LADY BIRD ve TAŞRA SIKINTISI

08B8CD8A-F9CA-4E1B-9878-4BFDB83618AF

LADY BIRD ve TAŞRA SIKINTISI :

“Kaliforniya hedonizminden konuşan hiç kimse Sacramento’da Noel’ini geçirmemiştir.” Joan Didion

… ya da Çorum’da, ya da Yozgat veya Çankırı’da. Sacramento’da geçirilecek olan sakin bir Noel tatili, bir Anadolu şehrinde geçirilecek olan Kurban Bayramı’na eşdeğer olabilir pekala da. Bir paralellik kurmaya çalışıyorum sadece. Çok da zor olmuyor düşününce. Her ülkenin kendine özgü bir taşrası var, onlar adına taşra demeseler de ve şu “Taşra” kelimesi ne hüzünlü bir kelimedir öyle! Çocukluğun saklıdır içinde, yeniyetmeliğin, utançların, keşiflerin, özlemlerin ilk aşkın bir de. Yapabileceklerinin kısıtlı olduğu yerlerdir taşra, kendini kısıtlanmış hissettiğin yerlerindir taşran. Turist olarak kısa bir süreliğine gelmediysen eğer, Çatalhöyük’ten, Alacahöyük’ten ve tüm höyüklerden sanane, sanane her tür ağrıya iyilik veren çamur banyolarından, kaplıcalardan… Birbirine paralel iki çarşısını yürüyerek bitirmenin iki saatini aldığı, internet ve sosyal medyanın olmadığı zamanlarda, bir kitap kurdu da değilsen eğer say bakalım ortaokul, lise çağlarında yapabileceklerini teker teker. Sınırlarını bizzat yaşadığın şehrin çizdiği topraklarda, Çorum’un sınırı Yozgat, Yozgat’ınkiyse Tokat mesela. Bir taşradan bir başka taşraya açılan kapılar bunlar aynı zamanda. Yırtmak, yükselmek, özgür olmak, dünyaya açılmaksa gayen, yanlış yerde doğduğunu, yanlış yerde olduğunu ve yanlış yerlerde yetiştirildiğini düşündürten şehirlerdir bunlar aynı zamanda. Anan belli, baban belli, çapın belli a oğul, ah kızım; biri soğan, öteki sarımsak değil mi be çocuğum! Seni yüreklendirecek cümleler doğduğun evden çıkmayacak, bunu henüz anlamadın mı? İstanbul’da doğmuş olsan hayat ne kadar kolay olacaktı halbuki, değil mi? Acaba mı? Oysa ki ayağını bastığın çamurlu toprak bile yanlış burada. Şansın varsa bir parça, taşranın da taşrası, taşranın doğusu diyebileceğin, yani kısaca şehrinin yağmur yağdığında pabuçlarını, beraberinde de paçalarını çamurla sınatan bir ilçesinden ya da köyündense merkezinde doğmuş olmanın en büyük lütuf olduğunun da farkındasındır kanımca. Önce sorarlar ya hani nerelisin diye “Nörüyon”un yerine; dersin sen de ben Çorum’luyum diye. Çorum’un neresinden hemşehrim dediklerinde, “Merkez Abi” demenin dayanılmaz hafifliğiyle birlikte, müthiş bir özgüven çöker omuzlarına birdenbire. Gelsen görsen bir de büyük şehirlerin taşrasını, koşarak kaçarsın köyüne, doğup büyüdüğün, insanına sırtını korkusuzca dönebildiğin, yüzyıl geçse de çiseledi miydi yolları balçıkla kaplanan memleketine. Bizim taşralar böyle, ben yıllardır dolanıp duruyorum o taşraların içinde, ne aradığımı bilmediğim halde. Belki de biliyorumdur içten içe.

DCDACDEB-D9DA-4E43-988F-4F577DFB9363

Gelelim Lady’mize, Kuş’umuza, Minik Kuş’umuza. Amerikan Başkanlarından Lyndon B. Johnson’ın eşine, hemşiresi tarafından takılan “Lady Bird” lakabını kendine kendisinin vermiş olduğunu öğreniyoruz. Karakterin Johnson’a ve eşine duyduğu ilgiden ve bu ilginin kaynağından bahsedilmiyor film boyunca. Kaliforniya eyaletinin başkenti kabul edilen Sacramento’da, ailesinin imkansızlıklar yüzünden bir gün kurtulacağız diye diye yirmi küsur yılı devirdikleri vasat bir evde doğan, ve doksanlarda büyümeye çalışan bir kızın hikayesi anlatılıyor Lady Bird’de. Film, yazılı ve sözlü medyada Juno ile kıyaslandı defalarca. Bir büyüme hikayesinin anlatıldığı iki film arasında çok da benzerlik bulamadım açıkçası iki genç kızın sancılı geçen süreçleri dışında. Bir sınıflandırmaya tabi tuttuğumuzda, bu senenin bir başka “coming of age” filmi idi özellikle de komedi yanı ağır basan. Christine “Lady Bird” McPherson’ın bir senesine tanıklık ediyoruz film boyunca. Film, doksan iki dakikalık süresiyle bir hayli de ekonomik. Kestirmeden fakat dilediği gibi gidiyor sonuca. Sıkmıyor, yıkmıyor, bir çuval inciri berbat etmiyor bu zaman zarfında. Greta Gerwig’in ilk yönetmenlik denemesinde net bir sonuca ulaştığına şahit oluyoruz kısaca. Yönetmenlik kumaşı var bu kadında. Tatlılıkla anlatmış derdini dosta düşmana. Hal böyle olunca da hem eleştirmenler, hem seyirci, hem de ödül verenler açısından kucaklanıyor hararetle. İlk tecrübesinde daha, filmine ruh katabildiğini görüyoruz ve bir soru takılıyor aklıma hemen. Bizim buna benzer filmler çekebilecek yönetmen adaylarımız ve rüştünü ispatlamış yönetmenlerimiz var ve bunun da farkındayız. Kendilerinden tek beklentimizse kasmadan, kasılmadan, öyle bile olsa biz bir garip izleyiciye hissettirmeden bunu başarabilmeleri yönünde; bir sürü imkansızlık dahilinde. Greta Gerwig’in hayran olunası tarafı bu işte. Bu hissi izleyicisine geçirebilen son zaman yönetmenlerinden Kaan Müjdeci vardı Sivas’la, öncesinde Pelin Esmer “Gözetleme Kulesi”yle, Taylan Kardeşler “Vavien”le. Daha da sayabilirim; “İki Dil Bir Bavul” çıktı bu topraklardan, “Dilber’ın Sekiz Günü” bir de. “Yozgat Blues”, “Tepenin Ardı” var öte yandan. Motor diyene kadar geçen süreçte yani giriş ve gelişme bölümünde(kısaca bir fikrim var, çekebilirim, bir el sonrasında bir omuz verin ve nihayet bu yetmez hemşehrim aşamalarında) sektör daha çok statik elektriğe bağlı olduğundan çaresizliklerden ve imkansızlıklardan da iyi şeyler çıkarılabildiğini gördük ara ara. Ona yormak gerek, kısaca hayra yormak gerek bu hal ve gidişatı, yoksa biz boşuna yabancı film bağımlısı olmadık oturduğumuz yerde.

DF7AD4B2-B37D-4BBF-9A83-FD336194CF1B

Artık tam manasıyla filme dönüyor, bu gereksiz kıyaslamayı bırakıyorum bir tarafa. Kendine “Lady Bird” ismini kendisi veren Christine’in evlatlık olduğu belirtilmeyen bir abisi ve de onlarla beraber yaşayan ve bakaa bakaa Miguel’e benzemiş tuhaf görünüşlü Hispanik bir kız arkadaşı var. Babası yıllardır depresyon tedavisi gördüğünü çocuklarına belli etmeyen sevecen bir adam. İşinde istikrarı yakalayamamış bir türlü. Her ne kadar para hayatın karnesi olmasa ve o ailesine bağlı iyi bir baba olsa da başarısızlık hissiyle baş etmek çok kolay bir şey değil gündelik hayatta. İlaçlarla baskılandıkça iyice sakinleşen baba, annesiyle Christine arasında katalizör görevi görmüş çokça. Kadınsa ipotekler, giderler, harcamalar derken, evin maddi yükünün çoğunu da sırtlandığından evde en çok söz söyleme hakkına sahip kişiye dönüşmüş. Parayı veren düdüğü… Fakat kızı da kendisi gibi çetin ceviz olunca en büyük tartışmalar bu iki güçlü kadın arasında gerçekleşmekte. Akıl hastanesindeki hastalarla yapılan fazla mesailerin de katkısı olsa gerek bu agresifliğe. Çocuğunu iyi tanıyan bir anne olarak, kızının çok daha iyisini yapabileceğinin farkında olmakla birlikte, potansiyelini ortaya çıkarması için her fırsatta didişiyor kızıyla. Tartışmalar her zaman Lady Bird’ün alttan almasıyla sona eriyor. Ya deliler gibi özür diliyor genç kız, yahut hiç dayanamaz olduğunda kendini arabadan atıveriyor son noktada. Gene de bildiğinden şaşmıyor annesi. Asla alttan almıyor kızını. Filmin ilk dakikalarında yer alan arabadan atlama sahnesinden sonra pembe bir alçıyla yaşamak zorunda kalıyor Christine bir süreliğine. Filmin ekseninde varlığını her daim hissettiren anne kız çekişmesinin ilk sinyallerini şiddetli bir şekilde vermiş oluyor böylelikle Gerwig. Öte yandan on yedi yaşında olan ve üniversite öncesi son sınıfta okuyan genç kızın en büyük amacı Sacramento’dan mesafe olarak en uzak olan fakülte tarafından kabul edilmek. Her fırsatta Kaliforniya’dan nefret ettiğini, Doğu Yakası’na gitmek istediğini söylüyor. Harıl harıl New York’daki üniversiteleri araştırıyor bu yüzden. Kompleks haline getirdiği Sacramento’lu görünüp görünmeme sorununu çok büyüttüğü, özünü reddettiği düşünülse de, filmin sonunda tanıştığı ve kendisine nereli olduğunu sorduğunda Sacramento’yu anlamayan, fakat San Francisco dediğinde çok havalı bulan genç adamın tepkisinden de anlıyoruz ki Çorum ve Sacramento kardeş şehirler bu evrende. Sacramento’lular ve Çorum’lular da ifade edemedikleri bir nevi farklı yarıküre ruh ikizleri olsalar gerek.

DAE38589-2885-4193-A122-610DD235528C

93099E08-163C-4F19-A0F6-41C929DC35F1

Christine ilgi odağı olmayı sevmekle beraber, derslerine pek fazla ilgi göstermiyor. Hem hazırcevap hem de sivri dilli hem de akıllı olsa da, Amerika Irak’a füzeler yağdırırken televizyon karşısında duyarsızlık içinde izliyor olan biteni. Apolitik bir neslin çocuğu çünkü. Daha çok yaşadığı ortamı farklı göstermek telaşında. Kolaylıkla yalan söyleyebiliyor bu uğurda. Aklı hınzırlığa çalıştığından, düşük not aldığı matematik dersi sınav notlarının bulunduğu defteri hoca sınıfta yokken alıp çöpe atıveriyor mesela. Sonra da büyük bir ciddiyetle benim notum daha yüksekti diyebiliyor mesela. Fakat Rahibe Sarah onun konuşma yönünün gelişmiş olduğunu gözlemleyip, müzikal elemelerine girmesini öneriyor. Elemeler esnasında tanışıyor ilk erkek arkadaşı Danny’le. Onunla yaşadığı düş kırıklığından sonra da Kyle’a yöneliyor. Kyle’la da başka türlü bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu arada bir sürü badireler atlattığı arkadaşı Julie’yi deyim yerindeyse daha popüler, daha zengin ve geniş bir çevresi olduğu için Jenna uğruna harcıyor. Aklı başına gelince de kabahatini bilen bir tilki gibi dönüyor Julie’sine. Üniversite başvuru formlarında yer alan denemesini okuyan Rahibe, onun Sacramento’yu büyük bir özenle ve dikkatle yazdığını söylüyor. Dikkatini vermenin sevgiyle eşdeğer olduğunu düşünmüş kendince ve haklı da. Şehrinin kıymetini ondan uzaklaştığında keşfediyor ancak. Üniversite tarafından kabul edildikten sonra gittiği New York’da alkol komasına giriyor. Yalnız ve ailesinden uzakta geçirdiği bu günlerde en çok bir zamanlarki güvenli yaşam alanını arar hale geliyor. Film boyunca ve beraber geçirdikleri zaman zarfında hiç durmadan didiştiği annesine dönüşüyor o da her kız gibi sonunda. Sacramento’da ilk kez araba kullandığında ne kadar duygusallaştığını anımsıyor. On sekiz yaşına basar basmaz bundan böyle yasal bir şekilde temin edebileceği sigara, kazı kazan ve playgirl dergisiyle beraber edindiği özgürlüğün yanında, bir dönemin kapanıp bir başkasının açıldığını idrak etmesi için Sacramento’dan uzaklaşıp kıymetini anlaması gerekiyormuş kısaca. Büyüyor Lady Bird ve Christine McPherson oluyor nihayet.

Oyunculuklara gelecek olduğumuzda, Sorşa olarak telaffuz edilen ve anlamı özgürlük demek olan ismin sahibi Saoirse Ronan’ın çook başarılı performansı yakalıyor bizi ve de sürüklüyor arkasından film boyunca. Sözünü sakınmayan, filmin bir başka sivri dilli karakteri anne rolündeki Laurie Metcalf da öyle. Öte yandan Sister Sarah, depresyon geçirmekte olan mutsuz rahip ve o gittikten sonra beyzbol takımı başından tiyatro takımının başına getirilen taktikçi rahip ve oyuncularını hücum defans taktikleriyle oyuna hazırladığı anlardaki ateşli halleri, oyun öncesi yapılan seçimlerde, sonrasındaki provalarda ve en nihayet sahneye konduğu anlarda yer alan tüm genç oyuncuların performansları son derece başarılıydı. Akıllarda yer eden bir mizah, zekice diyaloglar filmin en büyük başarısıydı kanımca. Greta Gerwig bundan böyle sıklıkla geçmeli yönetmenlik koltuğuna. Bakalım ayni zamanda oyuncu ve senaryo yazarı olan Sacramento’lu Gerwig’in tercihi kamera önü mü yoksa arkası mı olacak bundan böyle. Bunu da göreceğiz hep birlikte. Kendisi Frances Ha(liday)daki performansıysa hala zihinlerde. O da Noah Baumbach’ın en iyi filmiydi bence.

07F5BD0A-187E-4FF9-8D41-7E726F1DB021

BLADE RUNNER 2049, TÜRKİYE 2017

FDB930A3-2785-43C8-BA72-71BC1D2EBD22

BLADE RUNNER 2049, TÜRKİYE 2017 :

“Yaşamlarımız, yaklaşan fırtınanın yanında hiç kalır. Doğru amaç uğruna ölmek, yapabileceğimiz en insancıl şey olabilir.” Freysa

“Hepimiz gerçek bir şeyler arıyoruz.” Teğmen Joshi

“Bazen birini sevebilmek için yabancılaşman gerekir.” Rick Deckard

Ne olduğumuzu bile bilmeden benliğimizi kaybetmekten korkuyoruz.” Niander Wallace

“Tüm medeniyet sıçramaları feda edilebilir iş gücünün sırtına kurulmuştur.” Niander Wallace

İlk filmin üzerinden dile koy otuz beş yıl geçmiş. Harrison Ford ilk film çevrildiğinde kırk yaşındaymış. 2049’un vizyon tarihinde yetmiş beş yaşına basmış. İlk film çevrildiğinde ben yedi yaşındaymışım, şimdi kaç yaşında olduğumsa beni ilgilendirir. Mühim olan Harrison Ford’un yaşıdır çünki. Seksen iki yılında ülkemizde ve dünyamızda-hepimiz kardeşiz çünki, neler olmuş bitmiş, o günlerle bugünleri kıyaslamak açısından zaman tüneline girip bir daha çıkmamayı umarak ufak çapta bir değerlendirme yapalım istedim, buyurunuz: Bakınız Yılmaz Güney’e, komünizm propagandası yapmaktan gıyabında 7,5 yıllık hapis cezası verilmiş. Yetmemiş Fransa’dan Güney’in iadesi istenmiş. Bir hafta sonra senaryosunu kendisinin yazdığı fakat çekemediği “Yol” filmi Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın “Kayıp” filmiyle Altın Palmiye’yi paylaşınca ortalık durulsa da, bu sefer de aralık ayında yine “gıyabında” bir yazısı nedeniyle 7,5 yıl hapsi istenmiştir. Bir adamdan bir sene boyunca “gıyabında” ne çok şey istenmiştir böyle! Aynı sene Barış Derneği’nin 44 yöneticisi gizli örgüt kurmak, yönetmek, suç sayılan fiili övmek(o fiil neymiş biz de merak ettik), komünizm ve bölücülük(klasik) propagandası yapmakla suçlanmışlardır. Ecevit’in de aynı yıl Nevşehir Emniyet Müdürü’ne “Sen nasıl müdürsün?” diye hakaret etmesinden ötürü hakaret var denmiş, ifadesi alınmış; sonraki yıllarda da sırasıyla tutuklanmış, hapse mahkum olmuş, cezası ertelenmeyince de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nin yani Ulucanlar’ın tadına bakmak üzere yola koyulmuştur. 15 Ekim’e kadar da paşa paşa aynı yastığa baş koymuştur. Aynı sene Asala çıldırmış, Kastelli çıldırtmıştır. TRT aslanlar gibi haftanın iki günü renkli televizyon yayınına başlamıştır. 2 Kasım’da çok daha enteresan bir vaka yaşanmıştır: “MEB, yatılı öğrencilerin yemekten hemen sonra, “Tanrımıza hamd olsun, milletimiz var olsun” demesini uygun görmüş olup, aş olayına uhrevi bir boyut kazandırmıştır. Bütüüün bu anlamlı günler ve geceler sonrasında halkımız, farkına varamadığı toplu cinnet olayından 1982 Anayasa’sını yüzde 91,3 evet oyuyla kabul edip, minnetini ve sağduyusunu göstererek sıyırmış olup, bu anayasa ile hemen ertesi gün Kenan Evren Cumhurbaşkanı ilan edilmiştir ve bir kez daha: “Tanrımız hamd olmuş, milletimiz var olmuştur”. Böylelikle memlekette ne sol kalmıştır ne de solcu. Ümmetimiz delice fedakarlıklar ederek rahat ve feraha erer olmuştur. Seksen iki’nin özeti budur canlar. Bu arada kendisini unuttuk sanmayın; puslu bir sonbahar akşamı Rahmetli Ecevit, hava kararmaya yüz tutmuşken sessiz sedasız mapushane damlarından kurtulmuş, özgürlüğün yolunu tutmuştur. Askerlikte kurulan dostluklar gibi unutulmayan bu günlerden kendisine gardiyanıyla kurduğu sıkı ilişkinin meyvesi olarak, bir gün nikah şahidi olmak düşmüştür. Ümit Besen’in aynı sene “Bayramın Olsun” adlı albümünün içinde yer alan parçası “Nikah Masası” da yine bu sene dinleyiciyle buluşmuştur. Dünyaya dönecek olursak, Sabra ve Şatilla Katliamı yaşanmıştır. Bugüne gelecek olursak kendi adıma Kudüs’ü görmek için İsrail vizesi almaya çalışmanın anlamsızlığını Filistin’in çaresizliğini bildikten sonra bırakmış bulunmaktayım.

Blade Runner 2049’un vizyon tarihi olan 2017’den bugüne dek bir sene boyunca neler olduğuna bakacak olursak, yıla Reina saldırısı ve gittikçe artan ölü sayısıyla girdiğimizi görmekteyiz. Birkaç gün sonra bu sefer de İzmir adliyesi girişinde bir saldırı gerçekleşmiştir. Aynı saldırıda bir de gerçek kahraman ölmüştür. FETÖ’den tutuklamalar gırla giderken, 15 Temmuz 2016 hain darbe girişiminde kahraman olarak haberlere konu olmuş, ödül ve madalya verilmiş Yüzbaşı Burak Akın-ne akla hizmetse, ben de FETÖ’cüyüm diyerek polise teslim olmuştur(vicdan yaptığını düşünmekteyim). Her neyse vatandaşlık dersinde, Hatun Tuğluk sayesinde insanlık onuru konulu kompozisyondan sıfırı çekmişizdir, e bize de bu yakışır. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir adam gitmiş, yerine bir adam gelmiştir. Topbaş da gitmiştir, yerine Uysal bir insan gelmiştir. Ön ismini öğrenmek kısmet değildir. ABD ve Türkiye karşılıklı olarak vize başvurularını süresiz askıya alınca, Samsun Berberler Odası tepkisini ortaya koymuş ve Amerikan traşı saç kesimi modelini il genelinde yasaklamıştır(bu senenin en anlamlı ve en dahiyane çıkışı olmuştur, kendilerini biz bunu neden daha önce düşünemedik diye kutluyoruz). 30 Eylül’de Somali’nin başkenti Mogadişu’da elli milyon dolarlık Türkiye’nin en büyük askeri üssünü açmışızdır(biz zengin bir ülkeyiz), on beş gün sonra Mogadişu’ya bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlenmiştir. Suudi Arabistan vere vere Sophia adlı bir robota vatandaşlık vermiştir. Katalonya nafaka talep etmeksizin evleri ayırmak talebiyle mahkemeye başvurmuştur. Ve Melih Gökçek 8617 günlük bir tarih olmuştur. Diyanet İşleri On Kasım cuma günü Atatürk’ü unutmuştur. Demans alzheimer’a doğru amansızca yol almıştır çünkü. Ama ABD Zarrab’ı unutmamıştır. Halk oyunları yarışması için Macaristan’a giden ekip giderken on altı kişiyken, ekmek kırıntılarına musallat kuşlar yüzünden beş kişi olarak ülkeye dönebilmiştir. On bir firarinin akıbeti ise bilinmemektedir. Onlar kim, o da bilinmemektedir. Trump neden böyle diye soranlar için, genetik olma olasılığı üzerinde duruyoruz denmiştir. Ya Terim deyince, Çeşme eser ondandır cevabını almışızdır. Ve Vikipedi’ye halen daha ulaşılamamaktadır. Unutmadım. Tırlarla koşan Berberoğlu için bir başka oğul  Kılıçdaroğlu hızlı tren yerine hızlı adım yolunu tercih ederek İpek Yolu’nun izinde Angara’dan yollara düşmüş olup Kaygusuz Abdalların, Pir Sultan Abdalların izini sürmüştür. Yüzyılın en sıcak günlerinde attığı toksinlere değmiştir umarız. Herkesi kucaklıyoruz ama herkes tarafından kucaklanmak istemiyoruz. Ya da herkesi kucaklıyoruz ama herkes bizi kucaklamaz olmuş gibi geliyor. Bu da bir başka paradokstur. Karşılıksız aşk da bir paradokstur. Sen seviyorsun, o sevmiyor filan. Ben de bir klişeyim. İzleri takipteyim. Tarihe öyle not düşülsün. Sizi seviyorum, çünkü sizi tanımıyorum. Siz de tanısanız, beni sevmezdiniz. Biliyorum. İyi seneler.

0704A488-F912-4EA1-A537-5AF42C084357

2B04C248-2707-4D0D-9A8C-A09FDD6DC19F

E5ED97AD-A593-4831-BD3E-F36E63E32784

BİRAZ DA BLADE RUNNER 2049 :

Ridley Scott’ın izinde ama çok başka bir üslupla, ilk filmin de senaryo yazarı olan Hampton Fancher’ın melankolik dünyasının merkezinde, Roger Deakins’in olağanüstü görüntü yönetimi, eşsiz set tasarımları eşliğinde sisli puslu bir havada, ot bitmeyen ağaç yetişmeyen kurak diyarlarda bizi kabus gibi bir distopik dünyaya götürüyor yönetmen. Denis Villeneuve’ün tartışmasız şimdiye dek çektiği en iyi filmdir. Melankolinin, bu kadar gerçekçi bir şekilde, yalnızlıktan kurtulamayan ana karakterden tüm filme sirayet ettiği bir başka film izlememiş olabilirsiniz. Böyle bir gelecek düşünmek istemiyor insan. Filizlenen tek bir umudun peşine düşmüş insanların yanında, böyle küçük bir umut ışığıyla teselli bulması mümkün olmuyor izleyicinin de. Yönetmenin provokatif olmayan üslubu, sizi usulca kederlendiriyor.

2049 Kaliforniya’sında geçen filmde uçan arabalar kilometreler boyunca kurak coğrafyalar üzerinde gidiyorlar. Replikantlar yani tasarlanmış biyo-mühendislik ürünü insanlar gelişmiş güçleri sayesinde kusursuz birer köle olsalar da, şiddetli isyanlar çıkarınca üretimleri yasaklanmış bir zaman önce. Tyrell şirketi iflas edince, filmin kötü adamı Niander Wallace, şirketten geri kalanları alarak itaat eden yeni nesil kopyalar yaratmış. Eski model kopyalar olan Nexus 8’ler de avlanarak emekli edilmişler. Bu avcılarsa bilinen isimleriyle Keskin Nişancı yani Blade Runner’lar. Filmin ilk dakikalarında LAPD memuru K’nın davetsiz misafir olarak avlamak üzere evine gittiği Nexus 8’lerin sonuncusu Sapper Morton’ın ağzından dökülen bir cümle içine işleyecek ve filmin sonuna dek şekil verecekti davranışlarına. Sen hiç mucize görmemişsin diyecekti ona Sapper Morton rolünde Batista, ölmeden önceki son dakikalarında. K ise evin yakınında bulunan bir ağacın altına gömülü bir kutu bulacak, içinden çıkan kemikler ve saçlar incelendiğinde 30 sene önce gömülmüş bir kadına ait oldukları ortaya çıkacaktı. Hamile olan kadını duygusal nedenlerden ötürü gömme zahmetine katlanıldığı anlaşılacaktı. Kadın kopya olsa da, hamile kalabilmiş ve bu da şimdi otuz yaşında olan bebeğin doğarak dünyaya geldiğini göstermektedir. Yani bir ruhu olduğunun kanıtıdır. Wallace Şirketi Dünya Genel Merkezi’nin içine gittiğimizde karanlıklar prensi Niander Wallace’la birlikte dişi bir kopyanın jelatinden düşüşüne şahit oluyoruz. Yağlı salçalı(kan ve sıvı) yeni bir model jelatinin içinden kaygan bir zemine düşüveriyor. Tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi hareket ediyor. Bedenini hiç bilmediği bir dünyadaki tehlikelerden korumaya çalışıyor. Fakat Wallace’dan koruması mümkün olmuyor. Wallace tek bıçak darbesiyle rahmini parçalıyor. Böylelikle doğurganlığını alıyor elinden yeni doğanın. Sonra da en sadık elemanı Luv’dan doğmuş olan çocuğu bulup ona getirmesini istiyor. Memur K ise bir kadından doğma çocuğun kendisi olduğundan şüpheleniyor bir yandan, öte yandan bu doğruysa eğer hayatı boyunca kendisi gibi birisi tarafından aranıyor olma gerçeği ile baş etmeye çalışıyor. Zira aynı DNA’ya sahip bir kız bir de erkek çocuk dünyaya gelmiş. Kız, ölmüş ya da ortadan kaybolmuş olmakla beraber, erkek çocuk yetimhaneye verilmiş ve kendi çocukluk anılarından aklında kalan şeyse yetimhanede geçirdiği zamanlar oluyor K’nın. Bu anıların gerçek mi yoksa yapıştırma mı olduğunu öğrenmek üzere de, Galatian Sendromlu ve bir cam fanusun içinde yaşamakta olan anı üreticisi Ana Stelline’ne başvuruyor ve o da onu teyit ediyor anılarının geçek olduğu hususunda.

62CCC713-C884-4DDA-B4E3-A42AB6FC1537

4A7BF23A-042A-47AF-B598-1EB64F20E78F

Tüm zor zamanlarında Memur K’nın yanında olan ve bir yazılımdan ibaret olan Joi de uzaktan kumandanın tek tuşuyla yok olabilecek bir ürün sadece. Tam manasıyla tatmin etmese de, K’ya teselli veriyor bir şekilde. Bir seri numarası ve harften oluşan K’ya gerçek insan ismini veren de o oluyor. “Joe” diyor ona. Filmin son bir saatinde karşımıza çıkan Rick Deckard rolündeki Harrison Ford’la aralarına “Elvis” giriyor. Sinatra ve Marilyn Monroe ile birlikte bir efsane olarak kalacaklarının bir tahmini sadece. Rick, Rachael’dan-ilk filmde Sean Young tarafından canlandırılmıştı- olma çocuğuyla hiç tanışmamış. Onu hiç görmemiş. Bu şekilde ancak çocuğunu koruyabilmiş. Nitekim tüm bu gizemi aralayan kişi olan K yüzünden Wallace doğurulmuş olanın peşine düşüyor.

Çocuk işçi çalıştıran ve koloninin başı olan tek gözlü Freysa bir zamanlar çocuğun saklanmasına yardım etmiş. Çünkü bir mucizeye tanıklık ettiklerinin farkında imiş hepsi. Çünkü o bebek, bir köleden fazlası olduklarının kanıtı imiş aynı zamanda. Ve eğer bir bebeğe hayat verebiliyorlarsa, kendi kendilerinin efendisi olduklarının da bir kanıtıymış bu özel durum aynı zamanda. Ve kim bilir belki de insanlardan daha insan olduklarının. Yaklaşan bir devrimin müjdesi olan bu gelişmeler, insanlarını özgür kılabilmeleri açısından da mühim. Fakat bir başka mühim gerçek daha var ki aranan bebeğin bir erkek değil, bir kız olduğu, şimdiyse otuzlarında bir kadın olduğu ve K’nın beklentilerinin de boşa çıktığı. Onun gibi binlercesi de inanmak istemişler o bebeğin kendileri olabileceğine ve hep bir umut içinde yaşamışlar. Herkes bir mucizenin fakat en çok da kendi mucizesinin peşine düşmüşken, aralarında tek mucize beklemeyen kişi de mucizenin kendisi çıkıyor filmin sonunda. Tüm bu açılardan bakıldığında film senaryo açısından da beklentileri boşa çıkarmamış oluyor. Ryan Gosling, Dave Bautista(kısacık rolüyle akıllarda kalmayı başardı, filmin bir başında vardı, bir de sonunda), naif görüntüsünün aksine güç timsali Niander Wallace’ı başarıyla canlandıran Jared Leto ve tüm aktörler varlıklarıyla göz doldurdular yeterince. Dediğim gibi Villeneuve’ün filmografisini Incendies’den beri takip etmekteyim ve filmlerini bir nedenden ötürü her zaman çok beğendim. Benim için en zayıf halka olan Arrival’la birlikte bilim kurgu ummanına dalan yönetmeni bu son filminden sonra daha çok takdir ettim. Güçlü bir prodüksiyonun, ağır bir konunun ve ağırlaştırılmış ritmin altından kalkabilmeyi, görselliği ön plana koyarak, diyalogdansa duyguları aktarmayı başarabilen atmosfer yaratarak yapabildiği için bu senenin güçlü bir Oscar adayı olduğunu da düşünmekteyim.

242EF444-0480-466A-BA8B-95F2631ABC31

AD4D83B0-1B09-420B-BB90-85BEB6178E27

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: