DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

20181102_072231-01

DÜNYANIN UZAK UCU : BİRİNCİ BÖLÜM, MEXICO CITY’e GİDİŞ

GİRİŞ :

İçinden kaçmak, uzaklaşmak geliyor. Bu sebeple başka bir ülkeye, yeni insanlar görmeye, bir yerin yerlisini yerinde görmek üzere düşüyorsun yollara. Bir filmin rüzgarına kapılıyorsun bazen, bazen de bir kitabın vuruculuğuna. Kimi kaderinde varmış görmek diyor, eğer gidip görebilmişsen. Bizler mi yaratıyoruz kaderlerimizi, kaderlerimiz mi bizi biz yapıyor bilemeden de sürükleniyoruz çoğu zaman sert esen rüzgarların etkisiyle. Halide Edip Adıvar’ın Hindistan’a Dair’i, mutsuz bir çiftin hikayesinin anlatıldığı Rossellini’nin Journey to Italy’si, yine bir başka mutsuz çiftin hikayesinin içinden geçtiği bir Paul Bowles uyarlaması olan Esirgeyen Gökyüzü, yazarlarının, yönetmen ve senaristlerinin yaptığı ziyaretler esnasında yaptıkları gözlemler ve esinlenmeler olmasa olmayacaklardı muhakkak. Öte yandan hiç mi neşeli, mutlu çift yok seyahate çıkan? Kitaplar, filmler neden mutlu çiftleri tatile göndermiyorlar diye soracak olursanız, hayatından sıkılmış olmasan, arayış içinde olmasan neden yollara düşesin ki? Önemli olan ne aradığını, ne istediğini bilmekte. Tek kriteri bu olmalı insanın, hayatındaki anlam arayışında ne istediğini bilirsen hayat bir parça daha kolay atlatılıyor sanki. Arayışının bir noktada sonlanacağını içten içe biliyor oluyorsun en azından. Neden buraya geldiniz diye sorduğunuz pek çok insan size o kitap, bu belgesel, şu filmden etkilenerek meraktan buradayım cevabını verecektir. Merak geçerli bir neden olmakla beraber, çok da tatminkar olduğu söylenemez. Bana soracak olursanız ben bıkkınlıktan düştüm yollara. Gidebileceğim en uzak noktaya gidiyorum, çünkü hayatımdan, kendimden, etrafımdaki vazgeçilmez gibi görünen herkesten kaçasım var. Herkesten uzaklaşasım. Bıkkınlık en tatminkar cevap bence seyahate çıkmak için geçerli bir neden olarak. 

D91E0082-A666-46C0-9037-EF9CAAB98980

Gelelim o filme, şu filme derken, Babel filmini rehber ediniyorum kendime. Filmde anlatılan kelebek etkisinin ve hem de kendi evlilik krizlerinin ortasındaki çiftimizden Cate Blanchett’ın canlandırdığı Susan’ın turistik bir gezi esnasında vurulmasının bir evliliği nasıl kurtardığına tanıklık ettik Fas çöllerinde. Japonya’dan gelen ve Bedevi ailenin oğullarından birinin eline geçen silahtan çıkan merminin etkisiyle bir başka çölde-işe bakın burası Meksika, emanet çocuklarla kaybolan yetenekli Adriana Barraza’nın canlandırdığı Amelia’nın çilesiyle ilerledik aç susuz Meksika çöllerinde. En ağır bedeliyse Habil ve Kabil mitini canlandıran kardeşlerden Habil ödedi kuşkusuz. Bizler o öyle bu böyle derken, Mexico City doğumlu yazar ve senarist Guillermo Arriega’nın filmin yönetmeni bir başka Meksikalı ve Oscarlı yönetmen Inarritu ile beraber dehalarını konuşturuşlarına şahit olduk bir yandan, bir yandan da hayal gücünün dumanlı perdesinin ardından çıkıveren ve başrolde oynayan realizmle beraber bizlere 143 dakikalık görsel bir şölen sunan kalemlerin gücünü izledik. Kendi hikayelerimizin kahramanı olan bizlerse çıktığımız seyahatlerde Babil kulesinden arta kalan farklı lisanların günümüzdeki kurbanları olarak iletişim kurmaya çalışıyoruz birbirimizle. Hiç İspanyolca bilmediğim ve Meksikalılar da İspanyolca dışında bir dil bilmedikleri halde bir şekilde yolumu buldum bu koca şehirde. Rehberimin Babel filmi olacağı hiç aklıma gelmezdi bu anlamda. Ama oldu işte. Bir de kulağımda onun sesi Tanrı Türkçe biliyor diyen. Hiç yalnızlık çekmedim bu yüzden. Kendimi onca koşturmacanın içinde en çok dinlediğim seyahat bu oldu herhalde. Çünkü çoğu zaman içimdeki sesle konuştum, kimselerle diyalog kurmam mümkün olmadığı için. Kendim çaldım, kendim söyledim kısaca.

20181102_082748-01

20181102_080942-01

20181102_072525-01

GİDİŞ :

Önüme çıkan herkese söyledim. Gitmek istemiyorum. Herkese de teklif ettim. Biletim biletindir, yolum da yolun, kısaca “sen git”! Biri ben Almanya’ya gidiyorum dedi, diğeri güldü geçti. Seyahat kısmı bana kaldı kısaca. Kaderimle uzlaşmazsam, bana oynayacağı oyunları biliyorum. Benden daha acımasız olduğunu biliyorum çünkü. Sabaha doğru beş gibi kalkacak olan uçak için iki buçuk gibi havaalanında olmam gerekiyor, ağırdan alıyorum, çantamın fermuarı bozuluyor, her şey ters gidiyor. İşaretler beni delirtiyor. Alelacele çağırdığım taksinin şoförüne de sen git diyorum. Olur mu öyle şey, ne güzel git gez gel diyor. Tamam da istemiyorum. Canım istemiyor, kimselere anlatamıyorum. İsteksizlik korkunç bir şey imiş. Tek istediğim yok olmakken. Bunlar hep ama hep bıkkınlıktan.

Air France’la Paris üzerinden aktarmalı olarak uçacağım. Charles de Gaulle’de saatlerce sürecek bir bekleyişin ardından, yine uzuun saatler boyunca Meksika’ya gidiş sürecek. İlk kısım fena geçmiyor. Fakat havalimanında geçmeyen saatler yaşıyorum.  Saçma sapan şeyler yiyip içiyorum. Mağazaların dergi ve kitap reyonlarını geziyorum. National Geographie’de konu yine mültecilik. Venezuela’dan çıkmış daha iyi bir hayat için Güney’e yani Brezilya’ya doğru yola koyulmuş binlerce mülteci arasından bir aile ile yapılan röportajda yemek için yola çıktıklarını anlatıyor evin reisi. Fakat Brezilya’da da durum pek parlak değil. Hikayeler hangi kıta, hangi ülke, hangi komşular arasında olursa olsun o kadar benzer ki. Brezilya elbette ki bu davetsiz misafirlerden dolayı mutsuz ve isteksiz; biz müsait değiliz dese de, 2017’den beri 58000 Venezuela’lı akın akın gelerek yerleşmişler bile. Hamakta yatıyorlar, bir aile bir nefeslik bir çadırı paylaşıyor, gün boyu kahve satan bir kadın bir öğünlük yemeğini çıkartabiliyor ancak. Mecburi ya da değil, ben veya o, o diyar bu kıta hiç durmadan hareket halindeyiz. Umut daha iyi bir yaşam için. Amerika sınırına yürüyen Meksikalılar, Brezilya yolundaki Venezuelalılar, Türkiye’den Avrupa’ya her şeyi göze alarak deniz yoluyla geçmeye çalışan Suriyeliler, Afganlılar, İranlı ya da Kürt mülteciler. Hepsi benzer kaderleri yaşıyorlar. Herkes daha iyi bir hayatın peşinde, herkes ekmeğinin derdinde. Bunların arasında en güç olanını söyleyeyim, bir aile babasıysan ve yanında namusundan, boğazından sorumlu olduğun bir karın ve çocukların varsa ve onların yanında, onlara rağmen kötü muamele görüyorsan, işte o an insanlığın bittiği ana şahit olmuşsun demektir. Yıllar yıllar evvel Kars Sarıkamış’tan bindiğim otobüsteki Afgan adama karısının ve iki çocuğunun önünde anasının gözü bir muavin tarafından yapılan aşağılamayı hiç unutmadım. Karısının kolunu uzun süre tuttuğunda gıkını çıkartamamıştı zavallı adam. Dünya böyle aşağılık, böyle namussuz adamlarla dolu işte. Bir başka aşağılık adam da beni buluyor seyahatimde. Yanımda oturan Cezayirli olduğunu söyleyen ve hiç durmadan bana bakan, ne yiyip ne içtiğimi kontrol eden bir yağ tulumu. Ayakkabılarını çıkartıyor, okuduğum kitaba göz gezdirip hangi dilde olduğunu soruyor. Meksika’ya kadar beraber uçmak zorundayız ve kaçabileceğim bir başka boş koltuk yok. Hostese kolçağın içindeki televizyon ekranını çıkartamadığımı söylediğimde, üzerine vazifeymiş gibi göğsümü ezerek ekranı çıkartıyor. Sadece sarışın ve yaşça benden büyük hostesin yüzünü hatırlıyorum ana dair. Ben yaparım diye adama doğru müdahale ediyor can havliyle. İki kadın bakışıyoruz. Rezil olduğumu düşünüyorum. Bir de şahidim var artık. Bu adamı normal şartlarda öldürebilirim. Yüzüne yumruk atabilirim, birkaç dişini indirebilirim, dişlerini yutturtabilirim, onu boğabilirim ama sesssiz kalıyorum. Artık hiç konuşmuyorum, dönmüyorum da ondan tarafa doğru. Fakat hiç durmadan beni izliyor. Ekranda sorun yaşadığımda müdahale ediyor. Ekranı kapatıyorum, okuduğum kitabı kapatıyorum, kendimi kapatıyorum. Hiç durmadan of çekiyorum. O kadar sıkılıyorum ki, damarlarım yırtılacak sanıyorum. Kımıldayamıyorum. Bir anda yerimden fırlıyorum, hostes endişeyle bana bakıyor şimdi cıngar çıkacak diye. Arkaya geçiyor ve bir viski söylüyorum. Sek. Gelip aynı koltuğa oturuyor ve viskimi içiyorum. Cezayirli şaşkınlıkla beni izliyor. Sonra yine aniden yerimden fırlıyor ve bir viski daha alıyorum. Onu da Cezayirli’nin yanında içiyorum. Sonra sakinleşiyorum. Biraz. Sarsıldığımı hissediyorum. İki el kollarımdan tutuyor. Az evvelki hostes. Uyan, az kaldı diyor İngilizce. Benim için İngilizce konuşuyor. Sızmışım ve gelmişiz. Ağlamak istiyorum. Ama bir bebek gibi ağlamak için çok yaşlıyım. Yanımda iğrenç bir adamla seyahat ettiğimi hatırlıyorum ve mecburen ayılıyorum. Koltuk değiştirmeyi bile akıl edemediğime yanıyorum. Aşağıya inebilirdim. Uçak iki katlı çünkü. Pilot kabinine bile gidebilirdim. Kahretsin. Dilim tutulmuş, aklım durmuş, irademi kaybetmişim. Sağduyumu en çok. Ama adamı dövmedim. Bu da bir şey, Daha önce yaptığım oldu çünkü.

20181102_184117-01

SONUÇ :

Uçak sakince konuyor. Kemerlerimizi çözdüğümüzde ilk iş hostesi arıyor gözlerim. Artık gülebiliyorum. Duyguları gözlerinden okunan kadınla sessizce selamlaşıp, yanımdaki domuzun yanından uçarcasına ayrılıyorum. Bagajları beklerken görüyorum onu, bana bakıyor umutsuzca. Gözlerinde umutsuzluk olan bir pislikmiş yalnızca. Gözüme o kadar zavallı görünüyor ki. Ben seni normal şartlarda, kendi ülkemde olsam durmaz yumruklardım. İçimden yükselen tek his öfke ve şiddete şiddetle karşılık vermek. Şimdi anlıyorum. Bana ısrarla neden nereli olduğumu sorduğunu. Fransız olsaydım beni taciz edemezdi. Haddini bilmek zorunda hissederdi. Beni az gördü. Yalnız gördü. Diş geçirebileceğini düşündü kendince. 

Meksika akşamları soğuk bu arada ama ben sıcak hissediyorum. Hem viskiden, hem de bir pislik yüzünden. Sıla’yı gayet iyi anlayabiliyorum. Yediremezsin. Bazen. Her şeyi göze alırsın. Hepimiz bir şekilde, bir yerlerde tacize uğruyoruz. Bundan kaçmak için çarşafa girmemize gerek yok. Hayattan kaçamazsın. Ama susmayacağız da. 

Meksika’ya bu duygularla indikten sonra kapalı ve yağdı yağacak havanın etkisiyle iyice kapanıyorum. İnsanlar gözüme kötü görünüyorlar. Eve dönmek istiyorum ama o kadar uzağım ki. Hava o kadar karanlık ki. Odaya gidip duş alıp uyumaya çalışıyorum. Başaramıyorum çünkü jet lag olmuşum. Bir de Cezayirli fobim var artık.

Hiç mi güzel bir şey yaşamadın, mülteci krizi, üçüncü dünya ülkesinden bir vatandaşın tacizi, bunlar biraz ağır olmadı mı diye soracak olursanız, evet yaşadım. Bir tanesi ben Paris havaalanında uçağımı beklerken yan masama gelen bir vejetaryen erkeğin tabağındaki yemeklere olan minnetini gösterişindeki zerafete tanıklık etmemdi. Ellerini birleştirerek şükretti nazikçe. İkincisi havaalanında gezdiğim sergiydi. Üçüncüsüyse bizde henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış Amelie Nothomb’ın son kitabının arka kapağında yazan sözün harikalığıyla çarpılmam oldu: “ La personne qui aime est toujours la plus forte.” Google translate s’il vous plait!

20181102_073417-01

NOSTALGHIA

IMG_0542

NOSTALGHIA :

GİRİŞ : KEMALLARLI AHMET

“Sıla, insanın doğduğu, yetiştiği, kültürüyle yakından bağlantılı olduğu, köklerini salmış olduğu ülkedir.” Andrei Tarkovsky

Melek Ayşe’nin torunu, sert mizaçlı Emine’nin oğlu olan Bulgaristan’ın Razgrad şehrinin Kemallar ilçesinde doğan arkadaşımın babasının adını “Ahmet” koymuşlardı aile meclisi tarafından alınan ortak bir kararla. Yıllar yıllar sonra yakasına yapışan hastalık tatlı tatlı ısırarak her geçen gün biraz daha didik didik ettiği karışmış aklını yavaşça alıp uzaklara götürürken, gök mavisi gözleri bundan böyle bir bebeğin araştırmacı ve şaşkın bakışlarının ev sahibiydiler. Hayatının son on yılında etrafında artık ona iyice yabancılaşmış olan insanlara bakıyordu bağlanmış olduğu makinelerin gölgesinde. Aklı yerli yerindeyken, geçmişinden çekip çıkarttığı kimi çocukluk anıları en büyük mirası olacaktı sevdiklerine bırakacağı. İkinci Dünya Savaşı esnasında bahçelerine gelen atlı Alman askerleri ellerindeki meyvelerden vermişlerdi onlara. Başını okşamıştı bir Alman ağabey. Hiç de fena görünmemişti gözüne. Ufuktaki savaştan, kopacak fırtınadan, heba olacak hayatlardan habersiz meyvelerin karşılığı olarak sahip oldukları tek şeyi, içtenlikli gülücüklerini sunmuşlardı çocuklar. Ahmet koca bir adam olduğunda ne zaman eline kağıt kalem alsa, hala daha şevkle, doğduğu köyü, köyünün çocuklarıyla oyunlar oynadığı bahçeleri, dallarından meyveler kopardıkları ağaçları, dere kenarlarını, koyunları, kuzuları çizerdi kabataslak. O isimsiz koyunlar da, kuzular da bambaşkaydılar gözünde. Köyünün, çocukluğunun nostaljik birer kahramanıydılar. Çizdiği benzer resimlerin içinde, bir kareye hapsolmuş hayvanlar nefes almaya çekinerek baktılar Ahmet’ten yana, yıllar yıllar boyunca. Ahmet büyüdü büyüdü, kocaman adam oldu gözlerinin önünde. Onlarsa ne uzayabildiler ne de kısalabildiler. Ağaçlar hiç dökemediler yapraklarını, mevsim geçişlerini bilmeden durdular dimdik. Sürüler hep aynı yerde otladılar. Dere aktığı yerde dondu kaldı. Sanki mevsim hep kıştı. Ahmet’in nostaljik doğasının herbir parçası, onun sonsuzluğa uçan ruhuyla özgürleşebildiler en nihayet. 1940’ların üzerinden geçen yetmiş küsur yıl sonra sahipsiz kalakaldı o imgeler, kağıtlarda… akıllarda… Ahmet’in Sıla özlemi de yitip gitti beraberinde. Nostalghia’yı izlerken aklımda hep Ahmet Amca vardı, onun gözleriyle bakmaya çalıştım filmin nostaljik sahnelerine. Yaşıyor olsaydı da, bir kerecik izletebilseydik kendisine, keşke, dedim durdum kendi kendime. Eminim onun deresi farklı yönde akardı, o ağaçlar akçaağaçtı, dişbudak değil. Andrei’nin geçmişinde ise, mübadele şartlarında, apar topar terk etmek zorunda kaldıkları evlerinden çıkıp geldikleri tren istasyonunda anacığının bir elinde kendi minik eli, diğerinde ise tüm geçmişini sığdırdığı bir küçük torba taşıdığı o sahnede, bir kez olsun dönüp arkasına bakmayan bakamayan, peron boyunca dimdik ilerleyen ve hayatı boyunca da hiç gülmeyen mağrur bir anne yoktu öte yandan. Andrei ve Ahmet kendi sılalarını yaşadılar. Andrei’nin özlemi iki saat boyunca gözler önüne serilirken, Ahmet’in sıla özlemini yakınındakiler bildiler sadece. Bir teklik attıktan sonraki halini bir daha dünya gözüyle görme şansı bulamayacağım Ahmet Amca’nın. Beraberinde yaşaran gözlerini de göremeyeceğim. En çok gerçek kahramanlar ölüyorlar ses seda etmeden.

IMG_0543

GELİŞME : ŞAİR ANDREI GORCHAKOV

“Şiir tercüme edilemez. Bütün sanat gibi. ” Şair Andrei

“Şiir gerçekliği değiştirmez. Yaratır.” Yönetmen Andrei

“Bir tek yolculuk mümkün yalnızca; kendi iç dünyamıza yaptığımız yolculuk. Gezegenin yüzeyinde gezinerek pek fazla şey öğrenmiyoruz. İnsanın geri dönmek için yola çıktığına da inanmıyorum. İnsan asla başlangıç noktasına geri dönemez, çünkü o arada kendi de değişir. Ve tabii ki kendinizden, olduğunuz kişiden, kendinizle taşıdığınızdan kaçamazsınız. Kabuğunun içindeki kaplumbağa gibi, biz de ruhlarımızın evini taşıyoruz. Dünya üzerindeki ülkeleri gezmek sadece sembolik bir yolculuktur. Nereye giderseniz gidin, hala kendi ruhunuzu arıyorsunuzdur.” Andrei Tarkovsky

Adıyla ve derdini anlatmaya çalıştığı ana teması ile son derece uyumlu bir sahneyle açılıyor film. Tıpkı ismi gibi nostaljik ve siyah beyaz bir açılış bu. Kaldı ki film boyunca ne zaman ki kahramanımız geçmişi ansa, siyah beyaz oluveriyor o kareler. Birkaç dakika sonra ise sislerle kaplı bir yolda ilerleyen arabayı görüyoruz. Hayat Ağacı’nın yanından geçiyor aynı araba. Ortalık sisli puslu. Şair Andrei ve mihmandarı Eugenia’yı taşıyan araba şiir gibi bir manzaranın önünde duruyor. Araçtan inen genç kadın manzaraya duyduğu hayranlığı dile getiriyor, Moskova’ya benzetiyor bulundukları yeri. O, kiliseye doğru ilerlerken, geride kalan adam önündeki ve geride bıraktığı bütün o hasta edecek kadar güzel görüntüleri görmekten duyduğu bıkkınlığı dile getiriyor. Adamın yılgınlığı filmin üzerindeki sis perdesi oluyor iki saat süresince. İster çok güzel manzaraların, bir sürü su birikintisinin, buğulu aynaların, yağan yağmurun şişelere çarptığında çıkardığı ahenkli seslerin, ister rutubetten sıvası dökülmüş duvarların önünden geçerken yaşadığı iç sıkıntısını paylaşıyoruz hep beraber. Derin, ağır bir uykuda ilerliyoruz hem belirsiz hem de umut dolu olmayan bir geleceğe doğru. Şairin İtalya’da bulunma nedeni çektiği sıla özlemi yüzünden ülkesine dönen fakat kölelik Rusya’sındaki şartlara dayanamayarak intihar eden Rus besteci Sosnovski hakkında belge toplamak ve bestecinin hayatını konu alan bir libretto yazmaktır. Şair de tıpkı Sosnovski’ninkine benzer bir yazgının tesirinde, kendini bulunduğu ortamda dışlanmış hissetmekte, çevresindeki insanlara yabancılaşmakta, sıla özlemi çekmekte, karısını, çocuklarını, köyünü ve gözünün önüne gelen bütün o pastoral anları burnunun direği sızlayarak hatırlamaktadır. Ondandır kederli bakan gözleri, hüzünlü silüeti, ser verip sır vermeyişi ve tutumlu kullandığı kelimeleri. Derin depresyondaki şairin hallerini çok zarif bir şekilde canlandırır aktör Oleg Yankovskiy.

IMG_0544

IMG_0545

Eugenia kiliseye girdiğinde çocuk sahibi olmak için gerçekleştirilen ritüel, serçelerin uçurulduğu sahne, tüm bunlar çelişkiler yumağına dönüşmüş Eugenia’nın asıl sorununa parmak basmaktadır. İçeride ona laf atan hademenin, kadınlarla ilgili en saf ve ilkel düşüncesini dile getirdikten sonra basit bir adam olduğu mazeretinin ardına saklandığını görürüz. Anne olmanın ya da olamamanın çok daha elem verici bir hadise olduğundan dem vurmaktadır kendince. Kadınlık annelikten geçer ve kilisede bulunan kadınların sayısının erkek nüfusundan fazla olmasının nedeni, daha dindar olmalarının altında yatan başlıca neden de budur ona göre ya da Tarkovski’ye göre. Eugenia’nın karşı cinsle yaşamış olduğu hayal kırıklıkları ve sonuçsuz ilişkilerine bir göndermedir bu anlar bana göre. Yönetmen bekar ve arayış içindeki bir kadının karşısına çok güçlü bir duyguyu çıkartır. “Annelik içgüdüsünü”. Öte yandan Andrei hakikatin peşindeki bir izsürücüdür. Onun karşısında, Eugenia’nın hayata karşı tavrında çok belirsizlikler vardır. Dolaysız yollardan ne istediğini ifade edemez. Bu ikircikli hal aralarındaki çekimi sonu gelmez bir çıkmaza sürükler.  Yönetmenin kadınlar hakkındaki düşünceleri bilinmektedir. Verdiği demeçler aracılığıyla da bunu hiç çekinmeden, açıkça yansıtır zaten. Kadınları sınırlı bir biçimde resmetmiştir filmlerinde. Derin düşüncenin sahibi hep erkek olmuştur. Kadının anlamı, kadının aşkının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü burada yatar. Tek başına bir kadın anormaldir ona göre. Bir kadın hayatta kendini tam anlamıyla gerçekleştirebilmek için egosunu, sevdiğinin egosunda eritmeye hazır olmalıdır. Bu ise benim ve hemcinslerim açından kabul ve tahammül edilemezdir. Kadınlardaki kadına saygı duyan yönetmen bir başka düşüncesini de film vasıtasıyla yansıtır izleyicisine. Bir basın toplantısında söylediklerini aktarıyorum burada: “Nostalghia insanların birbirlerini gerçekten tanımaksızın birarada yaşamalarının imkansızlığı hakkında, insanların birbirlerini tanıma zorunluluğundan doğan sorunlarla ilgili bir film. Tanıdıklar, ahbaplar edinmek kolaydır, ama bir başka insanı derinden tanımak çok daha zordur. Sonra bir de filmin yüzeyde o kadar belirgin olmayan, kültür ithalatının ya da ihracatının, başka bir halkın kültürünü benimsemesinin imkansızlığıyla ilgili bir yönü var. Biz Ruslar Dante’yi ya da Petrarka’yı bildiğimizi iddia edebiliriz, tıpkı siz İtalyanların Puşkin’i bildiğinizi iddia edebileceğiniz gibi, ama aslında böyle şeyler imkansızdır, böyle bir şeyin olabilmesi için, hepimizin aynı milliyetten olmamız gerekir. Kültürün yeniden üretimi ve dağıtımı, özü açısından zararlıdır ve yalnızca yüzeysel bir izlenimi yayar. Bir insana başka bir insanın kültürünü öğretmek imkansızdır.” 

IMG_0540

IMG_0541

SONUÇ :

“Rusça’da “nostalghia bir hastalıktır, hayatı tehdit eden bir hastalık.” Andrei Tarkovsky

Milano’da çalışmakta olduğu evi ateşe veren hizmetçiden bahseder Eugenia Andrei’ye. Adam güneydeki evini ve ailesini o kadar özlemiştir ki geri dönmesini engelleyen şeyi yani evi yakıp kül eder. Otele yerleşirlerken, otel sahibi, şairin üzgün görünmesini aşık olmasına bağlamıştı. Halbuki iki gündür karısıyla konuşmayan şairin hüznünün nedeni özlem duygusunun gittikçe sıla hasretine dönüşüp, şairi derin bir depresyona sokması idi. Odasına yerleştiğinde dışarıda yağan yağmuru hissetmek için pencereyi açar, yatağın bir köşesine üstüyle başıyla oturup, çok büyük bir zahmetmişçesine önce paltosunu ve ayakkabılarını çıkartır. Bu haliyle hayatının son günlerini geçirmekte olan çok çok hasta bir adama benzemektedir uzaktan. Daha sonra da olduğu gibi uzanır yatağına. Bir yastık ya da yorgan aramadan. Bir hayal olan ve şimdi ondan çok uzaklarda olan köpeği banyodan çıkagelir ve kıvrılır ayak ucuna. Başını okşar hayvanın, sanki oradaymışçasına. Sobra da uyuyakalır ve bu su sefer de rüyasında karısını hamile görür. Tüm bu anlar gerçeklik, hayal, uyku ile uyanıklık arası, uyku esnasında yaşananlar Andrei’nin yaşadığı bütün açmazları sergiler sessizce. Filmin en güçlü ve unutulmaz sahneleri idi bu dakikalar bana göre.

IMG_0546

İçmediği halde sigara isteyen, elinde yanan mumlarla havuza giren ve insanların onun kendisini boğmasından korkup dışarı attığı Domenico bir deli olmasına rağmen gerçeğe çok daha yakın duruyor ve bir çeşit alter egosu oluyor Andrei’nin. Yıllar önce aile fertlerini eve hapsetmiş ve yedi yıl boyunca orada tutmuş. Amacı ailesini tehlikelerden kurtarmakmış ve ona göre her canlı kurtarılmayı hak etmekte imiş bu dünyada. Andrei ise delileri anlamadığımızı düşünüyor, kendi yalnızlığını onların yalnızlığına benzetiyor. Onunla öğle yemeği yemek istiyor. Eugenia bunun imkansız olduğunu çünkü saatin sabahın yedisi olduğunu söylüyor. Andrei Moskova saatinde yaşıyor adeta ya da zaman mefhumunu yitirmiş dolaşıyor ortalıkta, Eugenia nereden bilebilir bu hali! Andrei hep aynı şeyi düşünüyor, sıla özlemiyle yanıp tutuşuyor ve bu hal onda hastalık yapıyor. Tarkovsky Andrei ve Domenico üzerinden derin düşünmenin yollarını açıyor bize. Onun kahramanları hep erkek bu arada! Kendisinin derin düşünceler insanı olduğunu hissediyoruz. Ve de kimsenin kimseyi kurtaramayacağını hissettiriyor inceden. Ne Domenico ailesini kurtarabilmiş ne de filmin sonunda da görüldüğü üzere Andrei Domenico’yu kurtarabiliyor. Tıpkı Andrei’nin kendini de kurtaramadığı gibi. En büyük kurtuluşu ölümü oluyor. Bunu da kendini kurban etmek suretiyle yapıyor nihayet. Domenico ailesini yani karısını, çocuklarını, kendi etinden ve kanından olan insanları dış dünyadan korumak adına yıllar boyunca güneşi göstermeden yaşatmış dört duvar arasında. Bir trajedi yaşatmış onlara kendilerini kurtarmak adına, Domenico’nun cesareti ve insanları kurtarmak konusundaki kararlılığı kendini ateşe vermek suretiyle sona ererken, kurtarılma sırası ona geldiğinde kimse kılını kımıldatmıyor bile. Boş yere duyarlılık bekliyoruz çevresinden. Domenico’nun küçük kıyametinin yaklaşmakta olduğunun habercisi bir köpeğin uluması oluyor sadece.

Yönetmen Andrei Tarkovsky ya da Andrey Tarkovski ya da… her nasıl en doğru yazılıyorsa Latin harflerle, bu filminde nostaljinin Rus biçimini anlatıyor bizlere. Rusların, girdikleri yeni çevreye öyle kolay kolay ayak uydurup uyum sağlayamadıklarını, kötü göçmenler olarak nam salmış olmalarından gayri söz konusu ebedi bir kalış olmasa dahi ülkeyle, coğrafyayla, köksüzlüğüyle ne kadar yaban kalabildiklerini görüyoruz Andrei’nin kişiliğnde. Nefes alamıyor adeta yurtsuz topraksız. Yönetmense baş karakterininkine benzer bir kader yaşayacağını ve sürgünde hastalanıp öleceğini düşünmeden ya da tam tersi bilinçaltında bunun bir şekilde kendi başına geleceğini bilerek çekmiştir bu filmi belki de, kim bilir! Filmin buğusu kalmış şair oğlu şair’in hayatında. İnsana en büyük hıyaneti kendi insanı yapıyor. Ya da diğerlerinin yaptığı daha az koyuyor. Biz bizi ve bizden olanı sevmiyoruz galiba en çok. Öldükten sonra da pek çok seviyoruz ve ödüller veriyoruz ya da adına ödül törenleri düzenliyor, bir sokağa, bir stadyuma ismini veriyoruz. Irkımız, milletimiz ne olursa olsun fak etmiyor sanırım bu ayrıcalıklı durum.

IMG_0536

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑