ANADOLU VOL 4:SİVAS-ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM

MADIMAK:

”Bin cefalar etsen almam üstüme.. Kula gölge ise Allah’a ayan.. Bu şirin canıma nasıl kıymışlar.. Sensiz dünya malı neylerim dostum..”

20140304_092824

Bir saatlik yola koyulmazdan önce merkeze iniyorum eski Madımak Oteli’ni görmek için. İl Özel İdaresi’ne bağlı “Bilim ve Kültür Vakfı” ibaresi var kapısında. Sevimsiz bir bina olmuş. Önce içeri giriyorum. Ölenlerin pardon öldürülenlerin isimlerini yazdıkları anma bölümü oluşturulmuş, karşı tarafta çocuklara yönelik çalışmalar ve kütüphane var. Seçilmiş olarak gelen insanların içi insan dolu bir binayı kundaklamazdan önce “Allahuekber” nidalarıyla halkı kışkırtıp, galeyana getirmesinin püf noktalarını anlatan bir biyografi mesela(Hiç insan insanı yakar mı? Nerede görülmüş, duyulmuş şey?). Tarih tekerrürden ibaret olduğundan, günümüzde de benzer örneklerine rastlanmaktadır: evde güç bela tutulan yüzde elli gibi-yalnız yüzde elli sağduyulu davranıp evde durmayı başardı ama onların da yerini polisler aldı-. İçerideki memurun gözlerinde de benzer pırıltılar var bana karşı. Hanfendi diye seslenirken, çakmak çakmak olmuş gözlerinden hiç pozitif enerji alamıyorum. Ama olsun ben de onu sabırla sınıyorum. “Neden üst kat kapalı, neden gezdirmiyorsunuz, neden daha daha üst katlar açık değil, kolonlarda sorun varmış, yukarıda duman kokusu varmış hala, ölülerin üzerine inşa edilen sevimsiz il özel idare binasından ancak çıka çıka bir kat mı çıktı, neden ahşap yapmadınız, böylelikle kolay alev almaz mı?” gibi.  Adamı sinir etmeyi başarıp, dışarıdan fotoğraflarını çekmek için köşeye gidiyorum ama o da ne? Tam çaprazındaki lokantadan Kayseri mantıları yiye yiye semirmiş, yüze iki yüz tepsi çapındaki kalçalarıyla üzerime üzerime gelen bir kadın var. O bedene ve o kiloya göre inanılmaz derecede de çevik. Pardesüsü el verdiğince bacaklarını açıp bana doğru koşar adım geliyor. Böyle zamanlarda hiç beklenmeyen bir ataklık da benim üzerime gelir ve converse’lerime kuvvet aksi istikamet yürüyorum hızla. Bir süre daha beni takip ediyor. Gözdağı verdi aklınca zarif bedeniyle. Asla unutmayacağım bir hışımla dükkandan fırlayıp, kalçalarıyla rüzgarı eze eze bana doğru yürüyüşünü. Sivas merkeze dair böyle de bir anım vardır.

20140305_091227

ŞARKIŞLA:

20140305_133318

Divriği kadar uzak değil, Ulaş kadar da yakın değil. Bir saatlik bir yolu var. Çok değişik bir mozaiğe sahip. Aşık Veysel’in köyü, Sivrialan burada. Bugün iki alternatiften birini seçmeliydim. Ya Yıldızeli’ne gidip Banaz’a yani Pir Sultan Abdal’ın asıldığı köye geçecektim yahut Şarkışla’ya gelecektim. Kendimi burada buluverdim. İlçe şimdiye kadar gezmiş olduğum ilçeler arasında en büyük ve en gelişmiş olanı. Düz ayak her yer. Divriği’nin in çık bitmez yokuşları burada yok. Dükkanlar, mağazalar gırla. Şehre inmeden burada rahat rahat yaşayabilir, her ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.   İnsanların birbirlerinin hayatına girmeleri tesadüf değil. Tesadüf diye bir şey yok hayatta. Şarkışla’yı seçmemi sürekli telefonlaştığım ve burada bana her şekilde yol gösteren yol arkadaşlarımdan biri tavsiye etmişti. Kıza güvenmiş olmalıyım. Bundan sonra burada tesadüfen girdiğim bir kamu kuruluşunun içinde yaşayacaklarımı da ben tasarlamadım hiç bir şekilde.

Küresel ısınma ile ilgili bir programdı sanırım Sibirya’daki bir kadın sevinçle ısının eksi elliden eksi kırka yükseldiğini söylüyordu. Sivas’daki durumlarda pek farklı değil. Kışın ortasında bahar havasını yaşamaya devam ediyoruz. Zamanında sabah sabah sokak kapılarını açtıklarında karşılarına çıkan gece boyunca yağa yağa kapı boyunca oluşmuş kar yığınından kürekle kendilerine yol açan Sivas’lılar, komşularıyla dahi sosyal bağlarını yitirmekte dolayısıyla özellikle ellili ve altmışlı yıllarda insanlar münzevi bir hayat yaşamaktan toprağında etkisiyle birer şaire, ozana dönüşmüşlerdir. Tüm safiyetleriyle, dünya hakkındaki en önemli bilgiyi edinmede hiçbir telaş sergilemeden, kendi kendine soran, çıkışın kendi içlerinde bir yerlerde olduğunu pratikte kavrayan insanlar kendi iç dünyalarına kapanmaya başlamışlardır.  Bir nevi çilehane ortamı yaratan kara teslim ruhlarıyla, dünyanın en zor hallerinin içinden sessizce düşünerek ve en dolaysız yollardan geçmişler, en öz kelimeler kullanarak dörtlüklerle yalan dünyaya selam gönderip, İlahi Adalet’in tekerrürüne ve düzenin bozukluğuna gene sessiz bir isyankarlıkla kelimeleriyle karşı durup, alınyazılarına teslim olarak ama yaradana da göndermelerde bulunarak sonsuzluğun içinde varoluşlarının nedenine bir anlam katabilmişlerdir. O yüzden buranın her köyü size yeni ufuklar açmaya haizdir. İçinde yetiştikleri ortam, köylünün özellikle toprakla imtihanı ve bu sabır isteyen, iman gücü isteyen zorlu ve asi ve hava durumuna göre inatlaşan direnen, küsen, gücenen, boynunu büken, susuz kaldı mıydı dillenmediğinden ürün veremeden kuruyan dilsiz toprağın kendi iç sesini zamanla işitmeyi öğrenen köylüde baş gösteren filozof çağrışımlar size, şehir hayatı içerisinde hırslarına teslim olmuş insanlardan çok daha fazla hayata ve varoluşa dair bilgi verecektir. Bazısı çok içli konuşur, hiç onlara denk geldiniz mi bilmem ama ben onlardan Sivas’ta çok gördüm. Dünyanın düzenini içli içli anlatan bir adamın içtenliği ve sadeliği çok yaralayıcı olabiliyor.

ORTAKÖY:

Dört buçuk, beş gibi varlığınız yüzünden bir eve kendinizi misafir olarak ağırlattığınızı düşünün. İşi yüzsüzlüğe vuruyorum ben de. Habire bir eve sürpriz bir şekilde davet ediliyorum. Ne yapabilirim başka? Bu sefer yanımda bir adet çikolata var ama, yaş ortalaması bir hayli yüksek ve aile bireylerinin şekeri var ve evde hiç çocuk yok. Üstelik o çikolatayı da ben almamıştım. Bir yanlışa bir doğru gerekir bazen. Ben buradaki yanlışım ve de sürpriz yumurta. Kısmete hizmet gerekti ya, kadere de hizmet gerekmiş, çok geç anladım. Kaderin ayağına gitmek gerekmiş.

Hiçbir arabayla karşılaşmadan varıyoruz köye. Yol yaklaşık yirmi dakika sürüyor ve geçmekte olduğumuz dağların ve ovaların manzarası olağanüstü. Büyülenmiş gibi bakıyorum, içimden fotoğraf çekmek gelmiyor. Sadece gidiyorum. sadece götürülüyorum. Denize bakmak insanın yorgunluğunu alır derler. Tam tersi dağların uyuşturan bir tarafı var. Sessiz ama güçlüdür onlar. Sıradağlar birliğin adı, tek başına süzülenler ise ayrı bir güç, ve ihtişamın timsali. Sanki tüm dünyaya meydan okur gibiler bir başlarına. Bir meydan okuma var bu vakur hallerin ardında gizli olan. Tamam. Kabul. Ben de rotamı dağlardan yana çizerim bundan sonra. Siz olursunuz benim rehberim. Siz koyarsınız sınırları. Siz verirsiniz talimatları. Elim kulağımda bekliyorum gelecek olan fısıltılarınızı. Ona göre çizeceğim artık rotalarımı.(İç sesim Himalayalar dedi-rabbim Cleveland da demişti birilerine-biraz çok bilmiş değil mi benim iç sesim? Ona kalsam ara ara kendini peygamber ilan et filan da diyor, benim iç sesim az biraz kaçık olmasın sakın?)

Sivas’lı bir gelin vardı Fas’ta tanıştığım. Kız bisküvileri zorla yiyeyim diye ağzıma ağzıma uzatıyordu. Salaklaşıp ne verirse yemiştim yol boyunca. Burada da adetten sanırım, insanlar zorla yemek yedirmeye çalışıyorlar size. Bir sabah kendisine bir karı(zarar olmayan) olmayan poşet içindeki simidi “Al!” diye ağzıma doğru uzatan bir adama bakakalmıştım, nerelisin dediğimde Sivas’lıyım demişti. Yemeyeni dövüyor olabilirler korkusuyla tok bile olsam açı oynamayı ben burada öğrendim. Misafir olarak götürüldüğüm evde de iki erkek var, biz de iki hanımız. Hanımlardan biri seksen yaşlarında olunca, hizmet akdi gereği benim devreye girmem gerekirken hiç oralı olmuyorum. Bunlar iki erkek bir güzel sofrayı kurdukları gibi, masayı toplayıp, çay servisi de yapıyorlar. Bir tanesini kendi kendine konuşurken yakalıyorum: “Biz iş yapıyoruz!” diyor. Şaşkınlıkla. Adamlar böylesine alışık değil, kimse alışık değil, ben de kendime alışmakta kimi zaman güçlük çekiyorum ama Ankara’da da davet edildiğim her masada baş köşede oturup kalkmak bilmeden insanları lafa tutuyorum. Bir süre sonra masalar toplanıyor, çaylar-kahveler geliyor, ben bıraktıkları yerde kalıyorum, inanamıyorlar. Kötü niyetli değilim, bu konularda bezginim sadece. Bir de iki tabak taşıyınca iş bitmiyor ki. Bir dahaki sefere ufak tefek yardımlarda bulunuyor görünüp, vaziyeti idare etmeye çalışayım bari göz boyamak adına.

Şirin birer parkı olan köyler bunlar. ”Murat Gündüz 2 Temmuz Canlar Anıt Parkı”na adını veren Murat Gündüz  buralıymış ve o da yanarak  ve boğularak hayatını kaybetmiş. Amaç kin gütmek değil, unutmamakmış (unutmamak kelimesinin altında o kadar çok anlam gizli ki).

Arabasıyla meyve sebze satan satıcılar dolaşıyor etrafta. Hırsızlık diye bir şey yok. İnsanlar çok çetin geçen kışlarda evlerinin ikinci katından giriş yapıyorlarmış, kar kapılarını örttüğünden. Dolayısıyla hem üst kata, hem alt kata kuruluyor sobalar. Kömür sobasının verdiği ısı bir başka oluyor. Herkesin yüzü ala dönüyor. Evin odalarının kapılarını açtığınızda her yere eşit miktarda dağılıyor ısı ve yetiyor da. Buranın insanı konformist. Tipik bir köy evinde değilim. Bir soba, iki sedir, yer sofrası filan yok. Masada yedik yemeklerimizi, yerde oturmadık. Her yer halıyla kaplıydı ve en önemlisi temizdi.  Uzaktan gördüğüm ama hiç içine girmediğim mutfakta da her şey vardı. Buradan iki köy ötesi Aşık Veysel’in köyü imiş. Bu sefer uğrayamıyorum. Sivas öyle kolaylıkla gezip bitirebileceğiniz bir il değil. Her yerden bir cevher çıkıyor, insanlar başlı başına bir cevher. Altın madeni fakir için neyse, Sivas benim için o şu saatten sonra. “Kıymetlim”.

SEMAH:

Davete icabet etmek gerek. Ben de öyle yapıyorum. Evvel erken geliyorum Cemevi’ne. Bir hayli uzun sürüyor imiş. İki saat devam ediyor. Öncesinde baklava, meyve yahut yiyecek başka şeyler dağıtıyorlar. Çocuklar sevine sevine yiyorlar bir köşede. Başörtüm olmadığından bir tane takdim ediyorlar. Koca bir salonun ortasındayım. Hemen sol tarafa geçiyorum. Hemen bir görevli geliyor. “İlk defa mı?” diyor. “Evet.” diyorum. O zaman bayanlar diğer taraf diyor. Gelip gelip de adamların ortasına oturmam bana mahsus bir şey. Hemen karşı yakaya geçiyorum. Dualar türkçe, ibadet türkçe. Herkes konuştuğu ve anladığı ve kendine ders çıkarabildiği bir dilde kendini daha kolay teslim edebilir. Belki. Belki de değil. Belki hiç bilmediğin ve anlamadığın sözlerde teslim olursun, belki orada bulursun Tanrı’yı, Tanrı’nı! Belki. Kim bilir?

“Ali çoktur, şah-ı merdan bulunmaz.” Saz eşliğinde türküler söyleniyor. Aynı ortamda birbirine küs olan var mı diye soruluyor. Dargınların dargın dargın bulunmaması gerekiyormuş ve ihtiyar meclisi devreye giriyormuş bu noktada. dargın olan olmadığından konuşmalara geçiliyor. Yaklaşan Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle ihtiyar meclisindeki mevzu da kadınlarımız oluyor. Kızların okutulmasının öneminden dem vuruluyor. Kadına şiddet gündeme getiriliyor. Sonra ilden ile ve hatta köyden köye farklılıklar gösteren tören başlıyor. Dönüyorlar dönüyorlar, teatral bir havada Kerbela’da yaşananlar aktarılıyor. Gençler yapıyor semah’ı. Tokat’ın bir köyünde yaşı büyükçe kadınlar dönüyordu. Neye göre seçildiğini sorduğumda, “Günahsızlar.” demişlerdi. “Peki ama nereden bilecekler, günahsız insan mı var?” diye sorduğumda da “Bilinir böyle şeyler köylerde, semah için meydana çıkacak olan kadının kendine güvenmesi gerekir, yani eline beline diline hakim olmuş olan o posta(bu kelimeyi kullanmıştı), tarikata girebilir.” demişti. Hiç unutmadım.

Defalarca oturuyoruz, kalkıyoruz, dualar ediliyor. Namazın uzun saatlere yayılmış hali gibi. Dizlerini kıramayan yaşlı, hasta ve kilolu teyzeler arkada oturuyorlar, bizim gibi bağdaş kurup yere oturma zorunluluğu da yok. Her gelen üç defa yere kapanıp, ellerini öpüyor. Allah için, Hz. Muhammed için, Hz. Ali için. Hz. Ali’nin resimdeki kadar yakışıklı bir Arap olup olmadığını soruyorum. “Evet”. diyorlar gururla. “Evet”. diyorum ben de.

20140306_203845

20140306_203809

Allahım, gönlümde olanı, hakkımda hayırlı eyle.. Hakkımda hayırlı olana da gönlümü razı eyle.”  Hz. Ali, İmam Ali

İstersin istersin olmaz, sonra hayırlısı olmuş belki de, iyi ki olmamış dersin, sonra bir durup düşünüp neden olmadıydı ki acaba dersin, dersin de dersin. Çevrenden ders çıkarmaya çalışırsın. Hele ki kendinden yaşça büyüklere sorduysan nedenini sana koro halinde söyleyiverirler: “Hayır’lısı ol’sun/ol’muş!” Tatmin olmadın değil mi? Haydi az biraz daha eşele güzide bahtını, diren ona, üzerine git, sağından geç, olmadı solundan, her şeyinle çık karşısına. Gene mi olmadı? Hım. O nokta kritiktir işte; ya isyan ederrsin ve talihine küsersin yahut kabullenir geçersin. İlki bir diklenme ve açıkça meydan okuma halidir. İkincisi ise teslimiyet. Ben artık yavaş yavaş ikincisinden tarafa geçiyorum. Ama azar azar uyumlayabiliyorum kendimi. Onunum yavaş yavaş, kabullendim azar azar, teslim oldum biraz biraz. Tek kalbinle olmaz. Tek organ yetmez teslimiyet için. Ruhunun bütün ağırlığıyla teslim ol bakalım. Nasıl da değişecek dünyan? Ne kadardı, 21 gram mı? Kilolarca ağırlığın ezilmekte tam da şu anda 21 gram’ın altında. Tam kurtuluş, tam teslimiyet ondan ayrıldıktan sonra.

Ben semah esnasında bunları düşündüm.

En çok zaman geçirdiğim şehir oldu Sivas ve yetmedi günler ve saatler. Tekrar geleceğim. Sivas bu durumdan hoşnut mu hiç bilemem. Bunu okuduktan sonra sıkıyönetim ilan ederler mi onu da bilemem. Bilmek de istemem.  Zaten şehre giriş çıkışlarda plakanız kaydediliyor. Bense hiç işgal yaşamamış bir şehri işgal ettim günlerce, sorguya çektim halkını, ne inançları kaldı didiklenmedik, ne ibadetleri. Sabırlıydı ve özgüvenli. Soğukkanlılığını hiç yitirmedi ben bahar havasında gelmiş olsam da. Hiçbir tarafa savurmadı beni ve ikiletmedi de sonu gelmez isteklerim karşısında beni. Ben isterim dedim, o verdi. Tevazu sahibi, misafirperver Sivas halkına teşekkür ederim. Bu sefer olmadı, Yıldızeli’ne gidemedim, Pir Sultan’ın köyü Banaz’a ve Aşık Veysel’in köyüne bir başka sefere.. Bak geleceğim diyorum gene ve çok ısrarcıyım bu konuda, bilmiş ol.

ANADOLU VOL 3: SİVAS-İKİNCİ BÖLÜM

ULAŞ:

Görmek istediğim çok ilçe ve fakat az günüm var. Bense Mihrali Bey Konağının olduğu Ulaş ilçesini şehirdeki ikinci günümün programına alıyorum. Divriği kadar uzak değil Ulaş. Yaklaşık yarım saatte merkezden ulaşılıyor. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarını ziyaret ediyorum bu şirin, küçük ve az gelişmiş ilçenin. Burası Divriği kadar turistik değil, bense burada geçirdiğim kısa zaman zarfında ilçenin tek turisti bile olabilirim, hele ki bu kadar mevsimsiz gelmişken. Amacım Mihrali Bey hakkında bilgi ve belge toplamak. Ziyaret ettiğim devlet kurumlarından birinde uzun konçlu çoraplarını giymekte olan memuru gafil avlıyorum. Sanıyorum abdest alacaktı. O ise uyumakta olduğunu söylüyor. Yaşlı ve mahmur görünüyor gözüme. Yapmakta olduklarından hangisinin doğru olduğunu çıkartamıyorum ama kendisini feci halde telaşa düşürüyorum. Zira fazla zamanım yok ve kaynak gerek diye diretiyorum. Adamcağız olanca iyi niyetiyle beni arşive sokuyor ama sonuç nafile. Aklımdan çıkartamıyorum çorapları pardon telaşları.

ACIYURT KÖYÜ:

20140305_165936

Belediyeden almış olduğum kaynak kitapla biniyorum taksiye. Yaklaşık yirmi beş kilometrelik yol boyunca sağdan soldan konuşuyoruz şoför beyle. Önümüzdeki yaklaşmakta olan yerel seçimlerden, imkansızlıklardan, uygunsuz şartlardan, gelişmişlikten, gelişmemişlikten, ödeneksizlikten.. Çocukları şimdi küçük olmakla birlikte ileride ne yapacağını düşünüyor kara kara. İlçeden şehre geçmek öyle kolay değil diyor. Şoförümle ortak yanım ikimizin de pesimist olması. Aynı anda aynı şeyleri aynı olumsuz pencereden bakarak görüyoruz. Az sonra köye vardığımızda ise ikimizin birden yüzü düşüyor. Sabah yağan yağmur hiç asfalt yüzü görmemiş yolların canına okumuş. Altımızda serili çamurdan yün bir çarşaf var sanki ve şoför bana dışarı çıkmamamı salık veriyor. Zira ayağımdaki converse’lerle çamurun içinde yutulabilirim ve bu tek bir Allah’ın kulunu görmediğimiz köyde, kimse yardımıma gelemeyebilir. Amacımız muhtarın evini sormak ve nihayetinde bulmak. En nihayet bir kafanın kendisi kadar kısmının ancak görülebildiği bir pencereden sesimizi duyan hayırsever ve kulağı güçlü bir kadın muhtarın evini tarif ediyor. Ama muhtarın şehre gittiğini öğreniyoruz. Her şey o kadar dramatik ve bizler moralman o kadar çöküyoruz ki.. Evet aynı anda çöküyoruz. Şu andan itibaren ikimizin ortak tutkusu oldu Mihrali Bey Konağına ulaşmak. Saplantılı tutkuma ortak ediyorum kendisini de. O da kaptırıyor kendini, mutlaka birilerini bulmalıyız diyor. Bir nevi ülküdaşız artık. Hani ben neyse de, yol arkadaşımın bu uğurda bunca ihtirasının nereden geldiğini sonradan anlıyorum. O hiç gelmemiş buraya. Bilmediği için de suçluluk duygusuyla karışık bir merak içinde. O yol bilse götürecek ama nereden çıkılacağını bilmiyor ve telefonlar burada çekmiyor ve benim şarjım azalıyor. Bir anda köyün gençlerinden bir delikanlı çıkıyor karşımıza. Gene ne kadar seviniyoruz anlatamam. Delikanlı istemese de zorla ön koltuğa çağırıyoruz onu. Bizi bekçinin evine götürmek üzere biniyor çaresizce. Arkada oturan ben merak içinde soruyorum hayatından memnun olup olmadığını. Bana şaşırtıcı bir doğallıkla cevap veriyor: “Mutluymuş”. İki pesimist bu optimist cevap karşısında tatmin olmasak da, sesimizi çıkarmıyoruz. Yolda içinde iki erkek kafasının olduğu bir arabayla karşılaşınca; “Bu bekçi.” diyor oğlan. Kendilerini takip etmemiz gerektiğini, bu şekilde Mihrali Bey Konak’ına çıkabileceğimizi söylüyor ve koşa koşa ayrılıyor yanımızdan.

20140304_114102

20140304_121709

image

image

20140304_121331

Takip başlıyor. Gene baş konumuz iptidai şartlar. Ama benim aklımda başka bir şey daha var: “Hiçlik”. Bu duyguyu hissettiğim anlardan birindeyim bozkırın orta yerinde. Yollar bozuk ve virajlı, aşağısı ise uçurumdan ibaret. Ama manzara gene de nefes kesici ve karşınıza çıkan ne bir araç, ne bir insan, ne bir hayvan var. Bir başınayız burada. Şoförün sözleri ninni sanki, manzara ise avutucu. Kafamdaki her ne idiyseler tüm o kötü düşünceleri silmeye yetiyorlar. Ne idi onlar hatırlayamaz oldum. Sus geliyor insanın diline, bir ağırlık var omuzlarımda kendimi kabuğuma çekilmeye şartlandıran. Aynı anda yolların üzerindeki mıcırlar yüzünden kayıyor araba. Aşağısı yokluk, çünkü uçurum. Ölsek kötü olabilir ama tatlı tatlı ölebilirim çünkü hissizleştim. Hep gitmek gitmek istemiştim. Al sana tam gidiş diyorum içimden. Şoföre üzülüyorum, iki çocuğu vardı, hep benim yüzümden, al işte aniden o kötü düşünceler doluşuyor kafama. Şu ettiğime bak diyorum kendi kendime, tutturdum mızmız veletler gibi, bir atlının uğruna karda kışta düştüm yollara, bir de insanların hayatlarını tehlikeye atmış oldum bilir bilmez. Birden “İşte geldik!” diyor benim kadim yol arkadaşım. Görüyorum ben de. Bayram havası esiyor arabanın içinde. Biz böyleyiz işte. Bir anda en kötü düşüncelerden en mutlu anlara sarılıyoruz birbirimizden destek alarak. Bir saniye önce kurduğum mehkemem ve yargılama sürecim geçti bile. Artık onu da hatırlamıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Arabadan inip bekçi Güven ve akrabasının ellerini sıkıyorum. Fotoğraflar çekip, sorular soruyorum onlara. Bozkırın orta yerinde sapsarı bir vahanın orta yerindeyim sanki. Tek ses kendi iç sesin olabilir burada kolaylıkla. Etrafta terkedilmiş binalar var. Burada ölenler burada gömülmüş. Güven onun üçüncü kuşak akrabası. Beraber mezarlığa doğru ilerliyoruz. Mihrali Bey Yemen’de savaşta öldüğünden, ilk eşi Bahar, ondan olma oğlu Rüştü Bey, ismi pek fazla bilinmeyen ikinci eşi, çocukların mezarları ve mezar olduğu anlaşılamayan mezarlar da var etraflarında. Hepi topu on beş-yirmi tane ha var ha yok mezar sayısı. Şoförümüz dua ediyor. Bense bakıyorum aval aval. Mezarlar önümde, birkaç iyi adam çevremde, ıssızlık her yerde..

image

image

image

Her tür ziyaretimiz bittiğinde Güven’in akrabasının evine yemeğe davet ediliyoruz. O kadar tuvaletim var ki ve çıktığımız yüksek rakımdaki esinti ve soğuktan ellerim o kadar uyuşmuş ki, minnettarlıkla kabul ediyorum bu alicenap daveti. Dikkatle yürüyorum çamura fazla gömülmeden. Ben daha ayakkabılarımı çıkaramadan iki tane sarı velet fırlıyorlar kapıdan. Ayakları çıplak, iki yaşlarındalar. Bizi görünce seviniyorlar ama gel gör ki yanımda ne çukulata var, ne şeker, ne de sakız. Şu an canım o kadar sıkkın ki anlatamam. Çocukları sevindiremiyorum. Başım eğik içeri salona geçiyoruz ısınmak için. Kapının hemen yanında bir nine var. Bana gülümsüyor. Bir takım sözler çıkıyor ağzından mırıltıyla. Dilsiz olduğunu söylüyorlar. Elini öpeyim diyorum, iki kolu birden kesilmiş kangrenden. Tanrım çok da sevimli oturduğu yerde ama ben kendisiyle ne yapacağımı bilemez haldeyim. Kaan ve Efe ile uzaktan kesişiyoruz. Bana cilveli gülücükler atıyorlar. Doktor yüzü görmeden doğup büyümüşler kendi çaplarında. Uslular da. Sadece eve gelen yabancılarla ne yapacaklarını bilemez bir hal onlarınkisi derken babalarının ağzından plazma televizyonlarının hikayesini dinliyorum. Bu ikincisiymiş, diğerini oyuncağı fırlatıp, kırmışlar. Yaramazlıklarının boyutu hakkında ufak çapta bir fikir sahibi olmama yetiyor anlatılanlar. İkisinin de ayakları çıplak. Yumuk, küçük ayakları var. Ama o ayakların çıplak olmasının da bir hikayesi var. Tuvaletten uzattıkları hortumla mutfağın halılarını ve kendi ayaklarını yıkamışlar. Anaları da çoraplarını çıkarmış. Zaten üzerine biz gitmişiz. Zaten kadıncağız mutfakta harıl harıl bize hazırlık yapmaya koyulmuş durumda. Suçluluk duygumu yanıma alarak mutfağa gidiyorum bir parça yardım için; ama bu sefer de tarihin tozlu yapraklarına gömdüğümü sandığım çişim ben onu unutsam da kendisini acı acı hatırlatıyor ve temiz tuvaletlerine giriyorum. Zaten çocuklar orayı da yıkamışlardır kanımca ve bu onlar hakkında ikinci defa fikir sahibi olmamı sağlıyor. Çıktığımda mıtfağın efendisinin seri hareketleriyle karşılaşıyorum, mavi gözleri var, akça pakça da. Bana kendimi Ege’de hissettiriyor. Seri manevralarının arasında kendime yapacak iş bulamıyorum. Zaten musluktan akmakta olan buz gibi su yeterince direncimi kırıyor, tekrar dilsiz ninemin yanına çöküyorum. Doksan yaşında imiş. Aynı esnada bir de dede giriyor içeri. Ev sahibinin babası. Öteki kızkardeşiymiş. Yemek yemeyeceğini söylüyor. Beni merak ediyor. Güven Mihrali’den bahsediyor, bense ufak ufak notlar alıyorum. Derken yer sofrası seriliyor, ev sahibim asırlık tepsisini getiriyor ortaya. Size yarım saatte hazırlanan menüyü yazayım kısaca: tereyağında kavurma, sucuklu yumurta, tepedeki erik ağaçlarındaki eriklerden yapılma reçel, kuru soğan, ev turşusu-ev peyniri-ev ekmeği ve tüm karışımın ayrı ayrı midemizden yumuşak yumuşak geçmesini sağlayacak sıcacık bir bardak çay. Gülhan yani evin hanımı sofraya hiç yanaşmıyor. Derdi gücü benim. Acaba sevecek miyim, acaba beğenecek miyim diye. Kocasına dönüyorum, hem beceriksiz hem çirkin bir hanım almışsın diyorum. Herkes gülüyor. İkizlerden biri tam gün sınırsızca yaptığı yaramazlıklar sonucunda sobanın başında uyukluyuveriyor. Adı Kaan ya da Efe olan ise masanın etrafında her bir turu döndükten sonra gelip de babasının arkasında mola verip, “Et, et!” diye haykırıyor. Babasının çatalından yediği bir parça eti çiğnerken de teşekkür için her defasında babasının sırtına bir tane indiriyor. İndirmek dediğim öyle pat pat değil. Güm diye geçiriyor güçlü kuvvetli adamın sırtına. Koca adamı sarsmayı başarıyor yani. Ninenin neler yiyebileceğini soruyorum, bana her şeyi yiyebildiğini çünkü dişleri olmasa da diş etleriyle en sert eti bile parçalayabildiğini söylüyorlar. Dirseklerinden kesilmiş kolları da çatal şeklinde olduğundan kolaylıkla kaseyi, kaşığı kavrayabiliyormuş. İçim rahatlarken, manzarayı gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Katır kutur, katır kutur. Aynı anda lavaş ekmeğinden bir parçayı kibarca koparıp, içine bir parça et koyuyorum, kalori hesabı yaptığımdan şekersiz içtiğim çaysa evin dedesini zıvanadan çıkartıyor. Gürlüyor solumdan “şaşırmış bu!” diye. Ona göre lavaşı ortadan hart diye ikiye bölüp, içine ne bulursam koymalı ve tıpkı oğlunun yaptığı gibi bir bardak çayın yarısınca şeker ekleyip bir güzel karıştırdıktan sonra hüp diye içmeliymişim. Korkudan yediğim ekmeğin gramajını arttırıyorum kendimce, turşuları da bir hamlede yutuyorum. Biraz tatmin oluyor. Ama bana o kadar şekerli bir çayı kimse içiremez. Çay çaylıktan çıkıyor. Sanki şekere katık oluyor.

image

Yavaş yavaş yola koyulmamız gerekiyor. İzin isteyerek şoförümüzle beraber yola çıkıyoruz. Gene beklediklerini söylüyorlar. Haberli gitseymişik Gülhan kimbilir daha neler yaparmış. Giderayak hiç madımak yiyip yemediğimi soruyorlar. Yok diyorum ben zaten gittiğim hiçbir yerde o yörenin özel bir şeyini yiyememeyi başararak ayrılırım. Gurme programları ve yazarları ayrı, benden gurme olmaz, ne yemek ne erkek zevkim iyidir.

Şoförümle baş başa kaldığımda ikimiz de tek bir şeyde hemfikiriz. Bu insanlar mutlu. Hele benden kat be kat daha mutlular. İptidai dediğimiz şartlar mutluluğa engel değil. Oturmayı bilmediğimden ayaklarım karıncalanmadan o sofradan ayrılamadıysam, bundan ötürü kimse kabahatli değil. Bez pabuçlarla karda kışta yollara düştüysem bundan kimse mesul değil. İnsanlar vaziyeti idare edebilecek pabuçlar giymişler ve çok yiyip, çok çalışıp, bol oksijen soluyup, zayıf kalarak mutlu mesut yaşıyorlar. Babalarının ise tek bir derdi vardı çocuklar büyüdüğünde ne olacak? Köyde nüfus yaşlı.  Varolan tek ilkokulda birleştirilmiş sınıfta eğitim veriliyormuş ve kışın yollar kapanıyormuş. Okuyacak evlat peşinde önce ilçe sonra şehre göçmüş dolu insan var. Bana kalırsa mı? Okuyacak olanı kimsenin durduramayacağını bilir herkes. Ama yatay bir geçiş olmalı bir parça mutluluk için. Yolları çamurlu bir köyden, çamursuz olan bir köye geçilmeli en fazla. Analar evde ekmeklerini odun ateşinde kendileri yapmalılar. Sırf bir gün ekmek almaya giden çocuğunun, 269 gün komada kaldıktan sonra on dört kiloya düşmüş cansız cesedini morgdan almak zorunda olmamak için. İnsanlar somut adalet görmek istiyorlar artık. Birileri ellerini kollarını sallayarak yüzsüzlük maskesi ardına saklanıp, bir özrü çok görmemeli bunca hırsızlık varken. Bunca yoksuNluk varken tevazu var, bunca hırsızlık varkense insafsızlık ve küstahlık. Şehirlerde vaziyet böyle böyle iken, köyde yaşamalı insan. Basit şeyler yemeli, basit şeylerle mutlu olmalı. Apansız karşısına çıkan bir misafir ve onun bitmez soruları karşısında sabırlı ve güleç kalmayı başarmalı. Ben Sivas’ın güzel ilçelerinden birinin kendimce en tatlı köyünde bulundum. Bir nesil burada yaşlandıktan sonra, yerine gelen yeni nesille birlikte yeni Efe’ler ve Kaan’lar doğmalı burada diye hayal ettim. Bana kalırsa bu insanlar burayı hiç bırakmamalı. İleride bir gün birisi bu mutluluğun kaynağı nedir ve orada ne var diye apansız kapılarını çalabilir. Belki o ben olabilirim tekrar. Bir gün gene aniden gelebilirim bu tatlı köye, tatlı insanlarını görmeye.

DEDİLER:

Dünyaya gözümü açtığım anda
Ağladım çırpındım “day day” dediler
Sütümü devirdim ertesi günde
Ne cici çocukmuş “ay ay” dediler

Kırmak dökmek bende ilk yaşın hazzı
Oyuncak tavşansa ben oldum tazı
Yapardım duvarı çizerek tazı
Her arzum önünde “hay hay” dediler

Üç yaşında çiçek çiçek kopardım
Kediye taş atar kuyruk yapardım
Dört yaşında daldan dala sapardım
“Ne güçlü çocukmuş vay vay” dediler

Altıda yedide hatta beşinde
Boruda derede herkes peşinde
Erik bahçesinde gizil işinde
Torbayı boşalttım “say say” dediler

On-on bir der iken camları kırdım
Kuşları sapanla yerlere serdim
Tarlalar çiğnedim gelincik derdim
Her bostan yer iken “hey hey” dediler

Alavere yirmi-otuz yaşımdı
Dalavere kırka geldim düşümdü
Para “açıl susam” diyen kuşumdu
İnsanlar peşimde “pay pay” dediler

Tarlalar kapattım imara soktum
Betondan evleri üstüste döktüm
Çürük yapı çökse ben orda yoktum
Yine de el üstü “bey bey” dediler

Denizler dibine fabrika kurdum
Siyah dumanlarla göğü doyurdum
Asitler ürettim toprak yoğurdum
“Holdingler kurasın” boy boy dediler

Hormonlu sebzeler katkılı etler
Demiyordu kimse “Nedir bu dertler”
Direnen cevizde kırılır sertler
Adaylar kapımda “oy oy” dediler

Altmış-yetmiş derken sekseni buldum
Eleği eledim duvara aldım
Oğlanı torunu işine saldım
Görenler gururla “soy soy” dediler.

Bir Ertuğrul Şakar Yaşnamesidir. Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya‘nın “Yaşnameler”inden alıntıdır. 

ANADOLU VOL 2: SİVAS-İLK BÖLÜM

20140305_092551 Sivas otogarından şehrin merkezine geliyorum. Yaklaşık on dakikalık bir yolculuktu akşamın karanlığında yapılan. Elimde çantam merkeze adımımı atar atmaz tek bir cümle dökülüyor ağzımdan. “Ben bu şehri sevdim.” Kafasında Madımak’taki katliamdan başka bir şey olmayan bir insan için biraz peşin hükümlü bir cümle olmakla beraber, gene de eğer bir şehri kör karanlıkta ve nedensiz bir şekilde de sevebilmişseniz, kanımca bunu gözardı etmemeniz gerekir. Ve böyle durumlarda genellikle aynı şehir size hep en güzel taraflarını gösterir misafirliğiniz boyunca. Bu ise benim Anadolu’ya ilk gelişim değil ve her şeye rağmen Anadolu toprağı, Anadolu insanı bir başkadır bilirim kimi “sırf” önyargılara rağmen. Nebilerin, velilerin, aşıkların bu topraklardan çıkmış olması ise bir tesadüften ibaret olmamalı. Bir sürü yol arkadaşım oldu Sivas’ı ve çevre ilçe ve köylerini gezerken. Türkiye’nin ikinci büyük yüzölçümüne sahip şehrini gezmek çok kolay olmadı haliyle; ama bozkırın ortasında birbirine kilometrelerce uzak her bir ilçesine giderken ya da köyüne ulaşmaya çalışırken çok bol vaktim oldu düşünecek. Hiç işgal yaşamamış bir şehri zihnimde defalarca kuşattım ister istemez. İnsanların kendilerini ait hissedebilecekleri yerlere ihtiyaçları var ve bazı yerler sizi tutarken sımsıkı tıpkı bir mengene gibi, bazısı duyarsız kalır size ve tüm değerlerinize. Burada öyle olmayacak biliyorum ve hissediyorum. İlk yol arkadaşım Tunceli, Pülümür’lüydü. Munzur Dağları muzır bir isim gibi gelmiştir hep kulağıma. Ama bu kız muzır değil. Geldiği coğrafyadan kaynaklı çok tok bir sesi ve katiyetle üzerine bastığı yüklemi emir/istek kipiyle biten cümleleri var. Ve yönlendirdiği doğru yerler var. Güzel bir genç kadın ve ben de taliplerinin çıkıp çıkmadığını soruyorum. Var diyor ama eğitimli değillermiş. Ön şartı sosyal demokrat olmasıymış. “Fikri neyse zikri oymuş”dan yola çıkarsak eğer, “ortak fikirlerin evliliğinin” ön şartı olduğunu çıkarıyorum. Rencide olmak istemiyor ve bunun farkında olması hoş bir şey. Hayata aynı pencereden bakmak gerekiyor, kaldı ki evlilik usanç verici bir şey iken, bir de fikir çatışmalarıyla baş etmek başlı başına güç bir hadiseymiş gibi geliyor. Yaşını hiç sormadığım ama erken yaşta hakikatleri kavramış ve dolayısıyla olgunlaşmış yol arkadaşımı bırakıp bu sefer bir üniversite öğrencisiyle yoluma devam ediyorum. Tatlı fırlama kendileri. Yirmili yaşların kendine özgü enerjisiyle dopdolu bir genç kız var yanımda ve onunla geçireceğim dakikalar daha da kısıtlı. Şu bir şeyler istediğin ama ne istediğini bilmediğin yaşlardan bahsediyorum. Sürekli güldüğün ama neye ve ne için güldüğünü bilmediğin yaşlar. Çok şey yapmak isteyip ama henüz erken olduğunu bilmediğin yaşlar. O yaşlara açarsın gözlerini ve sonra kapatırsın göz kapaklarını. Bir bakmışsın geçmiş tüm o kıymetli zamanlar, sen ise değerini içindeki iç sıkıntısı ve bir sürü beklenti yüzünden kavrayamamışsındır. Bana fısıldadığı ismi ikinci romanımın bir karakteridir. Çok özgündü ve aniden çıkıverdi ağzından. Bu kadar olmaz demeyin üçüncü yol arkadaşım Cumhuriyet Üniversitesi’nde Hoca. İzmir’de okumuş. Memleketine gelmiş. Onun da yaşını hiç sormadım ama en hüzünlü yol arkadaşımdı ve tevazu sahibi ve kontrollü olan. Seçilmiş cümlelerindeki yüklem, duygularının önünü kapatıyordu sanki. Halbuki şairane bir taraf sezmiştim onda tüm Sivaslılarda olduğu gibi. Beni en doğru pastaneye götürdü ve bıraktı. Sonra ben de hep o en doğru pastaneye gittim. “Hakan Pastanesi”nde harika pastalar yedim.

DİVRİĞİ:

20140303_114707

Sabah trenine binmek için evvel erken yola çıkıyorum. Amacım akşamında tam anlayamadığım ve sürekli olarak yol arkadaşlarımla kafam meşgul olduğundan gündüz gözüyle çevremi tanımak adına sallana sallana hızlı trene doğru yol almak. Anadolu kültürüne çok yabancı olmayan ben bir şeyin farkına varıyor ve ayılıveriyorum sabah sabah. Özellikle karşıdan karşıya geçmeniz gereken bir sürü yol var ise eğer, bunu bu şehirde asla sallana sallana yapamayacaksınız. İlk ders: Burası sakin bir Ege kasabası değil. İkinci ders: Son derece atak olmalısınız ve eğer bir trafik ışığı olmayan yerden karşı kıyıya geçme gayreti içerisinde iseniz eğer muhakkak trafiğin akmakta olduğu yöne dikkatli dikkatli ve bin kez daha dikkatli bakıp ve hatta gözünüzü ayırmadan ve mümkünse kafanız doksan derecelik bir açıyla o yöne kilitlenmiş bir halde koşar hatta uçar adım yürümelisiniz. Ders üç: Tüm bunları neden dedim diye sorar buldum sizleri, haklısınız meraka düşmekte, zira ben de nihayetinde beni gören arabaların ve şoför mahallindeki sahiplerinin neden beni gördükten sonra hızlanıp üzerime üzerime daha bir telaşla ve gazı körükleyerek ve coşarak geldiklerini idrak edebildim sonunda. Anadolu’da birleşik üçler olarak anılan ve önem sırasına göre dizilmiş olan “at-avrat-silah” üçlemesinden ilki olan at kısmı; göçebe hayattan yerleşik düzene geçmiş erkek denen olgunun önce üzerinde şimdilerde ise içerisinde şekil aldığı, daha da önemlisi güç aldığı bir gösteri aracına dönüşmüşken ve eskinin cirit şimdinin ralli şampiyonu beyler Orta Asya’dan Anadolu’ya getirmiş oldukları bu savaş oyununda Aheste yerine Rahvan, Dörtnal hatta Hücum Dörtnal tarzı bir sürüş sergilerken, pek yüz vermedikleri dizginin yerini fren alırken, mızrak ise bir gaz pedalına dönüşmüştür kanımca; dolayısıyla oyun esnasında isabet alıp ölen kişiye denen Şehit mertebesine son derece sıradan bir şekilde erişmek istemiyorsanız ve arkanızdan “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan oldu.” denmesini de eklemelerini istemiyorsanız eğer, tüm dikkatinizi trafiğe vermeniz gerekmektedir karşıdan karşıya geçerken. Ve ben de öyle yapıyorum, sağımı solumu yine kavrayamadan soluğu garda alıyorum. İki adet kompartımandan oluşan ve karayoluna nazaran daha hızlı olabileceğini tahmin ettiğimden dokuz dakika kala trene biniyorum. Gidiş dönüş biletlerinin üzerinde de yazdığı gibi tam iki saat yirmi yedi dakikada gidiyor ve dakikası dakikasına iki saat yirmibir dakikada da dönüyorum. Bazen aheste, bazen dörtnal ilerliyoruz. Dağları aşarak ve ezerek geçiyoruz. Tam kalbinden geçiyoruz bir coğrafyanın. Sakin akan dereler, türlü türlü sıradağlar var. Kilometrelerce gittikten sonra sürüsünü güden bir çoban görüyorum uzaklarda. Kimin daha çok yabancılık ve yalnızlık çektiğini düşünüyorum. Kendimi bir parçası olmadığım-ne doğma, ne büyüme, ne ana ne babadan-topraklara yakın hissediyorum. Hiç korkmuyorum insanlarından, karından, kışından, köylerinden, erkeklerinden. Bana güven veriyor her adımım. Hiçbir şehirde hissetmediğim farklı bir şey bu. Bir Antakya’da iyi hissetmiştim kendimi, şimdi de Sivas’ta. Orası çok sıcaktı, burası çok soğuk. Antakya’da çok terlememiştim, burada ise çiçekler tomurcuklanmış, hain bir kış yok insanın içine içine işleyen, olsa bile ben kabullendim şimdiden, geldiği gibi gider elbet, alt tarafı bir mevsimdir geçer elbet. Taksi dahil hiçbir vasıta bulup çıkamayacağınız yükseklere tırmanıyorsunuz Divriği’ye vardığınızda. Hiçbir ev, köy, cami, lokanta düz ayak değil burada. Çok acıktığımı anlayıp, bir bankaya giriyorum. Bana “Konak Lokantası”nı tarif ediyorlar. Sivas köftesi söylüyorum ayranla. Porsiyonlar fazla ve çeşitli, üstelik kasada ne kadar ucuz olduğunu görüyorum. Büyük şehirlerde her tür kazığı atmaya alışık bünyeler burada merhamete gelirler usulca kanımca. Vakit öğle arası olduğundan bir bir arabalar teşrif etmeye başlıyorlar. Önce jandarma geliyor, sonra memurlar. Kadınlı erkekli yerleşiyorlar masalara. Bense kapıya en yakın masayı seçiyorum. Tam ayranımı yudumlarken bir grup daha teşrif ediyor içeri. İlk giren mavi saçlı bir kız oluyor. Ardından gençten bir çocuk ve en nihayet orta yaş üstü mavi gözlü bir bey içeri giriyor. Birbirimize şaşkınlıkla bakıyoruz. Ortamın verdiği tuhaf ilkellik ve herkesin ahbaplığının yanında bizimkisi çok çok uzaktan gelme bir tanışıklık gibi oluyor. Halbuki daha önce hiç karşılaşmadık ve sadece içimizden soruyoruz sen kimdin acaba diye. 20140303_122807 20140303_123007 20140303_124134 20140303_123446 20140303_123233 20140303_123801 20140303_130655 20140303_131239

20140303_130045

Hesabı ödeyip, tekrar rampa yukarı tırmanmaya başlıyorum. Sonunda Unesco’nun koruma altına aldığı “Divriği Ulu Cami” ile karşı karşıyayım. Güvenlik elemanları var kapısında, içerisinde ise fotoğraf sergisi. Ne yazık ki mayıs-haziran ayına denk gelemeyişimden ötürü ikindi üzeri oluşan erkek silüetini kaçırıyorum. Akustik olağanüstü, mimarinin yanında. Aya Yorgi’yi çağrıştırıyor içerisi. Üst katlara her biri on-on beş santimi bulan basamaklarından inip çıkmaktan anam ağlıyor. Gençler daha temkinli. Önden gidene soruyorlar, değer mi diye. Kendilerini helak etmeden gerisin geri dönüyorlar. Bense Konaklar Sokağı’nı gezip, Apdullah Paşa Konağı’na doğru yol alıyorum. Alt kattaki kafeteryayı işleten hanımlardan konağın anahtarını alıp, başlıyorum gezmeye. Tavan işlemeleri çok güzel. Konağın muhteşem bir dağ manzarası var. Hanımlardan biriyle konuşuyorum, İstanbul’dan gelmişler. Burası memleketleri ama çocuklar istememişler önce. Dağın manzarası ürkütmüş onları. “Üzerimize üzerimize geliyor gibi.” demişler. Gerçekten de öyle, dağın bize bakan yüzeyi ha desen ayaklanacak, üzerimize yürüyecekmiş gibi geliyor. Ya dağ dile gelirse ve konuşursa? Ama umarım hiç konuşmaz. Umarım hep susar. Sanki bilerek susturulmuş gibi bakıyor bu dağlar insana. Gençlere gelince alışmışlardır sanırım. İnsan her şeye, herkese alışıyor çünkü. Bu Tanrının bize bahşettiği meziyetlerden olsa gerek. Zamanla unutmak ve zamanla kabullenmek. Tam teslimiyetse en sonunda geliyor. Yoksa bırak suskun dağları, bir sürü dangalağa dayanmak çok zor olurdu eminim.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑