IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

7BD6A0E0-8092-44D6-8575-2F276A6C0C37

IF BEALE STREET COULD TALK : SOKAĞIN DİLİ OLSA

“Sadece sana ait olduğumu hatırla. Sadece bu dünyadaki hiçbir şey için sana zarar vermeyeceğimi hatırla.” Fonny

“Bu ülke zencileri gerçekten sevmiyor. O kadar sevmiyorlar ki, evlerini bir zenciden önce bir cüzzamlıya bile kiralarlar.” Fonny

GİRİŞ :

İki kız arkadaş kahvenin bardağının on beş yirmi lira olduğu şık bir kafede bir yandan kahvelerini yudumlamakta, diğer yandan fazla kalori almamak için tek porsiyon ısmarladıkları limonlu cheesecake’lerini adil bir şekilde paylaşmış, ağır ağır yemektedirler. Aralarında konuşma olmaz bu esnada. Zaten onlar sonradan açılanlardandır. Bir zaman sonra şeker kana karışır, kahve üzerlerindeki uyuşukluğu alır:

A – Bana son buluşmamızda demiştin ya bıkkınlık var üzerimde diye. Hani çok ilgisizdin her şeye ve herkese karşı. Biliyor musun bu aralar bende de aynı hislerden çok yoğun bir şekilde var. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kimseyi görmek de. Bir ara ister gibi oluyorum fakat sonra geçiyor. 
B – Ne hususta?
A – Ne ne hususta?
B – Kafan başka yerde sanırım. Hangi konuda ya da konularda bu bıkkınlığın? Canın ara ara ne yapmak istiyor ya da istemiyor?
A – Offf…yazı yazmak mesela. Canım istiyor ama sonra istemiyor. Bir ses oku diyor sonra aniden susuyor. Zaten ne okursam okuyayım hemencecik dikkatim dağılıyor. Canım bir yerlere gitmek istiyor ama zor geliyor. Bir ara ciddi ciddi kendimi gideceksin de ne olacak diye düşünürken buldum. Her şey, kısaca hayat anlamsız geliyor. İş göremez raporu almayı düşünüyorum.
B – Nereden alacaksın öyle bir raporu?
A – Onu henüz düşünmedim, bilmiyorum da ama her an almak için hamle yapabilirim. 
B – Ben de gerginim. Geldiğim noktada çok zor ve az para kazanıyorum. Herkesin her şeyi parayla ölçtüğü zamanlar bunlar. Ahmak çevrem beni bunlarla değerlendiriyor. Çok sinir oluyorum. Sanırım çok şey bekledim hayattan ve pek çoğu da gerçekleşmedi ya da gerçekleşti de ben anlamadım. Ama ağzımda ekşi bir tat var ve hiç geçmiyor.
A – Cheesecake’e rağmen mi? 
B – Cheesecake’e rağmen.
A – O zaman fazla ciddiye alma. Limonlu söyledik ya ondandır.
B – …sanırım. Bir dahaki sefere vişneli söyleyelim.
A – En azından çilekli söyleyelim. Garanti olsun diyorsan da çikolatalı. Şöyle tatlı tatlı.
B – Menüde dikkatimi çeken bir şey oldu.
A – Neymiş o? 
B – Cheesecake fiyatı. Yirmi sekiz liraydı.
A – Burası Nişantaşı.
B – Mandabatmaz’a gitseydik hiç olmazsa.
A – Ben entel değilim. Enteller beni sevmiyor. Ben de onları.
B – Sırf enteller gitmiyor ki. Zaten kimse kimseyi sevmek zorunda da değil ki.
A – Öyle mi dersin? Yemekte olduğun cheesecake vegan bu arada.
B – Ha ondan bu para. Hayvan yoksa kazık marka.
A – Moda. Canım.
B – Bazen Canan Karatay’ı destekleyesim geliyor. O kadar çılgın olmasa.
A- Aşırılıklar kazandırıyor. Ya altı yumurta ya sıfır hayvansal gıda.
B – İçim yeterince deliyken yediklerim normal olsa. Bak mesela geçen birisiyle tanıştım
A – Kadın mı, erkek mi?
B – Kadın ve nasıl deliydi anlatamam.
A – Sen de delisin.
B – Evet. O yüzden sinir oldum ya. Ben delileri çekemiyorum. Ve haklısın sanırım ben deliyim zaten ve yanımda deli deli gezen bir başkasını daha ruhum da, aklım da kaldırmıyor. 
A – Sonuç?
B- Sonuç arkadaş edinme yaşını da geçtiğim gerçeği. Artık kimse kafama göre değil ve ben kimseyle anlaşamıyorum.
A – Senden uzun yaşarsam mezar taşına “insan sevmezdi” yazdıracağım.
B – Hah sonra da uzaktan da olsa Fatiha okuyacak olan ara da bul.
A – Ateisttin hani!
B – O başka, arkamızdan bir Fatiha istemek başka.
A – Yastığa başını koyduğunda, her başı sıkıştığında yurda pardon imana gelen gizli Müslümanlardan olduğunu düşünüyorum.
B – Tarihimde var. Yasin okurdum. Eskiden. Ondan sonrası klişe. Çünkü dünya beni bu noktaya getirdi, bundan isyanım, falan filan. Tıpkı filmde olduğu gibi. Haksız yere girdiği hapiste, cam bölmenin ardındaki on dokuz yaşında ve hamile kız arkadaşına “Yüksek sesle söyle, seni duymuyor” diyordu Fonny yukarıyı işaret ederek.
A – Sağır duymaz uydurur en başta…yoksa biz birer uydurukluğun ürünü müyüz? Çok uyduruk bir tipim var mesela benim, ağzım burnum uyduruk, boyum posum da. Hiç öyle boş vaktine gelmemişim heykeltraşın. Beni günaha sokuyorsun ve işlerim yeterince ters gidiyor zaten. Tövbe tövbe.
B – Şule Çet tecavüz edilip, camdan atılırken de  duymadı ama. Arkası olmayan bir kızdı. Bir sürü manyak bir sürü manyaklığını çocuklar üzerinde gerçekleştirirken de duymuyor. Sakın öldüler de kurtuldular deme!
A – Demem. Ama o saatte orada ne işi varmış diyenlere bir çift sözüm var.
B – Onlar bir boktan anlamazlar. Ahkam keserler. Kızın o anda ne çektiğini düşünmezler. 
A – Fonny işlemediği bir suçtan ötürü cezaevindeydi. Tıpkı Monte Kristo Kontu gibi.
B – James Baldwin siyah hakları savunucusuydu aynı zamanda. Irk ayrımı daha doğru olacak sanırım. Yazar yazar olunca, yönetmen de yönetmen, hislerden yola çıkarak, çevresel koşulların daha hayatının başında iken birbirini seven bir çifti ne noktalara sürüklediğini gördük.
A – Konuyu dağıtmış olacağım ama James Baldwin tıpkı şarkıcı ismi gibi. 
B – Yok haklısın. Ben de filmin müziklerini dinlemeye doyamadım.
A – Çünkü harikaydılar. Yönetmen Moonlight’tan sonra ikinci kez çalışmış Nicholas Britell’le. Ve bu defasında Oscar’larda karşısında bir müzikal de yok La La Land gibi.
B – İn dı şelov şeeelov…
A – O şarkıda götürecek. Birileri Oscar’lara hazırlanadursun, ben de anca film eleştirileri yapabiliyorum. 
B – Bir sürü takipçin oldu ne güzel işte.
A – Bir sürü mü? Ben arkamda bir sürü göremiyorum. O sürüler instagram’dalar. Ama olsun, benim de Ceyda’m var bana daha çok diyalog yaz diyen. 
B – Diyalog mu ?
A – Diyalog ya. Şu an konuştuklarımız mesela. Ben bunları kafama yazıyorum şu an, sonrasında yazıya dökeceğim.
B – Seninle konuşurken her söylediğime dikkat etmem gerek o halde. Afişe mi edeceksin beni?
A – Mecburum. 
B – Mecbur mu?
A – Evet. Ne yazacağım başka? Çocuğum yok üzerinden reklam alacağım. Zengin kocam yok her dakika böbürleneceğim, sayesinde iş kapacağım. Ağır bir edebiyatçı değilim. Benden Proust olmaz. Yoga için gerekli esnekliğe de sahip değilim. Zen budizmi için de sakin duramıyorum. Kadınlar beni ne yapsın? Benden idol olmazmış.
B – Sana acımamı, sonra kendime acımamı, sonra beraberce halimize acımamızı falan mı istiyorsun anlayamadım. Nasılsa babalandık babalanacağımız kadar, gidelim Çiçek Pasajı’na tam olsun. Rakıları devirelim, o zaman daha çok ağlarız halimize.
A – Fena olmazdı aslında ama elimize bir şey geçmeyecek, ceplerimiz boşalacak, içimiz zehirlenecek. Yogaya başlamışken daha fazla ağırlık istemiyorum üzerimde. Çünkü kaldıramıyorum.
B – Sen ve yoga ha?
A – Yakıştıramadın mı? Esnekliğimi ölçmeye çalıştım.
B – Kaçtı?
A – Yerlerde. Bir mekan dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla iki saat geçirdim. Hepsinin konsantrasyonu süperdi. Ben hariç. Bana hep bir gülme geldi. Bu tüm hayatım için geçerli aslında. Tam bir iş başaracakken bir kahkahaya geliyor ve tıkanıyorum. Ben lanetliyim. Kahkaha bile bana ters zamanda geliyor.
B – Öğrenci bol yani.
A – Valla hocaya sordum işler nasıl gidiyor diye. Sen bugün bu hale bakma dedi. İstanbul’daki öğrenci başına düşen yoga hocası sayısı öğrencilerin iki katıymış ve herkes yoga eğitmenliğine merak sarmış, harıl harıl ders alıyorlarmış.
B – Yapma ya. Çok korkunç.
A – Rakamlar mı?
B – Yok bir oda dolusu ayak parmağını burnuna değdiren kadınla bir arada bulunmak çok korkunç.
A – Daha da korkuncu tüm bu zorlayıcı hareketleri yapan kadınların, yogadan sonra hiçbir şey olmamış gibi makyajlarını yapıp süslenip püslenip eğlenceye gitmeleriydi.
B – Sen de takılsaydın onlara. Sonuçta aynı odada mesai yapmışlığınız var.
A – Bana teklif etmediler. Çok yeteneksizim ama aptal bir gayretim de yok değil hani. Hem ben eve gelip ölü gibi yattım. Ağrıdan bayılmışım. Hala daha her yerim acıyor.
B – Hiç yanlış kulvarlarda gezindiğini düşündün mü?
A – Her zaman düşünüyorum. Ama kendimle ne yapacağımı bilemiyorum. Belki bir gün ben de ayak parmağımı burnuma değdirir, hatta burun deliğime sokarım.
B- İnat olsun diye mi? Değmez. Deliklerine yazık. Bak şimdi evli olduğunu varsayıyorum, kocaydı, çocuktu, dersleriydi, yedikleri içtikleriydi derken, her şeyi unuturdun. Arayış filan olmazdı. Arayışa düşecek fırsatın olmazdı.
A – Gelen kadınların hepsi olmasa bile çoğu evliydi ve de çocuklu.
B – Ve de ayak parmaklarını burunlarına değdirebiliyorlardı, öyle mi? E bravo o zaman. Gönül vermişler, hor görmemek lazım.
A – Benim marifetsizliğimden de cesaret alarak coştuklarını düşünmekteyim. Hepsi birbirini instagramdan takip ediyor. Beni kaale almadılar mesela. Hiç tipleri değilim. Ne bir yoga madalyam var, ne de aktif bir sporcu geçmişim. Burnu akan, hiç durmadan hastalanan bir çocuğum da yok. Onlar saatlerce bunlardan bahsedebiliyorlar mesela. Ne çocuklular çocuksuzları, ne de çocuksuzlar çocukluları anlayabiliyorlar. Açıkçası kimsenin çocuğunun büyüme hikayesi de beni ilgilendirmiyor. Dolu yetim ve öksüz varken ve onlardan bahsedecek başlarında bir büyük yokken.
B – James Baldwin’in zamanında ırk, cinsel ve sınıf ayrımcığına karşı verdiği mücadelede eksik bir şey var: biz sınıfsızlar hakkında eksik kaldığını düşünüyorum. 
A – Mülksüzler gbi.
B – Ursula. Dur bakıyorum ne yazıyor kitabının arkasında…”devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir” diyor. Doğru bak, ruhum da devrim için çok yaşlı benim. Kendi üzerimde bile radikal değişiklikler yapacak kadar yürekli değilim. Kısaca kendi sınıfsızlığımız bir devrime yol açmayacak. Benden söylemesi.
A – Filmde yaşanan aşkı düşünüyorum da, ben o kadar sevmedim hiçbir zaman. Kimseler de beni sevmedi bu kadar. Onun hatırına dayandı Tish onca sıkıntıya. Herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyor bu hayatta. Bir aşka, bir adama, bir kadına, işine, çocuğuna.
B – Ben takıntılarıma tutunuyorum mesela. Onlar beni hayatta tutuyorlar.
A – O nasıl oluyor?
B – Çok basit. Bir şeye takıyorum ve onu iyice takıntı haline getiriyorum. Gecem gündüzüm o oluyor.
A – Sonuç?
B – Korkunç. Taktığım insansa eğer, sonunda onu düşman ilan ediyorum. Nesneyse bıkasıya uğraşıyorum onunla. Sonunda o kadar bıkıyorum ki bir daha onun hakkında bir şey duymak ya da görmek istemiyorum. Tek takıntı yapmadığım şey yoga. Sanırım herkesin yaptığı bir şeyi yapmak çok cazip gelmiyor. Bir de şu ayak parmağını duyunca hiç bana göre olmadığını anlamış oldum.
A – Hiç başörtülü yogacı gördün mü?
B – Yok.
A – Bir fikrim var. Ben diyeceğim kapandım, yoga eğitmeni oldum. Bu sayede depresyonumdan kurtuldum. Al sana iş kapısı.
B – Aman Tanrım. Sende şeytani bir zeka var. 
A – Kesinlikle ama bu beceri de istiyor öncesinde. Ayak parmaklarımı burnuma değdirmeden öğrenci kapamam.
B – Öğrenciyi nereden bulacaksın?
A – Instagram sağ olsun. 
B – Her zamanki gibi kötülük kazanacak desene!
A – Bunu bir nevi halk sağlığı olarak düşün. Son iki takipçimden biri Aksaray çekicisi, diğeriyse “askeri” ücretle yaşamın nasıl bir şey olduğundan bahsedip duruyor. Yani herkes geçim derdinde. 
B – Bu telaşın ne?
A – Son kez Çiçek Pasajı’na gidiyoruz. Böyle mekanlarda son görülmem olsun. Gidince bir başlayacağım, kusana kadar içeceğim. Sonra da yeni hayatıma merhaba diyeceğim. 
B – Veronique’in İkili Yaşamı!!!

SONUÇ : Bu diyaloğa ne gerek vardı ya da bunun filmle ne alakası vardı diye soracak olursanız eğer, ben de size bu hayatta olmanızın ne gereği vardı diye soracağım nazikçe. Ben kendiminkine böyle gerekçeler gösterebiliyorum sadece. Geçelim filmimize:

C6FE1BB3-535F-43F9-B59A-4A552025E1FB

815DAFB9-892D-434D-8C01-DFF75AD1AFA7

BEALE SOKAĞI NEREDEYDİ? 

Bir Beale Sokağı vardır fakat New Orleans’da değil, Memphis’tedir. Fakat filmin başında James Baldwin’den yapılan alıntı doğrultusunda New Orleans’ta siyah ailelerin doğduğu, yaşadığı, öldüğü, sevdiği, sevildiği, Amerika’da doğmuş her siyahın, buna yazarın babası, Louis Armstrong ve caz da dahil, Jackson, Mississippi ya da Harlem’de doğmuş olmalarına rağmen, Beale Sokağında doğmuş olduklarını söylemekle, bir mirasın temsili olarak bu ismi romanının merkezine alıp, ismini de filme verdiğini görmekteyiz. Filmse Harlem’de geçmekte.

DCE3B785-0F43-4160-B99A-FDB4BACCCC23

EDD844F9-3BBE-4643-9888-4601355D11A5

FİLMİ NEDEN SEVDİM ? :

“Bu şey ve ben bir parça sert bir diyaloğa girmeye başlıyorduk. Tekme atardı ve ben yere yumurta düşürürdüm. Tekme atardı ve kahve demliği birden masada ters dönerdi. Tekme atardı ve elimin arkasındaki parfüm damağımda tuz tadı bırakırdı ve boştaki elim onu ikiye ayıracak bir güçle cam tezgaha bastırırdı.” Tish

Filmi, hamileliğin cilvelerini gözlem ve belki de hislerle bu kadar doğal bir şekilde aktaran James Baldwin ve bunu harika bir kurguyla sanki noktasına virgülüne dokunmadan peliküle aktaran yönetmen Barry Jenkins için sevdim en çok. Belki çok daha güçlü sahneleri de vardı ama ben en çok bebeğini ve sevdiği adamı koşulsuz sahiplenen Tish’in küçücük yaşında bir yandan davayla uğraşırken diğer yandan baba evinde kocasız dünyaya getirmeye çalıştığı bebeği doğmadan önce neler çektiğini naif bir şekilde anlatan bu sahne ile hatırlayacağım ister istemez.

Üç uzun metraja sahip yönetmen Barry Jenkins’ın izlediğim üçüncü filmi “If Beale Street Cold Talk”. Moonlight’ta izleyiciyi avucunun içine alan karakterlerin hislerini aktarmaktaki  özelliği bu filmde de son derece yoğun bir şekilde var ve bu yüzden ve daha da pek çok nedenden ötürü ben bu filmini de çok beğendim. Benim için bu senenin “Call Me By Your Name”i idi. Dürtülerin etkisi altındaki iki erkek karakterin ilişkilerindeki yoğun duyguları araya girecek olan mesafeler ve olası toplum baskısı ile ketlenirken, ilişkideki olgun tarafın mantığın zaferiyle verdiği kararla aynı yazın sonunda bitiyordu. Çok az film sizi gençlik günlerinize, ilk aşkı tattığınız keyfekeder, başına buyruk zamanlarınıza taşır. Burada da yönetmenin aşkı ele alış ve ifade şeklini, çiftin birbirini tamamlama ve kollama hallerini, çocukluktan itibaren beraber büyümenin getirdiği alışkanlığın sevgiye dönüşme halini, gençliklerinde beraber geçirebildikleri  sayılı özgür zamanlarını çok sevdim. Ne anlatmak istediğini çok iyi bilen ve hislere çok önem veren bir yönetmendir kendisi. Baş edilmesi en güç durumlarda bile umut verir ve onun filmlerinde sevgi kazanmanın yolunu bulur çok cefalar çekse de. 

Bu sene Oscar’larda orijinal film müzikleri dalında yarışan beş filmden biri ve bence kah dönemin, kah yaşanan romantizmin ruhuyla son derece uyumlu bir çalışma var karşımızda kulaklarımızın pasını silen, sizi bilmem benimse ayaklarımı yerden kesen. Nicholas Britell bu dalda benim de favorim. 

4A77807C-10BF-469D-9E33-AC6983842AEE

1DF172EF-DC18-449A-BC59-660CE6B9968D

84DCB027-C27B-48D5-9B98-DF19FAEE3102

SOKAĞIN DİLİ OLSA NE DERDİ? :

Her ne kadar 1956’da yayınlanan Giovanni’nin Odası kitabı ile beyaz eşcinsel erkeklerin hayatını anlattığı için şimşekleri üzerine çekse de, kitap eşcinsel edebiyat için bir dönüm noktası teşkil etmiş, günümüzde de güncelliğini koruyan anlatımı ve yalın diliyle pek çok edebiyat tutkunu için James Baldwin’in başyapıtı olarak kabul edilmektedir. Yazarın baskısı tükenen kitabını ancak sarraflarda bulabilirsiniz. İncedir fakat değerlidir. If Beale Street’se yetmişli yılların başında geçiyor. Adaletsizliğin gölgesinde bir aşk hikayesinin kahramanları olan iki siyah gençten Tish 19 ve Fonny ise 22 yaşında. Filmin daha ilk dakikalarında Fonny’nin hapiste olduğunu görüyoruz. Flashbacklerle de nasılını ve nedenlerini görüyoruz. 

Fonny suça meyilli bir kişilik değil. Temiz bir çocuk. Aşırı dindar annesi, işçi babası ve birbirinden tuhaf iki kız kardeşi var. Önceden meslek okuluna gitmiş, dolayısıyla zanaati var. Puf, şifonyer, masa yapıyor. Tüm bunları yapabildiği bir de bodrum katı var. Çocukların ve gençlerin özellikle de siyahların hiçbir kıymetinin olmadığı zamanlar bunlar. Fonny’ninse kendi ağzıyla dile getirdiği üzere tutunduğu zanaati ve Tish’i var. Sayesinde gelecek hayalleri beslediği ve tutkuyla bağlandığı bir kız arkadaşı olmasının önemini kocaman, siyah ve gürültülü Daniel ile karşılaştıktan sonra masa başında birbirlerine içlerini döktükleri sahnede anlıyoruz.  Daniel geçmişinden taşıdığı iki senelik hapishane deneyimini ve orada gördüğü korkunçlukları ona aktarırken, Fonny bir gün gelip de tıpkı Daniel gibi haksız yere hapis yatacağından habersiz dinliyor arkadaşını. Ve tıpkı Giovanni’nin Odası’ndaki gibi Avrupa hayalleri taşıyor. Kendini daha özgür ve mutlu hissedeceği toprakların özlemini gerçekleştirmesi ise Giovanni’nin Odası’ndaki David’in aksine mümkün olamıyor. Kim bilir karakterin bu özleminin altında yatan baş neden Baldwin’in Paris’te yaşadığı zamanlarda yaptığı kıyaslamalar sonucunda ortaya çıkmıştır. 

IBSCT_05520_RC

IBSCT_15659_R

Tish ve Fonny’nin aşklarının meyvesi olan bebekse Tish’in karnında büyümektedir ve ailesine durumu anlattığında Tish, üç aylık hamiledir. Tish’in ailesi ne kadar ılımlı ve ileri görüşlüyse Fonny’nin kalbi ve beyni zayıf annesi ve onun yetiştirmesi olan iki kızı da son derece yobaz yani hastalıklı derecede dindardırlar. Kendi torununun bir günah cocuğu olduğunu ve rahminde kurumasını diler Tanrı’dan. Sonra da kendi kocasından tokadı yer afiyetle. İki aile arasındaki uçuruma şahit oluruz bu sahneyle. Siyahtan öte yobaz bir ailenin içine doğmanın çaresizliğini izleriz. Fonny babasının oğluyken, kızlar annelerinin yetiştirmesidir. Bu arada belirtmem lazım yan rollerdeki tüm oyunculuklar çok iyiydi. Özellikle de iki babanın ikisine de dikkat çekmek lazım. Colman Domingo ve Michael Beach. İsimlerini öğrenmiş oldum bu film sayesinde. Latin rollerde ise Narcos’ta da izlediğimiz Diego Luna ve Pedro Pascal var. Yönetmen Jenkins olunca, parmağını bir şıklatmasıyla oyuncuların çevresinde pervane olduğunu düşündürtüyor bu harika cast. 

Filme dönecek olursak tecavüze uğradıktan sonra Fonny’i tecavüzcüsü olarak teşhir eden olarak kadın ülkesi Porto Riko’ya dönüyor. Tuttukları beyaz avukatın bu dava sayesinde devletin önemli kişileriyle arası bozuluyor. İki baba çocuklarının iyiliği için limandan mal çalmaya başlıyorlar ve getirip Harlem’de satıyorlar. Tish’in annesini oynayan ve bu rolüyle bir Golden Globe kazanmış olup, aynı zamanda Oscar adayı olan Regina King kızın peşinden giderek, ona yalvarıp, geri döndürmeye çalışsa da, başarılı olamıyor. Kız yine kayıpları oynuyor, dolayısıyla da dava erteleniyor. Bu davada doğruyu ortaya çıkarmanın imkanı olmadığını görüyoruz. Bir türlü evlenemeyen Tish ve Fonny için bunun artık önemi kalmamışken, çoktan bebeklikten çıkmış oğullarıyla beraber filmin son karesinde ve yine bir görüş gününde gardiyan eşliğinde bir masa etrafında toplanıp Fonny’nin mahkemeyle yaptığı anlaşma sonucunda belirlenen mahkumiyetinin sona ereceği günle ilgili konuşuyorlar sakin sakin. Mahkemenin bir hak ve aynı zamanda mahkumu suçlu suçsuz ayırt etmeksizin hapse gömen ve hele bir de siyahsan eğer, seni çok daha kolaylıkla gömen bir mekanizmaya dönüşmüş olduğunu, bir de dönem itibariyle yetmişlerin hiç de masum olmadığını, özellikle de arka mahallelerde doğmuşsa eğer o siyah, hayatının çok zor ve tehlikeli ve düşmanlıklarla dolu olduğunu görmüş olduk Baldwin’in kaleminden, Jenkins’in kareleriyle.

83C42974-9418-4CA5-886D-2CE1BDA75C73

2E43D836-F904-4736-9A59-CA2987F35570

34394109-8DE4-4233-8D53-F39B6F6020BE

 

I, TONYA : BEN, TONYA

Margot-Robbie-I-Tonya-trailer-920x584

I, TONYA : BEN, TONYA

“Genelde insanlar Tonya’yı severler. Ya da pek hoşlanmazlar. Tıpkı insanların Amerika’yı ya sevip ya da pek hoşlanmaması gibi. Ve Tonya tamamen Amerikalıydı.” Diane Rawlinson

”Amerika’yı biliyorsunuz. Sevecek birini istiyorlar ama nefret edecek birini de istiyorlar ve kolay olsun istiyorlar.” Tonya Harding

“Sana ‘Beyaz Fakirler’ diyenin yüzüne tükür.” LaVona

“Bahçıvan mı yoksa çiçek misin Jeff? Bir ilişkide bahçıvan ve çiçek vardır. Ben çiçek olmak isteyen bir bahçıvanım. Bu(Tonya), kendi hayatını kurtarmak için bahçıvanlık yapamaz. Orada bütün bahçıvanlığı senin yapman gerek.” LaVona

“Kaba bir lezbiyen gibi kaydın.” LaVona

“Güzel olduğunu söyleyen ilk salakla evlenmek… Aptalla sevişirsin, evlenmezsin.” LaVona

GİRİŞ :

Aynı zamanda bir dönem filmi I, Tonya. Bir spor ve sporcu filmi, bir mokümanter. Bu liste daha uzar gider. Türleri daha fazla birbirine karıştırmadan Brechtyen bir üslupla yola çıkan ve çarpıcı/nefes kesen bir ilk yarıdan sonra, bir parça sarkan bir ikinci yarıyla izleyicisinin karşısına çıkan “I, Tonya” en nihayet izlenmek suretiyle girebildi benim en fazla kafes kadarlık aklıma ve bu bir yergi değil, övgü aslında(kafes büyüklüğünde bir kafam bile olmadığına göre). Renkli televizyonların yeni yeni hayatımıza girmeye başladığı yıllarda, zamanın en popüler ve adı üzerinde en artistik sporunun kahramanlarından Tonya Harding’in elem dolu hayatına tanık olmak demek biraz da seksenlerin havasını solumak demekti aynı zamanda. Seksenler ne demekti peki? Kahküllü, permalı kabarık saçlar, vatkalı geniş geniş omuzlar, yırtık pantolonlar, converseler demekti. Dallas, Hanedan, E.T., Ghostbusters, Evil Dead, Laura Branigan, Modern Talking, yazlık kışlık disco, fotoroman, walkmen, TRT 1 ve 2, Beta ve VHS kasetli videolar, tatil dendiği zaman Antalya, Bodrum, Marmaris’den başka yerin bilinmediği, uçağa binmenin lüks olduğu, Samantha Fox’un hayli dikkat çekici memeleri, Big in Japan, Is This Love, Bir Zamanlar Deli Gönlüm(benim için) demekti. Evren, Özal, Thatcher, Reagen, Gorbaçov demekti. AIDS, Çernobil, Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun, gazoza konan ilaçla uyutulmak suretiyle habersiz tecavüze uğradıktan sonra bir sabah beyaz çarşafların arasında çığlık çığlığa uyanan Ahu ve Banu demekti. Sokak ortasında aniden pandik yeme, otobüste minibüste fortçulara denk gelme korkusu demekti. O tarihlerde daha yeni yetme olan Serdar Ortaç’ın gün gelip de Another Brick in the Wall’u söyleyebileceğini tahayyül edememek, Nuh Peygamber’in gemisinde cep telefonuyla konuştuğunu söyleyen akademisyenlerin televizyonlarda zırvalayabileceğini akılların almayacağı zamanlar demekti biraz da. Hannah ve Kızkardeşleri, Radyo Günleri, Teyzem, Rumuz Goncagül, Fahriye Abla, Sürü, Tutunamayanlar(herkesin tutunamadığı bir zaman dilimi vardır) ve Sevgili Arsız Ölüm de demekti. Seksenler her şeye rağmen insanların daha aklı başında olduğu yıllardı kısaca. Tonya mı? O çılgınmış. Anneden kaynaklı, aileden kaynaklı, devamında kocasından kaynaklı tam bir çılgın ve de mecburen savaşçı. Tek bildiği şey bu olmuş çünkü hayatı boyunca.

544639DF-E632-4FEA-BAD2-2961844CA914

I, TONYA :

Film, Tonya Harding ve Jeff Gillooly ile gerçekleştirilen ironisiz, kesinlikle çelişkili ve tamamen doğru röportajlara dayanmaktadır sözleriyle açılıyor. Bizler de “Tamamen doğru” demiş olan yönetmeninin sütüne havale başlıyoruz filmimize. Sonra da Tonya, eski kocası Jeff, annesi LaVona, koçu Diane, Jeff’in şizofren arkadaşı Shawn, bir de erkek muhabirin sorulan sorulara verdikleri cevaplarla devam ediyoruz. LaVona altı defa evlenmiş, beş defa da boşanmış. Şimdiki ve altıncı kocası için en iyisi diyor(şu an elinde o var çünkü). Tonya ise dört numaralı kocasından olma beşinci çocuğu. Kızının küçüklüğü için ele avuca sığmazdı ve tarafımızdan şımartılmıştı diyor. Onu yarışmalara, egzersizlere götürdüğünü, kıyafetlerini kendi elleriyle diktiğini anlatıyor. Yine de kızının gözünde bir canavar olarak kalıyor. Çünkü başına kakıyor hayatı boyunca onun için harcadığı her kuruşu. Çünkü kızına şiddet uyguluyor küçük yaştan itibaren ve bu durum Tonya’nın Jeff’le beraber aynı evi paylaşma kararı verdiği güne kadar ara ara devam ediyor(kızın koluna bıçak fırlatıyor hasta manyak). Çünkü haklı bile olsa kızını hiçbir surette onaylamıyor, verdiği kararlardan ötürü küçümsüyor her fırsatta. Daha küçük bir kızken buz pistinde arkadaş edinmesini engelliyor, çünkü hepsi onun için potansiyel birer rakip, dolayısıyla da düşman. Beyaz ırktan, düşük eğitimliler için kullanılan “Redneck” tabirinden hiç utanmıyor Tonya, olduğundan farklı görünmeye de çalışmıyor. Kendini değiştirmek, geliştirmek hususunda da herhangi bir gayreti yok. Tonya neyse o. Fakir büyüdüğüm veya cahil olduğum için hiç özür dilemedim diyordu filmin başlarında. Bu yüzden daha küçük yaşlardan itibaren yapabildiği üçlü burguya(axel) ve bunu yapabilen ilk Amerikalı kadın olmasına rağmen, jüri hep puanlarını düşük veriyor. Çünkü eğitimli beyazlara yönelik buz pistinin üzerinde belki de ilk defaya mahsus olmak üzere bir Redneck boy gösteriyor bu zamana dek içinde biriktirdiği tüm hırsıyla.

images-3

Film boyunca bir yandan Tonya’nın annesiyle olan ilişkisine değinilirken, diğer yandan bir darılıp bir barıştığı kocası ve onun ruh hastası arkadaşının planladıkları Nancy Kerrigan’ın dizini sakatlama hadisesi ertesi açılan FBI soruşturmasıyla aldıkları ceza ve sonuçları anlatılıyor. Kırk yıl önce Portland, Oregon’da Tonya daha dört yaşındayken, anne kızın el ele verip koçlarını olmasını istedikleri Diane Rawlinson’a kendilerini kabul ettirişlerinin üzerinden altı ay geçtikten sonra Tonya’nın ilk yarışmasını kazanmasıyla profesyonel paten macerası(ları) başlıyor. LaVona bir anne olarak ayaklı bir facia olsa da, iyi de bir koç aslında. Kendi yetiştirdiği ve bu hallere getirdiği kızını çok iyi tanıyor. Onun hırsını, sinirlendiğinde çok daha iyi kaydığını, asla yapamazsın diyen biri olmadıkça “asla” yapamayacağını gayet iyi biliyor. Sırf bu yüzden para karşılığı adam tutup müsabaka öncesi yapamazsın diye bağırtıyor tribünlerden. Tonya inadından yapıyor bu zor hareketi. Çocukluğunda öz babası yani LaVona’nın dördüncü kocasıyla geçirdikleri zamanlar Tonya’nın belki de en mutlu oldukları zamanlar. Büyürken pek eğlenmedik, hiç Disneyland ya da gezilere gitmezdik dese de, kendisine karşı ılımlı olan babası evi terk etmesin diye arabasının önünü kesiyor gözyaşları içinde. Gayet iyi biliyor ki annesine kalacak bundan böyle. Bu arada annesi tekrar evleniyor ve evde üvey erkek kardeşiyle yaşıyorlar. Bir gün memesini sıkıştıran üvey erkek kardeşi Chris’in ağzını burnunu kırdığı gibi, polis çağırıp bir güzel tutuklatıyor. Annesi onu tam bir savşçı olarak yetiştirdiğinden asla hakkını bırakmıyor kimselere, annesinden gördüğünü yapıyor hayatı boyunca. Her zaman kan bulaşıyor işine, evliliğine, tüm hayatına. Jeff’le tatlı tatlı başlayan flörtlerinde de “şiddet” başroldeki yerini buluyor hiç zorlanmadan hem de birkaç ay içinde. Ufak tokatlar yerini kafasını duvarlara vurmalara, yumruklara bırakıyor, elinde ne varsa fırlatan anneden, aynısını yapan bir sevgili ve zamanla da hayatını karartan bir eşe doğru evriliyor Jeff. Tonya, annesinin de onu sevdiğini fakat onu dövmekten vazgeçmediğini, bunun kendi suçu olduğunu, Jeff’in de onu hem sevip hem dövdüğünü düşünüyor bu yüzden. Kendi kendine bahaneler buluyor. Çünkü bildiği tek şey bu. Tonya şiddetten besleniyor. Nancy’nin durumunu kendininkiyle kıyasladığında onun için çok normal ve sürekli olan bu halin, Nancy’e sadece bir kez yapıldığı halde kıyameti koparmasını anlamsız buluyor. Hayatı boyunca şiddet gören bir kadın olarak, bir defaya mahsus dizinin kırılması ve bunun için ortalığı velveleye vermek çok saçma geliyor ına. Neden Jeff peki? Çünkü daha ilk cümlesinde benim ailem fakir diyor. Jeff neyse o. Saklamıyor, gizlemiyor. Bu kızları etkileyen bir durum sanırım genelde. Ama ona vurmadım, ben uysalım, o bana tüfekle ateş etti derken çok da inandırıcı olamıyor yazık ki. Öte yandan Tonya inkar etmiş olsa bile, bizzat tüfekle ateş etmiş midir? Bence etmiş olma ihtimalivardır ilişkinin seyri, geçmişin gölgeleri düşünüldüğünde.

6CBB8348-8B84-4124-8509-5F829662C675

Bundan böyle katıldığı yarışmalarda bir sürü elit aile kızının arasında kah seçtiği müzikler, kah kendi diktiği rüküşan kıyafetler ve mavi ojeleriyle çok ayrıksı bir kompozisyon çiziyor. Astımına rağmen sigara içiyor. Buz dansı balerin zarafetine sahip iyi ailelerden gelen kızların klasik müzik eşliğinde dans ettiği bir kulvarken, geleneksel olmayı reddeden ve özürlü bir diş perisi gibi giyinmek istemeyen Tonya’yla jürinin başa çıkabilme şekliyse puanlarını kırmak şeklinde tezahür ediyor. LaVona yetiştirmesi Redneck Tonya, puanını kıran jürinin yanına gidip çatır çatır hesap soruyor hepsinden. Sunuma da puan verdiklerini belirten jüri üyelerine, (ah çok affedersiniz) “suck my dick” diyor tüm nezaketiyle. Sonra da homur homur terk ediyor buz pistini. Ondan harika atletik yetenek olarak bahsediliyor. Daha çok atletlere benziyor gerçekten de zarif bir kuğudan çok. Aslında jürinin sorunu onun kaymasıyla ilgili değil. Ülkeleri adına çizmek istedikleri imajın o olmadığını düşünüyorlar. Sağlıklı bir Amerikalı aile görmek istiyorlar ama karşılarında uyumsuz, asi, küfürbaz bir kadın buluyorlar. Aile ilişkileri her daim sorunlu. Bunların üzerine hesaplaşmaya gittiği annesine küçük bir çocuk gibi soruyor kendisini bari çocukluğunda olsun biraz sevip sevmediğini. LaVona ise saf bir çocuktan savaşçı bir şampiyon yaratmaktan ötürü duyduğu gururdan ve nefret edilesi bir anne olarak anne fedakarlığı yaptığından bahsediyor övüne övüne.

Tonya, annesinin de söylediği ve onaylamadığı gibi kariyerini mahvedecek olan ilk adımı ileride onu dövmek için hiçbir nedene ihtiyaç duymayan Jeff’le evlenmek suretiyle atıyor. Ara ara şiddetin boyutu artsa da, evli olmaktan hoşnut olan Tonya, ilk ve her fırsatta affediyor Jeff’i. Tek arkadaşı şizofren Shawn’dan başka kimsesi yokmuş gibi görünen Jeff şoförlükle sağlıyor geçimini. Karısını duvarlara çarpa çarpa dövse de, otorite karşısında korkağın teki aslında. Gücünün yettiğine dikleniyor çoğu erkek gibi. İşin enteresan yanı tüm bu badireleri atlatırken çok çok uzun yıllar geçmiyor aradan. Tonya 20 yaşındayken tanışıyor Jeff’le, 23 yaşındayken soruşturma geçiriyorlar Nancy Kerrigan olayından ötürü. Nancy’den halkın huzurunda özür dilemesine rağmen,denetimli tahliye, bir sürü para cezası, psikolojik değerlendirme, Amerika Buz Pateni Derneği’nden istifa ve bir daha Artistik Patinaj Derneği yarışmalarından hiçbirine katılmama cezasına çarptırılıyor hakim tarafından. Her zamanki Tonya itiraz ediyor bu karar karşısında. Hapse girmek için yalvarıyor, yeter ki kayma hakkı elinden alınmasın diye. Eğer kayamazsa hiç kimse olamayacağının farkında çünkü. Eğitimi yok, çok becerikli olmasına rağmen garsonluk dışında başka bir şey yapmamış hayatı boyunca. Araba tamirinde Jeff’den daha iyi mesela, kendi elbiselerini kendisi dikiyordu ayrıca. Zevk sahibi olmasa bile bir düğme bile dikemez lafı onun için geçerli değil ama o, en iyi bildiği şeyde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor sadece. Hakimse ona müebbet vermiş kadar oluyor bu ceza ile. Jeff’se filmin sonunda ilk defa doğru düzgün bir itirafta bulunuyor onun kariyerini tamamen mahvettim diyerek. Mahvediyor gerçekten de. Tonya’nın çevresinde aklı başında bir Allah’ın kulu yok. Çevresinin çevresinde de yok. Birbirlerine yakın otursalar bile, bir daha hiç görüşmedikleri gibi, yan yana da gelmiyorlar hayatları boyunca.

3740BC50-44AA-4021-910B-1D070F2EFBAF

Gelelim erken gelen başarı ve şöhretin ehliyetsiz ve bununla baş etmeyi bilmeyen insanların elinde nasıl tamamiyle son bulduğuna: Tonya annesinden göremediği sevgisizliğin de etkisiyle bir dakikalığına tüm Amerika tarafından sevildikten sonra, nefret edilişinin ardından kendini yine göz önünde bulunacağı ringlere atıyor bu defasında. Kadın boksör oluyor. Bill Clinton’dan sonra hakkında en çok konuşulan insan o oluyor doksanlarda. Geçinmek ve faturalarını ödemek zorunda olduğundan en iyi bildiği şey olan şiddetle sağlıyor geçimini bu sayede. Boksu belli bir yaşa kadar yapılabildiğinden, ileride profesyonel peyzaj, bahçe inşası ve ev boyama gibi daha domestik, daha az efor isteyen işlere yöneliyor. Tekrar tekrar evleniyor ve çocuğu oluyor. Annesiyle görüşmeyi reddetse de(FBI’la aleyhinde delil toplamak için anlaşan ve konuşmalarını kayda almaya çalışan bir anne söz konusu olan), istediği kadar ona benzememek için her fırsatta iyi bir anne olduğunu ispat etmeye çalışsın, annesinin kaderini yaşayan kız çocuklarından birine dönüşüyor zamanla. Onu bu hale getiren, böyle bir şekil veren annesi olsa da, bu gerçekle yaşamak zorunda kalıyor Tonya. Annesi ondan bir savaşçı yaratmış yaratmasına ama son derece de korumasız bırakmış daha işin başında. Sanki bir deney, bir kobaymış kızı onun için. Ne kadar fevri, asi, kaba saba, küfürbaz, hak etmiş, o jüri üyesi doğru söylemiş onun yeri buzların üzeri değil, ringlerin panteri olmakmış deseniz de, bir yanınızla hep üzülüyorsunuz Tonya’nın haline. Vahşi kızın eaha doğrusu hayatta vahşileşmiş kızın hayatı içinizi burkuyor düşündükçe. Keşke babası onu bu kadının zalim ellerine teslim etmeseydi diyorsunuz her fırsatta. Keşke… Keşke’li hayatlardan bir başkası Tonya Harding’inki de. Bu çok eski bir hikaye aslında hayatta haksızlıklar üzerine kurulmuş olan. Doğuştan gelen bir hikaye. I, Tonya ve aile kavramı üzerine düzgün ve anlamlı bir yazı okumak isterseniz de, buyurun size bir adres yine wordpress üzerinden: http://www.birkahvemolasi.co/annelik-ve-babalik/aile-insanin-kaderi-midir/

Oscar’larda sıkça adından söz ettiren filmin aynı zamanda prodüktörlerinden olan Margot Robbie, Suicide Squash’deki mimiklerini tekrarlıyor biraz da. Yine de göz kamaştırıyor güzelliğiyle. LaVona rolüyle Golden Globe En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan aktrist Allison Janney’e Oscar yolu gözüküyor kanımca. Ben en çok Jeff rolündeki Sebastian Stan’i beğendim, bir de hasta manyak Shawn’ın para karşılığı tuttuğu Coen Biraderler’in filmlerinden fırlamış da gelmiş bir Fargo karakterini andıran dünyanın en şaşkın kiralık adamını oynayan Shane Stant’in yaptıklarına katıla katıla güldüm. Sahi neden o bomboş yolda, bir sürü seçenek varken, şaşkın ve yaşlı bir adamın üzerinden atlar da arabaya biner ki insan!!!

Aşağıda yer alan ve filmin soundtrack listesini oluşturan parçalara ve dolayısıyla seksenlerin müziğine bir kulak vermeli ara ara.

1-Mark Batson – Fair To Love Me
2-Cliff Richard – Devil Woman
3-Bad Company – Shooting Star
4-Dire Straits – Romeo And Juliet
5-Peter Nashel – A Fair Shot
6-En Vogue – Free Your Mind
7-Supertramp – Goodbye Strangers
8-Chris Stills – How Can You Mend a Broke Heart
9-Fleetwood Mac – The Chain
10-Peter Nashel – The Incident
11-Heart – Barracuda
12-Laura Branigan – Gloria
13-Violent Femmes – Gone Daddy Gone
14-Doris Day with Paul Weston – Dream a Little Dream of Me
15-Siouxsie And The Bnashees – The Passenger

margot-robbie-i-tonya-cast-at-the-2017-toronto-international-film-festival-2

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

7AFFC4B5-57FC-48D0-BA79-38B3440EF4DD

THREE BILLBOARDS OUTSIDE EBBING, MISSOURI : EBBING, MISSOURI ÇIKIŞINDAKİ ÜÇ REKLAM PANOSU

“Tüm bunlar Tanrı olmadığı, dünyanın bomboş olduğu ve birbirimize yaptıklarımızın hiçbir önemi olmadığı için mi acaba?” Mildred Hayes

“Başka bir yer varsa orada tekrar görüşürüz belki. Seni tanımak benim cennetimdi zaten. Senin oğlan.” Şef Willoughby

“Bir dedektif olmak için ihtiyacın olan tek şey sevgidir. Çünkü sevgi sakinlik getirir ve sakinlikten de tefekkür doğar. Bir şeyleri ortaya çıkarabilmek için de bazen tefekkür gerekir. Bir silaha bile ihtiyacın yok. Nefrete hiç ihtiyacın olmadığı gibi. Nefretle hiçbir şey çözülmez. Ama sakinlikle çözülür, tefekkürle çözülür. Kimse eşcinsel olduğunu düşünmez. Düşünürse de onları homofobiklikten tutukla. Nasıl şaşarlar izle.” Şef Willoughby

İzlediğimde altı dalda Golden Globe’a aday bir filmdi Three Billboards. Bu yazıyı size Erzincan’dan Kayseri’ye giderken yazıyorum X firmasına ait bir yolcu otobüsünün içinden. Bunca ayrıntıdan bahsetmemin nedeniyse filmin o zamandan bu zamana kazandığı ödüller. Yalnız ismi biraz uzun olunca Three Billboards diyerek geçiştiresi geliyor insanın. Filme ismini veren bu üç reklam panosunun hikmeti ise onlara reklam veren acılı annenin tecavüz edilerek öldürülen, sonra da o billboardların altında yakılan kızının katilini bulmaları için polis departmanını olay kapandıktan ve kızının ölümünden tam yedi ay sonra tekrar harekete geçirmek ve bunun için kışkırtmak gayretinde gizli. Ölen Angela Hayes’in annesi Mildred Hayes üç billboard için ilk ay beş bin dolar ödeyerek olayların pimini çekmiş oluyor. Paskalya’ya kadar hazır edilen billboardlar ve üzerinde yazılanlar Angela’nın kapanmış olan dosyasının tekrar gündeme gelmesine neden oluyor mu, oluyor. Televizyon kanallarından gelen muhabirler panoların önünde canlı yayın yapıyorlar. Haberlere konu oluyor billboardlar ve de üzerinde yazılanlar. Ne mi diyor o panolarda? Sırasıyla; “Ölürken tecavüze uğradı.” “Hala daha kimse tutuklanmadı mı?” ve “Bu nasıl olur Şef Willoughby?” Şimdi gelelim o billboardlarda altı metrelik harflerle bahsi geçen polis şefi Willoughby’nin kim olduğuna. İki küçük kız çocuk babası, evli ve ileri evre pankreas kanserli, amir konumunda, yufka yürekli ve adil bir adam kendisi. Hayatının bu son günlerinde bile kendini hastalığının dehşetengiz girdabına kaptırmadan son derece mantıklı ve vicdanlı hareket edebiliyor, sakin sakin karar verebiliyor. Benden sonra tufan demeyenlerden kısaca. Geride bırakacağı iki kız çocuğu yüzünden belki de, Mildred’ı en çok anlayan kişi  de o oluyor çevresinde. Ölümü bile acısız oluyor böylelikle. Nasıl mı? Bir zahmet o kadarını da izleyin artık.
-E ama öldüğünü söyledin!
-Evet söyledim.
-Neden söyledin?
-Filmi anlatmaya çalışıyorum görme engellilere.
-Bu bir hakaret!
-Evet, ama görme engelliler için bir hakaret.
-Biz anlamıyoruz, biz izlemedik, izlesek bile anlayamayacağımız için sitenizi bir daha açmamak, yazınızı da bir daha okumamak üzere çekip gidelim. En güzeli.
-O kadar da değil canım. Okuyun, edin, beğenin, beğenmeyin ama yine de gelin. Çünkü ben size kafamın içindekileri açıyorum ve burası benim evim, yuvam, her şeyim. Hem engelli olmanın nesi kötü ki? Söyledim de üstelik; Şef ileri evre pankreas kanseri, adam kan kustu dedim.
-Adam kan kustu demedin.
-Tamam demedim.
-Hah şöyle.
-Ne şöyle?
-Hep sen mi uğraşacaksın bir garip okuyucuyla. Gelmiş de yanlış bir tıklamayla konmuş bulunmuşuz sayfana. Pardon kafanın tam orta yerine. Pardon evinin salonuna(yatak odana girmiyoruz terbiyemizden). Yuvan mı demeliydik yoksa? Neyse ne, ama ne büyüttün sayfanı, ne önemsedin kendini ve hayatını!
-Sana söyleyecek kelimelerim çok da… Bir daha gelmezsin diye ürkütmüyorum hassas parmaklarını.
-Hassas parmaklı okuyucu… Sevdim ben bu tabiri. Peki sen bu filmi sevdin mi?
-Sevmesem yazmazdım.
-Tam bir klişesin.
-Evet öyleyim. Öte yandan senaryo ve her biri şahsına münhasır karakterlerin filmden bir adım önde olduğunu, bu durumun filmin yönetmenini auteur’den çok iyi senaryolu iyi bir film çekmiş bir yönetmene dönüştürdüğünün ispatı adeta. Yani yönetmenin işitsel yönü ağır basıyor diyebiliriz.
-İşitselliği güçlü bir insan olması onun iyi bir yönetmen olmasına engel mi yani? Adam Golden Globe’da en iyi yönetmen dalında adaydı. Filmse tam beş dalda adaydı. Bunlardan tam dört tanesini aldı.
-Olabilir. Ben zaten film kötü demedim ki.
-Kesin on beş Oscar adaylığı alır.
-Yuh! Oscar tarihinde o kadar adaylık alabilen bir film görülmedi daha.
-Ben hassas parmaklarıma döneyim derhal.
-Sakııın. Yazımı sonuna dek oku. Sakın beni terk etme.
-Twilight Zone mu burası? Senin sitenin bekçisi miyim ben?
-Yook sitemin bekçisi benimdir. Sen evrenimin değişmez ziyaretçisi ol yeter. Birilerinin okunmaya, birilerinin izlenmeye, birilerinin de dinlenmeye ihtiyacı var bu evrende.
-Duygusala bağladın yine.
-Seçenek bırakmadın.
-Pekala. Devam et o zaman. Ben buradayım. Gitmiyorum bir yere.

3C5C0A4A-4490-4BC8-9827-89B6A4A81A7B

BİZ DÖNELİM TEKRAR ÜÇ BILLBOARD’LU… UZUUN İSİMLİ FİLMİMİZE :

Mildred’a kalsa kasabadaki, yetmedi tüm eyalat ve hatta tüm ülkedeki sekiz yaş üstü her erkekten ve her çocuktan DNA örneği aldıracak, yetmedi bir veritabanı oluşturarak doğan her erkek çocuğunu oraya girecek, o da yetmez ise eğer bir eşleşme olduğu takdirde de yüzde yüz emin olduktan sonra onu öldürecek. Tüm bu akıl tutulmasının korkunç geçerli bir nedeni olsa da, hükmü yok elbette ve film boyunca vatandaşlık haklarına aykırı bir sürü fiili gerçekleştiriyor Mildred. Ama acısından. Çünkü çevresindeki tüm erkekler unutmak istiyorlar olan biteni. Ne oğlu, ne kocası bu halden hoşnut. Oğlu, “ölürken tecavüze uğradı yolu” olarak tanımlıyor billboardlu yolu. Ağlarsa anam ağlar derler ya, o hesap… Mildred dışında herkes yoluna devam edebilmiş çünkü bir şekilde. Kimi unutarak, kimi genç sevgili yapmaya çalışarak. Oysa ki davasının peşinde azap çeken bir anne var ortada yarım akıllı bir sürü insanın arasında. Olive Kitteridge’den sonra altından kalkmakta güçlük çekmediği bir rol olmuş Francis McDormand için. Hatta Olive Kitteridge’ın bir devamı niteliğinde. Bünyesine yakışır, alışık olduğumuz türden akıllı bir kadını oynuyor yine botoxsuz mimikleriyle. Oynadığı her rolün üstesinden gelmesine o kadar alışkın olunca da, kolay kolay kazandığı Globe Globe’daki drama dalında en iyi kadın oyuncu ödülü bir fark değil, aşinalık yaratıyor bünyede(elini sallasa ödülü alır, gibi). Geyikle konuştuğu sahnedeki oyunculuğu insanın tüylerini diken diken ediyor bu arada ve Helen Mirren’ın Queen’deki bir sahnesini getiriyor akıllara izleyen ve hatırlayanlarınız varsa… Filmin parlayan yıldızı ise Jason Dixon(not Nixon) rolüyle çizgi roman, ABBA ve Chiquitita seven Sam Rockwell’di kanımca. Şef’in ölüm haberini aldıktan sonra ne yapacağını şaşırıp, hatırasını onurlandırmak adına panoları yapan reklam şirketindeki gencin ağzını burnunu kırdıktan ve pencereden fırlatıp attıktan sonra büyük iş başarmış komutan edasıyla bir havalarla indiği merdivenlerdeki beden dili Sam Rockwell’i Şef’in deyişiyle özünde iyi bir insan olan iyi bir kötü adam yapıverdi bir anda. Mildred’ın kundaklaması sonucu büroda alev almadan önce o da onun üç panosunu yakmıştı ne de olsa. Şef rolünde Woody Harrelson’ı da anmadan geçmeyelim bu arada akılda kalan iyi oyunculuklardan bir tanesi olması açısından.

615CA1ED-A755-4D73-B9C9-38DC7946861E

Kızı yukarıda bahsi geçen ve şiddet içeren bir takım olaylara maruz kalan anne Mildred bir intikam meleğine dönüşüyor bundan böyle. Doğru düzgün anestezi uygulamayan dişçisinin baş parmağını deliyor, karakolu ateşe veriyor, kısasa kısas bir adalet peşinde koşuyor. Başındaki bantla intikamcı bir ninja sanki. Kızı evden çıkarken arabayı vermediği için yaşanan kavga esnasında Angela’nın dilinin buğusu kalıyor ve umarım yolda tecavüze uğrarım diyor. Annesi de umarım tecavüze uğrarsın diyor. Anne kızın karşılıklı bu temennilerden sonra bir daha bir araya gelmeleri mümkün olmuyor. Bir annenin bunu hazmetmesi çok kolay olmasa gerek. Biri ölü biri diri olmak üzere iki çocuğunun babası eski polis Charlie de ayrı psikopat. Kızınca evlilikleri boyunca yaptığı üzere karısının boğazına yapışıyor, on dokuzluk sevgilisiyle üstü açık arabayla geziyor. Oğlu annesinin öfkesinden bıktığından babasında ve onun genç sevgilisinde teselli arıyor. Neticede reklam panoları da, on dokuz yaşındaki kızlar da ölmüş kızlarını geri getirmiyor. Dixon’a gelirsek o başından rengini belli ediyor, zaten evde tuhaf bir anneyle yaşıyor, kadın oğluna birbirinden korkunç öğütler veriyor. Aralarında geçen konuşmalar şiddet odaklı ve tehditkar. Bastırdığı eşcinselliğinin farkında olan insan da yine Şef oluyor.

Kusursuz Şef rolünde Woody Harrelson hastalıktan ya da başka nedenlerden ötürü bir iyilik meleği olarak filme yerleştirilmiş adeta. Vahiy gibi mektuplar bırakıyor geride. Dixon’ın içindeki iyiliği gören de o, Mildred’ı kanının son damlasına kadar koruyan, billboardların parasını veren de o, elden ayaktan çekilmeden ve evde hastalığının daha da ileri evrelerinde yaşayacakları bir sürü acizliğe şahit olacak karısının tüm bunlara izleyici kalmasına gönlü el vermediğinden kendini ahırda vuran da o.

A94F7469-FC6F-43F8-9D8E-C617207FFBAF

ACBB92B6-0717-4800-AD62-AEF777504D9F

Peter Dinklage bir başka cisme bürünmediği takdirde yine cüce rolünde. Yemeğe çıktığı ve güya aşık olduğu Mildred’a olmadık şeyler söylüyor, o da zaten ona ben seninle olmam diyor. Film boyunca herkes herkesi kırıyor, döküyor. Söz konusu olan yer Missouri olunca, zenciye zenci deniyor. Baş ırkçı Dixon da başta zenciler olmak üzere tüm beyaz olmayanlara, yeri geldiğinde de beyaz olanlara işkence işiyle uğraşıyor. Ve tüm bunlar bir Tarantino filminde olsa doğallıkla karşılanacakken, burada neden diye soruyor insan. Zenciye zenci demenin bir önemi olmadığı gibi, sürekli tekrarların bir amacı olmalı diye düşünüyor insan bu kadar sık tekrarlandığı için. Zenci olmak, eşcinsel olmak, komünist olmak, hayvansever olmak, engelli olmak, cüce olmak, dişçi olmak, kadın olmak, Missouri’de olmak ve daha bir sürü aykırı sayılan ya da hususi durumlar üzerine bir çift sözü olan iddialı senaryosunun azizliğine uğramadan yoluna devam ediyor film.

Hepimiz ikiyüzlüyüz aslında. Birbirimizin yüzüne gülüyor, arkasından neler söylüyoruz. Kapalı kapılar ardındayken o adam ibneye, o kadın fahişeye dönüşüveriyor bir anda. Mildred’sa acısından, kapanmış bir davaya dönüşen kızının hayatının bir manyak tarafından elinden alınışından, bir veda etmek şöyle dursun birbirlerini son görüşlerinde karşılıklı olarak sarf ettikleri kötü sözlerden ötürü ne yapacağını bilemediğinden yapıyor yapacaklarını. Ne kimseyi kırmak umrunda, ne de kimin kim olduğu. Varsın tutuklansın, varsın oğlunun okulundaki veliler tarafından kınansın, varsın kötü bir söz duysun… Umurunda değil, yeter ki kızın katili bulunsun, bir gün olsun başını yastığa rahatça koysun. Öte yandan özünde iyi bir kadın olan Mildred, her ne olursa olsun dik durup mücadelesini veriyor. Mildred’ı yaşadığı talihsizlikler için ağlarken görmüyoruz hiçbir zaman. Şef’in kan kustuğu anda, kendisi için yazılmış mektubunu okurken ve bir anda karşısına çıkıveren geyikle kızıymışçasına konuştuğu anlarda gerçek Mildred çıkıveriyor ortaya. Haksızlıklar karşısında elindeki kozları oynuyor teker teker; direniyor ve mücadelesini veriyor. Hayatı boyunca burnu sürtünmüş, ondan öte saf acıyı tatmış herkesin bu filme karşı çok daha duyarlı yaklaşacağını umuyorum. Bunun için bir evlat kaybetmeye gerek olduğunuysa hiç sanmıyorum.

F9BC18BF-B3D6-4716-A088-6B9F20B5A636

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: