LEAN ON PETE

LEAN ON PETE :

-“Baban görgülü birisi mi?”
-“Bilmiyorum.”

-“Daha iyi hissediyor musun?”
-“Bilmiyorum.”

“Charley o bir insan değil, bir at sadece.”

“Eğer beni düşünürlerse, sıradan, futbol oynayan, babasıyla takılan bir çocuk olarak hatırlamalarını isterim. Beni böyle görmelerindense, hiç görmesinler daha iyi.” Charley

-“Sana böyle davranmasına neden izin veriyorsun?”
-“Gidecek başka yerim yok. Ve gidecek başka yerin olmadığında, bir nevi saplanıyorsun.”

GİRİŞ :

Bazı filmler, bazı diziler, ve bazı şarkılar kısaca bir takım sanatsal ifade araçları sizi kendinize getirir, toparlama gücüne sahiptir. Evet hayat kötüdür, insanlık ve onu meydana getiren insanlar da kötü hatta fecidirler. Evet çıkış yolu da yoktur. Varsa da siz göremez olmuşsunuzdur. Serde fanilik ve harcanmış hayatlar vardır. Umut yoktur, toplumsal kurtuluş, bireysel arınma filan da. Arındığını sananlar içinse etkisi bir geceliktir. Çünkü sabah tüm boktanlığıyla doğacaktır vakitlice. Varsa yoksa kara bulutlar dolanır durur tepenizde. Ha bir de benim sinema, dizi eleştirmenliği yaptığımı sananlar da feci halde yanılmaktadırlar. Ben kafama göre takılıyorum çünkü. Bakınız an itibariyle okudunuz okudunuz da, filme ait ne buldunuz? Laf salatası yani koca bir hiç. Şimdi tek yapmanız gereken, o koca hiç’i okumaya devam etmek. Nerede kalmıştık? Hah tam da değiştiremediğimiz hayatımıza, yarınsız günümüze, pek fena kaderimize ağlıyorduk. Bir de Charley’i izleyin derim ben. Siz daha bir haftalıkken anneniz tüm sorumluluğunu yani öncelikli olarak en az üç yıllık bebek bezi, mama ve öteberi masrafınızı düşünerek kaçmış olsun, sonra babanız sorumsuzca davranışlarının mükafatı olarak kapınızı kırarak evinize giren öfkeli bir kocanın gazabına uğrasın ve bağırsakları dışarıda kan revan içinde iki seksen yerde yatsın, sonra da yatırıldığı hastanede ölsün. Tutunacak ne kaldı derken, binmelere kıyamadığınız atınız gecenin bir vakti motor seslerinden huysuzlanarak bir arabanın önüne atsın kendisini. Tam da çölü yayan olarak geçmekti gayretiniz. Bu dünyada bir başına kalmak neymiş görün. Üstelik on altı yaşında, gurur nedir bilen bir çocuksunuz! Sokaklar tekinsiz, insanların ne olduğu belirsiz. Cebiniz de mideniz de boş. Ne kendinizi kullandırtmaya niyetiniz var, ne aile hizmetlerinin sizi yerleştirmek istediği hiç tanımadığınız bir ailenin yanına sığınmaya, en önemlisi de kimsecikler size acısın istemiyorsunuz. Bu dünyada yersiz yurtsuz, ipsiz sapsız kalmış bir “çocuk”sunuz sadece. Beterin beteri varmış gördünüz mü? Siz bir de filmin sonunda yarabbim çocuk kurtuldu diye sevinirken, yaşadıklarından sonra o yaşta bir çocuğun dünyaya nasıl baktığını görün Charley’i canlandıran Charlie Plummer’ın yüzünde. Mutlu ve iyi bir yaşam geçirdiler, huzur içinde öldüler derler ya hani, Charley de, ben de merak etmekteyiz onlar kimlerdi acaba diye.

CHARLEY ve LEAN ON PETE :

İki saat bir dakikalık süresi olan film yeni bir eve taşındıkları her hallerinden belli Charley’nin günlük rutiniyle açılıyor. Pek fazla eşyası olmasa da odasını yerleştirmeye çalıştığını götüyoruz. Sonra da kapısı kapalı olan yan odadan gelen kadın erkek seslerini dinledikten sonra sabah koşusuna çıkıyor. Hava daha alacakaranlık. Yakınlardaki at çiftliğinin varlığını keşfediyor. Charley’nin sınırları yoksullukla çizilmiş gündelik yaşantısına tanıklık etmiş bulunuyoruz böylelikle. Babasının sağlayabildiği kısıtlı imkanlardaki hayatının baş misafirleri hamamböcekleri. Babası akranıymışçasına konuşuyor oğluyla. Sanki ergen olan kendisi, baba olan Charley. Onlara omlet pişiren kadının evli olduğunu ve iri yarı bir kocası olduğunu söylüyor. Ondan sonra da işe gidiyor aşçı olan babası. Evde tek başına kalıyor çocuk. Haliyle de sıkılıyor. Anne yok, yemek pişiren kimse de yok. At çiftliğine gittiğinde ona iş teklif eden bir adamın yanında günlüğü yirmi beş dolardan çalışmaya başlıyor. Lean on Pete’le de burada tanışıyor. Lean on Pete beş yaşında bir yarış atı ve zamanla Charley’nin tek dostu ve sırdaşı oluyor. Taş olsa çatlar, Lean on Pete sabırla dinliyor onu çölün ortasında bile. Babası hastanede olduğundan ve ev tam takır olduğundan birkaç parça eşyasını alarak Lean on Pete’in ahırının yanında kalmaya başlıyor. Yarışlar esnasında Del ona doping veriyor. Charley onu da kaybedeceğini düşünerek endişeleniyor. O sırada babasının ölüm haberini alıyor. Ondan geriye kalanları eline veriyor doktor: bir kemer ve bir de cüzdan. Atı alıp Üsküdar’ı geçmek hevesindeki Charley, bir gece atı karavanın içinde bağlayıp cebindeki az miktardaki bir parayla yollara düşüyor. Yoksa ayağı sakat olan hayvan yarışları kazanamayacağı için sahiplenilmeyecek ve Meksika’ya bırakılacak sucuk yapılmak üzere. Yol boyunca sürecek olan maceralarında hayatlarında bir araç olacak insanlarla bir süre vakit geçirdikten sonra, burası evimiz, yuvamız değil diyerek yollarına devam ediyorlar her defasında. Portland’dan çıktıkları yollarındaki asıl hedefse Charley’nin Wyoming’deki halasını bulmak. Bu arada Amerikalılar misafirperver değildir diyeceksiniz ama atıyla kapılarını çalan bir çocuğa evlerini ve sofralarını açan savaştan yeni dönmüş iki kardeş ve dede ile aşırı obezitesi olan kız torunu bunun aksini ispatlıyorlar. Sanıyorum filmin en acayip karakterleri de onlardı. İlk önce atın varlığına şaşırsalar da, kabul etmekte güçlük çekmiyorlar. Çocuğu elini yüzünü yıkasın diye eve çağırıp, kendileri bilgisayar oyunu oynamaya devam ediyorlar. Akşam yemeğine davetli dede ile torun arasındaki ilişkiyi gördükten sonraysa burada sürekli olarak kalamayacağını anlıyor. Çünkü uysal olmasına rağmen aynı zamanda özgür ruhlu da bir çocuk Charley. Bu ve benzer serüvenlerden sonra küçük Charley halasına ulaşabiliyor ve halası onu kabul ediyor mu sorusunun cevabına gelecek olursak onun için filmi izlemenizi tavsiye ediyorum.

Bu filmi seyretmediğiniz takdirde bir şey kaçırmamış olacaksınız ama seyrettiğiniz takdirde de pek çok şey kazanacaksınız. Birkaç sahnesi var aklımdan çıkmayan. Mesela Charley 25 dolarlık işi kabul ettiğinde üstü açık kamyonetin arkasında yatarken kafasını kaldırdığında sanki ona yalnız değilsin der gibi bakarak kişneyen Lean on Pete’in duruşu, çocuğun açlıktan, yorgunluktan ve en önemlisi de belirsizlikten git gide zayıflaması ve babasından kalan kemeri daraltmak zorunda kalması ve çölü geçerken yüzünde oluşan yanıklar ve tüm çaresizliğiyle sokaklarda süklüm püklüm dolaştığı anlar ve bu rolde All the Money in the World’de de torun rolünü üstlenmiş olan Charlie Plummer’ın iddiasız gibi görünen ve yaşından beklenmeyecek ölçüde iddialı performansı. Yönetmenine gelecek olursak da…şöyle ki bildiğim pek çok filmi, seyrettiğim tek filmi olarak Lean on Pete’le çok çok iyi bir ilk anışıklık yaşadığımızı düşünmekteyim. Bende son derece iyi bir ilk intiba yaratmıştır. Şöyle ki, başsız kalmanın ne demek olduğunu, seni kollayacak bir büyüğün olmadan ayakta kalma savaşının güçlüğünü, indiğin istasyonlarda insanların sevenleri tarafından karşılanırken, senin her zamanki gibi başının çaresine tek başına bakmak zorunda oluşunun verdiği sıkıntının ruh haline yansıyışı, hep tesadüflerle başının kurtulması ya da başının bir türlü boktan kurtulamayışı, kararlarını hep kendin veriyor olmak, yalnızlığından bir ata tıpkı insanmış gibi sarılmak… Sonunda da güya kurtulmuşken, tüm bu yaşadıklarını sindirmeye çalışmak ve hep acabalarla hayatına devam ediyor olmak. Yönetmen tüm bu ve fazlası hisleri filmi aracılığıyla seyircisine aktarmayı başarabilmiş. O yüzden benim icin bu senenin iki kahramanı onlara ayrılmış süre kadar birbirlerinin hayatını kurtaran Charley ve Lean on Pete’dir. Aşağıdaki linkte filmin sonunda da yer alan naif sesli bir adamdan dinleyeceğiniz parça insana her şeye rağmen kendini iyi hissettirir.

ALL THE MONEY IN THE WORLD : DÜNYANIN BÜTÜN PARASI

9CB23890-B42D-4094-9509-F7D42D8A1827

ALL THE MONEY IN THE WORLD : DÜNYANIN BÜTÜN PARASI

GİRİŞ :

-İzledin mi?
-İzledim izledim. İki saat on iki dakika boyunca Roma, Calabria, Marakeş…hızlandırılmış ama nostaljik bir tam tur yapmış oldum kendimce.
-Nerede?
-Dünya üzerinde. Film sayesinde.
-Film yetmişlerde geçiyordu ama.
-Olsun dokuyu koruduktan sonra mekanlar hep aynı ki.
-O da doğru. En beğendiğim sahne filmin başında Fas’taki camiden ezan okuyan imamın alacakaranlıktaki görüntüsüydü.
-Benim en beğendiğim sahne…bir sahne…olmadı. Renk paleti çok güzeldi ama.
-Seni pek açmamışa benziyor.
-Yok açıldım açılmasına da…
-Hep üç nokta ama…
-Çok uzundu arkadaş. İzle izle bitmedi cebine akrep kaçmış Kayserili dede Getty’yi. Yahudi de olabilir.
-Kesin Kayserili’dir. Neyse Suudi Arabistan diyordu ya hani!
-Eee…
-(Şu üç noktaları içine atsan)bence o sahneler Ürdün ya da Amerika’da çekilmişti.
-Dekor da olabilir.
-O da olabilir.
-Olabilir.
-İyisi mi prodüksiyon notlarına bakmak gerek Fakat ne güzel işte ekip gezmiştir bahaneyle, yeni yerler görmüşlerdir hem de çekim bahanesiyle. Bedavadan hem de.
-Senin zaten aklın fikrin gezmekte. Bedavadan hem de.
-Yani(üç noktasız). Duuur.
-Ne oldu?
-Çok beğendiğim bir sahne oldu. Gelini Papa İkinci Jean Paul’e gazeteleri göndermişti hani.
-Evet?
-Yardımcısına onların ne olduğunu sorup bir tanesini eline almaya çalıştığında çıkan fırtınayla gazetelerin uçuştuğu sahneyi çok beğendim.
-Çok iyi ettin de Papa İkinci Jean Paul’de nerden çıktı?
-Ne bileyim herkes bir Jean Paul ya da John Paul, Jr., İkinci, Üçüncü derken kafam Pope’a gitmiş benim de.
-Pope?
-Pope ya. Vatikan’daki.

80A87140-3CC8-4159-BF0F-E78DFBAAF4F4

DÜNYANIN BÜTÜN PARASI BİR ADAM’DA :

“Böylesine küçük bir çocuk için on yedi milyon dolar çok büyük para. On dört tane torunum var. Eğer şimdi bu parayı verirsem, elimde kaçırılmaya müsait on üç torunum daha olacak.” Jean Paul Getty

“Eğer benden para isteyen herkese yardımcı olsaydım, sizin gibi yoksul bir insan olur çıkardım.” Jean Paul Getty

“Paranı sayabiliyorsan zengin değilsindir.” Jean Paul Getty

“‘Nasıl Zengin Olunur?’ diye bir kitap yazmıştım. Yayıncım adını ‘Nasıl Para Kazanılır?’ olarak değiştirmek istedi. Ben de onlara para kazanmak kolay iş, bir aptal bile para kazanabilir ki binlerce para kazanan aptal var, ama zengin olmak her babayiğidin harcı değildir. Bir adam varlıklı olduğunda özgürlüğünden taviz vermek zorunda kalır. İsteyebileceği kimi seçimler dipsiz bir kuyu gibi önüne serilir. Ben de o kuyunun önüne oturdum. Birçok adamın, birçok evliliği feda edişini izledim. Ama en çok da çocukları heba ediyorlar… Torunuma güvenebilirim sanmıştım. Bu yüzden eşyaları seviyorum. Göründükleri gibiler. Asla değişmezler. Hayal kırıklığına uğratmazlar. Bu nadide eşyalarda insanoğlunda bulamadığım nadide bir şey var.” Jean Paul Getty

1973 yılının Roma’sının siyah beyaz sokaklarında, Fontana di Trevi nam-ı diğer Aşk Çeşmesi’nin yanından geçerek Kolezyum civarındaki İtalyan fahişelerle sıkı pazarlık yapan genç bir erkeğin uyduruk bir minibüse karga tulumba atılarak kaçırılmasıyla başlıyor her şey. Dünyanın en zengin adamının on dört torunundan biri olan John Paul Getty’nin dedesinin pazarlıkçı ve inatçı ruhunu taşıyıp taşımadığını öğrenemesek de, neler çektiğine şahit oluyoruz kaçırılmasından sonraki altı ay boyunca. Şaka maka on altı yaşındaki çocuk tam altı ay boyunca bir hayvan gibi kafeste tutulmuş. Satılmış sonra da, el değiştirmiş kısaca. Dünyanın en zengin adamının en büyük torununun fidye parasını ödeyeceğinden emin olan haydutlar, uğraştıkları şey’in boyutlarından ilk başlarda haberdar olamadıklarından ötürü bir an evvel 17 milyon doları kapıp götüreceklerinden emin, çocuğu besleyip durmuşlar bir köşede. Bu çılgın dedenin bırak torununa, havaya atacak tek kuruş parasının olmadığını anlamaları sıkı pazarlıklarla geçen bir altı aylarını almış. Oda servisine on dolar kaptırmamak için, tüm çamaşırlarını otel odasının banyosunda yıkayıp sakil sakil asan bir adamın karşısında hangi haydut durabilir ki bu arada? Bir hayduta para versen, bir otele göndersen, adam çamaşırlarını yıkamamayı tercih edecektir on dolar karşılığında. Ya da çok milyar dolarlık bir adamsan eğer, 19 dolarlık bir minotor’u 11 dolar 23 sent’e almak için yakıcı bir pazarlık yapmaya gerek duymazsın.

34E88B79-47B2-4130-AEF9-6BA81EB5A4F2

All The Money In The World

Bir kısmı babasından miras olan aile varlığını arttırmak vazifesini canla başla, layıkiyle ve misli misli başaran Jean Paul Getty 1948 yılında Suudi Prenslerle anlaşarak Suudi Arabistan çöllerinden petrol çıkartmayı başaran ilk insan aynı zamanda. Herkes orada petrol olduğunu biliyor fakat çıkartamıyorken, Bedevi kabilelerle tatlı tatlı anlaşan Getty, bunca petrolü ülkesine getirmek üzere 1958 yılında dev bir tanker yaptırmayı bile akıl edebilmiş o tarihlerde. Aklı evvel adam bu sayede, dünya tarihine serveti 1 milyar dolar’ı geçen ilk insan olarak geçmeyi başarmış. Beş defa evlenmiş, dördünden dört çocuk, dört çocuktan da on dört torun sahibi olan dede Getty’nin üçüncü oğlu olan John Paul Getty Jr. ile Abigail “Gail” Harris’in dört çocuğundan en büyüğü olan torun Getty aynı zamanda ailenin ve özellikle de dedesinin gözdesi olmakla beraber, henüz daha çocukken dedesinin ilk huzuruna çağrıldıklarındaki neşesi ve mutluluğu yerini alkol ve uyuşturucu yüzünden evliliğini bitiren bir enkaza dönüşmüş babasını boşamak üzere mahkemeye veren aynı zamanda bölge savcısının kızı olan annesinin o kaçırıldıktan sonra ne kadar uğraşırsa uğraşsın yumurta kapıya gelmeden yani tek kulak gitmeden dedesinden fidye için gerekli olan miktarı alabilmek için kapısının önünde dilenen bir dilenciye dönüşmesine ve ne kadar çabaladıkça o kadar parçalanacağı bir sürece doğru ilerlemesine mani olamıyor. Gazeteler, oğlunu kaçıranlar ve onu yeterince tanımayan herkes çok parasının olduğunu düşünse de, zavallı Gail meteliksiz aslında. Zengin kayınpederinin evine gittiğinde hazretlerinin huzuruna kabul edilmese de, milletlerarası bir telefon görüşmesi yapmak mecburiyetinde olduğunda bile jeton parası ödemek zorunda, üstelik bu acayip prosedür eve gelen bütün konuklara uygulanmakta.

Biz gelelim gene kendisini İmparator Hadrianus sanan ve dünyada kendini sadece Roma’da evindeymiş gibi hissetse de, sonunda İngiltere’ye taşınan ama damarlarında imparator kanı taşıdığını bu yüzden de soyunun tüm dünyaya yayılmasını isteyen Jean Paul Getty’e. O ailesinin köklü bir hanedan olup dünyaya kök salmasını isterken, Getty Petrol Şirketi’nin başına getirdiği oğlu Mick Jagger’la uyuşturucu alemlerinden kalkamıyor. Üstelik Getty laneti eninde sonunda bir uğramadan geçmiyor her bir aile ferdinin çevresinden. Filmin sonunda bahsi geçmeyen torun Getty’nin hayatı da trajik bir şekilde sonlanıyor. Aynı zamanda ünlü aktör Balthazar Getty’nin de babası olan Getty, aşırı dozdan felç geçirip konuşma yetisini kaybediyor. Elli dört yaşında öldüğü güne dek, bakımını annesi üstleniyor. Tekerlekli sandalyeye mahkum genç adam yaşadıklarını bir türlü atlatamadığından uyuşturucuya başlıyor aile yatkınlığını da göz önüne alacak olursak. Ne de olsa kendisi on dört torundan biri iken, bir tanecik dedesi bir tabloya 1,5 milyon dolar, yeni yaptırmakta olduğu bir malikaneye kim bilir kaç milyon dolar öderken en sevdiği torunu için fidye parasını 17’den 4’e, sonunda da 1 Milyon dolar’a düşürmek için kıyasıya bir pazarlığa girişiyor. Üstelik bu 1 Milyon’cuğu da Gail’e çocukların velayeti karşılığında ve oğluna borç verdiğini gösterip vergiden düşülmesi suretiyle ödüyor. Ne de olsa işini bildiği sürece, her şeyi vergiden düşmek mümkündü dede Getty’nin kitabında.

2CE2C7E6-9167-4D7B-BE0D-E2CF412F71E3

Elbette ihtiyarın da sonu geliyor bir gün. Kaçırma olayından üç yıl sonra 83 yaşında hayata gözlerini yumuyor dede Getty. Kral ölüyor ve tahtı boş kalmış gibi görünse de, malikanesine yerleşen aile bireyleri servetinin çoğunu-o kadar çok ki-insani yardım kuruluşlarına bağışlıyorlar. Merdiven altlarından bile sanat eserleri fışkırıyor adeta. Bu arada pazarlıkçı dede bunca meşakkat çıkartmasaydı bu film olmayacaktı belki de. Fakat Paul’e hayatı boyunca telafi edemeyeceği, üstesinden gelemeyeceği bir miras bırakmış oluyor aynı şekilde. Neyleyim böyle zenginliği, bunca parayı dedirtiyor insana.

Getty’nin hayatının bir kesitinin ve son kesitinin, torununun fidye için kaçırılması ekseninde flashbacklerle anlatıldığı filmin kalburüstü yönetmeni Ridley Scott, görüntü yönetmeni de pek çok filmde ortak işlere imza attığı Dariusz Wolski olunca akan sular duruyor. Süresinin uzunluğu dışında bekleneni karşılayan bir film olmuş mu, olmuş. Kevin Spacey’nin tacizden ötürü boşalan Getty tahtına(bence o korkunç plastik makyaj ve tuhaf saçlarıydı en büyük handikapı), Christopher Plummer oturmuş sade sade. Michelle Williams’a gelirsek bundan sonraki projeleri parmak ısırtacak cinsten olmakla birlikte bir öncekiler düşünüldüğünde, Blue Valentine’daki Cindy ve tap dansı ile hatırlarım kendilerini her zaman. Hep öyle kalmayacağını umarak yazımı bitiriyorum burada.

32E0D2B1-DA2E-4D39-8720-0B92CACB88C6

F902CCBD-2225-4683-8285-F67DCA9997AB

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑