BOZCAADA / TENEDOS, İKİNCİ BÖLÜM

20160925_113834-1

BOZCAADA / TENEDOS, İKİNCİ BÖLÜM :

GİRİŞ :

Bozcaada yazımın ikinci bölümüyle siz değerli okurlarımın karşısındayım bir kez daha. Tek kanallı TRT günlerinde Beraber ve Solo Şarkılar programını takdim eden spiker tonuyla sesleniyorum beni okumakta olan 2000’li yılların okuyucularına. O tarihler ki TRT kraldı yani bir ormanın bir aslanıydı ki meraklı kulaklar onu işitmek arzusuyla yakın temasa geçerlerdi radyolarıyla, gözlerini ayıramazlardı atmış yedi ekran tüplü televizyonlarının ekranından. Çok heveslenmiş olacağım ki kısmet bir günmüş, o günse bugünmüş diyerek sesleniyorum bende sizlere Bozcaada semalarından. Nasıl memnun kaldınız mı yazımın ilk bölümünden? Eğer kaldıysanız bunu da okuyacağınızı hayal ediyorum kendi kendime. Yok biz sitene öylesine girdik, tanımayız da bilmeyiz de seni, bir iki fotoğrafa bakıp çıkacaktık diyorsanız eğer sevincimi kursağıma koyup bir parça daha az hevesle yazıma devam edeceğim kaldığım yerden. Ama muhakkak edeceğim, yani, kaçışınız yok benden. Nerede mi kalmıştık? Bir cumartesi akşamı üzeriydi feribotla Bozcaada’ya vardığımda. Sonbahardı ve serin bir hava vardı hele bir de akşam olunca. Beş kişiden oluşan Yunan bir grup sahne almıştı aynı akşam. Grup sahne alırken organizasyonda görevli insanlara teker teker sormuştum bu grubun bir adı yok mu diye. Bir kişi bile çıkmamıştı ki adı şudur bu grubun diyen. Ada Ada oturup bu isimsiz grubu izlemiştik bizler de rüzgarlı ve serin bir Ada akşamında.

Gündüz yerel tatları fazla tadamayacağımı anlayıp şarap tadımlarına ağırlık vermiştim ve son derece memnun kalmıştım bu deneyimlerimden. Aydın’la çıktığımız dalgalarla kaplı deniz üzerindeki başarısız kalamar avında tatmak zorunda kaldığım tuzlu sulardan bahsetmiş miydim hiç size? Bu her zaman şarap içilemeyeceğini, bazen ne bulunursa onun içileceğini öğretmişti bana. Ama size Münevver’i anlatmıştım değil mi? İyi ki. Bir de ben vardım yazımda nasıl bunalım nasıl buhran. Kendi içimin sıkıntısıyla doğru orantılı sizleri de sıkmak değildi gayem elbette. Bir duygu yaratmaya çalışmıştım, gayem güçlü olsun da ne olursa olsun diye. Öyle de oldu. Ama her gün benzemez ki birbirine. Her anım tutmayabilir  benim de bir diğeriyle. Dolayısıyla daha neşeli başladığım şu günün şu dakikalarında bir parça maskaralık geçiyor sanki kalemimden. Kendilerini ziyadesiyle ciddiye alan adamlar gördükten sonra ve bunca ciddiye alınmaya onların da mutlu olmadığını gördükten hemen sonra, sonra da bir anda bitiveren hayatlara tanık olduktan bir süre sonra geçmişi geçmişte bırakıp, yürüyorum ileriye ve elimde var bir titrek fener yine(bu sonralar fazla geldiler tek bir cümle içine). Tek fark ışığın kalitesine bakmıyor oluşum bundan böyle. Beni yarı yolda bırakabileceği gibi, böyle kör topal kör kuyulara düşmeden hedefime varmama yardımcı olma ihtimaliyle de pekala yetinebilirim. Dedim ya; olsun. Ne çıkar öyle ya da böyle hayat geçiyor nasılsa. Daha ölmedik daha. Daha var daha. Belki çok, belki az var daha. Kimin umrunda ki bundan sonra?

Bozcaada’yı Kill Bill’i çeken Tarantino misali ikiye bölerek yazmama tepki gösterenlere cevaben söylemem gerekiyor ki; yazılarımın bin beş yüz kelimeyi geçmemesi aksi takdirde okuyucunun sıkılıp dikkatinin dağılmasından endişe duyduğum için elimde ışın kılıcım bölüyorum böyle ortadan hart diye ikiye. Böylelikle iyice dikkati dağılmıyor mu okuyucunun ya da unutmuyor mu önceki bölüm, sonraki bölüm ne anlatıyordu bu bize diye soruyorsanız eğer sanırım öyle. Yani bölsem bir türlü bölmesem başka türlü gibi bir saçma açıklamayla geliyorum önünüze. Bu yüzden iyisi mi hiç açıklama yapmamak ve içimden geldiği gibi bölmek, çarpmak toplamak ama eksiltmeden katiyetle. İyi okumalar, iyi Bozcaadalar benden size. Bir gayret ilk yazımı da okuyun diyorum siz hassas okurlara yeri gelmişken hassasiyetle. Münevver orada yatıyor çünkü boylu boyunca bir başına.

20160925_113144

20160925_171435-1

BOZCAADA :

İki saat verin bana tüm dükkanlarına girip gezip çıkayım. O iki saat yeter bana. Emin olun size de yetecektir. Dolayısıyla iki günden fazla burada kalarak Ada’yı sular seller gibi ezberleyip içinize sindirmeye çalışırken kendinize yabancılaşacaksınız umarsızca, ama Ada halkınca kanıksanacaksınız yollarında yürüyüp, dükkanlarına gire çıka.
Dükkan dükkan gezmekten sıkıldığımda, kendimi sokaklarına vuruyorum. Bir uçtan bir uca. Rüzgar tam olarak nereden nereye esiyor çıkartamasam da, bir esiyor ki sormayın ve iki gene esiyor ve üç hiç durmadan esiyor. Doğal Brezilya fönü isteyen genç kızlarımız için ideal bir hava. Vuuu vuuuv konuşuyor da aynı rüzgar benimle ve diyor ki: “Sana özel muamele yapamam zira dün de estim, ondan önceki gün de, bugün de benim yarın da ve ne gece ne de gündüz ayrımı yaptım; bu böyle biline. Esiyorum çünkü esmek için yaratıldım kural kaide böyle, esiyorum çünkü canım istiyor, esmezsem canım sıkılıyor, tabiatım böyle. Rüzgar olup esmek için varsam, ifa ediyorum görevimi ve eğer daha çok sıkarlarsa beni hortum olup geliyorum döne döne. Bir de muzip tarafım var seviyorum etekleri kaldırmayı, saçları allak bullak etmeyi, her şeyi her şeye katıp bir taraftan öte tarafa savurmayı. Marilyn’in eteği benim eserim, orada gözler benim üzerimdeydi, siz bilmezdiniz. Bana saçma sapan isimler verdiniz. Yok poyraz, yok karayel. Kişilik bölünmesi yaşadım sayenizde. Siz insanlar neden böyle kalıplara sokarlar her şeyi canları istediğince?”

Böyle yalnız yürüyee yürüyee(uzata uzata hah şöyle) rüzgarla konuşur oldum, olacağı buydu deliriyorum galiba Çanakkale civarında, Ege açıklarında bir boz Ada’nın pek de kuytu olmayan bir köşesinde.

20160925_103739

20160925_123557

20160925_103620

20160925_112033-1

20160926_191404-1
ÜÇMÜZ

 

LÜTFÜ YETİŞ :

Poz verir misiniz dedim, verdi. Bi çaya gel dedi, gittim. Otur dedi, oturdum. Ne içersin dedi, kahve dedim. Kalacak yerin var mı dedi, var dedim. Seni kazıklamasınlar dedi, davetliyim dedim. Daha da bana benim hakkımda bir şey sormadı, o hep kendini anlattı ben hep dinledim durdum. Seksen yaşındaki Lütfü Yetiş daha önce gazino işletirmiş, aslen Burhaniyeliymiş. Selam etmeden geçmiyor kimseler dükkanının önünden. Motorsikletli gençler yavaşlıyorlar sesleri duyulsun diye ve sesleniyorlar ”Selam Selam!” diye. Bozcaada’nın bildik simalarından kendisi ve bir popülaritesi varmış Ada halkınca ve sosyal medyada. Bizim yollarımızın kesişmesiyse tamamen tesadüfi. Geçiyordum uğradım ben öylesine. Biz otururken kendi yaşlarında bir erkek geçmekte yanımızdan, elindeki bastona sımsıkı sarılmış. “Bastona düştük” derken bana bakıyor garip garip ama Yetiş’e söylüyor, belki de tam tersini yapmak gayreti içersinde ya da kendi kendiyle konuşanlardandır ben gibi, kim bilir? Yetiş “Bu yaşta bu olur” diyor. Düşünüp susuyor bastonlu adam önce, sonra da göz göze gelince “Ben biraz güneşe çıkayım” diyor. Eliyle bastonuna sımsıkı tutunmuş gidiyor ve yeri eze eze ilerliyor güneşe doğru dışına taşan bir öfke ve yenilgiyle.

20160925_115021

Otuz sene önce tek böbreği alınmış Yetiş’in. Aslında apandisit ameliyatına girmiştim diyor. Otuz sene sonra öğrenmiş röntgen çekilirken. O ameliyat esnasında yaşananlardan şüphe duyuyor. Zaten daha da bayıltılmamış. Şiddetli akciğer enfeksiyonları geçirmiş ama neşter vurulmamış. Bir oda olurdu diyor mahrumiyet zamanlarında her doktor bir hastayı alır aynı odada keser biçerdi diyor. Bayılana kadar görürmüşsün her şeyi. Şartlar diyor. Yetiş’in böbreğinin akibetiyse bilinmiyor. Bense kaldığım süre boyunca her sabah kahvaltıdan sonra gidiyorum yanına kahve içmeye. Bir defasında bir yaz boyunca ona yardımcı olan, şimdiyse nişanlısını tanıştırmaya gelmiş benim dede deyişinden torunu sandığım bir kızla nişanlısı geliyorlar. Buralı değil diyor dede. Ama soyadını bilmem, hiç sormadım, merak etmedim ama yaralı bir kuştu diyor geldiğinde. Beraber köfte yapıp satmışlar. Gecede bin, bin beş ciro yapardık diyor kız. Dedenin köftesi güzeldir diyor. Yeşil Köşk ve onun nevi şahsına münhasır köftecisine gelip bir köfte bahanesine dinleyin derim, konuşmayı seven, dinletmeyi bilen, insan kırmayı bilmez Yetiş’i.

BOZCAADALI VELİ DEDE VE ONUN KORUK SUYU :

Niğde’de içtiğim Niğde gazozu ve Datça’da içtiğim goca moğla gazozunun üzerine lokal bir lezzet daha yakalıyorum. O da Bozcaadalı Veli Dede’nin koruk suyu. Bir de pastaneleri var bu işletmenin tam da mitolojik isimli Üçmüz’ün hemen yanında. Değişik böyle, pipetle içime çektikçe koruğun çekirdekleri de geliyor ağzıma rahatsızlık vermeden. Tadıysa buruk fakat içerken insanın içini baymıyor, bu iyi işte. Her yudumunda eski gezilerimi anımsatıyor bana. Sırf Gümüşler Manastırını görmek için bulunduğum ve hiç beklentisiz gittiğim Niğde’yi özel bir çaba sarf etmeden bana sevdiren halkıyla geçirdiğim sayılı saatleri getirtiyor aklıma. Nevşehir’den geçmiştim Niğde’ye. Uçhisar’daydık bir önceki gün tanıştığım çiftle. Erkek kaleye tırmanmıştı, bizse karısıyla hevessiz hevessiz kaleye tırmananlara çevirmiştik yüzümüzü çene çala çala. Çevresinde turlamıştık bir ara. O oldu şimdi defalarca gitsem de bir kez olsun çıkamıyorum yukarıya. Hep bakıyorum uzaktan. Beni tutan bir şeyler var sanki kaleye çıkmamı engelleyen. Eteklerinde dolaşıp duruyorum nedenini bilmeden.

 

Goca moğla gazozunuysa daha yakınlarda Reşadiye’deki kahvede içmiştim sıcakta, bir yandan içim ferahlaya ferahlaya, oh diye diye. Aynı şey oluyor yine. Eski mezbahada belediyenin işlettiği kafede rüzgar yüzünden açılamayan şemsiyeler sayesinde tam üç defa masa değiştirip bir türlü ve her türlü beklediğim huzuru yakalayamazken, yine benzer ferahlığı gönderiyorum mideme. Midem rahatlasın bari, başım huzursuzken.

20160925_140557

Aydın’la oturmuş börek çörek yerken bana tekneden indiğinde toprağı öpmek zorunda kaldığı kendi deyimiyle en baba hikayesini anlatıyor içinden babasının da geçtiği, hatta bizzat rol aldığı. Bundan yıllar yıllar önce tatlı bir havada kendisi gibi balıkçı babasıyla çıkmış olduğu balık avında yaşlı babasının bir anda dönelim diye paniklemesine önce kulak vermese de adamın yaşına ve tecrübesine sığınarak geri dönmek üzere dümeni kırmış sahile doğru balıkları beklemeden. Çok fazla zaman geçmemiş üzerinden bir fırtına kopmuş, yağmursa bardaktan boşanırcasına. İçi boş yarım bir ceviz kabuğu misali sallanıyorlarmış böyle koskoca denizin ortasında. Ne dönebilmişler, ne kalabilmişler oldukları yerde, sürüklenip durmuşlar akşamdan sabaha korku içinde. Yaşlı babamın üzerine bir battaniye verdim, sardım üşüttüm hasta olmasın diye, sonra da tek başına sabaha kadar mücadele ettim dev dalgalarla diyor batmayıp kurtulalım diye. Toprağı öpmüş tabii karaya ayak basar basmaz. Bayağı bayağı dizlerini kırmış, eğilmiş yere. Nasıl bildi baban diyorum fırtınanın kopacağını. Ta ilerde, gökyüzünde, enine doğru ince bir çizgi görmüş. İşte o çizginin gelmesi çok ani olmuş. Tecrübe bazen çok şey demektir insan hayatında. Aydın’ın babası görebilmiş, söyleyedebilmiş ama fırtınadan kaçamamışlar. Yıllar yıllar sonra bunu bana anlatacağı varmış Aydın’ın ve benim de paylaşacağım varmış burada sizlerle. Tıpkı ilk yazımda Münevver’i görmüş kadar olmam gibi. Bir garip elçi oluyorsun hayat yolunda. Vesilelerle yönünü bulmaya çalışıyorum bende. O yüzden her çağrıldığım şehre gidiyorum muhakkak. Merak ediyorum ne olacak, hayat neler anlatacak diye. Aydın’ın hikayeleriyse bitmez, bir Melville çıktı içimden onu dinledikçe. Birkaç deniz, birkaç ada hikayesine konu olacaklar onlar bundan böyle.

20160926_184232

 

AYAZMA ve  AKVARYUM KOYUNDAKİ TOPLU VİLLALAR :

Ayazma’nın kelime anlamını araştırıyorum internette. Ayaz kelimesinden türetilen sözcük ”Ayazma”ya dönüştüğünde hem soğuk su kaynağı hem de çardak ve serinlenilen yer anlamına geliyormuş. Ayrıca  Ortodoks Hıristiyanlarınca kutsal sayılan kaynak veya pınarlara da verilen ismmiş. Bir de İstanbul’un Fatih ilçesindeki Fatih Camii içindeki çeşmenin de ayazma çeşmesi olduğu dolayısıyla da bir mucizesi olduğu düşünülüyormuş(kaynağım vikipedi). Bana gelince sadece iki defa parmağımı sokabildim denizinin içine. Onda da ayak parmaklarım seni reddederiz dediler isyan halinde hem de önlem olsun diye, bu suya girip de onları üşütürüm diye. Çıkabilecek ve bastırılması güç bir iç isyana karşı ben hep gelip baktım uzaktan. Çift akıntılı denizi izledim kah, kah güneşi batırdım denize. Ama öyle de güzel batıyor ki o güneş o denize, aklın durur böyle bak dur ben gibi hiç gerek yok bir damla bile içkiye.

Koreli Restorandan izliyorum bir gün güneşin batışını. Önümdeki masaya geliyor o. İçimden geçiyor muhakkak bir karenin içinde olması gerek diye. Sonra dönüyor ve göz göze  geliyoruz. Gök mavisiydi gözleri, hırçındı mizacı. İzlemeye gelmiş manzarayı. Bir paket sigara ve bir şişe biraydı masa arkadaşları.

20160924_185640

Akvaryum koyuna yaptırılmakta olan yaklaşık yirmi beş villa umuyoruz ki başka başka villaların, şantiyelerin önünü açmayacak, Türkiye’de köyü olmayan tek ilçenin bakirliğini bozmak yolunda kazulet bir örnek teşkil etmeyecektir. Umuyoruz. Ben değil sırf, tüm Ada halkı için dileğimdir bu. Adalılarınsa endişesi. Kurumsal çalışan araştırmacı gazeteci kimliğim olmadığından benim yazabileceklerim ve ulaşabileceğim insan sayısı son derece sınırlı, elimden gelense bu kadar. Kapatılan Taksim Parkı geliyor bir anda gözümün önüne. Hepimiz tek partili olamayız a canlar. Olmayalım da. Kabuslardan uyanamayız sonra bir daha. Ama kim olursak olalım, nerede olursak olalım  yeşil alan olmadan yaşayamayız. Taştan tuğladan zindanların içine tıkılarak mutlu olunamadığını da gördük. Mutluluğu ararken mutluluğun ne olduğunu sormalı insan kendi kendine. Nedir mutluluk? Belki sevenlerin için güzel bir cenaze, saygın bir isim bırakmaktır geride mutluluk. Hüseyin Kağıt değil de Fazıl Say’ın sahne aldığı bir törendir bu, mesela. Mesela Genco Erkal ”Yaşamaya Dair” diyecektir ve bir başka Sürgün’ün sesinden seslenecektir. Mesela mesela Bozcaada masal gibi bir Adaymış kendi çapında yaşayıp giden. Bozmayın onu da, etmeyin sürgün asla. Sakın ha.

YUNANİSTAN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MORA YARIMADASI

20160607_204501

YUNANİSTAN, DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MORA YARIMADASI

Yine sabahın erken bir saatinde bu sefer bir adaya değil de, bir yarımadaya yanaşıyoruz: Mora yani Nafplion’a. Bir yanımız denizken, diğer yandan Atina’ya ve tüm Avrupa’ya bağlıyız. Kısaca bir yarımada üzerindeyim ve ne tam bir şehir ne de ada, tam ortasında bir yerlerdeyim kendi çapımda. Osmanlı etkisini hissedebileceğimiz bir yer olduğu söylenmişti gelmeden önce, neyse o his onu hissetmeye geldim ben de. Gemiden iner inmez bir şehir turu satın alıyorum. Yaptığı şu oluyor üstü açık kırmızı midi otobüsün; sizi alıyor ve Palamidi Kalesine çıkarıyor ve bir saat iki saat artık siz ne kadar isterseniz o kadar süre kalmanıza müsaade edip sonra geri toparlayıp tekrar limana bırakıyor. Biz de şirin kırmızı aracımızla birkaç anıt, bir büyük mezarlık ve çeşitli evler geçtikten sonra kaleye varıyoruz. Çift giriş çıkışlı kalenin diğer giriş çıkışı yüzlerce basamaktan ibaret. Vikipedi’de bu sayının 999 olduğundan bahsediyor ve tarihi 1700’lü yılların başına dayanıyor. Yarımadanın kalbine hakim kale uğruna defalarca Osmanlı ve Yunanlıların mücadelesine evsahipliği yapmış ve yer kavgasına düşmüş esnaf gibi mücadele eden iki ülkenin insafına kalarak habire el ve isim değiştirilmesine müsaade etmiş biçare. Sonunda da son sahiplerinin elinde kalmış. Sekiz euro verip içeri girdikten sonra Argolis Körfezi manzaralı fotoğraflar çekiyorum. Keçilere tutuş kabiliyeti verdiğin takdirde en güzel pozları onların yakalayacağını düşünüyorum saf saf ve evet sıcaktan, güneşle aramdaki mesafeyi azaltmış olmaktan, susuzluktan ve tırmanmaktan bunca saçma şey düşünebiliyorum. Ortada bir keçi bile yokken üstelik.

20160607_185404

20160607_090227

7.06.2016 - 1

20160607_085731

20160607_103039
Palamidi Kalesi

Bazen buraya rahat rahat saçmalamak için yazdığımı düşünüyorum. O zaman sinsi sinsi sağa sola bakıyorum ve bir karışanım olmadığından çok daha rahat saçmalar oluyorum. Burada patron benim ne de olsa. Kişisel gelişim, ruhsal aydınlanma, manevi olarak arş’a yükselme, pozitif düşünme, düşündüğünü sentezlemeyle ilgili makaleler okuyarak ben şimdi nasıl yücelip yükseleceğim diye düşüneceğine bunları oku bir kerede. Beni okuyun. Bir insanı okuyun, hiç yaşanmamış hayat bilgisi derslerini değil. Hiç olmazsa ders vermiyorum size. Hayatınızı da değiştiremem. Mümkün değil. Siz de değiştiremeyeceksiniz zaten. Bir başkası da. Sadece bazı ara cümleler var gibi-gibi diyorum çünkü netlik yok her şeyde olduğu gibi ve en umulmadık kişinin ağzından dökülüverir hep en umulmadık şeyler bir şekilde. İşte o cümleleri takip edersen zaten çizilmiş bir yolun kapıları açılıveriyor önünde ama o cümleler en süssüz püssüzleri olduğundan fark etmesi zaman alıyor ya da ruhun duymuyor engebeli hayatında. Nasıl yön verebilirim hayatınıza? Bunun için birinci sırada yer almam gerekiyor o hayatlarda. Günlük paylaşımlarımız olması gerekiyor uzun uzadıya ve bu mümkün değil, olmayacak da. Benim hayatımda daha çok kişiye yer yok bundan sonra. Bunca satır döktüm sana, değiştirebildin mi hayatını söyle bana. Bak çok yazık oldu onca yazdığıma.

Bir sürü İranlı var bu arada etrafımda. Siz kapanmıyor musunuz ülkenize gidince diyorum. Yook, siyah bitti artık diyorlar. Siyahh noo. Ahmedinejad gitmiş. Humeyni zaten gitmişti. Yenisi rahat bırakıyormuş giyim kuşamda. Kadınlarının süsten püsten ötesini gözleri görmüyor. Kaşları havada, gözleri aynada, dudaklar, yanaklar, gözler boyadan ziyadesiyle nasibini almadan çıkmıyorlar kamaralarından. Gemide aynı asansörü paylaşmak zorunda kaldığımız anlarda aynada akseden görüntülerinden kendilerini alamadıkları gibi, yine kendilerinden fırsat buldukları anlarda ancak bir selamı çok görmüyorlar, o da göz ucuyla. Gündüz bile gece makyajları yerinde. Rujları hiç çıkmıyor sanki. Onca baskıdan sonra aynalara düşmüşler bir de süse püse ya da hep böyleydiler çarşaf engeldi görünüşlerine ama yine de en azından geziyorlar ya, o da yeter bence.

20160607_203408

 

20160607_190724 (1)

20160607_190444

20160607_202114

20160607_194106

Mora’da bahsi geçen Osmanlı etkisi yok ya da kalmamış. Sokak aralarına sıkışmış birkaç eser var sadece. Onların da ne yolu yol, ne de ne oldukları belli. Fransız etkisi var ve kolonyal bir hava hakim adaya pardon yarımadaya. Aynı zamanda Yunanistan’ın ilk başkentiymiş burası bir zamanlar. Çok şirin butiklere ve zevkli vitrinlerine, kibar çalışanlara ve aslında pahalı olmayan fiyatlarıyla alışveriş etmeye davet ediyor sizi nezaketle. Sadece bizim paramız değersiz euro karşısında ve üç buçuk misliyle ödeme yaparken insanın canı sıkılıyor durduk yere.

Arvanitia plajına gitmek üzere yola çıkıyorum. Kafeler, dükkanlar, apartmanlar geçtikten sonra yaya olarak en fazla on on beş dakika süren yolu aşıp, yağan yağmurun altında denize girerken buluyorum kendimi. Deniz pırıl pırılken dalgalansa da, hoş bir his veriyor yağan yağmurun altında dalıp çıkmak. Ege ve Akdeniz’in üzerine yok gerçekten. Üşümeye başlıyorum. Bir kahve içiyorum yüksek taburelerle bezeli kafeteryasında. Biraz insanları dinliyorum. İnternete giriyorum biraz. Bombalar patlamış pek çok. Ölenler olmuş biraz.  Çok garip bir duyguya kapılıyorum. O biraz da insandı diyorum isimlerini bilmediğim. Sonra turizmci arkadaşlarımı arıyorum. Bana son turist beklentilerinin de bu saldırıyla beraber söndüğünü söylüyorlar. En başından bir Avrupa ülkesi olmadığımıza çok üzülüyorum. İnsanlar medeni en başta. Hinlik, şeytanlıksa hep bizden yana. Bizi dinimiz kurtaramamış anlaşılıyor. Aksine daha çok yozlaştırmış, cahilleştirmiş politikacıların da çabasıyla. Yazık olmuş Kur’an gibi bir kutsal kitaba. Yazık olmuş O’nun devrimci peygamberine ve hadislerine. Sonra bir şey kafamı kurcalıyor. Bir markete giriyorum dönüşte. Şemsiye mi istiyorsunuz diyorlar. Adamlar mantıklı olduğundan çözüm odaklı düşünüyorlar. Yok diyorum hiç burada yağmur yağdı mı son günlerde diyorum. Aylardır yağmıyordu diyorlar. Hemen kendime yoruyorum. Ben getirmiş olabilirim diyorum. Neyse ki nereden getirdiğimi sormuyorlar ve kim olduğumu da. Benim ülkemde insanlar turist duasına çıkmışken, ben Mora’da yanına şemsiye almayı akıl edememiş ama yağmurlar getirmeyi bilmiş bir gezgin oluyorum kendimce. Ben bazen saçmalıyorum kendi kendime.

20160607_162948
Arvanitia Plajı

Yağmurluğumu giyiyor ve kapüşonunu geçiriyorum başıma. Sokaklar benimmiş gibi hissediyorum. Yağmuru getiren bendim, dolayısıyla sokaklar da benim. Bu şizoid haller, bu saplantılı hisler ve istilacı mantık atalarımdan bana armağan olsa gerek. Mora benim. Tüm sokaklarıyla. Her yer benim. Sahipsiz her kaldırım taşı benim. Gördüğüm evsizler benim ailem. Tüm sokak köpekleri, bütün ısrarcı kediler. Böyle derken derken ilk önce hırsızlara karşı bir önlem olarak düşündüğüm ve bir apartmanın birinci katında uzaktan korkuluk sandığım yönü saat iki doğrultusunda kalbi gösteren bir kukla ve arkasında buzdolabına yapıştırılmış kiril alfabesiyle A4 kağıda yazılmış yazının fotoğrafını çekerken kıvır kıvır saçları ve pırıl pırıl gözleriyle genç bir kız başını uzatıyor camdan. Komşu diyor bana güzel sanatlar fakültesinde drama okuyan kız ve daha önce hiç duymadığım Yunanlı bir şairle tanışmama vesile olan ve çok zor bir isme sahip kızla bir süre sohbet ediyoruz. Kağıdın üzerindeki şiirin sahibinin adını yazıyor bir başka kağıdın üzerine. Unutmadım. Verdiği kağıdı buldum dönünce. Kendisinden bulabildiğim tek İngilizce çeviriyse şu oluyor nacizane:

The wood was just right :

The wood was just right
for us to make a house or a boat
beautiful cypress wood, aromatic,
we made a boat and we disappeared      Argyris Chionis

Aynı kız bana okuduğu güzel sanatlar fakültesinden bahsediyor. Üç katlı, pek bakımlı olmayan okulununun önünden geçiyorum dönüşte. Alelade bir bina karşıma çıkan. Ama buzdolabının üzerindeki şiirinde, şair, kadın haklarından, toplumun kadına anneliği dayatmasından ve baskılardan bahsediyormuş. Biz o tip kadınlara Türkiye’de “yarım kadın” diyoruz kısaca. Biz demiyoruz da yönetenler öyle söylüyor. Çünkü onlar tam erkek. Biz yarım kadınlarız. Doğurmamışız. Ne yapalım doğmamış ve doğurulmamış olan öyle istemiş. Bunu sakın göz ardı etmeyiniz.

20160607_193210 (1)

20160607_195202

20160607_200838 (1)

20160607_194625
Peloponnese Üniversitesi Sahne Sanatları
20160607_194716
Peloponnisos Üniversitesi’nin Girişi

20160607_190714

20160607_174020

Tatlı kızdan, okulundan uzaklaşıyorum iyice. Her yer grafiti. 21. yüzyılın en önemli, halka en ulaşabilir resim sanatı. Birkaçını fotoğraflıyorum. İyice ara sokaklarına giriyorum Mora’nın. Turistik olmayan, sakinlerinin oturduğu sokaklar buralar. O sokakların bir sakini düşüyor peşime bir süre geçince. Az beslenmiş, hastalıklı, yaşlı bir sakin. Sahipsiz bir sokak köpeği. Olan oluyor peşime takılıyor. Bizdeki gibi her yer Tansaş, Kipa olmadığından bir market bulamıyorum köpek maması alabileceğim. İki yaşlı amca bir kafenin önündeyken yakalanıyorlar bize. Derdimi anlatmaya çalışıyorum. En vahimiyse adamlarla İngilizce, Bitloş’la Türkçe konuşmaya çalışmam oluyor. Yokmuş yemek filan diyorum dönüp dönüp. Adamlar aramızdaki bu tuhaf ilişkiye bakıyorlar uzaktan. O sırada karşıdan karşıya geçmekten ürküyor Bitloş. Çünkü mecmua vs. satan bizim tekel bayisi olarak adlandırdığımız bir ufak büfenin yanındaki kocaman bir köpek öfkeyle hırlıyor benim Bitloşuma doğru. Çok eşek kafalı doğrusu. Yiyecek kokusunu alıyorum derhal Bitloşum için. Bağlı köpeği olanın köpek maması da olur elbet. Öteki havlasın dursun bağlı olduğu yerde. Büfenin içinden çıkan genç çocuk iki adet kuru mamayla geliyor yanımıza. Benim hastalıklı ve bitli sayıp sevmek için bir kez bile okşamadığım perişan tüylerini okşuyor. Bitloş seviniyor. Hoşuna gidiyor dokunulmak. İki kuru mamayı azı dişleriyle katır kutur yemeye çalışıyor. Gözleri kısılıyor bunu yaparken. Sonunda un ufak etmeyi başarıyor. Büfe sahibinin köpeği de yemeğimi başkaları yiyor diyerek kuduruyor olduğu yerde. Çifteler atıyor nerdeyse havalara. En sonunda da sahibinden parpayı yiyip sakinleşiyor. Varlığımızın, yani Bitloş ve benim varlığımızın sokağa hareket kattığını anlıyorum. Çünkü az evvelki iki amcaya ek olarak, balkon demirlerine dirseklerini dayamış bizi izleyen izleyicilerin varlığını hissediyorum ve  göz göze geliyorum başımı havaya diktiğimde. Tıpkı Bitloş gibi. Büfe sahibine teşekkür edip, oradan ayrılıyoruz. Uzun zamandır hiç sevgi, alaka görmemiş Bitloş iyice mutlu oluyor. Ne kadar acı bir şey sevgisizlik. Bir hayvan için bile. Yol boyunca iki yabancı dil bilen Bitloşçuğuma dönüp dönüp seni seviyorum ama gemiye hayvan almıyorlar sanıyorum, hele bunca perişanlığınla seni gördükten sonra beni de almazlar diyorum. Hiç oralı olmuyor. Hayalleri var sanırım. Beraber kırmızı ışıkta durup, yeşil ışıkta hareketleniyoruz. İnsanlar, mağazalar, caddeler aşıyoruz. Birden gözlerim doluyor. Sonra kederli gözlerimle Bitloş’a dönüyorum. Ne yapacağım ben şimdi seninle diyorum. Sonra kafelerin, güzel vitrinli, güzel mağazaların olduğu meydana gelmiş olduğumuzu fark ediyorum. Benim dışımda köpek gezdirenlerin köpeklerinin tasmalı olduğunu ve her tasmalı köpek görüşünde Bitloş’un ürkek ürkek bana sığındığını fark ediyorum. Öyle biçare ki. Kemik hariç eti yok. Yağmurda ıslanmış alaca bulaca olmuş hiç tarak görmemiş tüyleriyle o benim Bitloşum ama. Geniş meydan kısmında oturmuş kahvelerini yudumlayan insanlar bize bakıp gülümsüyorlar. Ben çok patetik bir çift olduğumuzu düşünürken bize gülmeleri kanıma dokunuyor. Ama Bitloş bir an olsun peşimi bırakmıyor. İki defa aniden durduğumda bacaklarımda ıslak dilini ya da burnunu hissediyorum. Bitli ya hoşlanmıyorum bu durumdan. Zavallıcıksa sadece minnetini gösteriyor belki de ya da çarptı sadece. Ayrılırken ne çok dram yaşayacağımız üzerine bir film yazıyorum kafamda. Reji Tanrı, oyuncularsa Bitloş’umla ben. Bol gözyaşlı bir son hayal ediyorum ikimize. Ama hayır öyle olmuyor. Sanki hissetmiş gibi ya da yaşlılıktan ya da şaşkınlıktan ya da hepsinden ötürü Bitloş beni unutuveriyor bir anda hem de Mora’nın en işlek caddesinde, yolun ortasında. Demanstan şüpheleniyorum. Kendime bundan daha yaşlı bir yol arkadaşı seçemezmişim doğrusu, bravo bana. Onu hayran hayran ilk defa geldiği belki de üst sınıftan insanların olduğu yolun ortasında şaşkın şaşkın insanlara bakarken görüyorum uzaktan. Sanki aklı karışmış, ben nereye geldim ve burası benim yaşadığım mahalleden çok çok farklı der gibi bakıyor sağına soluna. İşin enteresanı insanlar da sen de nereden çıktın der gibi bakıyorlar ona. İnsan trafiğini aksatıyor bu tavırlarıyla. Arka sokakların köpeği bile sınıf farkının bilincine varıyor sanki. Burada hiç çöp kutusu yok mesela. Bir daha görmüyorum kendisini. Bitloş apansız girmişti hayatıma. Öyle de çıkıveriyor. Yazdığım dramatik sonla bizim ayrılışımız örtüşmüyor. En azından kısa ve acısız oluyor ve bu tesellim oluyor. Eğer yaşıyorsa hala benim bir şekilde aklına geldiğimi hayal ediyorum bu satırları yazarken. Uykusunda mesela. Etiyopya filmi “Kuzu”yu anlatmıştı bir arkadaşım. Oradaki sürü psikolojisinden bahsetmişti. Sahibine bağlı kuzu kendi gibi kuzuların koyunların peşine düşüyordu onu çok seven sahibini unutarak. Benim Bitloş’la olan ilişkim çok daha kısa sürmesine rağmen ilk onun beni terk etmesini ne de olsa köpekliğine veriyorum. Ama hani sahibine sadıktın sen? Zengin mahallesinde ne çabuk unuttun beni sen?

20160607_200040
Bitloş
20160607_195308
Bitloş

ANADOLU VOL 2: SİVAS-İLK BÖLÜM

20140305_092551 Sivas otogarından şehrin merkezine geliyorum. Yaklaşık on dakikalık bir yolculuktu akşamın karanlığında yapılan. Elimde çantam merkeze adımımı atar atmaz tek bir cümle dökülüyor ağzımdan. “Ben bu şehri sevdim.” Kafasında Madımak’taki katliamdan başka bir şey olmayan bir insan için biraz peşin hükümlü bir cümle olmakla beraber, gene de eğer bir şehri kör karanlıkta ve nedensiz bir şekilde de sevebilmişseniz, kanımca bunu gözardı etmemeniz gerekir. Ve böyle durumlarda genellikle aynı şehir size hep en güzel taraflarını gösterir misafirliğiniz boyunca. Bu ise benim Anadolu’ya ilk gelişim değil ve her şeye rağmen Anadolu toprağı, Anadolu insanı bir başkadır bilirim kimi “sırf” önyargılara rağmen. Nebilerin, velilerin, aşıkların bu topraklardan çıkmış olması ise bir tesadüften ibaret olmamalı. Bir sürü yol arkadaşım oldu Sivas’ı ve çevre ilçe ve köylerini gezerken. Türkiye’nin ikinci büyük yüzölçümüne sahip şehrini gezmek çok kolay olmadı haliyle; ama bozkırın ortasında birbirine kilometrelerce uzak her bir ilçesine giderken ya da köyüne ulaşmaya çalışırken çok bol vaktim oldu düşünecek. Hiç işgal yaşamamış bir şehri zihnimde defalarca kuşattım ister istemez. İnsanların kendilerini ait hissedebilecekleri yerlere ihtiyaçları var ve bazı yerler sizi tutarken sımsıkı tıpkı bir mengene gibi, bazısı duyarsız kalır size ve tüm değerlerinize. Burada öyle olmayacak biliyorum ve hissediyorum. İlk yol arkadaşım Tunceli, Pülümür’lüydü. Munzur Dağları muzır bir isim gibi gelmiştir hep kulağıma. Ama bu kız muzır değil. Geldiği coğrafyadan kaynaklı çok tok bir sesi ve katiyetle üzerine bastığı yüklemi emir/istek kipiyle biten cümleleri var. Ve yönlendirdiği doğru yerler var. Güzel bir genç kadın ve ben de taliplerinin çıkıp çıkmadığını soruyorum. Var diyor ama eğitimli değillermiş. Ön şartı sosyal demokrat olmasıymış. “Fikri neyse zikri oymuş”dan yola çıkarsak eğer, “ortak fikirlerin evliliğinin” ön şartı olduğunu çıkarıyorum. Rencide olmak istemiyor ve bunun farkında olması hoş bir şey. Hayata aynı pencereden bakmak gerekiyor, kaldı ki evlilik usanç verici bir şey iken, bir de fikir çatışmalarıyla baş etmek başlı başına güç bir hadiseymiş gibi geliyor. Yaşını hiç sormadığım ama erken yaşta hakikatleri kavramış ve dolayısıyla olgunlaşmış yol arkadaşımı bırakıp bu sefer bir üniversite öğrencisiyle yoluma devam ediyorum. Tatlı fırlama kendileri. Yirmili yaşların kendine özgü enerjisiyle dopdolu bir genç kız var yanımda ve onunla geçireceğim dakikalar daha da kısıtlı. Şu bir şeyler istediğin ama ne istediğini bilmediğin yaşlardan bahsediyorum. Sürekli güldüğün ama neye ve ne için güldüğünü bilmediğin yaşlar. Çok şey yapmak isteyip ama henüz erken olduğunu bilmediğin yaşlar. O yaşlara açarsın gözlerini ve sonra kapatırsın göz kapaklarını. Bir bakmışsın geçmiş tüm o kıymetli zamanlar, sen ise değerini içindeki iç sıkıntısı ve bir sürü beklenti yüzünden kavrayamamışsındır. Bana fısıldadığı ismi ikinci romanımın bir karakteridir. Çok özgündü ve aniden çıkıverdi ağzından. Bu kadar olmaz demeyin üçüncü yol arkadaşım Cumhuriyet Üniversitesi’nde Hoca. İzmir’de okumuş. Memleketine gelmiş. Onun da yaşını hiç sormadım ama en hüzünlü yol arkadaşımdı ve tevazu sahibi ve kontrollü olan. Seçilmiş cümlelerindeki yüklem, duygularının önünü kapatıyordu sanki. Halbuki şairane bir taraf sezmiştim onda tüm Sivaslılarda olduğu gibi. Beni en doğru pastaneye götürdü ve bıraktı. Sonra ben de hep o en doğru pastaneye gittim. “Hakan Pastanesi”nde harika pastalar yedim.

DİVRİĞİ:

20140303_114707

Sabah trenine binmek için evvel erken yola çıkıyorum. Amacım akşamında tam anlayamadığım ve sürekli olarak yol arkadaşlarımla kafam meşgul olduğundan gündüz gözüyle çevremi tanımak adına sallana sallana hızlı trene doğru yol almak. Anadolu kültürüne çok yabancı olmayan ben bir şeyin farkına varıyor ve ayılıveriyorum sabah sabah. Özellikle karşıdan karşıya geçmeniz gereken bir sürü yol var ise eğer, bunu bu şehirde asla sallana sallana yapamayacaksınız. İlk ders: Burası sakin bir Ege kasabası değil. İkinci ders: Son derece atak olmalısınız ve eğer bir trafik ışığı olmayan yerden karşı kıyıya geçme gayreti içerisinde iseniz eğer muhakkak trafiğin akmakta olduğu yöne dikkatli dikkatli ve bin kez daha dikkatli bakıp ve hatta gözünüzü ayırmadan ve mümkünse kafanız doksan derecelik bir açıyla o yöne kilitlenmiş bir halde koşar hatta uçar adım yürümelisiniz. Ders üç: Tüm bunları neden dedim diye sorar buldum sizleri, haklısınız meraka düşmekte, zira ben de nihayetinde beni gören arabaların ve şoför mahallindeki sahiplerinin neden beni gördükten sonra hızlanıp üzerime üzerime daha bir telaşla ve gazı körükleyerek ve coşarak geldiklerini idrak edebildim sonunda. Anadolu’da birleşik üçler olarak anılan ve önem sırasına göre dizilmiş olan “at-avrat-silah” üçlemesinden ilki olan at kısmı; göçebe hayattan yerleşik düzene geçmiş erkek denen olgunun önce üzerinde şimdilerde ise içerisinde şekil aldığı, daha da önemlisi güç aldığı bir gösteri aracına dönüşmüşken ve eskinin cirit şimdinin ralli şampiyonu beyler Orta Asya’dan Anadolu’ya getirmiş oldukları bu savaş oyununda Aheste yerine Rahvan, Dörtnal hatta Hücum Dörtnal tarzı bir sürüş sergilerken, pek yüz vermedikleri dizginin yerini fren alırken, mızrak ise bir gaz pedalına dönüşmüştür kanımca; dolayısıyla oyun esnasında isabet alıp ölen kişiye denen Şehit mertebesine son derece sıradan bir şekilde erişmek istemiyorsanız ve arkanızdan “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan oldu.” denmesini de eklemelerini istemiyorsanız eğer, tüm dikkatinizi trafiğe vermeniz gerekmektedir karşıdan karşıya geçerken. Ve ben de öyle yapıyorum, sağımı solumu yine kavrayamadan soluğu garda alıyorum. İki adet kompartımandan oluşan ve karayoluna nazaran daha hızlı olabileceğini tahmin ettiğimden dokuz dakika kala trene biniyorum. Gidiş dönüş biletlerinin üzerinde de yazdığı gibi tam iki saat yirmi yedi dakikada gidiyor ve dakikası dakikasına iki saat yirmibir dakikada da dönüyorum. Bazen aheste, bazen dörtnal ilerliyoruz. Dağları aşarak ve ezerek geçiyoruz. Tam kalbinden geçiyoruz bir coğrafyanın. Sakin akan dereler, türlü türlü sıradağlar var. Kilometrelerce gittikten sonra sürüsünü güden bir çoban görüyorum uzaklarda. Kimin daha çok yabancılık ve yalnızlık çektiğini düşünüyorum. Kendimi bir parçası olmadığım-ne doğma, ne büyüme, ne ana ne babadan-topraklara yakın hissediyorum. Hiç korkmuyorum insanlarından, karından, kışından, köylerinden, erkeklerinden. Bana güven veriyor her adımım. Hiçbir şehirde hissetmediğim farklı bir şey bu. Bir Antakya’da iyi hissetmiştim kendimi, şimdi de Sivas’ta. Orası çok sıcaktı, burası çok soğuk. Antakya’da çok terlememiştim, burada ise çiçekler tomurcuklanmış, hain bir kış yok insanın içine içine işleyen, olsa bile ben kabullendim şimdiden, geldiği gibi gider elbet, alt tarafı bir mevsimdir geçer elbet. Taksi dahil hiçbir vasıta bulup çıkamayacağınız yükseklere tırmanıyorsunuz Divriği’ye vardığınızda. Hiçbir ev, köy, cami, lokanta düz ayak değil burada. Çok acıktığımı anlayıp, bir bankaya giriyorum. Bana “Konak Lokantası”nı tarif ediyorlar. Sivas köftesi söylüyorum ayranla. Porsiyonlar fazla ve çeşitli, üstelik kasada ne kadar ucuz olduğunu görüyorum. Büyük şehirlerde her tür kazığı atmaya alışık bünyeler burada merhamete gelirler usulca kanımca. Vakit öğle arası olduğundan bir bir arabalar teşrif etmeye başlıyorlar. Önce jandarma geliyor, sonra memurlar. Kadınlı erkekli yerleşiyorlar masalara. Bense kapıya en yakın masayı seçiyorum. Tam ayranımı yudumlarken bir grup daha teşrif ediyor içeri. İlk giren mavi saçlı bir kız oluyor. Ardından gençten bir çocuk ve en nihayet orta yaş üstü mavi gözlü bir bey içeri giriyor. Birbirimize şaşkınlıkla bakıyoruz. Ortamın verdiği tuhaf ilkellik ve herkesin ahbaplığının yanında bizimkisi çok çok uzaktan gelme bir tanışıklık gibi oluyor. Halbuki daha önce hiç karşılaşmadık ve sadece içimizden soruyoruz sen kimdin acaba diye. 20140303_122807 20140303_123007 20140303_124134 20140303_123446 20140303_123233 20140303_123801 20140303_130655 20140303_131239

20140303_130045

Hesabı ödeyip, tekrar rampa yukarı tırmanmaya başlıyorum. Sonunda Unesco’nun koruma altına aldığı “Divriği Ulu Cami” ile karşı karşıyayım. Güvenlik elemanları var kapısında, içerisinde ise fotoğraf sergisi. Ne yazık ki mayıs-haziran ayına denk gelemeyişimden ötürü ikindi üzeri oluşan erkek silüetini kaçırıyorum. Akustik olağanüstü, mimarinin yanında. Aya Yorgi’yi çağrıştırıyor içerisi. Üst katlara her biri on-on beş santimi bulan basamaklarından inip çıkmaktan anam ağlıyor. Gençler daha temkinli. Önden gidene soruyorlar, değer mi diye. Kendilerini helak etmeden gerisin geri dönüyorlar. Bense Konaklar Sokağı’nı gezip, Apdullah Paşa Konağı’na doğru yol alıyorum. Alt kattaki kafeteryayı işleten hanımlardan konağın anahtarını alıp, başlıyorum gezmeye. Tavan işlemeleri çok güzel. Konağın muhteşem bir dağ manzarası var. Hanımlardan biriyle konuşuyorum, İstanbul’dan gelmişler. Burası memleketleri ama çocuklar istememişler önce. Dağın manzarası ürkütmüş onları. “Üzerimize üzerimize geliyor gibi.” demişler. Gerçekten de öyle, dağın bize bakan yüzeyi ha desen ayaklanacak, üzerimize yürüyecekmiş gibi geliyor. Ya dağ dile gelirse ve konuşursa? Ama umarım hiç konuşmaz. Umarım hep susar. Sanki bilerek susturulmuş gibi bakıyor bu dağlar insana. Gençlere gelince alışmışlardır sanırım. İnsan her şeye, herkese alışıyor çünkü. Bu Tanrının bize bahşettiği meziyetlerden olsa gerek. Zamanla unutmak ve zamanla kabullenmek. Tam teslimiyetse en sonunda geliyor. Yoksa bırak suskun dağları, bir sürü dangalağa dayanmak çok zor olurdu eminim.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑