BOZCAADA / TENEDOS, İKİNCİ BÖLÜM

20160925_113834-1

BOZCAADA / TENEDOS, İKİNCİ BÖLÜM :

GİRİŞ :

Bozcaada yazımın ikinci bölümüyle siz değerli okurlarımın karşısındayım bir kez daha. Tek kanallı TRT günlerinde Beraber ve Solo Şarkılar programını takdim eden spiker tonuyla sesleniyorum beni okumakta olan 2000’li yılların okuyucularına. O tarihler ki TRT kraldı yani bir ormanın bir aslanıydı ki meraklı kulaklar onu işitmek arzusuyla yakın temasa geçerlerdi radyolarıyla, gözlerini ayıramazlardı atmış yedi ekran tüplü televizyonlarının ekranından. Çok heveslenmiş olacağım ki kısmet bir günmüş, o günse bugünmüş diyerek sesleniyorum bende sizlere Bozcaada semalarından. Nasıl memnun kaldınız mı yazımın ilk bölümünden? Eğer kaldıysanız bunu da okuyacağınızı hayal ediyorum kendi kendime. Yok biz sitene öylesine girdik, tanımayız da bilmeyiz de seni, bir iki fotoğrafa bakıp çıkacaktık diyorsanız eğer sevincimi kursağıma koyup bir parça daha az hevesle yazıma devam edeceğim kaldığım yerden. Ama muhakkak edeceğim, yani, kaçışınız yok benden. Nerede mi kalmıştık? Bir cumartesi akşamı üzeriydi feribotla Bozcaada’ya vardığımda. Sonbahardı ve serin bir hava vardı hele bir de akşam olunca. Beş kişiden oluşan Yunan bir grup sahne almıştı aynı akşam. Grup sahne alırken organizasyonda görevli insanlara teker teker sormuştum bu grubun bir adı yok mu diye. Bir kişi bile çıkmamıştı ki adı şudur bu grubun diyen. Ada Ada oturup bu isimsiz grubu izlemiştik bizler de rüzgarlı ve serin bir Ada akşamında.

Gündüz yerel tatları fazla tadamayacağımı anlayıp şarap tadımlarına ağırlık vermiştim ve son derece memnun kalmıştım bu deneyimlerimden. Aydın’la çıktığımız dalgalarla kaplı deniz üzerindeki başarısız kalamar avında tatmak zorunda kaldığım tuzlu sulardan bahsetmiş miydim hiç size? Bu her zaman şarap içilemeyeceğini, bazen ne bulunursa onun içileceğini öğretmişti bana. Ama size Münevver’i anlatmıştım değil mi? İyi ki. Bir de ben vardım yazımda nasıl bunalım nasıl buhran. Kendi içimin sıkıntısıyla doğru orantılı sizleri de sıkmak değildi gayem elbette. Bir duygu yaratmaya çalışmıştım, gayem güçlü olsun da ne olursa olsun diye. Öyle de oldu. Ama her gün benzemez ki birbirine. Her anım tutmayabilir  benim de bir diğeriyle. Dolayısıyla daha neşeli başladığım şu günün şu dakikalarında bir parça maskaralık geçiyor sanki kalemimden. Kendilerini ziyadesiyle ciddiye alan adamlar gördükten sonra ve bunca ciddiye alınmaya onların da mutlu olmadığını gördükten hemen sonra, sonra da bir anda bitiveren hayatlara tanık olduktan bir süre sonra geçmişi geçmişte bırakıp, yürüyorum ileriye ve elimde var bir titrek fener yine(bu sonralar fazla geldiler tek bir cümle içine). Tek fark ışığın kalitesine bakmıyor oluşum bundan böyle. Beni yarı yolda bırakabileceği gibi, böyle kör topal kör kuyulara düşmeden hedefime varmama yardımcı olma ihtimaliyle de pekala yetinebilirim. Dedim ya; olsun. Ne çıkar öyle ya da böyle hayat geçiyor nasılsa. Daha ölmedik daha. Daha var daha. Belki çok, belki az var daha. Kimin umrunda ki bundan sonra?

Bozcaada’yı Kill Bill’i çeken Tarantino misali ikiye bölerek yazmama tepki gösterenlere cevaben söylemem gerekiyor ki; yazılarımın bin beş yüz kelimeyi geçmemesi aksi takdirde okuyucunun sıkılıp dikkatinin dağılmasından endişe duyduğum için elimde ışın kılıcım bölüyorum böyle ortadan hart diye ikiye. Böylelikle iyice dikkati dağılmıyor mu okuyucunun ya da unutmuyor mu önceki bölüm, sonraki bölüm ne anlatıyordu bu bize diye soruyorsanız eğer sanırım öyle. Yani bölsem bir türlü bölmesem başka türlü gibi bir saçma açıklamayla geliyorum önünüze. Bu yüzden iyisi mi hiç açıklama yapmamak ve içimden geldiği gibi bölmek, çarpmak toplamak ama eksiltmeden katiyetle. İyi okumalar, iyi Bozcaadalar benden size. Bir gayret ilk yazımı da okuyun diyorum siz hassas okurlara yeri gelmişken hassasiyetle. Münevver orada yatıyor çünkü boylu boyunca bir başına.

20160925_113144

20160925_171435-1

BOZCAADA :

İki saat verin bana tüm dükkanlarına girip gezip çıkayım. O iki saat yeter bana. Emin olun size de yetecektir. Dolayısıyla iki günden fazla burada kalarak Ada’yı sular seller gibi ezberleyip içinize sindirmeye çalışırken kendinize yabancılaşacaksınız umarsızca, ama Ada halkınca kanıksanacaksınız yollarında yürüyüp, dükkanlarına gire çıka.
Dükkan dükkan gezmekten sıkıldığımda, kendimi sokaklarına vuruyorum. Bir uçtan bir uca. Rüzgar tam olarak nereden nereye esiyor çıkartamasam da, bir esiyor ki sormayın ve iki gene esiyor ve üç hiç durmadan esiyor. Doğal Brezilya fönü isteyen genç kızlarımız için ideal bir hava. Vuuu vuuuv konuşuyor da aynı rüzgar benimle ve diyor ki: “Sana özel muamele yapamam zira dün de estim, ondan önceki gün de, bugün de benim yarın da ve ne gece ne de gündüz ayrımı yaptım; bu böyle biline. Esiyorum çünkü esmek için yaratıldım kural kaide böyle, esiyorum çünkü canım istiyor, esmezsem canım sıkılıyor, tabiatım böyle. Rüzgar olup esmek için varsam, ifa ediyorum görevimi ve eğer daha çok sıkarlarsa beni hortum olup geliyorum döne döne. Bir de muzip tarafım var seviyorum etekleri kaldırmayı, saçları allak bullak etmeyi, her şeyi her şeye katıp bir taraftan öte tarafa savurmayı. Marilyn’in eteği benim eserim, orada gözler benim üzerimdeydi, siz bilmezdiniz. Bana saçma sapan isimler verdiniz. Yok poyraz, yok karayel. Kişilik bölünmesi yaşadım sayenizde. Siz insanlar neden böyle kalıplara sokarlar her şeyi canları istediğince?”

Böyle yalnız yürüyee yürüyee(uzata uzata hah şöyle) rüzgarla konuşur oldum, olacağı buydu deliriyorum galiba Çanakkale civarında, Ege açıklarında bir boz Ada’nın pek de kuytu olmayan bir köşesinde.

20160925_103739

20160925_123557

20160925_103620

20160925_112033-1

20160926_191404-1
ÜÇMÜZ

 

LÜTFÜ YETİŞ :

Poz verir misiniz dedim, verdi. Bi çaya gel dedi, gittim. Otur dedi, oturdum. Ne içersin dedi, kahve dedim. Kalacak yerin var mı dedi, var dedim. Seni kazıklamasınlar dedi, davetliyim dedim. Daha da bana benim hakkımda bir şey sormadı, o hep kendini anlattı ben hep dinledim durdum. Seksen yaşındaki Lütfü Yetiş daha önce gazino işletirmiş, aslen Burhaniyeliymiş. Selam etmeden geçmiyor kimseler dükkanının önünden. Motorsikletli gençler yavaşlıyorlar sesleri duyulsun diye ve sesleniyorlar ”Selam Selam!” diye. Bozcaada’nın bildik simalarından kendisi ve bir popülaritesi varmış Ada halkınca ve sosyal medyada. Bizim yollarımızın kesişmesiyse tamamen tesadüfi. Geçiyordum uğradım ben öylesine. Biz otururken kendi yaşlarında bir erkek geçmekte yanımızdan, elindeki bastona sımsıkı sarılmış. “Bastona düştük” derken bana bakıyor garip garip ama Yetiş’e söylüyor, belki de tam tersini yapmak gayreti içersinde ya da kendi kendiyle konuşanlardandır ben gibi, kim bilir? Yetiş “Bu yaşta bu olur” diyor. Düşünüp susuyor bastonlu adam önce, sonra da göz göze gelince “Ben biraz güneşe çıkayım” diyor. Eliyle bastonuna sımsıkı tutunmuş gidiyor ve yeri eze eze ilerliyor güneşe doğru dışına taşan bir öfke ve yenilgiyle.

20160925_115021

Otuz sene önce tek böbreği alınmış Yetiş’in. Aslında apandisit ameliyatına girmiştim diyor. Otuz sene sonra öğrenmiş röntgen çekilirken. O ameliyat esnasında yaşananlardan şüphe duyuyor. Zaten daha da bayıltılmamış. Şiddetli akciğer enfeksiyonları geçirmiş ama neşter vurulmamış. Bir oda olurdu diyor mahrumiyet zamanlarında her doktor bir hastayı alır aynı odada keser biçerdi diyor. Bayılana kadar görürmüşsün her şeyi. Şartlar diyor. Yetiş’in böbreğinin akibetiyse bilinmiyor. Bense kaldığım süre boyunca her sabah kahvaltıdan sonra gidiyorum yanına kahve içmeye. Bir defasında bir yaz boyunca ona yardımcı olan, şimdiyse nişanlısını tanıştırmaya gelmiş benim dede deyişinden torunu sandığım bir kızla nişanlısı geliyorlar. Buralı değil diyor dede. Ama soyadını bilmem, hiç sormadım, merak etmedim ama yaralı bir kuştu diyor geldiğinde. Beraber köfte yapıp satmışlar. Gecede bin, bin beş ciro yapardık diyor kız. Dedenin köftesi güzeldir diyor. Yeşil Köşk ve onun nevi şahsına münhasır köftecisine gelip bir köfte bahanesine dinleyin derim, konuşmayı seven, dinletmeyi bilen, insan kırmayı bilmez Yetiş’i.

BOZCAADALI VELİ DEDE VE ONUN KORUK SUYU :

Niğde’de içtiğim Niğde gazozu ve Datça’da içtiğim goca moğla gazozunun üzerine lokal bir lezzet daha yakalıyorum. O da Bozcaadalı Veli Dede’nin koruk suyu. Bir de pastaneleri var bu işletmenin tam da mitolojik isimli Üçmüz’ün hemen yanında. Değişik böyle, pipetle içime çektikçe koruğun çekirdekleri de geliyor ağzıma rahatsızlık vermeden. Tadıysa buruk fakat içerken insanın içini baymıyor, bu iyi işte. Her yudumunda eski gezilerimi anımsatıyor bana. Sırf Gümüşler Manastırını görmek için bulunduğum ve hiç beklentisiz gittiğim Niğde’yi özel bir çaba sarf etmeden bana sevdiren halkıyla geçirdiğim sayılı saatleri getirtiyor aklıma. Nevşehir’den geçmiştim Niğde’ye. Uçhisar’daydık bir önceki gün tanıştığım çiftle. Erkek kaleye tırmanmıştı, bizse karısıyla hevessiz hevessiz kaleye tırmananlara çevirmiştik yüzümüzü çene çala çala. Çevresinde turlamıştık bir ara. O oldu şimdi defalarca gitsem de bir kez olsun çıkamıyorum yukarıya. Hep bakıyorum uzaktan. Beni tutan bir şeyler var sanki kaleye çıkmamı engelleyen. Eteklerinde dolaşıp duruyorum nedenini bilmeden.

 

Goca moğla gazozunuysa daha yakınlarda Reşadiye’deki kahvede içmiştim sıcakta, bir yandan içim ferahlaya ferahlaya, oh diye diye. Aynı şey oluyor yine. Eski mezbahada belediyenin işlettiği kafede rüzgar yüzünden açılamayan şemsiyeler sayesinde tam üç defa masa değiştirip bir türlü ve her türlü beklediğim huzuru yakalayamazken, yine benzer ferahlığı gönderiyorum mideme. Midem rahatlasın bari, başım huzursuzken.

20160925_140557

Aydın’la oturmuş börek çörek yerken bana tekneden indiğinde toprağı öpmek zorunda kaldığı kendi deyimiyle en baba hikayesini anlatıyor içinden babasının da geçtiği, hatta bizzat rol aldığı. Bundan yıllar yıllar önce tatlı bir havada kendisi gibi balıkçı babasıyla çıkmış olduğu balık avında yaşlı babasının bir anda dönelim diye paniklemesine önce kulak vermese de adamın yaşına ve tecrübesine sığınarak geri dönmek üzere dümeni kırmış sahile doğru balıkları beklemeden. Çok fazla zaman geçmemiş üzerinden bir fırtına kopmuş, yağmursa bardaktan boşanırcasına. İçi boş yarım bir ceviz kabuğu misali sallanıyorlarmış böyle koskoca denizin ortasında. Ne dönebilmişler, ne kalabilmişler oldukları yerde, sürüklenip durmuşlar akşamdan sabaha korku içinde. Yaşlı babamın üzerine bir battaniye verdim, sardım üşüttüm hasta olmasın diye, sonra da tek başına sabaha kadar mücadele ettim dev dalgalarla diyor batmayıp kurtulalım diye. Toprağı öpmüş tabii karaya ayak basar basmaz. Bayağı bayağı dizlerini kırmış, eğilmiş yere. Nasıl bildi baban diyorum fırtınanın kopacağını. Ta ilerde, gökyüzünde, enine doğru ince bir çizgi görmüş. İşte o çizginin gelmesi çok ani olmuş. Tecrübe bazen çok şey demektir insan hayatında. Aydın’ın babası görebilmiş, söyleyedebilmiş ama fırtınadan kaçamamışlar. Yıllar yıllar sonra bunu bana anlatacağı varmış Aydın’ın ve benim de paylaşacağım varmış burada sizlerle. Tıpkı ilk yazımda Münevver’i görmüş kadar olmam gibi. Bir garip elçi oluyorsun hayat yolunda. Vesilelerle yönünü bulmaya çalışıyorum bende. O yüzden her çağrıldığım şehre gidiyorum muhakkak. Merak ediyorum ne olacak, hayat neler anlatacak diye. Aydın’ın hikayeleriyse bitmez, bir Melville çıktı içimden onu dinledikçe. Birkaç deniz, birkaç ada hikayesine konu olacaklar onlar bundan böyle.

20160926_184232

 

AYAZMA ve  AKVARYUM KOYUNDAKİ TOPLU VİLLALAR :

Ayazma’nın kelime anlamını araştırıyorum internette. Ayaz kelimesinden türetilen sözcük ”Ayazma”ya dönüştüğünde hem soğuk su kaynağı hem de çardak ve serinlenilen yer anlamına geliyormuş. Ayrıca  Ortodoks Hıristiyanlarınca kutsal sayılan kaynak veya pınarlara da verilen ismmiş. Bir de İstanbul’un Fatih ilçesindeki Fatih Camii içindeki çeşmenin de ayazma çeşmesi olduğu dolayısıyla da bir mucizesi olduğu düşünülüyormuş(kaynağım vikipedi). Bana gelince sadece iki defa parmağımı sokabildim denizinin içine. Onda da ayak parmaklarım seni reddederiz dediler isyan halinde hem de önlem olsun diye, bu suya girip de onları üşütürüm diye. Çıkabilecek ve bastırılması güç bir iç isyana karşı ben hep gelip baktım uzaktan. Çift akıntılı denizi izledim kah, kah güneşi batırdım denize. Ama öyle de güzel batıyor ki o güneş o denize, aklın durur böyle bak dur ben gibi hiç gerek yok bir damla bile içkiye.

Koreli Restorandan izliyorum bir gün güneşin batışını. Önümdeki masaya geliyor o. İçimden geçiyor muhakkak bir karenin içinde olması gerek diye. Sonra dönüyor ve göz göze  geliyoruz. Gök mavisiydi gözleri, hırçındı mizacı. İzlemeye gelmiş manzarayı. Bir paket sigara ve bir şişe biraydı masa arkadaşları.

20160924_185640

Akvaryum koyuna yaptırılmakta olan yaklaşık yirmi beş villa umuyoruz ki başka başka villaların, şantiyelerin önünü açmayacak, Türkiye’de köyü olmayan tek ilçenin bakirliğini bozmak yolunda kazulet bir örnek teşkil etmeyecektir. Umuyoruz. Ben değil sırf, tüm Ada halkı için dileğimdir bu. Adalılarınsa endişesi. Kurumsal çalışan araştırmacı gazeteci kimliğim olmadığından benim yazabileceklerim ve ulaşabileceğim insan sayısı son derece sınırlı, elimden gelense bu kadar. Kapatılan Taksim Parkı geliyor bir anda gözümün önüne. Hepimiz tek partili olamayız a canlar. Olmayalım da. Kabuslardan uyanamayız sonra bir daha. Ama kim olursak olalım, nerede olursak olalım  yeşil alan olmadan yaşayamayız. Taştan tuğladan zindanların içine tıkılarak mutlu olunamadığını da gördük. Mutluluğu ararken mutluluğun ne olduğunu sormalı insan kendi kendine. Nedir mutluluk? Belki sevenlerin için güzel bir cenaze, saygın bir isim bırakmaktır geride mutluluk. Hüseyin Kağıt değil de Fazıl Say’ın sahne aldığı bir törendir bu, mesela. Mesela Genco Erkal ”Yaşamaya Dair” diyecektir ve bir başka Sürgün’ün sesinden seslenecektir. Mesela mesela Bozcaada masal gibi bir Adaymış kendi çapında yaşayıp giden. Bozmayın onu da, etmeyin sürgün asla. Sakın ha.

BOZCAADA / TENEDOS, BİRİNCİ BÖLÜM

20160924_153404

BOZCAADA / TENEDOS, BİRİNCİ BÖLÜM :

GİRİŞ :

Geride bırakmaya çalıştıklarım, içinde bulunduğum hayli karışık hisler ve hep beklenen tarifi her geçen gün değişen muğlak bir gelecek. Geçmişle şimdiki zaman arasında keskin ve kesin bir çizgi yok insanın kişisel tarihinde. O çizginin varolma olasılığı dahi şüpheli. Olsa olsa isimler, yüzler-kimi hatlarıyla andığın, sözler en çok acıtanlar kim bilir, tarihler, birkaç hikaye; hepi topu bundan ibaret hepsi. Geçmiş dediğin nedir ki? Şimdi ne zaman başladı, ne zaman şimdi oldu, şimdi oldu da ne oldu… Bundan sonra ne var, o var’ların içinde neler var, aynı var’lar bir zamanlar şimdi olan ama şimdi kurumuş ve dalından kopmuş solgun bir yaprak gibi ordan oraya savrulup ölmeye çalışırlarken hışırtılar içinde, gelecek gelmiş ve şimdi olmuş, şimdiyse geçmiş olmuş bile. Rüzgar olmasaydı eğer sessizce ölecekti o yapraklar teker teker. Çığlıkları kendilerini yakacaktı içten içe. Kum gibi olacaktılar toprağı döve döve. Kursakta sıkışmış, renkleri birbirine karışmış yiyecekler misali kenetlenip birbirleri olacaklardı tek sessiz ses olarak bundan böyle. Yerinse umrunda olmayacaktı bu serzeniş. Yerini sağlamlaştıracaktı olduğu yerde. Duygusuz bir zırh altımızda, geçilmez bir mavilikse üzerimizde. Sıkıştık kaldık biz canlılar orta yerde. Bir yol gösterici bekler dururum ben böyle günlerde; başımı okşasın benim hiç usanmadan ve inandırıcı bir sesle “geçer geçer” desin diye ya da “selam selam” sözünü işitmek uğruna canımı veririm azgın dalgaların ortasında. Ne bir boş söz ne de günaha sokacak bir şey(Vakıa Suresi, 25 ve 26. Ayetler) olsun bundan böyle. Her yeni gün eşsizdir gözümde. Yol göstericim gelsin diye bekler dururum köşemde. Ama öyle olmuyor işte. Tek yol göstericim titrek bir fener kaldı elimde, o tek ışığım benim bundan böyle. Belki de ışık benim, sen ne bilirsin ki? İnsansın benim gibi. Berbatsın ben kadar. Ne vahim hatalar yaptın, ben bilirim. Şiddetle de tekrar ettin durdun aynı hataları eline her fırsat geçtiğinde. Hiddet ve asabiyette bir ölü gibi olacaktın hani? Hani? Kırdığın kalplerin toplamından bir köprü kurdun nihayet. Sevap günahtan doğsun bu sefer dedin. Haklıydın da. Beynin tersten çalışır senin. Sondan başlarsın hep geriye doğru saymaya. Girişler ücretsiz, geçişler de. Bir iyilik ettin madem, tam olsun tamamına ersin. Sen en son kitabımsın benim. İnan buna değersin. Bilme daha iyi olur böylelikle ilhamsız nasıl yaşandığını görürüm gözlerinde. İlhamım sensin, öznem sensin şu soon geniş zamanlar içinde ve evet iki o ile. Zamanlardan söz açılmışken ben en çok geniş zamanları severim. Bu da gelir bu da geçer diyen bir ozanın sözleriyle çıktım bu sefer yola. Eyüp sabrı ile gitmiş Mısır’a, ben sabırsızlığımla buradayım bir cumartesi akşamı üzeri Bozcaada’da.

20160925_183403-1

BOZCAADA :

Kırk diyen var, otuz sekiz de. Bu da yaklaşık olarak Ada’nın ölçülüp biçildikten sonra kapladığı kilometrekare sayısının rakamlara indirgenmiş toprak miktarı, yani yüzölçümü. Çarşısı da yaklaşık sekiz kilometrekarelik bir alandan oluşuyor olabilir. Bu rakam da değişiyor olabilir, yani rakamla altı olabilir, on olabilir ama daha çok değil. Altıdan daha az olursa herhalde hem esnafı hem yazlıkçısı ölür sıkıntısından, bir aşağı bir yukarı al sana altı kilometrekarelik yaşam alanı. Turizme yönelik hizmet sektörü bu kadarcık alanda hizmet vermek uğraşısı içerisinde günleri kovalarken, bakmayın şikayetlenseler bile mutlular da bir yandan. Neden mi? Çünkü Ada hayatı, Ada havası, Ada balığı, Ada üzümü, Ada şarabı ve Ada işte yani kısacası. Bazen kapalıdır diyen tek bir tane kitapçıya, kıyılarında balık lokantalarına, sokak aralarındaki bir sürü açık hava meyhanesine, şarap evlerine, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki hediyelik eşya dükkanlarına, esnaf lokantalarına, pastanelere, bir postane,  bir Ziraat Bankasına, bir sürü de atm’ye, bir müzeye, bir antikacıya, Polente Deniz Fenerine, Ayazma’ya, süslü püslü pansiyonlara, süslü püslü de sokaklara sahip, güzel şarapları ya da güzel havasından mıdır kim bilir sabahları baş ağrısına bulaşmadan güne başlayabileceğiniz anakara bağlantısız bir küçücük adası burası, Bozcaadası.

Bir garip gezi yazıları yazmaya başlayışımın son derece farkında oluşumun dördüncü yılında bu ikinci Bozcaada yazım, buradaysa üçüncü bulunuşum. İlk defa kırık bir sonbahar akşamında buradayım. İlkbaharın umudu, yazın cıvıltısı yok bu defa. Poyrazdan lodosa bir esinti, soğuk akşam üstleri ve geceleri, Yine de şarap daha çok şarap var Ada’da, daha da ne olsun ki? Bu sene yedincisi düzenlenen Yerel Tatlar Festivali adı altında zorlu bir organizasyona insan taşıyan Ada vapuru yorgun bir gün geçiriyor. Yemek yemeyi başaramayanlarsa Ada havası almanın mutluluğu içersindeler. Çatal bulamadığımdan, asma yaprağını kaşık yapıp bulgurlu pilavı kavrayacak şekilde dürüp büküp ağzıma atıyorum. İkinci hamle için hevesim kaçıyor bir anda. Hiç bulgur bulamaç havamda değilim. Tavuklu pilav da. Zaten ne anlarım ben lokal lezzetten, damak tadından. Akşam düzenlenecek olan konserin sürpriz konuklarıysa beş kişiden oluşan ve komşu yakadan gelen misafirlerimiz. Tatlı Yunan ezgileriyle uyumlu Ada havasını çekiyorum içime bir sürü şarap içince. Sigarayı unutmuş ciğerlerim açılıyor iyiden iyiye. Ohh diyorum oturduğum yerde kendi kendime.

20160925_104726

20160925_105452

BOZCAADA MÜZESİ :

Adet olduğu üzere Ada’nın kendi bilincine bir sene süresince neler kattığını öğrenmek maksadıyla Hakan Gürüney’in bireysel mücadelesiyle biriktiree biriktiree biraraya getirmiş olduğu türlü çeşitte koleksiyonlardan oluşan Bozcaada Müzesi’ne neler neler kattığını dinliyorum kendi ağzından. Fesler ve deniz kabukları ilk göze çarpan yenilikler oluyor. Son derece emekli ve yapımı için özel bir kalıp gerektiren fesler o dönemde Macaristan ve Çekoslovakya’dan getirtiliyormuş. Ara Güler fotoğrafları ve evin maketinin olduğu girişten hemen sağdaki oda ise değişikliklerden ilk nasibini alacak olan bölümmüş. Kitapların sergilendiği bölüme geçtiğimde Ada aşıklarının sayısının bir hayli fazla olduğunu idrak ediyorum. Kimi romanlarının meskeni yapmış Ada’yı, kimininkinde başrol sadece Ada’ymış. Ben dolaşırken bi yukarıyı bi aşağıyı, meraksız bir adamla, sitemkar bir kadından oluşan bir çift geliyor müzeye. Adam içeriye girmek istemiyor. Kadın bireysel kavgasını yapıyor çiftinin diğer yarısıyla önce, sonra da hevesimi öldürüyorsun, hiçbir şey yapmak istemiyorsun dediği erkeği bırakıp müze hakkında bilgi almak üzere içeriye giriyor. Artık eskisi kadar genç olmayan ve kendi içinde yoğun yaşayan Bozcaada Müzesi bir kavgayı daha sessizce dinleyip sindiriyor kendi içinde. Benim de yaptığım üzere.

20160925_183131

AYDIN ve AHH MÜNEVVER :

Bana dünyanın orta yerindeki bir ceviz kabuğunun içinde olma hissinin ne demek olduğunu öğreten Münevver’in eşi Aydın’la açılıyorum denize. Kırık bir sonbahar akşamında, üzerime en kalın ne varsa alarak çıkıyorum yola. Amacımsa… bir amacım yok aslında. Belki Hemingway’den etkilenmiş olabilirim biraz. Melville’den Moby Dick belki. Aydın’sa bir Kaptan Ahab değil. Baba mesleğini icra ediyor yalnızca. Bir yanda fırtınalı deniz, diğer yanda Aydın ve hikayeleri. Açıldıkça dalgalar büyüyor. O dikkat dediğinde daha sıkı tutunuyorum sağlı sollu. Ve o her büyük dalgadan sonra kontrol amaçlı bana dönüyor. Bakıyor yerimde miyim diye. Bakıyor bulantım var mı, dayanabiliyor muyum diye. Bir yandan da bıyık altından gülüyor sen kaşındın diye. Bir sürü bir sürü çalkantıdan sonra en nihayet aklım yerine oturuyor sanki. Alabora olur mu tekne diye sorabiliyorum. “Bu ne ki!” diyor. Bu hiç demek ki. Batmayacağımızı anladığım anda rahatlıyorum ama deniz rahattan anlamıyor, zaten rahatlık vermek gibi bir derdi de yok. Açıklara çıktığımız andan itibaren en dev dalgasını geliyor çarpıyor ve üstüm başım her yerim az önce yakalanmış tek bir kalamar misali oluyor. Havanın kötülüğüne rağmen bizden cesaret alan diğer balıkçı tekneleri de irili ufaklı sarıyorlar çevremizi. Genç bir çocuk zodiac’la geliyor keskinleşen dalgaları aşarak. En tehlikeli işi de o yapıyor. Ben ne kadar keyfi çıksam da, bu insanlar ekmek parası için denizdeler. Tutabildikleri balıkları restoranlara satacaklar. Olmadı akşam yemeği yapacaklar. Kilosu kırk lira kalamarın. Palamutunsa zamanı şimdi. Yerken burun kıvırdığım balıklara yakalanırlarken harcanmış binbir emeği görünce lokmaya ve emeğe saygı duymak gerektiği gerçeğini kavrıyorum tam da av mevsiminde. Bir tane kalamar var koskoca yoğurt kovasının içinde. Boncuk gözleriyle bakıyor bana. Aydın affetmez seni diyorum içimden. Aydın’sa bana izlediği filmleri anlatıyor teker teker. Pi’nin Hayatı ve Kusursuz Fırtına’yı izlemiş olması değişik geliyor. Aslında Aydın denizcilikle ilgili tüm Hollywood filmlerini izlemiş ve bu konuda benden iyi. Karanlık Sular’ın konusunu anlatıyor uzun uzun. Pi’deki Richard Parker’dan etkilenmişe benziyor. Bilse Richard Parker’dan daha vahşi, daha tehlikeli bir şeyle aynı teknede bulunduğunu, bir Bengal kaplanını tercih edecektir tahminimce.

20160925_195334-1
Boncuk gözlü şanssız kalamar
İşte böyle Aydın, her mavi onun mavisi. Bu tekne de onun evi. Ada’da kaldığı süre boyunca burada uyuyor uyanıyormuş. Havanın güzel olduğu zamanlarda denize çıkarlarmış ve güzel sofra kurarlarmış beraber tabii ki erkek erkeğe. Sonra sabaha kadar sohbet muhabbet. Aydın, Münevver’den sonra içkiyi bırakmış ama o zamana dek güzelce içmiş her fırsatta. Bir anda Aydın siliniyor gözümün önünden. Münevver geliyor tek başına ilk önce. “Kırk beş kilo var mısın Münevver?”diye soruyorum karşımdaki tüysiklet kadına. “Varım” diyor Münevver. “Çok yorulmuştum, dinleniyorum şimdi” diyor. “Hayat mücadelesi zordu benimse dayanma gücüm çok yoktu ama belli etmiyordum kimselere” diyor. “Çok fedakarmışsın” diyorum. “Hiç pişman değilim. Gene yaşasam, gene aynı insan olurdum. Pişman değilim kendimi harcadıysam, yapabileceğim ne varsa yaptım ömrüm yettiğince. Ölmem de boşuna değilmiş, Aydın içmez oldu bu vesileyle. Yemini benim üzerimden. İçemedi benden sonra tek damla bile. Birimizden birimizin yaşaması gerekti. Oymuş ömrü olan koskoca dünya üzerinde, bir Ada’nın bir köşesinde. Bir sır vereyim sana, dünyanın çilesini çekmek hem çok zor hem de boş. Ne çok çekersen, o derece şanssızsın söyleyeyim ben sana gizlice aramızda kalması şartı ile.”

Münevver gidiyor gülümseyerek. Hafifti, iyice hafiflemiş. Denizin üzerinde nazlı nazlı ilerliyor nazik bedeni. Ayakları suyun üzerinde ustalıkla gidiyor sanki altındaki pamuk tarlası. Yolunuz Ada’ya düşerse eğer Münevver oralarda bir yerdedir. Ben rastlaştıysam eğer, sizin karşılaşmanız da an meselesi. Eğer isterse size varlığını belli edecektir. Ahh Münevver. Çabuk pes ettin sanki. Terk ettin gittin bizi. Görürseniz eğer bir selamımı iletiverin bari.

Tek başına kaldığımı sanıyorum Münevver de gidince. Halbuki Deniz var çevremi olduğu gibi kaplayan. Alınıyor sanki onu adamdan saymadığımdan. Suskun ama sinirli ve hırçın bir kadın sanki. Ürkütüyor bazen insanı. Tavrı, rengi, dalgaları.

Uzaklardaki tekneler birer gezegen sanki. Yakınlık kuramıyorum bir tanesiyle bile. Dünyanın kendisi de çok uzak burdan bakınca. Evrende bir ceviz kabuğunun içinde gibiyim tıpkı Aydın’ın söylediği gibi. Bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorum çaresizce. İçimdeki Bengal kaplanı yatıştı artık. Bir kirpi çıktı geldi oturdu kalbime onun yerine. Kimseleri yaklaştırmıyor yanına yöresine. Yaşlandı artık. Hali de yok çok fazla şeye. Şaşkın bakıyor hemen önündeki kovanın içindeki bir tanecik yalnız kalamara ıslak gözlerle, bugünlük kısmet bu kadar diye. Kısmet filan aramıyormuş. Ne aradığını hala bilmiyormuş. Sadece bekliyormuş oturduğu yerde.

20160925_190044

20160925_191124

BOZCAADA/TENEDOS

BOZCAADA/TENEDOS:

image
image
image

Bir varmış bir yokmuş, kedilerin sahiplendiği, martıların, kargaların ve baykuşların kuşbakışı sahiplendiği, yerlisinin sahiplendiği(bir yerin yerlisi kediler ve köpekler demişti bir büyüğüm), yersizinin bir gün gelip gördükten sonra durduk konduk aşık olduk biz bu adaya diyerek derin hislerle sahiplendiği, kimi zamansa nedensizce sahiplenilen, anakaradan kopuk olduğundan belki de hep sahiplenilmek istenen, çevresi mavi sularla çevrili bir adacık var imiş. Her adacık gibi bu adacığın da kaderinde yalnızlık var imiş. Kendisinden daha büyük olan kardeşi Gökçeada(İmroz)’dan uzağa düşürmüş onu bir takım oluşumlar, sular ve depremler.. Bir daha da yakınlaşamamışlar, araya girmiş mesafeler. Uzaktan bakışmış durmuşlar yıllar yıllar boyunca. Yalnızlıktan bunalan tüm diğer adalar gibi misafirler kabul etmeye başlamış o da yavaş yavaş canı iyice sıkılınca. Kış gelince hasret çekermiş misafirlerine, yaz geldi mi bıkarmış gürültülerinden, cilvelerinden, hüzünlerinden. Bir geçişmiş yaşadığı insanların tam da ilkbahardan yaza geçerken yaşadığı, bir tatlı güzelleme. Bir sabah erkenden gözyaşlarına boğuveren bu Ada’da, sesinizi bırakırmışsınız geride gözyaşlarınız kuruduktan sonra, eğer kader adımlarınızı mıknatısla çekmiş bulunmuşsa.

Yukarıdaki fotoğraflarda görülen iki bızdığın sonsuz enerjisinin tezahürüyle indim Ada’ya. Tozunu attırdılar geminin. Daha sonra defalarca gördüm ikisini Ada’da başka başka bızdıklarla bisiklete binerken, sağa sola çocuk enerjileri yettiğince koşturup dururken. Kızın ruhu sonsuzdu. Cesareti de. Hayat yanıltmazsa eğer kiminin geleceği okunur küçüklüğünden. Kız öyleydi, belliydi hallerinden. Bu satırları yazdığım restoranın adı ise Tenedos. Ada henüz boş. Bir kısım kalmasız gelmiş. Onlar binip gidecekler akşam olunca ve ada daha da sakin olacak akşama. Yoğunluk sezon açılır açılmaz başlayacak. Sonrası iyilik güzellik, kalabalık, bol da kazanç, umalım. Garsonlar şimdilik pineklemekle meşguller. Bu günlerini arayacaklar bir süre sonra. Tenedos hareketlenecek. Benim kalmakta olduğum adanın merkezindeki Delos Adası’ndan ismini alan otel de dolacak. Bozcaada daha çok şarapçıların, tatlı tatlı esen poyrazla içmek isteyenlerin durağı. Keyifli, nazik, huzurlu, cepte para bırakmayı sevmeyenlerin memleketi. Güzel ada, hoş ada. Ayak tırnaklarını denize sokmamaya özen gösterenlerin adası bu ada. Buzzz gibi suyuyla ağustosa göz kırpan, benim en güzelim eylüldür diyen, temmuzla flörtleşen ada. Güneş aynı, gökyüzü aynı, huzursa Bodrum, Kuşadası’ndan fazla. Atla bisikletine, git gidebildiğince. Yürü, uzan kumlara, denize bak, tüm sıkıntılarını at, atamazsan da bir parça çakırkeyif ol ki bir süreliğine bari unutabil her şeyi ve herkesi, o kadar kolaysa. Dünyaya dönene kadar yeni bir benliğin oluşsun içinde. Burası Bozcaada. Ca eki yüzünden midir bilinmez olasılıklar ihtiva eden, belirsizlikler adası bu Ada. Kaçakların, hor görülenlerin ya da görenlerin, çıkış arayanların, mehtap peşinde koşuşturanların, şarapçıların, biracıların, kayıp ruhların, kaybının peşinden yas tutmaktan yorulanların, hayat alışkanlıklarını kaybedenlerin, bohemlerin, sanatçıların, boboların, tüm yorgunların, benim, senin, hepimizin adası.

Bir perşembeyi belirsiz bir haftasonuna bağlayan bir günde geldim buraya. Sabahki feribotu kaçırarak geldim. Ya Gökçeada idi gideceğim ya da burasıydı geleceğim. Ama kaderimde var imiş ve ben da buraya geldim. Bu ilk gelişim değil. Son mudur, bilemem. Ama yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz var imiş beraber. Ve ben geldim.

Hiç rezervasyonsuz, hiç beklentisiz, sadece kalmak için, tek başına, hiç düşünmeden ve hiç umursamadan, yer olsun da diyerek gelenler için Ada’nın ikiye bölünen coğrafyasında benim de kaldığım Türk tarafı bir şekilde ya daha sükseli yahut da bilinmez bir ayak alışkanlığı yüzünden daha çok cezbediyor insanı ilk görüşte. Deniz kenarındaki balıkçılar bunda etken sanırım. Binalar yokuş yukarı konumlandığından feribotla gelirken ya da uzaklaşırken rol çalıyor diğer taraftan. Rum tarafı ve üzerine kurulu eğlencesi ise daha çok akşam kurulan meyhane sofralarıyla şenleniyor. Akşam üzeri restoranların dışarıya atmış olduğu masalarının arasından geçerken kulağınıza çalınan envai türdeki müzikler sizi farklı yerlere götürüyor. Telaşsız, nispet yaparcasına tüm dünyaya, geçmişinize, geleceğinize inat, durmayın yürüyün bu yollarda elleriniz cebinizde. Izgara balık, anason, tütün ve parfüm kokularını çekin içinize. Oturmasanız da olur. Paranız cebinizde kalır bahaneyle. Göz çapkınlığı yakışır her birinize. Göz kirası alınmıyor ki dünyanın hiçbir yerinde.

BOZCAADA YEREL TARİH MÜZESİ:

image

image

image

image

Muhakkak gelin, muhakkak görün. Görmüş olduğum adalar ve ziyaretçisi olduğum müzeleri arasında müstesna bir yere sahip olarak hatırlayacağım kendilerini. Neden bu kadar önemsediğime gelince, şimdilik yakın tarihli müzenin arka fonunda yatan başarı hikayesi ilgimi çekti her şeyden önce. Hakan Gürüney Odtü Fizik mezunu ve adaya nadide bir deniz kabuğunu bulmak umuduyla gelip, tutulup kalıyor anladığım kadarıyla ve kök salıyor yavaş yavaş. Ama onun kökleri başka başka köklerden de besleniyor ve başlıyor toplamaya filizlerini. Ada hakkında ne bulursa topluyor, biriktiriyor, hiçbir ada ve geçmiş yaşantısı hakkında bunca bilgi sahibi olup, bu kadar beslenebileceğinizi sanmıyorum açıkçası. İşin arkasında bir kamu kuruluşunca görevlendirilmiş devlet memuru olmadığından ve kendisi birebir açıklama yapıp, odaları tek tek gezdirdiğinden hem kendinizi değerli hissediyorsunuz, hem de birinci ağızdan bilgi almış oluyorsunuz. Oda oda gezdiriyor sizi nezaketle yaz odası, kış köşesi diye. Girişteki ilk odada hem Ara Güler’in bağışlamış olduğu Bozcaada fotoğrafları, hem de Ada sakinlerinin sakinlemek üzere kayıklarla gelişlerini gösteren, Ada yaşantısından ve yıllarla birlikte değişen ellerde sahip olduğu yeni çehresinden ufak çapta bilgi sahibi oluyorsunuz. İki katlı müzenin giriş yani birinci katı, Rum halkının inançlarından, Ada’ya gelen ve bir zaman geçiren yabancı uyruklu askerlerin hüzünlü mektuplarına kadar geniş bir yelpaze sunuyor ziyaretçilerine. Zemin katı ise çok daha ilgi çekici. Kimi artık unutulmaya yüz tutmuş meslekler ve meslek erbaplarının özel hayatlarını sergiliyor fotoğraflar, onlardan günümüze kalan parçalar eşliğinde. Nazik, neşeli, rahat insanlardır Rumlar. Düğünleri de öyledir, yaşantıları da. Tek tük bile olsa, en kuytu da da dursalar, dokuyu korumak, geçmişi yaşatmak adına hep olmalılar bir tarafta. Bizans ve Mezopotamya, biz kalmışız ortasında. Kendimi hangisine yakın hissettiğime gelince, Egeli kanıma rağmen ruhen her ikisinden de beslendiğimi düşünmekteyim. Tekrar dönecek olursak Müzemize, Tipitip’i anımsamak ve gülümsemek, nostaljik sakızları, rengarenk çıkartmaları ve sizde çağrıştırdığı anıları hatırlamak için bile efendim muhakkak geliniz ve görünüz! İlk insandan günümüze kadar gelen, mesleklerin atası, kolay kolay açıklayamadığımız dürtülerimiz ve bizi esir alarak kimi zaman bir tutkuya dönüşen ve zamanla güçlenen alışkanlıklarımızın müsebbibi avcı ve toplayıcı kodlarımızın nasıl olup da kanımıza karışmak bir yana hiç hissettirmeden sızdığını, tüm bunların bir insanı hayatta nerelerden nerelere sürükleyebileceğini ve kısaca bir başarı hikayesine de tanıklık etmiş olacaksınız iki arada bir derede. Buna değer, bence.

image
Büyük şeyler devrinin başladığını öngören bir mektup

image

image

SAÇAKLI:

Bozcaada lokantalarını ve aşçılarını, patronlarını, hepsini, hepinizi protesto ediyorum. Neden mi? Yöresel pardon Adasal bir lezzet olan Isırgan Çullaması’nı yapmayı bıraktığınız için. Üzerine de “Çok kolay, bak biz sana tarifini verelim, sen git bir güzel evinde pişir” dediğiniz için. Beyler, lokanta lokanta gezdim durdum, aranızda tas kebabım var harika diyeniniz bile oldu. Beyler, ben bazı şeyleri evde yapıp yiyebilseydim zaten aranmazdım deli deli, değil mi? Neyse, alacağım olsun hepinizden.

Geldim perşembe, döneceğim pazartesiye. Bugün günlerden pazar, bugün günlerden babalar günü. Denk geldi öylesine. Benim babam İzmir’de olduğundan, başlıyorum tüm babaların babalar gününü kutlamaya. Beş çocuk babası Hüseyin, kız babası Erdoğan, kız babası Derya, oğul babası Kenan, kimden kaç çocuğu olduğunu tam anlayamadığım Salman ilk karşıma çıkanlar. Yazıklar olsun bana, sıfır çocuk annesi olarak. Başkalarının aksine iki önemli gün var hatırlanması gereken. Annem babam yaşadığı müddetçe kutlayacağım, sonra da ağlayarak hatırlayacağım iki önemli gün. Sonra mı? Hiç kimsenin çocuğu olamayacağını anladığın o gün çok koyacak bazı şeyler(bu sözünü hiç unutmadım Banuhan Güvenir).

Ada’da karşılaştığım babaların gönüllerini fethettikten sonra Güveç’te bana ikram edilen çayımı içiyorum. Saçaklı’nın yeri burası. Güveç’te zeytinyağlı ve et yemekleri yapıyorlar. İnsan her gün balık yiyemez değil mi? Ben mesela. Erdoğan Baba’da bunun bilincinde. Ne çektik biz diye başlıyor anlatmaya. Hep çalışmış, pek okuyamamış bir sürü kardeşin en büyüğü olarak. Biriktirdiği bir sürü hikayesi, her akşam onu bekleyen 400 miligramlık rakısı var, içmeden yatağa girmediği. Tıka basa yemiş olduğum kahvaltının üzerine bir tabak mantı geliyor ikram olarak. O kadar tokum ama yemezsem o kadar ayıp olacak ve o kadar lezzetli ki. Çaresizim, yiyorum. Lezzetli bir çaresizlik yaşadığım.

image

AYDO(AIDO) CAFE:

Facebook sayfasında “uğrak yeri” olarak tanımlanıyor. O kadar doğru ki. Ada’da karşınıza çıkmasını istediğiniz biri varsa buraya oturun ve başlayın beklemeye. Elbet geçecektir O kişi, hemen şimdi olmadı bir zaman sonra. Söyleyin çayınızı, arpanızı, ister tavla atın, ister iki lafın belini kırın. Geleni izleyin, geçene bakın, benim göremediğim ve yakın tarihte açılacak olan kitap standının ziyaretçilerine bakın. Burası Bozcaada’nın gündüz ve gece hayatının nabzını teferruatlı ama kimselere belli etmeden usul usul tutan, fanatik Aydoğanseverler’in(Aydoğan İnce) uğrak yeri olup, babamın ismini taşıdığından olsa gerek son derece mesafeli ve çekingen yaklaştığım bir yer olarak kalacaktır anılarımda. Üstelik bünyesinde ön bacağı habire kırılıp durduğundan sahibinin kucağında istirahat eden ve melemeye melemeye melemeyi unutan bir kuzu, her sabah vapura binip Geyikli’ye geçen ve havasını aldıktan sonra da dönen, yaşını başını almış ve artık insanlaşmış ve neredeyse Türkçe öğrenmiş hev derken mev diyen, kuzu dilini de çözen bir de köpek barındıran, sahibinin gelenlerden yiyip içtiklerinin ücretini tam olarak almış olsaydı eğer sahilden beş yüz metrekarelik dükkan alabileceği rivayet edilen bir enteresan oluşum olup, haykırıyoruz aklımıza geldikçe kendileri “Yaşa yaşa yaşa!” diye.

BİR GARİP MEHTAP TURU VE POLENTE DENİZ FENERİ:

Gelir gelmez bir panik, bir heyecan ön rezervasyonumu öğleyin yaptırdığım ve benim için ayrılmış olan yol manzaralı ön koltuğa geçiyorum minibüs durağından. Adam başı yirmi lira. Çift şoförle kendimi uzun yola çıkmış gibi hissediyorum. Önce şarap ve reçel tadımına götürülüyoruz. Sonra da o koy bu koy tepeden fotoğraf çekimi için uygun her yerde mola veriyoruz. Ayazma’dan içkiler alınıyor. Nihayet mekana geliyoruz. Bir sürü araba var. Herkes o kadar hazırlıklı ki. Sandalyeler açılıyor, şaraplar dolduruluyor, biralar höpürdetiliyor. Havada garip bir elektrik var. Sigortacı bir çift, bir anne oğul ve ben ortamdaki romantizmden zerre etkilenmiyoruz. Koşa koşa Polente’ye gitmeye karar veriyorum. Gidiyorum da. Fener’in çevresini özel mülke girdiğinden çitlerle çevirmişler. Uzakta metruk bir taş ev var ve rüzgarın coşturduğu yel değirmenlerinin uğultulu sesi kaplıyor kulaklarımı. Ne aşığım, ne Don Kişot, sadece telaşlıyım ya minibüsü kaçırırsam diye. Polente’ye bakıyorum uzaktan. Deniz fenerleri hep böyle yalnızdırlar. İzole, tek başlarına, bir yamacın başında, gemiler karaya vurmasın diye yanar söner dururlar. Zirvede yalnızsındır her zaman. Bu Polente’ye ikinci gelişim ama nereden bilirdim üçüncü bir kez daha geleceğimi önümüzdeki günler içerisinde?

image

Koşa koşa geliyorum. O kadar esiyor ki. Bir kilometre git, bir kilometre dön saçlarım karışmışlar birbirine. Anne oğuldan anne olan minibüsün kuytusuna sinmiş soğuktan, yaşlı kadın. Karı koca önce memleketi kurtarıyor güneş romantizm saçarken, sonra memleketin haline içlenip içlenip kahroluyorlar çiftler güneşin batışını öpüşüp koklaşarak kutsarken. Parfüm kokuları yerini alkolün keskin kokusuna bırakıyor dönüş yolunda. Hiç içmemiş sigortacı çift kontak açılmazken daha çok daha derin bir sohbetin içine giriyorlar. Adam başı yirmi lirayı kişi sayısıyla çarpıp, minibüsün gün boyu kaç kez sefere çıktığından hesapla her şeyi her şeyle çarpıp toplayarak, yüzde otuz gideri de çıkardıktan sonra, çıkan rakamı on iki aya bölüp kabaca bir nihai ama kendince net, adamların aylık kazancına ulaşıveriyor erkek olan. Minibüsten çıt çıkmıyor. Erkek “İyi para diyor.” Böyle kazançlı bir iş bulsa kendi işini süratle kapatacağından bahsediyor. Kadın “Sen de iyi kazanıyorsun bırak yahu başkasının kazancını.” diyor. Minibüsten gene çıt çıkmıyor. Romantizm devri kapanıyor bir anda. Getirisi yüksek addedilen bu işin kime ne kazandıracağı kimsenin umurunda değil. Tek ayıklar olarak ben ve anne oğul dinliyoruz aynı çifti pür dikkat. Romantizm karın doyurmuyor olabilir ama ayaklı bir hesap makinesiyle evli olmak çekilecek çile değil kanımca. Dönüş yolunda ise pozisyon değiştiren ikinci şoförümüz(çünkü ilki efkarlanıp, bira içti ve daha çok efkarlandı) oyun havalarını açıp “Haydi kızlar eller havaya!” diyerek el çırpıp direksiyona burarak tempo tutmaya başlıyor. Hesapçı kocasından bıkan mağdur eş “Kızların içi ölmüş!” diyor. Asıl içi ölen kendisi olduğundan çevreyle avunmak istiyor sanırım. Ben mi? Tuhaf bir asabiyet vardı üzerimde kelimelerle açıklayamayacağım. Buraya tek başıma gelseydim bu kadar acayipliklere tanık olamacağımın bilincinde dönüyorum otele.

20150611_194929

AN
BE
AN  CAFE:

Deniz kenarında L şeklinde bir oturma düzeni olan sağ taraftaki geniş koltuklara çekildiğinizde önünüzdeki balıkçıya gelenleri tatlı tatlı izleyebildiğiniz, bir süre sonra kendinizi sinema salonundaymışçasına aksiyona kaptırdığınız, garsonların gündüzden başlayarak interaktif olarak sayım sayıp, masa kontrolü yaptığı, akşamsa kim gelmiş, ne yemiş, ne kadar içmiş, hesap ne gelmiş, kim itiraz etmiş derken vaktin su gibi aktığı, en güzel Kale manzarasına sahip, havaların havasına göre size verilen şalların sayısı artan, esintisiyle serinleten, güzel şaraplarını içtiğim yer.

image

Bir gündüz vakti kuşların acı çığlıkları gelmişti kafenin yan tarafındaki kayalıklardan. Yavru bir kargayı kapıp götürmekteydi bir martı. Çaresizce bağıranlarsa diğer kargalardı. Sonsuzluğa kadar kovalayacaklardı imkanları olsaydı. Martıysa karşı kayalıklarda işini bitirdi yavruyla. Bir anlıkmış hayat. Bir varmışsın, bir yokmuşsun. Bir yavru karga olmuşsun, sonra birden bir martının hışmıyla boğulmuşsun. “Ah evlatçım vah evlatçım” dediler durdular sen ruhunu terk ederken güzel evlatçığım. Çok ağladılar arkandan. Ama şimdiye hayat unutturdu onlara da.

HÜSEYİN VE AYGÜL:

Yarım günümüzü birlikte geçirdik. İstanbul, Sultanbeyli’den gelmiş olan aynı oteli paylaştığımız çiftle. Aygül Kastamonu’lu, Hüseyin Adıyaman’lı, anne tarafı ise Siirt’li. Mütevazı ve muhafazakar bir çift. Erkek saatlerce dalıyor. Kadın bir kez dalmış ve bir sonraki dalış için istekli görünmüyor. Erkek yüzmek istiyor ve beraber yüzmek istiyor, kadın o konuda da o kadar istekli değil. Erkek tırmanmayı seviyor, kadın yükseklikten korkuyor. Aynı burcu, aynı evi, aynı hayatı ve beş çocuğu paylaşıyorlar. Ama aynı denizi paylaşamıyorlar bir türlü. Ama birbirlerine karşı sevgisiz de değiller. Bizse bir süreliğine aynı otomobili paylaşıyoruz. Deniz mi, ben mi? Yok ben serçe parmağımı bir soktum bir çıkardım haziran ayında buz kovası gibi olan denizin kıyısından. Hal böyle olunca gidilmedik koy, görülmedik deniz bırakmayan çiftle beraber dolaşmaktan ben bir parça ıstakoza döndüm. Ama hiç anlamadım.

Erkek her bulduğu yola girmek istiyor. Sanırım hiç bir arabanın girmeye cesaret edemediği yolları açıyoruz, altımızdaki buldozermişçesine. Ağaçların dalları açık pencerelerden içeriye giriyor, yollar daralıyor iyice. Ormanın tam göbeğinde buluyoruz kendimizi. Ağaçlar intihar etmişler, belki de ecelleri gelmiştir, kim bilir? Boylu boyunca yatıyorlar hiç istiflerini bozmadan. Kurumaya yüz tutmuşlar çoktan. Çook uzun zamandan beri ormanın ve onun çocuklarının insan türünden olma ilk ziyaretçileri bizlermişiz gibi geliyor.

image

image

Araba dört bir yandan çizilmiş asi ve meraklı dallar tarafından. Erkek pasta cila lazım dönünce diyor. Kadınsa canın sağ olsun diyor. Hiç ummadığın insanlarla, hiç umulmadık anlar yaşarsın. Çook başka hayatların içinde, çook farklı dertlerin içine gömülecek olmamıza rağmen geri döndüğümüzde, o ormanın içinde, kavuşan ağaçlardan gökyüzünü görmenin mümkün olmadığı kuytunun ortasında bu dünyada ismini koyamayacağımız bir an paylaşıyoruz.

Nihayet Polente’ye gelebiliyoruz. Birkaç gün önce yalnız ve telaşla yürüdüğüm yolu konuşarak bitiriyoruz. Çitlerin ardından selamlıyoruz gene ıssızlığı. Ada’nın en batı ucundaki denizlerin bekçisini selamlıyorum içimden. Senin benimle bir derdin var ama nedir bilmiyorum henüz. Öğreneceğim bir gün gelir elbet.

IMG_2424[1]

image

ÖNEMLİ BİR NOT:

Kimden ya da nereden edindiğimi bilmediğim bir kaynaktan aldığım haberin asılsız olduğu ortaya çıktı. Babalar günü önümüzdeki pazarmış. Herkesin babalar gününü kutlayıp, kendi aralarında da kutlamalarını sağladıktan sonra bu bilgiyi edinmem çok çok faydalı oldu sanırım. Sakın benim ipimle kuyuya inmeyin, emi? Sakın. Halen daha anlayamadığım, esrarını koruyan bir şey var. Daha doğrusu hatırlayamadığım. Ben nasıl bir sabaha uyandım da, o günün babalar günü olduğuna karar verdim, daha doğrusu ilan ettim ve herkesi de inandırdım? Babamı aradım, kutladım. İnandı. Ada’da önüme çıkan, önünde bebek arabası ittiren, çocuğum var diyen herkesin gözlerindeki buğunun sebebi oluverdim bir anda. Bir kişi yalnız tereddüte düştü. O bugün müydü diye. Sonra da sustu, olabilir diye. Diğerleri tokalaşıp öpüştüler sayemde. Bu sene çifte bayram olsun gariplere. Bu da benden size hediye. Otel sahibi televizyon vardı kafalar dinlensin dedim televizyonları çıkardım dedi. İnternet olsa da ada psikolojisinden sadece kendi işlerinize bakıyorsunuz, ötesi hiç yokmuş ve hiç de olmamış gibi geliyor. Biraz gayret etsem Cumhuriyet Bayramı’nın geldiğine dahi ikna edebilirdim sanırım herkesi. Burada hiç kimse ne tanıkların ne de kanıtların peşinde nasıl olsa.

Kaldığım süre boyunca bir düğüne katıldım, birkaç ölüme(ölenlerden biri yavru bir karga idi, katili ise sokaklarda pardon bir havalarda)rast geldim, bir mehtap turu, iki Polente, bir orman ziyareti yaptım. Pazar akşamı feribot kuyruğunda çıkan kavgaları sinema izler gibi izledim. Tüm koylarını gördüm. Harika bir müze gezdim. Otları bakımsızlıktan dizlere değen, kimlerin yaptırdığı sır olarak kalmış, en bakımsız kaleyi fethettim. Bir sürü insan tanıdım. Onlar da beni. Aynı zamanda bir aile işletmesi olan ferah bir otelde güzel kahvaltılar ettim, güzel şaraplar içtim, nüfusumu da Çanakkale’ye aldırmaya karar verdim. Çok ciddiyim. Fahri vatandaşlık filan nasıl oluyor, hepsini araştıracağım önümüzdeki günlerde.

image

image

image

image

image
Gündüz başka
20150613_213347
Gece başka

image

image

image

image

image

image

IMG_2435[1]

image
Siestama dokunma. Süpürgeyi yersin kafana.
image
Bu ada bizim!!!

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑