini bu yüzden hiç unutmam. Bunu anlattığım arkadaşım bana “Oh olsun, kim bilir kimlerin canını yakmıştır?” diye çıkışmıştı. Haklı kendince bunca tecavüzcü, katil varken ve biz kimin kim olduğunu bilmezken ama gene de insanın içi parçalanıyor, kim bilir belki de masumdur diye. Hepimiz içimizde potansiyel birer suçlu taşırken…

Özgürlük güzel şey.

—-.—-

Balatlar Kilisesi çalışmalar nedeniyle kapalı olduğundan etrafında şöyle bir dolaştıktan sonra Seyyid Bilal Türbesi’ne geçiyorum. Harika bir yokuşu var buranın ve hikayesine gelince Ömer Seyfettin’in “Başını Vermeyen Şehid”ini hatırlatıyor. Gelin arabalarını buradan geçirmek adetmiş yörede; geçimli olsunlar ve yuvalarında dirlik olsun diye. Buraya uğradıktan sonra sürdürdükleri 25 yıllık huzurlu evliliklerinin sebebini buradan geçmiş olmalarına bağlamış insanlarla tanıştım. Diyemedim ki, “Mirim, bana burada 50 tur attırsan ben yine bir huzursuzluk yaratırım, o senin kendi güzel meziyetin, sana iç huzurunu veren mütevekkil insan olmandan kaynaklı.”

GERZE:

Ya Ayancık, ya Gerze. Üzerine bahis oynamaya karar veriyorum. İmdadıma yerlisi yetişiyor. Gerze’ye git diyorlar. Söz dinliyorum. Şehir sizin, ben geçiyordum da uğradım. Ne derseniz o olur. Benim için en keyifli anlar bunlar. Dolmuştayım ve şehirle ilgili bir sürü ipe sapa gelmez şeyler soruyorum. Dediğim gibi halk sabırlı ve geçimli ama yinede içlerinden selamet duası ettiklerini düşünüyorum çünkü az sonra uyuya kalıyorum. Gerze’ye giderken yirmi dakikalık bir kaybım var ama ilk on dakika acısını çıkarmıştım. Yan koltuğumdaki kız ben de uyuyakaldım diyor. Çeçe sineklerince ısırılmış olma ihtimalini akla getiriyor şüpheli durum. Herkes dolmuştan indikten sonra şoför beni sahile götürüyor. Sahilde kafelerin olduğu yerde bırakılıyorum. Uzun bir sahili var, pırıl pırıl da denizi. İskele restorana geçiyorum. Hanımlar okey partisine dördüncü arıyorlar. Erkekler dışarıda çaylarını yudumluyorlar. Manzara güzel. Canım tatlı çekiyor. Şekerpareleri varmış mevlüdden kalan. Nasıl lezzetli anlatamam. Utanmasam bir daha isteyeceğim. Kahvemi içiyorum ve çayımı da. Aldığım enerjiyle bir şeyler yapma gücü buluyorum kendimde. Denize açılmak istiyorum diyorum. Kafede oturmakta olan Mehmet Bey’e yönlendiriyorlar beni. Beraber biniyoruz. Deniz durgun ve rengi yemyeşil. Mehmet Bey bana livarlı kayıklardan bahsediyor. İçerisinde ufak bir havuz barındıran tekneler bunlar. Balığa çıktığınızda yakaladıklarınızı deniz suyunda muhafaza edebiliyorsunuz böylelikle. Sistem suyu bir taraftan alıyor, bir taraftan boşaltıyormuş. Tekne sahibi olma fikri kafamda yer ediyor nihayet. Deniz insanı sakinleştiriyormuş. Dalıp dalıp gidiyor insan, nereye gittiğini bilmese de.

image

image

20140410_141117

Sonra ne mi oldu? Onca denize açıldık, o kadar mazot yakıldı, ben yedim içtim, benden para almadılar. Israr edince de gurur meselesi yaptılar. Dönüş yolunda ise yanıma oturan hanımın merakıyla sohbete başlıyoruz. Bana sırrını anlatıyor ama sonradan da ekliyor; öyle kimseyle paylaşabileceğim şeyler değil bunlar diye. “Nasıl anlattım bilmiyorum.” diyor. Bir daha rastlaşma ihtimalimizin olanaksızlığından sanıyorum. Yoksa eşe dosta bile açamıyorum diyor. İnsanlar yaralarıyla yaşıyorlar. Kimseden fayda yok. Hele ölenden hiç. Herkes kendi yerine gidiyor en nihayetinde ve sen hep kendi bireysel trajedinle günleri geçiriyorsun. Günler mi? Onlar geçerler bir şekilde. İnsanoğlu hayatı orada burada geçirip bitirmeye bakıyor. Hepimizin yaptığı bu aslında: “Ömür tüketmek.” Sevdiğimiz yerlerde, sevdiğimiz insanlarla tüketebilsek büyük bir kısmını…

Bende noktalar bırakan şehir. Belki bir gün rastlaşırız, kim bilir? Hamsilos Koyu, Ayancık ve İnceburun bir dahaki gelişime kalsın. Yolumu düşürmek için bir nedenim olsun.

Yazımın en başında yerlisi tarafından bana söylenmişti bu cümle. “Girişi olan, çıkışı olmayan şehir.” Gezi boyunca türlü çeşitli nedenler düşündüm durdum. Biraz cezaevine ithafen gibi geldi önce. Sonra da tayini çıkan memurlarının emekli olduktan sonra buraya  yerleşmelerinden çıkarımlarda bulundum. Evet, yapacak çok bir şey yok burada. Onlarca vitrini,  istihdam sağlanacak fabrikaları, sayısız katlı alışveriş merkezleri de yok. Ama yine de bir ayağım, dur bak gitme diyor ve ben zoraki düşüyorum yollara. En zor bıraktığım şehir oldun Sinop.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑