THE TUNNEL / TÜNEL

 

images-222

THE TUNNEL / TÜNEL

“Bir kadın diğer tüm kadınların yerini tutar mı?” Elise

“Seçimlerini haklı çıkarmak için duygularının arkasına sığınıyorsun.” Elise

“Problem aldatmış olman değil, yakalanmış olman.” Elise

“Yanımda birisi varken uyuyamam. Nefes alıp verişleri beni rahatsız eder.” Elise

“İnsanlar neden internette yazan her şey için yorum yapma ihtiyacı hissediyorlar?” Karl

Biri orjinal olmak üzere üç alternatif arasından bir tanesini seçmem ve izlemem icap ettiğinde, hem Fransızca hem de İngilizce duymak istediğimden İngiltere Fransa ortak yapımı The Tunnel’ı seçtim. Dizinin orijinali olan Bron/Broen’un IMDB puanının yüksekliği ve ilk oluşu ve kuzey ülkelerinin krimi’deki başarısını bilmeme rağmen birkaç kelime Fransızca işitme isteğime yenik düştüm. Ve hayattaki birçok şey gibi bu tercihimin de-adı üzerinde tercih, kişisel olduğunu şahitsiz bir kez daha deneyimlemiş oldum. Ahh çok pardon benim şahitlerim sizlerdiniz… Bir an aklımdan çıktıysa da tekrar varlığınızı hissettim hem de hiç pişmanlık duymadan ve varlığınızın hiç de fena olmadığını anladığım şu anlarda bu çok gereksiz düşüncelerimi uzun uzadıya sizlerle paylaşma dürtümden vazgeçirmeye zorluyorum kendimi zihnimden geldiğince. Ha bu arada orada olmaya devam ediniz, etmeniz temennimdir aynı zamanda. Gelelim dizinin bu versiyonunun isminin neden “Köprü” olmadığına. Olayların fitilini ateşleyen parçalı ceset İngiltere ve Fransa’yı denizin altından birleştiren Manş Tüneli’nin iki ülkeyi ayıran ortak noktasına bırakılıyor ve olay mahalline gelen İngiliz ve Fransız dedektifler de kararsız kalıyorlar cinayeti üstlenmekte. Sofia Helin’in canlandırdığı İsveçli dedektif Saga orijinal dizide Danimarkalıları pasifize ediyordu. Amerikan versiyonundaysa Diana Kruger, El Paso yani Teksas ve dolayısıyla Amerika adına sahipleniyordu cinayeti Chihuahua’lı dedektife posta koyarak. Öncelikle cesedin ait olduğu milliyet ve başının olduğu taraf yani Fransa ve sonrasındaysa biz kadınların tırnakları ve dişleri, güçlü tarafın kim olduğunu gösteriyordu daha ilk dakikalardan itibaren, yani Fransa. Karşı tarafın dedektifleriyse bıkkınlıkla ve kuyruklarını kıstırarak yarıda kalmış uykularını kovalamak üzere tam da kuş tüyünden yataklarına kavuşacaklarken, olay mahallinde daha önce bir mezbahada ya da ameliyat masasında özenle ikiye bölünmüş, bağırsakları temizlenmiş olan ceset olay yeri ekibi tarafından taşınmak üzere kaldırılırken dağılıyordu bir anda. İtinalı bir şekilde tam da cenaze töreni için hazırlanmış gibi duran ve çizginin üzerine yerleştirilmiş cesede giydirilmiş pantolonun içindeki bir çift bacak bir tarafta, gömleğin içinde kalmış üst gövde diğer tarafta kalırken, vücut bütünlüğü bozulmuş cesedin bir buz parçası gibi sessizce ayrılışına tanık oluyordu şaşkınlıkla dedektifler de.

downloadfile-47

Dizinin yıldızı olmayı başaran kadın oyunculukları üstünkörü bir karşılaştırmayla değerlendirdiğimdeyse The Tunnel’daki Elise rolündeki Clemence Poesy’nin, Saga’dan aşağı kalmadığını ve yavaş yavaş diziye oturmak yerine, dizinin kendisine oturduğunu hissettirttiği anda donuk yüzü, soluk makyajı ve Asperger’in verdiği hiç bitmeyen dürüstlüğü ve olayları ve kelimeleri dolaysız algılayıp, kinayesiz ve acımasız bir şekilde yorumlaması sayesinde kendini yavaş ama derinden kabul ettirebildiğini hissediyorsunuz. Poesy’i hakkını yemeden sevdim ben de işte bu yüzden. Çok hırçınlaşmadan oynadı üzerine düşen rolü. Normalde insanların en kırılgan ve acılı anlarında bile yalan söylemeyi redderken, finalde Karl için yalan söyledi ilk defa. Dokunulmaktan ve dokunmaktan hoşlanmasa da ilk Karl’a sarıldı teselli vermek için donuk bakışlarıyla kurumsal hapishanesinde yaşamaktan memnun görünen ve kimsenin kendisine sadık kalabileceğini düşünmeyen kuralcı Elise. Çocukları daha küçük insanlar olarak görüp, insanların onları kalplerine dokundukları için sevdiklerini söylerken ve dünyada yeterince çocuk var derken, kısaca kendi dünya görüşünü özetliyordu dolaysız yollarla. Tensel ihtiyaçlarını, içgüdülerine göre doyurup yoluna devam edebiliyordu kolaylıkla. Tüm bunlarsa genç kadını itici yapmaktan çok kendine has bir aura oluşturuyor ve bu haliyle de sevdiriyor kendini.

Cesedin bir yarısının Fransız kadın milletvekiline, diğer yarısının bir İngiliz fahişeye ait olduğu anlaşıldığında cinayeti diplomatik açıdan beraber yürütmeye başlıyor iki ülkenin dedektifleri. Maktül diyelim-bu sefer, üzerinde kontrollü, titiz ve temiz çalışılmış olduğuysa bağırsakların bir başka yerde temizlenmiş olmasından anlaşılıyor. Dedektifler düğümü çözmeye çalışırken beraber geçirdikleri uzun mesai saatleri yüzünden yavaş yavaş birbirlerinin hayatına karışmaya ve birbirlerini tanımaya başlıyorlar. Elise’ın boğularak ölmüş bir ikizi olduğunu öğreniyoruz. Babaları denizde boğulmakta olan diğer kızına ulaşmayı başaramamış ve hayatta kalan ikizlerin teki Elise olmuş. Hep aynı acabayla yaşamış bu yüzden genç kadın. Acaba babasının bir seçme şansı olsa kimi kurtarırdı bir büyük soru işareti olarak kalmış hayatında. Dizinin en anlamlı sözünü söyleyen Karl’ın bunu kendi hayatında uygulayıp uygulamadığını bilmesek de bir acaba’nın, bir keşke’nin maalesef ki göksel anlamda kayıtdışı kaldığını ifade etti aslında kendince. İşler, hayat, kendi hayatlarımız ya da yakınlarımızın hayatları bir başka olasılık üzerinden yürümüyor nedense. Tek bir gerçek ve gerçeklik var ve o anda bunu kavramak, o an önemliyse eğer bunu idrak etmek çok mümkün gözükmüyor. Hayatımız her zaman seçimlerimiz olmuyor. Hayatımız böyle oluyor işte. Biliyorum stoacılara benzedim bu günlerde. Memento mori! Çünkü işler sadece bu şekilde yürüyor. O şekilde değil. Öteki şekilde de değil.

CDXR70TLNlvPlHYkm_cKwMf1qjEThXdGeUO0RezQ6zI9qvylpvj9YiPLP3sNEBJHuYDpZpPza6QhBL0SJW9O1tT-1iBhvy8fTUAZhLKNgjpd=w489-h301-nc

images-193

Karl’sa daha yeni ameliyat masasından kalkmış da gelmiş. Üç eş ve beş çocuk sığdırdığı hayatının bundan sonrasına iki çocuk daha sığdıracağını öğreniyor dizinin ilerleyen bölümlerinde hamile olan karısından. Ceketini atsa eşlerini hamile bırakan Karl için varoluşun sonsuz döngüsü, tatlı çapkın bakışlarının altına gizlediği libidosuyla birleştiğinde bum bum etkisi yapıyor ve bir Yunan tragedyasından fırlamış da gelmiş gibi duran intikamcı tanrılar yine intikamcı bir adamın kılığına girip sinsice hayatına süzülüyorlar Karl’ın. Karl hamile karısını aldatıyor ve evden kovuluyor. Hayatının kontrolünü kaybediyor. Ailesinin kontrolünü kaybediyor. Kuzuların başında olmadığından kurt sürüyü dağıtıyor. Kader çarkları Karl’a ceza kesiyor. O geçmişi bıraksa, geçmiş onu bırakmıyor. Bir baba acı çekmeden ölen oğlu adına teselli bulmaya çalışıyor. Zamanında hesap edilmeyenler bir sürü keşke’ye dönüşüyor. Acı insanı suskunlaştırıyor. Sen susuyorsun, iç sesin konuşuyor her fırsatta. Her tür müzikle dans etmeyi seven adam içine kapanıyor böylelikle. Sevdiği biricik oğlunu onun sevdiği şeylerde arıyor. Oğlunun çocukken en sevdiği kitabı onun yatağına uzanarak okuyor. Karl suskunlaştıkça, içine kapanıyor. İlk sezonun başlangıcında merak uyandıran Elise olurken, son bölümlerde çekim merkezi Karl ve ailesi oluyor. Bu ise tam da bir klişeye sürüklendiğimizi düşünürken ve bu aslında tam da bir klişe iken, bir parça daha etkileyici bir sonla nihayetlendiriliyor dizinin ilk sezon finali. Bir fahişenin kendisine sosyetik demesi üzerine, ben sosyetik değilim, iyi eğitimliyim diyen Karl,boyalı basın yani tabloid gazetecisi olan ve aslında piçin teki olan Danny Hillier’i sıradan kişiler hakkında yazan-ki bu sıradan insanlar göçmenlerdi onun gözünde, kafiyeli argo kullanan, kitap okumayan ve emirleri yüksek yerden alan bir adam olarak tanımlarken gizli kibrini gözler önüne seriyordu bir kez daha. Yaşaması için kendi hayatını feda edebilecek oğluna kızıp odasına gittiğinde ona gerçek teröristinin yaptıklarını neden küçük kızkardeşlerine gösterdiğini sorduğunda en güzel cevabı alıyordu oğlundan. Magazin haberlerini izlemenin daha kötü bir şey olduğunu söylüyordu Adam. Dizinin ermişi Adam bu ve benzer sözleriyle ayrıldı babasının hayatından. Bazen anlamsız gibi gelen sözler vardır. O an kıymetsiz gelir, telaştan, anın sıcaklığından… Kendinden yaşça küçük ve deneyimsiz bir oğlun sözleri çınlar durur bundan sonra bir babanın kulaklarında.

TheTunnel-S01E01-Gallery-08-16x9-1

tumblr_nsbdy6QH2v1tqumkpo2_1280

Snapshot+4+(9-02-2016+2-48+p.m.)

Kendisine “Gerçek Teröristi” dedirten adam, telefonun ucundan bazen Danny Hillier aracılığıyla mesajlarını iletiyor ve nihai sonucuna ulaşıp intikamını almak için hedefler gösterip, amacı doğrultusunda insanları öldürmekten, isteklerini sıralayıp eğer gerçekleştirilmezse rehineleri öldürmekle tehdit etmekten, bir parça beyaz fosforla insanların tutuşmasına kadar bir dizi eyleme imza atıyor. İnsanları terörize ederek, sesini duyurmayı başarıyor. Kaybedecek bir şeyi olmadığından, başkalarının kaybını umursamıyor. Bir adamın elinden ailesini aldığında, intikam duygusuyla karışan hastalıklı ruh halinin yapabileceklerinin ulaştığı uç noktaları izliyoruz. On bölüm boyunca masum katli yaşanıyor. Çocukların masumiyetleri alınıyor ellerinden. Yeri geldiğinde insanların tutuşmasını planlayan bir adam, cehennemi seriyor insanların gözlerinin önüne. Eski bir Ahit tanrısı gibi meydan okuyor ve kendi dünya düzenini kurmaya ve dikte ettirmeye çalışıyor insanlığa. Kendine yaşatılanlardan hoşnut kalmadığından olacak, şimdi o yazıyor kendi el yazısıyla başka başka sonlar dizginleri eline aldığı ilk andan son anına kadar.

Özellikle Clemence Poesy’nin oyunculuğu için, Asperger’in aslında bir sendrom değil olması gereken ideal insanın belki de bir aspergerli olmasının hiç fena bir fikir olmayacağını ve kimi zaman seksin ve aşkın birbirinden ayrılması gerektiğine dair Elise’in bakış açısı ve davranışlarının yaşamı kolaylaştırabildiğini gösterdiği için, baba oğul hikayelerinin en acıklısı olabileceğini hatırlattığı ve  suçluluk, aile, sadakat, aldatma ve kayıplar üzerine  de söyleyecek pek çok sözü olduğu için 2013 yılı yapımlı “The Tunnel”ı izlemenizi tavsiye ederim.

downloadfile-3

 

THE REVENANT

 

 

images-39

THE REVENANT:

“Nefes aldığın sürece savaş.”

“Rüzgar, güçlü kökleri olan bir ağacı yıkamaz.”

“Rüzgar çıkınca
Bir ağacın dallarının önünde durduğunda
Eğer dallarına bakarsan
Düşeceğine yemin edersin.
Ama gövdesine bakarsan dengesini görürsün.”

“Senin sesini duymaz onlar, sadece yüzünün rengini görürler.”

“Revenant”ın kelime anlamı geri dönen kimse veya şey, bir de hayalet demek. Türkiye gösterimindeki ismiyse “Diriliş”. Çok Tolstoyvari değil mi? Farkıysa Sibirya ya da Rusya’da değil de Amerika’nın soğuk kuzeyinin karlarla kaplı dağlarının eteklerinde geçiyor olması. Filmdeki geri dönen’i yani gerçek hayatta yaşamış olan Hugh Glass karakterini canlandıran aktör Leonardo DiCaprio. Geri dönen’in hiçbir zaman geri dönmesini istemeyen ve o da gerçek hayatta yaşamış olan John Fitzgerald’ı ise Tom Hardy oynuyor. Filmin uyarlandığı, geri dönen’i gittiği yere gönderip sonra da oralardan geri getirten ve gerçek olaylardan esinlenerek yazmış Michael Punke adında bir yazarı ve dolayısıyla uyarlanmış olduğu yaklaşık üç yüz sayfalık da bir kitabı var. Bu projeyi kabul eden bir de yönetmeni var ve kendisinin bundan önce çekmiş olduğu tüm filmleri ayrı ayrı çok beğenirim ve yaptığı her iş, üstlenmiş olduğu her proje hayal kırıklığından çok çok uzaktır. Bahsettiğim kişi Alejandro Gonzalez Inarritu. Ayrıca görüntü yönetmenliğinde çığrından çıkmış bir adam var: Emmanuel Lubezki. Birdman’den sonra tekrar bir araya gelen ikilinin neler yapmış olduğu ise en büyük merak konusuydu sevenleri için. Hareketli kamera, doğal ışık, az diyalog ve buna rağmen çok anlamlar yüklü görsellik, vahşi doğanın ortasında bir avuç insan, bizonlar, Glass’ın ayıyla mücadele ettiği merakla beklenen sahne ve az bilinen bir çağın bir döneminin değişmeyen coğrafyasında yaşayan lokal insanlarının hayatları sizlere vaat edilen, harcayacağınız iki buçuk saat karşılığında. Filmin başındaki sekiz dakikalık plan sekanssa olağanüstüydü. Hayran oldum. Bu filmdeki emeğe saygımdan ötürü daha önce yapmadığım bir şey yapacağım ve karakterler ve olaylar üzerinden gitmek yerine filmi, onu şekillendiren temalar üzerinden anlatmaya çalışacağım.

downloadfile-6

ERKEKLERİN DÜNYASI:

Erkeklerin ve erkek olma hallerinin işlendiği bir film The Revenant. Kitabın yazarı, yönetmeni, oyuncuları erkeklerden oluşuyor. Hiç beyaz kadın yok filmde. Kızılderili kadınlarınsa ne hislerine ne de seslerine yer veriliyor filmde ama bu beni bir kadın olarak hiç rahatsız etmiyor. Bu bir erkek filmi ve onlar için mi yapılmış diye soracak olursanız eğer cevabım asla olacaktır. Ucuz duygusallıklara yer vermeyen bir film var karşınızda saygı duyulması gereken. Filmin içine girdikten sonra çok hareketli bir durağanlık içinde ilerliyorsunuz beyazlığın içinde. 1823 yılında geçen hikayede yer alan adamların nasıl düşünüp, ne gibi tepkiler verdiklerini, nasıl hareket ettiklerini görüyoruz. Acaba o yüzyılda, o coğrafyada şartlar bu kadar çetinken hayatta kalmayı başarabilir miydim diye soruyor insan istemeden kendi kendine. Bireyin doğasında var olan gezgin ruh burada yeni bir hayat kurmak için ellerine geçecek para uğruna yollara düşmüş erkeklerin çaresizliğiyle çakışıyor. Bakılacak olursa uğruna çalıştıkları şirket için kaçakçılık ve hayvan katliamı yapıyorlar, hepsi kürk için, her şey para için. Yerlilerin arazilerini gasp ediyorlar. Onların hayvanlarını öldürüp, derilerini yüzüyorlar, kadınlarının ırzına geçiyorlar. Aralarında bir haydut gibi hareket edenler de var, vicdanlı olanlar da. Sağduyulu ya da fevri. Gözüpek ya da korkak. Doğal seleksiyonla birer birer eleniyorlar. Kalanlarsa gerçekten dişli olanlar. Fakat yazık ki bu adamların da enerjisi, yeteneği ve vakti harcanıyor boş yere. Şartlar onların güçlüymüş gibi görünen omuzlarını düşürüyor farklı farklı şekillerde. Medeniyet olsun olmasın bir şeyler insan ruhunu kemiriyor hiç durmadan ve çürütüyor bedenlerini azar azar.

images-35

AİLE:

Açılış sahnesinde bir arada uyuyor anne, baba ve oğul. Glass bir yerli kadınla evli ve oğlu da annesine çekmiş görünüyor. Huzur içinde uyuyorlar aynı postun üzerinde. Baba oğul sırt sırta vermişler. Hayatta sırtını dayayabileceğin kanından birinin olmasının verdiği huzur ve güven duygusuyla uyuyor küçük Hawk. Onları nelerin beklediğini bilmeden uykunun kollarına bırakmış kendisini. Tıpkı babası gibi. Bir baba nereden bilebilir oğlunun ondan önce bu hayattan göçüp gideceğini, gözlerinin önünde öldürüleceğini. Önce karısı, sonra da oğlu kayıp gidiyor gözlerinin önünde ve her ikisi de farklı beyaz adamların kurbanı oluyorlar. Glass, karısının katili teğmeni öldürdükten sonra oğlunu öldüren Fitzgerald’dan da intikamını almak gayesinde. Fakat hiçbir ölüm, gideni geri getirmiyor. Fitzgerald’ın dediği gibi değişen bir şey olmayacak hayatında çünkü hiçbir şey oğlunu geri getirmeyecek. Kendi ırkından bir adam onun olan, ona ait olan tek şeyi alıyor elinden. Affedilecek gibi değil. Bir aileden ona kalan son şey, bir oğul ve o yok bundan sonra. Glass avladığı bizon etini kendisiyle paylaşan Pawnee kızılderilisiyle seyahat ediyor bir süre. Onun da ailesi katledilmiş Sioux’lar tarafından. Kalbim kanıyor derken acı içinde olsa da, Fitzgerald gibi düşünmüyor. Kabullenmiş kaderini intikam Allah’ın ellerinde derken. Kendi içinde yaşıyor payına düşen kederi çaresizce.

downloadfile-7

Ailesinin peşinde olan Glass değil sadece. Pawnee’li bir kızılderili kabile reisi var. Derileri alıp Fransızlara satmak istemesinin altındaki neden Sioux’lar tarafından yağmalanan köyünden kaçırılan kızını bulmak için gerekli atları alabilmek ve bunun için değiş tokuş yapmak. Henüz Hawk yaşıyorken ilk baskın esnasında onca karmaşanın ortasında farklı yönlere giden babalardan biri oğlunun adını haykırırken, bir diğeri kızının adını sayıklıyor. Bu sevgiden öte bir şey. Senin olana sahip çıkıyor, koruyup kollama ihtiyacı duyuyorsun nefesin yettiğince ve onun için mücadele ediyorsun hayatta. Senin olan için. Senin bir parçan için.

downloadfile-9
İNTİKAM:

Filmin ana teması olan Glass’ın kendisini terk eden, oğlunu öldüren adamlardan intikam almak için tabir-i caizse yarı beline kadar gömüldüğü mezarından çıkıp yola koyulması bize bazı şeylerin geride bırakılamayacağını anlatıyor. Sürünerek çıktığı mezardan yine sürünerek gidiyor oğlunun cansız bedeninin yanına. Kamera o kadar yakın ki bu sahnede, Glass’ın ağzından çıkan buharla ekran buğulanıyor. Soğukta ağzından çıkan nefes süzülüyor gökyüzüne içindeki tüm kederi taşıyan.  Glass her ne pahasına olursa olsun intikam almak için hayatta kalıyor mahvolmuş bedeniyle. Bu güçlü bir itkiye dönüşüyor zamanla. Duvarlara kazıyor adını “Fitzgerald oğlumu öldürdü” diye. Uğruna yaşayacağı kimse kalmayan adam intikam uğruna yaşıyor bundan sonra. Yaraları kurtlansa, tek bacağında ve omurgasında kırıklar olsa, bir boz ayı tarafından ses telleri parçalanmış olsa, karın kışın ortasında buz gibi sulara girmek zorunda kalsa da, herkes potansiyel düşmanken ve hem yerli ırktan hem de kendi ırkından sakınması gerekirken, korkudan daha büyük bir duygunun tesiriyle yaşıyor. Başka türlü öldürülmüş, yaşayan bir ölüye dönüşmüş, zaten ölü bir adam ölmekten korkmuyor bundan sonra. İntikam almak için yola çıkan, korktuğunda ormanın içine giden insanların yaşadığı zamanlarda bunu gerçekleştiren Fitzgerald’dan daha güçlü çıkıyor hırpalanmış vücuduna rağmen. Kin ve nefret bir insana neler yaptırıyor görüyoruz. Hiç vazgeçmiyor onu bulana dek. Ormanın kalbine giriyor yaraları ve yorgun bedeniyle.

VAHŞİ DOĞA:

Doğanın vahşi bir tarafı yok aslında. Doğanın bir döngüsü var sadece. Bir zamanı var bu döngüye teslim olanların. Doğada zevk olsun diye birbirinin canını acıtmak, derisinden kürk yapmak olmadı hobi olarak ya da spor olsun diye hayvanın hayvanı öldürdüğü yok. Sadece acıkınca avını yakalayıp yiyen, duruma göre de çiftleşen hayvanlar var. İnsan denen hayvanın irade verilmişine gelirsek eğer, o işlerin vahşi tarafında yer almayı seviyor bir çok nedenden ötürü. Omuzları karlarla kaplı dağların bir vahşiliği yok mesela. Sen yol açmak ya da altın bulmak için ona çıkan yolları dinamitlemeseydin, omuzlarındaki karları silkeleyip çığ olup attırmayacaktı üzerine  üzerine. İnsanoğlu insanoğlu olarak kalıp, tanrıoğlu olduğunu unuttuğu sürece bir hırsız gibi çalıp duracaktır onun olmayan her ne varsa. Lakabı vahşi olan doğa ise tahammül etmeye çalışacaktır arada kızgınlığından gürlese de, insanların açgözlülüğüne, sefaletine; doğasından geldiğince.

Glass alacakaranlıkta karşılaşıyor ilk defa bizon sürüsüyle ve yarı şaşkınlık yarı hayranlıkla bakıyor onlara. İnsandan alacağı olmayan bir hayvan sürüsü onlar neticesinde.Benim için büyüleyici olduğundan bu kareyi hatırlatmak istedim sadece.

images-41

TANRI:

Farklı şekillerde çıkıyor karşımıza. Bir şekle bürünüp de geliyor defalarca, kendini hatırlatmak adına. Zorba adamların da belli bir tanrı kavramları var kendilerince. Fitzgerald bile bir yandan yüce tanrı’dan bahsederken, bir yandan da en nihayet kendi elleriyle öldürdüğü babasının tanrıyla karşılaşmasını anlatıyor. Hiçliğin ortasında bulmuş onu, söylediğine göre ve tanrı bir sincapmış anlattığına göre. Sadece bir kez çakışmış yolları. Dindar olmuş o günden sonra büyütüp, öldürüp, yiyen adam ve bir oğul bırakmış geriye miras olarak Fitzgerald diye.

Yaşamak için öldürmek zorunda olan adamlar bahsettiğim ve onlar da birçok nedenden ötürü zorbalar ve vahşileşiveriyorlar bir anda. İntikam Allah’ın ellerinde diyen kızılderilinin sözlerini duyuyor Fitzgerald’ı boğmak üzereyken Glass, ama bu sefer kalbiyle. Nehre bırakıyor Fitzgerald’ı. Karşıdan gelmekte olan Pawnee’ler, onun yerine işini bitiriyorlar Fitzgerald’ın. Tanrı’nın bazen iyileştirici olan elleri, şimdi Fitzgerald’ın canını alan ellere dönüşüyor. Peki bu zamana kadar neredeydi Tanrı sorusunun cevabı hususundaysa size net bir yanıt vermem mümkün değil ne yazık ki, çünkü tanrı’nın sırrı ölümde gizli, hayatın devamı olan bir gizem bu, kimsenin çözemeyip sadece üzerine lakırdı ettiği.

Hawk’ın öleceği varmış, Hawk’ın annesinin de; Powaqa’nın beyaz adam tarafından tecavüze uğrayacağı varmış ve zaten ailesini kaybetmiş olan kederli yerlinin yüksek bir ağaca asılarak öldürülmesi, üstüne üstlük ingilizce “Biz barbarız” yazılı levhanın da boynuna geçirilip öylece sallandırılacağı varmış. Tanrı’nın elleri kolları varmış, bir kalbi, adalet duygusu, sınırsız sevgisi, ölçülü merhameti varmış, ayrıca  bizim hiç göremediğimiz nedenleri, kızları ve oğulları ve bir dünyası varmış yuvarlayıp sunduğu. Ve eğer bir film tüm bunları size düşündürtüyorsa o filmin söyleyecek çok sözü varmış, buna inanın. Bana inanın.

ADALET:

Bir kadının söylemiş olduğu ve aklımdan hiç çıkmayan bir sözdü “yeryüzünün adaletini sağlamak insanoğluna kalmışsa vay o insanların haline” demişti bir keresinde. İşte tam da o anda işin içine vicdan’ın girmesi gerekiyor. Yoksa senin kapanmayan yaran oluyor ve kanıyor hiç durmadan. Elinle tutup bastırıyorum yaranın açık ucunu, daha fazla kan kaybetmemek için. Vücudun tuhaf tepkiler vermeye başlıyor bu sefer. Kramplar, uyuşmalar, görüşte bulanıklık, algılamada düşüş… Çetin bir savaş var şimdi içinde. Başındaki sersemlik yüzünden, çıkarların yüzünden ya da korkundan ötürü doğru kararı vermen giderek güçleşiyor. Acabalarınla oradasın. Peki amalarınla da. Zor zamanlarda adil olabilenler çok nadir bulunsa da yer yer yüce yaratan’ın da birkaç sihirli ve yerinde dokunuşlarıyla bir düzene giriyor nihayet hayatlar ve içine düştüğü kaostan sıyrılıyor insanoğlu bir noktadan sonra. İş ki o noktaya gelinebilsin. İş ki herkesin kendi kurtuluş günü çok geç olmadan gelip onu bulabilsin.

images-32

BİR SON:

Hiç ben okuyucumun kıymetli zamanını harcar mıyım kötü bir film için? Yapmadım. Hayır. Yapmam da. Doğru söylüyorum. Belki bir parça anlaşılmaz olabilirim ama tüm bunlar için de nedenlerim var. Çünkü hiçbir zaman kendimi izleyici yerine koymadım. Ben izlemeyi bilmiyorum çünkü, çok geç anladım. Ve nihayetinde izlemekten biraz daha farklı bir şey yapan bir insan olarak hayatta tutunacağımız insanlardan daha güçlü olanın anlar, anılar ve izler olduğunu, inançlı olmanın yaraları sarmayı kolaylaştırdığını ve kalan hayatına alıştırdığını, insanın dünyadaki çaresizliğinin göstergesi olan savunmasızlığını tek bir karede, sözcükleri kullanmadan anlatmayı başarabilen Inarritu için, dizlerinin üzerine çöken Glass’ın Tanrı’nın evinde oğluna sarıldığı an için, sadece bir kez sinemada izleyin bu filmi. Inarritu’nun sessiz şiirini izleyin. Bu sene izlediğim en anlamlı filmdi. Küçük şeylerle hayatı ve varoluşu sorgulatan adama saygı duyulur sadece. Her aktörün bir filmi başkadır, özeldir. Hugh Glass rolündeki DiCaprio’nun hayatının rolü de bu kanımca. Bir de çok inandırıcı bir kompozisyon çizen Tom Hardy vardı filmde, belirtmesem olmazdı seni yetenekli ve yakışıklı Bay Hardy.

images-38.jpg

images-28

images-29

ENDİŞE

Endişelerimiz bizi kurtarır mı dersin?
Bir kadınla bir adamı
Bir oğulla bir babayı
Ustayla çırağı
Hem şairi hem ozanı
Bir ilişkiyi
Bir evliliği
Bir ülkeyi
Sırf endişe ederek
Başka bir şey yapmadan
Eli kolu bağlı
Olacak olan olur diyerek.
Zor sanki
Çırpınmadan
Denizin üzerinde durmak
Dalgalar çok yüksek

Küçükten başla bakalım.
Ufukta bir çizgiydi
Yaklaştıkça büyüdü
Balon oldu yükseldi
Tostoparlak bir şey sandın önce
Kah kızıla çaldı
Kah kaşa göze bulandı
Gülüyor sandın
Öfkesinden bir ince çizgi olmuş gözleri
Ürktün, itiraf et.
Toz gibi yuvarlanarak iniyor aşağıya doğru
Örümcek sanki
Yok değil maymun bu
Ağları ayaklarıymış.
Ve dört ayağının üstünde
İnsanmış en nihayet anladın
Hayalinde neler canlandırmıştın,
Ete kemiğe büründüğünde
Bir baktın da çok
Ama çok
Tan öte
Bir ademoğlu, düpedüz insanmış işte.

Cehennem başkalarıymış
Bizse cennete doğru çevirdik kulaçlarımızı.

Tarihimizde insanların toplu ya da bireysel bir takım rezaletlerinin bunca ortaya döküldüğü başka bir süreç yok hatıralarımızda kalan. Biz düşündük, bulamadık. İyi mi kötü mü, onu da bilemedik. Bir duyan bir bilen var ise haber versin. Dünyalı kardeşler bizde işler böyle böyle, durumlar çok karışık çok. Şaşkınlık ve salaklık, salak yerine konmuş olma ve mevcudiyetini siyasetin nabzına bağlamış bir güruh olarak bir enteresan coğrafyada varolma savaşı veriyoruz. Bayraklar elimizde sokaklara fırlıyoruz. O kadar şaşkınız ki bazen yolları şaşırıyoruz. Ne yaptığımızı çok bilmiyoruz. Şuurlu insanın ansiklopedik tanımına bakıyorum; bulunduğu zamanı, mekanı, hadiselerin zaman ve mekanla olan bağlantılarını bilir diyor. Biz sonradan haberdar oluyoruz. Demek ki, ya şuursuzduk ya da şuursuzlaştırıldık. Aydınlanmanın vakti saati yoktur diyoruz. Avunuyoruz. Uyuduk uyuduk, uyandık. Tam olsun diyor, bir de şuuraltının tanımına bakıyorum: İnsan ruhunun baskı altında kalmış istekleriyle bunlara bağlı fikirlerden meydana gelen ve şuura ulaşamayan kısmıdır diyor. Bir yerde cıvatalar gevşemiş, asfalyalar kopmuş. Narkoz, hipnoz gibi dışarıdan müdahalelerin faydasını görebilirmişiz bu süreci atlatmada.

Tahta sandıklar var, tabut gibi önümüzde duruyorlar. Ya gömeceğiz yahut hep beraber gömüleceğiz. Ama yaşamak istiyoruz. Bu bizim içgüdümüzde var. Kodlarımız yaşa diyor. Sefaletten burnunu çıkartamasan da yaşa. Bak domuzlar da yaşıyor. Timsahlar da çok hırlı değiller ama yaşıyorlar. En iyisi yüzmeyi öğrenmeli boğulmamak için. Nihayet simitler atıldı güverteden ve tutunuyoruz ister istemez. O uzaktaki çizgi bir gemi oldu şimdi, çekse kurtarsa hepimizi. Ya da en iyisi okyanusun ortasında bir başımıza kendimizi buluversek ya da ölsek çevremize daha çok zarar vermeden. Seksen milyon toplu halde intihar etse, ne olur hiç düşündünüz mü?

En güzeli sevdiğinle karşılıklı bir kadeh kırmızı şarap içmek
Bir parça kur hemen yanına.
Didişmeden ama.
Daha henüz erken
Birkaç saat var akşamın inmesine
Biraz sabır.
Dayan.
Bugün günlerden cumartesi.
Yarın tatil.

Bir kaset
Tek bir kaset daha çıkarsa
Seksenlerden kalma üzerindeki dantelli örtüsüyle sakladığın el radyonu çıkartıp
“Yorgun demokrat”ı dinlemeye koyulabilirsin.
Yahut kafana sikip(ayfon yaptı, ingilizce klavye işte, kahretsin, özür dilerim adına) gidebilirsin.
Bütün olanlar telefonunun ağzını bozdu, bak sen.
Hemen etkileniverdi yavrucak.
Eğleniyor musun bari ha?
Seviye genel olarak çok düşük bu memlekette, merak etme.
İnsanlar gülüp geçecektir.

Yaz akşamlarından kalma değil; gelme bu hava.
Tatlı tatlı çarpıyor yüzüne.
Kendini iyi hissettirtiyor.
Hayatındaki bir çok aptala
Teselli olsun bu hava.
Bahşedilmiş sanki sana.

Şura suresinde “Ayağına çivi bile batsa düşün bakalım.” der. Bense rahatsız ayakkabılardan muzdaribim ve ayaklarımı kontrol etmekte güçlük çekiyorum, çok asiler, sanki ne yapacaklarını bilmez gibiler. Dizginleyemiyorum vücuduma göre orantısız olan güçlerini. Birer deli fişekler. Tüm dünyaya meydan okuyorlar. En nihayet gördükleri ışığa doğru koşuyorlar kendilerini kaptırırcasına. Büyülenmiş gibiler. Sol sağ sol sağ sool saağ-kalp solda, onun da dengesi şaşıyor. Bu son olsa bari diyor onu seven organları. Onlar da yorgun. Nasıl başa çıkacaklarını bilemez haldeler. İtiraf ediyorlar günah çıkartırcasına, dizlerinin üzerine çökecekler nerdeyse-olsa- ya medet diyorlar. Beraber ateşe atılmak ve yanmak istemiyorlar. İçim parçalanıyor. Et tırnaktan ayrılsa? O da ne? Alev alıyor ayaklar. Sonra tüm vücudu sarıyor aynı alevler. Uzaktan izliyor tüm izleyiciler. Biliyorum sen de izleyiciler arasındasın. Bir adım öne çıkıyorsun. Alevler yüzünde dans ediyorlar. Ama güzel görünüyorsun. Sonunda sana da dokundu ucu. Bir ateşe bakıyorsun, sessiz sessiz yanıyor. Bir harici yanana bakıyorsun, çığlık çığlığa bağırıyor. Külleri yüzüne konuyor. Geride bıraktıkları bu kadar. Hiç bilmeden yaşamayacaksın artık mum gibi erimenin ne demek olduğunu. Ya da bir anda tutuşuvermenin nasıl bir şey olduğunu. Ucundan da olsa gördün çünkü. Sen gene güçlü görünmeye devam et ama, gözyaşlarını içine akıtarak.

Bir titrek ışığın peşinde fersah fersah yol almanın, kalbin ağzında ata ata koşmanın nasıl bir şey olduğunu hiç tatmayacaksın. Yazık olmayacak mı sana? Aptal hayatına!

Aşkı arayıp arayıp bulamayınca en nihayet erdiğini sanan tüm güzel insanlara.. O zaman meşgaleler değişiyor, daha bir rasyonellik kaplıyor bünyeyi haliyle. Olsun o da güzel. Kafi derecede erdiğini sanan varken, yenilerine gerek yok, her nesil kendi ermişlerini yaratıyor bir şekilde. Bu devrin ermişleri de bunlar, bu kadarlar.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: