THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

0BC3B313-28FC-4B57-8996-F0F300DA31DC

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS :

“Merhamet zorla gösterilmez, gökten yavaşça inen yağmur gibi düşer.”

“Bir başıma ağlarım dışlanmışlığıma, faydasız feryatlarımla rahatsız ederim sağır Tanrı’yı düşünce gözünden.” 

“Tereddüt bu dünyadaki meseleler için uygundur. Emin olmak kolaya kaçmaktır.”

“Birbirimizi bir yere kadar tanıyabiliriz. Tamamiyle tanımamız imkansızdır.”

“Hayat değişimdir.”

GİRİŞ :

Coen Kardeşler’in adı üzerinde kardeş kardeş çektikleri tüm filmleri bir defa ve kimi zaman birden fazla defa izlediğim için filmografilerine fena halde hakim olduğumu belirterek başlıyorum yazıma. Çok da beğenirim filmlerini. Ne mi vardır Kardeşler’in filmlerinin içinde; akıl başta olmak üzere zeka, sağduyulu ama güçlü bir reji, bir dertten anlama hali ki sormayın gitsin, sağlam bir kurgu, en ustasından çıkma görüntü yönetimleri, filmin yapısıyla özdeşleşen müzikler, yaratılan kaos içinde kaybolan çılgın karakterler ya da aşırı soğukkanlı, belki biraz pasaklı, bazen Diyojen kılıklı, hayata dair anlamlı bir takım sözleri en olmadık anlarda söyleyen ama ille de söyleyen, hayatı ya çok ciddiye alan ya da savsaklayan ve hangi özelliğiyle olursa olsun akıllarda yer eden karakterler. Inside Llewyn Davis’in Llewyn’i, Burn After Reading’in Chad’i, No Country for Old Men’in Chigurh’u, genel olarak tüm Fargo karakterleri, unutulmaz Dude, tabii ki Barton Fink…Hepsi bu mudur Kardeşler’i Kardeşler yapan, sivrilen ve akıllarda yer eden karakterler yeter midir bir filmi ölümsüzleştirmeye? Yetmez elbette, tüm bu saydıklarıma ek olarak, filmin senaryosuna hakimiyet diyeceğim o halde. Zekice diyaloglar, hiç bitmeyen ve hikayenin gelişimine katkı sağlayan ironi, hayatın tekdüzeliği içinde aniden gelişen olaylar, ölümler ve kayıpların ardından düşünen izleyicide oluşan hayatın ne olduğunu ve ne kadar(zamanla, miktarla değil) kaldığını sorgulatan dolayısıyla amacına ulaşan ve hedefini kalbinden vuran tatminkar ama kesin bir nokta konmamış sonlar. Peki Kardeşler ya da Diyojen, tüm Kinikler ya da Socrates ya da Foucault ne biliyorlardı ölümden sonra ne olduğuna dair? Hiç. Gittiklerine göre artık öğrenmiş olsalar bile, insanoğlunun tuhaf evhamları ve salaklıkları karşısında ses etmiyorlardır orada ne var ne yok diye. Kimse bir şey bilmiyor, sadece akıl yürütebiliyor, olabilir, olmayadabilir, bir simülasyon evreni içinde olabilir olmayadabiliriz diye. Bu hayattan sonra yeni bir hayat mı var yoksa ölüm kara ve karanlık bir kuyu, içine girildi mi çıkılmaz bir girdap mı ya da hayattaki tüm uğraşlarımız boşa mı gidecek, cennet mi cehnnnem mi, sen gidince namın kalsın diye pek çok şeye katlanmak için hayat çok mu kısa ya da gereksiz derecede mi uzun? Tüm bunların cevabını veren çıkmadı, doğrudur ama bu son filmlerinde ölüme kafayı takmış, belki ölüme çelme takmış Kardeşler-kim bilir belki de yaş kemale erdiğinden, bedenleri yok olduktan sonra bile filmleriyle anılmaya devam edecekler. O halde taraftarı değil aleyhtarı olarak diyeceğim ki durmak yok yola devam. Beraber yürüdük biz bu yollarda diyemeyeceğim sadece, çünkü ben kimseyle beraber yürümeyi başaramadım herhangi bir yolda. Görünüşe göre yürüyen de pişman, yürümeyen de. Filmin son hikayesinde yer alan insanlar ikiye ayrılır diyaloğuna nacizane bir şeyler ekleyeceğim ben de, insanlar kazanan kaybeden diye değil de, üreten üret(e)meyen diye ayrılıyorlar iki’ye. Biraderler üretenler sınıfına dahiller her halleriyle. İlk sıradan hem de. Şanslı ve ayrıcalıklılar bu nedenle. Filmlerini kovaladığım adamların filmleri hakkında iki satır geveleyeceğim, bulacağınız yanlışlarımı, yazımda beğenmediğiniz tarafları unutun gitsin, atın çabuk denize. Anadolu çocuğu musun, su birikintisi mi yok çevrende, tamam o halde tuvalete at ve sifonu çek üzerine. Beni unut, yazdıklarımı unut, söylediklerimi de, adım kalsın dilinde. Ah o göndermeler olmasa, yaşanmaz bu evrende. İlk giden olurum Diyojen’in gittiği yere.

FİLMİMİZE GELMEDEN :

Filmi hikaye hikaye yani bölüm bölüm mü anlatmam yoksa bir bütün halinde mi ele almam gerektiği hakkında bir fikrim olmasına az sonra karar vereceğimden, daha önce film üzerine yazılmış hiçbir eleştiri yazısını okumadığımı belirterek başlıyorum yazıma. Neden mi okumuyorum, çok bildiğimden değil, herkesten çok bildiğimden de değil, sadece etki altında kalmamak için. Biraz IMDB puanı etkiliyor beni o kadar. MUBI puanlamasına da bakıyorum. Ama ben sevmişsem, oralı olmuyorum. İzleyip de beğenmediğim hiçbir film hakında da kalem oynatmıyorum. Filmlerle ilişkim çıkarsız bu anlamda. Hep söylediğim gibi kim ne derse desin, hep olduğu üzere kafama göre hareket ettiğimden ne hissettiysem onu yazıyorum buraya. Bunun yanısıra fikirlerimin sadece bana ait olması fikri bile beni son derece memnun edebiliyor çoğu zaman. Bu ara sıkça sorulan sinema yazılarınıza ara verdiniz mesajlarınıza istinaden de şunu söyleyeceğim, bir başka yerde yazmıyorum, istemiyorum da. Çünkü bu siteyi ben kurdum, her satırında ve pek çok fotoğrafında emeğim var. Sırf kendimi ait hissedeceğim, daha çok okunacağım ve adım kalsın diye yazılarımın oraya buraya gitmelerini istemiyorum, ben yuvamı bir şey uğruna dağıtmıyorum anlayacağınız. Hepsini sonuna kadar ve hastalıklı bir şekilde sahipleniyorum tabiatımdan kaynaklı. Bu şekilde de her yazımı kendimce bir tutkuyla kaleme alıyorum. Mütevazı bir okur kitleme kalbimi açmış oluyorum böylelikle. Az bir bedelle kurtuluyorum anlayacağınız. Bir başkasının bunu kullanmasına izin vermeye gönlüm razı olmuyor. Kalp benim, hayat benim, site benim. Ben böyleyim. Başka türlü yazdıklarım, ben olamaz ki! Demişti bir song writer(bu ünvan daha çok yakışır, bakınız Bob Dylan bu ünvanla bir adet Nobel sahibi olmuştur) bir dizesinde. Dolayısıyla sonuna kadar ben, ben olarak kalmaya çalışacağım, başka türlü beni okumazsınız, merak etmezsiniz, önemsemezsiniz ve küçümsersiniz. Size ve tüm dünyaya çalım atmadan, beni gözünüzde büyütemezsiniz. Bu ne biçim sinema yazısı, kendini anlatmış sadece deseniz de, ben böyleyim işte. Benden nefret etseniz bile, başladınız mı sonuna kadar okuyorsunuz bir türlü. Sağ olun, var olun, dünya dursun siz sağlam durun. Ama her fani bir gün ölümü tadacaktır, tıpkı altı Vahşi Batı hikayesinden oluşan Coen Kardeşler’in her bölümünde gerçekleşen ve hiç beklenmeyen bir veya birden çok ölümün gerçekleştiği filminde olduğu üzere. İlk bölümünden başlayalım anlatmaya o halde.

THE BALLAD OF BUSTER SCRUGGS

İLK HİKAYE : The Ballad of Buster Scruggs

Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin fiziksel olarak Stan’ini andırıyor filme ismini veren karakter Buster Scruggs rolündeki Tim Blake Nelson. Şarkılar söyleyen, bir müzik aleti çalan, temiz, özenli, beyaz kovboy kostümleri içinde kendine güvenli, her attığını vurduğundan bir gün vurulacağını hesaba katmayan, sonsuza dek rakipsiz kalacağını sanan, bu gerçekleştiğindeyse şaşkınlık yaşayan, öyle de göklere yükselen bir karakter karşımızdaki. Güzel bariton sesiyle şakıyan ölüm habercisi San Saba Bülbülü(Teksas’ta bir şehir) Scruggs, yaşlı atı Dan’in yoldaşlığında aşıyor uzun ve tekdüze manzaralı yolları. Silahsız kaldığı zamanlardaysa Arşimetçi bir takım taktikler kullanmaktan geri durmuyor. Öte yandan iyimser yanıyla gidiyor diğer tarafa. Yani cennet kısmına. Geçmişte kalan bütün alçaklıkları kırmak umuduyla. Genel olarak beğendiğim, sevdiğim ama en sevdiğim bölüm değildi. Tim Blake Nelson başta olmak üzere, yan karakterler de bir o kadar başarılı idiler. İlk girdiği bardaki saçı sakalı birbirine karışmış adamlar, poker masasındaki rakipleri, düello yaptığı kovboylar ve manidar sözlü şarkıların icra edilişindeki doğallık ister istemez gülümsetse de, barın tepesine çıkmış şarkı söylerken, yarattığı coşkuyla bir pop ikonuna benzer Scrubbs. Surly Joe’yu seslendirirken, benzeri şarkıların olası doğumuna tanıklık ederiz. Bir adam öldürürsün ve hakkında şen şakrak bir parça yaparsın. Herkesin arkasından ağlanacak diye bir şey yok.

27444293-B4C0-47F4-BC2F-7C06A9EC4207

MV5BNTJlOTllZTYtNjcxOC00ZGM1LWE5ZWItNGFjYzI3MjI3NjhjXkEyXkFqcGdeQXVyNDI5MDQzNzM@._V1_

İKİNCİ HİKAYE : Algodones Yakınları

Yuma, Arizona’yla sınırdan komşu bir Meksika kasabası imiş Algodones. Bir sahnesiyle kahkahalara boğulduğum, herkese de anlattığım, tuhaf karakterle bezeli, James Franco’nun harikalar yarattığı, Western türünde cool kovboyluk nezdine nasıl erişildiğinin tarihini yazdığı, bahtsızlık bu kadar mı olur dedirten, bir de ölmeye saniyeler kala bile erkeğin güzel bir kız gördüğündeki hislerini bizlerle paylaşan en tatlı bölümdü. Tavaya geldi diyerek tavaları giyip elinde tüfekle kovboyu delik deşme gayretine girişen banka memuru deli ihtiyar ve ilk seferinde salya sümük ağlayan asılacak adam. Daha da pek çok absürtlük barındıran, çekirgenin gerçekten de ancak birkaç kez sıçrayabileceğinin kanıtı ve şerbetlenen ruhların ölüme karşı bile kayıtsız kalabileceğinin anlatıldığı benim de en sevdiğim bölümdü.

98668BB3-993C-4904-8B84-7CAA942843E3

ÜÇÜNCÜ HİKAYE : Ekmek Teknesi

“Yol kenarındaki kavak ve çamlar insanın geçişine kayıtsızdı” diyen satırlarla başlıyor bu bölüm. Malum haber alma araçlarından duman hariç pek çoğunun bulunmadığı, insanların at arabalarıyla seyahat edebildiği bu zamanlarda meşhur oyuncu, konuşmacı ve gösterici olarak lanse edilen hem iki kolsuz hem de iki bacaksız bir sanatçı olan gencin performansını ateş başında izlemek için toplanmış seyirciden para toplayarak geçinmeye çalışan tek kişilik kumpanyanın yöneticisi rolünde ise Liam Neeson var. Ekmek teknesi rolündeyse bir at arabası. Kaba saba, konuşmayı sevmeyen, konuştu mu sığlaşan, ihtiyaçlarını genelevde karşılayan, amacı para kazanmak olan bir müessesenin sahibini canlandırıyor Neeson. Bir filozofmuşçasına konuşan artistse içinde var olan bilgeliği paylaşıyor üzerine bir şey koymadan. Yine de tesirli sözler bunlar ve nereden geldiği bilinmese de aslında uzuvları eksik bir delikanlının feryatlarını dinliyoruz onun etkileyici sesinden. Havalar soğuyup, seyirci sayısı azaldığında kumpanya sahibi başka bir çıkar yolu arıyor ve gösterisi için hesapçı bir horoz satın alıyor. Gagalayan geometriciyi besliyor yemlerle bundan böyle, sanatçısını besleyeceğine. Bir gün geliyor, gözden düşmüş, artık ona para kazandırmayan sanatçısını yüksekçe bir yerden atıveriyor aşağıya. Merhametsiz bir Hollywood  prodüktörünü anımsatıyor müessese sahibi. Ha kafesteki horoz, ha gösteri dışında konuşmayan ve bırakıldığı  yerde kalakalan artist,  ikisi de aynı değerde müessese sahibinin gözünde. Gözden düştüğü takdirde horozun akibeti de benzer olacak. Suyundan çorba, etinden akşam yemeği yapılacak. Ölüm ilk defa nankör bir işverenin elinden gelmiş oluyor böylelikle.

DÖRDÜNCÜ HİKAYE : Altın Dolu Kanyon

Sadece iki karakterin var olduğu nefis bahar manzaralı bu bölümde, maden arayıcısı rolünde Tom Waits’in yer aldığı, Jack London’dan uyarlanan tek hikaye olan “Altın Dolu Kanyon”, hayatını bu işe adamış, yalnızlıktan kendi kendine konuşan ve her cümlesinde kutsal sayılan Mother Machree’ye teşekkürü borç bilen, ne yaparsa yapsın doğanın düzenini sarsmadan yapmaya çalışan(baykuş yumurtalarının dördünü yuvasından çalmaya çalışırken anne ya da baba baykuşa yakalandığında itinayla pazarlık yapmaya çalışır, dört yumurtanın üçünü yerine koyar, tekiniyse kendisine yumurta kırmak için saklar), tek derdi altına dolayısıyla madene kavuşmak olan adam, onu sırtından vuran genci vurduktan sonra kurda kuşa yem etmeden gömer kendi elleriyle. Vicdanı bundan sonra onu sırtından vuracak olan başka hainlere de aynı merhametle yaklaşabilecek midir, görmemiz mümkün olmaz.

9DBDD1DE-5E5F-433C-BF36-CD7E0193E9E9

BEŞİNCİ HİKAYE : Endişeli Kız 

Sıkıcı bir ailenin yanında kiracı olarak yapılan konaklamanın ardından, ağabeyinin iş ortağıyla evlendirilmek üzere yeryüzündeki belki de tek akrabası ile Oklahoma’ya doğru kafilelerle birlikte yola çıkan Alice Longabaugh’un(tatlı Zoe Kazan) abisinin koleradan hayatını kaybetmesi sonrasında nereye gideceğini bilemediğinden kafileyle beraber yola devam edişini ve bu esnada kafilenin başındaki ikinci adam olan Billy Knapp(bir başka tatlı Bill Heck)’le yakınlaşmasını ve kız tam da aşkı bulmuş derken saçma sapan bir şekilde gelen intihar gibi ölümüne şahit oluruz. Filmin en romantik hikayesinde de bir ölüm vardır ve çok rahatsız edici bir şekilde gelir. Senaryo bize seven de ölüyor, sevmeyen de, sevilen de ölüyor sevilmeyen de, genç de yaşlı da, iyi de kötü de, Tanrı’ya inanan da inanmayan da diye avutur ya da silkeler, orası size kalmış. Herkes ölecek ama ne zaman gerçekleşeceğini bilmediğimizden şaşırıyoruz sadece ani gelenle. On beş yıldır yollarda kafile güden, ailesiz ve yerde uyuyan bir adam tam da ona göre olan, rahatlıkla iletişim kurabildiği, birlikte rahat edebileceğini umduğu bir kız bulmuşken, onu kaybediyor. Bu işten tek karlı çıkansa yaverini kaybetmeyecek olan Bay Arthur oluyor. Belki de beraber hiç rahat edemeyeceklerdi, iyi ki kız öldü de demek vicdansızlık olacağından ilk defa bu bölümde ölümün karşı tarafın tepkisini göremeden de yaratacağı hayal kırıklığı üzerinde duruluyor. Ve hepsi o köpek yüzünden. Bir köpek havlar, bir kız ölür tam da evlilik teklifini kabul etmişken.

ALTINCI BÖLÜM : Ölü Bedenler

Siyah at arabasının içinde, şoförünün sütüne havale, önce sakin sakin sonra dört nala vaziyette seyahat etmekte olan beş kişiden ikisinin ölüm meleği ya da ruh toplayıcı olarak nitelendirildiği, üstelik birinin İngiliz birinin İrlandalı olduğu ve Kardeşler’in Ingmar Bergman’ın Yedinci Mührü’ne alenen bir gönderme yaptıkları bölümle bitiyor film. Dilinin buğusuna kapılan ve bir süre sonra yaşamlarındaki son itiraflarını bile birbirlerini iğnelemeden ve küçümsemeden yapamayan, hayatının sonlarına geldikleri anlaşılan üç yolcunun hikayelerine tanıklık ediyoruz sırayla. Üçü de birbirinden zor olan kişilikler bir bir çözülüyorlar konuştukça, kibirlerinden soyundukları anda da o dar kapıdan geçmek zorunda olduklarını kabulleniyorlar. İlk çözülen, çenesi en düşük fakat konuşmaya en çok ihtiyacı olan tuzakçı oluyor. Bir yerli kadın ile aynı kulübeyi paylaşan tuzakçının hayatı Kırmızı Başlıklı Kız’ı esir almış Avcı kurdun arasındaki ilişkinin bir benzeri sanki. Kulübesindeki Kız’ı esir alarak nefretini kazandığı gibi, o olmasa sadece rüzgarın sesini dinleyeceğinin bilincinde, fakat Kız bir şekilde kaçıp kurtulana dek yalnızlığını onunla doldurabilmiş bir şekilde. Üstelik bunu birbirlerinin dillerini konuşmadan yapmışlar yıllar boyunca. İkinci itirafçı ise ahlaki hijyen kaygısı taşıyan bir Lady. Ruhsal ıslah konusunda uzman olan kocasının varlığıyla övünse de, geçinemedikleri kadının son üç yılını kızı ve damadının yanında geçirmesinden anlaşılıyor. Şimdiyse dörtnala gidiyor kocasının yanına. Üçüncü kişiyse ketum ve kumarbaz bir Fransız. Nuh’un Gemisi’nin içinde arabacının kırbacıyla coşan atların dörtnala yol alışıyla, politikamız böyledir diyen arabacının göstermediği yüzüyle varıyorlar varacakları yere. Kapı kapanıyor ve film başladığı gibi iyi bir jenerikle son buluyor. 

Ölüm her şekilde, her yerden bir şekilde çıkacak karşımıza. Sakince gelmesini umut ediyoruz sadece.

7F6730D3-D5BB-4707-965E-EEAF9B332B2A

5D2A612C-5E62-4628-9EE6-96A3F815F481

TOWER : KULE

IMG_0587

TOWER : KULE

“Sonsuz bir bekleyiş ve sonsuz bir terör.”

Sadece küçük şeyler, büyük değişiklikler yapar.”

Vurulmak istemiyordum. Bu belirleyici bir andı çünkü bir korkak olduğumu fark ettim.”

Gerçek hayatta yaşanmış, basına yansımış, dolayısıyla arşiv görüntülerine ve tanıklıklara yer veren, tekniği ile Richard Linklater’ın A Scanner Darkly’sini akıllara getiren, daha da pek çok öncülünü düşündürten dokümanter bir film “Kule”. Ve filmin ismi “Sadece” Kule. Yapım yılı 2016, İngiltere’deki vizyon tarihi Şubat 2017, ülkemizde internete düşüş tarihi sonbahar 2017. Benim resmi olarak filmi izleyip, yazıyı yayınlamamsa Eylül’ün ortası. Kayıtlara geçilsin lütfen otoritelerce. Otorite değilseniz eğer, okuyun geçin sadece. Bana yeter.

Seksen iki dakikalık süresiyle hayli ekonomik “Kule”. Kimi artık aramızda olmayan tanıkların ağzından anlatılan olaylar ise son derece acı yüklü. Amerikan tarihinde ilk defa keskin bir nişancı bir kampüsü hedef seçerek, rastgele belirlediği kişileri bir bir avlıyor kuş misali. Konumlandığı yer ise Teksas Eyaletinin, Austin şehrinde yer alan Teksas Üniversitesi’ndeki saat kulesi. Yıllardan 1966, Ağustos ayının ilk günü ve bir pazartesi sabahı gerçekleşiyor bütün bunlar. Yaşanan terör doksan üç dakika sürüyor. Katil kurbanlarının kalbini hedef alarak nişan alıyor. Kimi olay yerinde can verirken, kimisi yerde, beton zemin üzerinde otuz sekiz dereceyi bulan Teksas güneşinin altında kaderlerini bekliyorlar, bir yandan yaşama tutunma gayreti içinde.

IMG_0591

Filmin ilk dakikalarında radyodan ilk anonslar geçmeye başlıyor, üniversitenin kulesindeki keskin nişancının rastgele ateş ettiğine dair. Teknoloji henüz ceplerine  sığmadığından, çoğunluk habersiz bir şekilde günlük rutinine devam ediyor uyarılardan bihaber. Dağıtılacak gazeteler, girilecek dersler, yetişilmesi gereken yerler, yetiştirilmesi gereken işler ve daha da bir sürü yapılması gereken şey var. İlk kurban haberlerden habersiz Claire oluyor. Kaderin bir cilvesi, Claire ve erkek arkadaşı Tom, o gün antropoloji dersinden erken çıkıyorlar sınavları olduğu için. Claire sekiz aylık hamile ve arkadaşlarıyla içtikleri kahvenin ardından, parkmetreye gidip hızlıca para atma telaşına düşüyorlar. Aksi takdirde park cezası yiyecekler ve kampüste park edemeyecekler bir daha. Bu kadar küçük bir şey için duydukları endişe, onları kendi trajedilerinin ortasına sürüklüyor. İlk vurulan Claire oluyor. Ona yardım etme gayretine düşen Tom da hemen arkasından. Bir ayakkabısı ayağından fırlayan Tom öylece yere düşüyor bir daha hiç kalkmamacasına. Claire sırtüstü yerde yatarken bebekten ses gelmez oluyor. Keskin nişancının ilk hedefi Claire olsa da, ilk kurbanı kızın tek kurşunla anında ölen sekiz aylık bebeği Baby Boy Wilson oluyor. Bir başka hedef kuzeniyle beraber gazete dağıtan çocuk oluyor. Bisikletin üzerindeyken vuruluyor. Halbuki o gün gazeteyi dağıtacak olan çocuk bir başkası olacakken, gazeteden sabah telefon geliyor ve bir gün daha dağıtım yapması isteniyor ondan. Bereket Claire kadar açık hedef olmadığından, ilk müdahalesi çevredekiler tarafından yapılıp, ivedilikle gelen ambülansla hastaneye yetiştiriliyor. Sıradan ama sıcak bir Austin günü bir cehenneme dönüyor kısa sürede. İnsanlar vurulmamak için kaçışıyorlar. Kimisi ise halen daha 4 Temmuz’dan kalan havai fişeklerin atıldığını düşünmekte.

IMG_0588

Dakikalar ilerledikçe sniper’ı haklayacak polisler bir bir beliriyorlar. Bunlardan en önemlisi kızlarını kreşe bırakan, eşini işe göndermiş Martinez oluyor. Neler olduğunu duyar duymaz amirini arıyor ve aktif görev istiyor ondan. Bu ricası memnuniyetle kabul ediliyor. Bir başka yerde satranç oynayan iki genç, radyodan dinledikleri haberi duyar duymaz, gençliğin verdiği merakla, bir parça da eğlenceli olabilceğini düşündüklerinden kampüse gidiyorlar korkusuzca. Olayın ciddiyetini anladıklarında ise önlerinde yatmakta olan ölü ya da diri olduklarını bilmedikleri insanların var olduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyorlar. Ve kendi yaşamları pahasına bir telaş ve binbir endişe içinde yerdeki ölü ya da diri insanları, ilk önce de karnı burnunda ve yaşamsal belirtiler gösteren hamile kızı güvenli bölgeye taşıyorlar can havliyle. Bir başka görgü tanığının söylediği gibi, bu anlar, cesur insanları korkak insanlardan ayıran anlar oluyor. Oraya gidip yardım etmenin hiçbir yolu olmadığını düşünen çünkü vurulmaktan ölesiye korkan insanlar var. Öte yandan yine ölesiye korkup, bir karar verip, cesur bir hamle ile insanların hayatlarını kurtaran insanlar var. Ve bir insanı bundan sonraki hayatında tanımlayacak anlar da bunlar oluyor. Bunların arasında benim gözümde en unutulmaz olan kişi kızıl saçları ve Janis Joplin’i anımsatan yüzü ile koşarak Claire’in yanıbaşına gelen ve tüm iyiniyetiyle yardıma ihtiyacın var mı diye soran Rita. Bu haliyle komşusunun kapısına gelen iyi kalpli komşuyu andırıyordu adeta. Dermanı azalan Claire’se sniper’a hedef olacağı korkusuyla yattığı yerden “git” diye fısıldayabiliyordu çaresizce. Rita ise ısrarla bırakmıyordu onu. Bunu neden ve nasıl bir cesaretle yaptığını öğrenemesek de, çok uzuun süren dakikalar boyunca Claire ile konuşup, kendini kaybetmemesini sağlıyordu hiç olmazsa. Bazı anlar vardır ve yakınından göremeyeceğin iyiliği, hiç tanımadığın bir yabancıdan görürsün. Claire için bir başka özel durum da o anlarda kımıltısız ve suskun vaziyette yanında yatmakta olan Tom’la tanıştıklarında yaşadıklarıydı anlattığı kadarıyla. Tom onun hamile mi yoksa şişman mı olduğundan emin olamamış ilk tanıştıklarında. Fakat bu birbirlerine aşık olmalarına mani de olmamış. Claire’in hamileliğinin altıncı ayından itibaren birlikte yaşamaya başlamışlar. Şimdiyse asla gerçekleştiremeyeceği hayalleriyle yatıyor yanında. Bir daha banjo çalamayacak mesela, şair olamayacak ve beraber antropoloji dersi alamayacaklar Claire ile beraber. Tom Eckman öldüğünde sadece on dokuz yaşındaymış. Tüm bu yaşananlara sebebiyet veren kişi ise önceki gece annesini ve karısını öldürdükten sonra, bu sabah cephanelik malzeme topladıktan sonra Teksas Üniversitesi Kulesi’ndeki seyir terasına giderek terör yağdıran deniz subayı Charles J. Whitman. Whitman da öldüğünde yirmi beş yaşında sadece. İki şehir polisince vurulduğunda, sonsuzmuş gibi görünen ve 11:47’de başlayıp, 13:23’de biten terör son buluyor nihayet. Okul bir günlüğüne kapatılıyor sadece. İzleri silmek ve yerlerdeki kanları temizlemek için. Kulenin yakınına o gün hayatını kaybedenlerin anısına bir yer yapılıp, üzerine Claire’in hiç doğmamış çocuğunun da dahil olduğu isimler yazılıyor buna ek olarak. Bu filmse onca yıl geçmesine rağmen hala daha bu yaşananlara bir anlam vermek gayretindeki mağdurların bütün bu yaşananları hiç mantıklı bulmadıklarını ve bunu bilen insanların da olmamasından muzdarip olduklarını gösteriyordu. O gün hakkında konuşacak kimsenin bulunmaması zaten yeterince acı vericiyken, yıllar sonra kendilerini ifade etmeye çalışanlar açısından filmin iyileştirici bir tarafı olduğunu anlıyorsunuz öte yandan. Claire geçen yıllar boyunca yaşadığı sayısız tecrübeye dayanarak Whitman’ı affettiğini, çünkü kendisinin de çok defalar affedildiğini itiraf ediyor. Life dergisinde Whitman’ın üç yaşında çekilmiş fotoğrafına bakarak söylüyor bunu. Fotoğraftaki bu sevimli çocuk ya da başka başka sevimli küçük çocuklar büyüyüp korkunç şeyler yapabiliyorlar. Whitman’ı ise kafası çok karışmış ve bir şekilde çok zarar görmüş genç bir adam olarak kabul ederek affediyor o da. Yoksa Claire bir daha hiç hamile kalmamış ve hiç kendi çocuğunu kucaklayamamış. Evlatlık edindiği oğlunu kendisinin doğurmamış olduğunu hatırlamayacak kadar sevse de, en başından beri hayalini kurduğu bebeğini unutması mümkün olmamış asla. Whitman’ın ona verdiği hasarın telafisi yok.

Son olarak filmden bir alıntıyı olduğu gibi aktarıyorum ki bu yaşananların altında yatan sebepler iyice anlaşılsın: “Bu olanların korkunçluğu, aramızdaki hastalıkları, hiper medeniyetimizin korkunçluğunda bulmalı. Şiddete garip bir eğilim, kısmen hükumet tarafından desteklenen hayata saygısızlık, kendini savunma ilkesine bağlılık gençlere öldürmeyi ve zarar vermeyi öğretiyor. Bunlar en ünlü gazetelerin karikatürlerindeki, televizyon programlarındaki ve filmlerdeki bedensel zarara uğramak için yeni araçlar icat edenlerdir. Bir insan nasıl olur da mağara adamı felsefesine sığınarak medeniyet parçalanırken sessiz kalır? Güçlü olan haklıdır der! Görünen o ki Charles Joseph Whitman’ın suçu toplumun suçuydu.” Walter Cronkite

IMG_0589

IMG_0590

Filmde bir başka dikkat çeken unsur olarak dakikalar ilerledikçe ve emniyet birimlerinin bir şey yapamadıklarını gördükçe-çünkü polis departmanının o kadar yükseğe ateş edecek silahları yok o zamanlar-ellerine tüfeklerini alan bir takım sivillerin sniper’ı hedef almak suretiyle sathı müdafaaya dönüşebilecek bir hattı müdafaaya yöneldiğini görüyoruz. Bu hal bizde de çok görülen bir durum olmakla beraber, bireysel silahlanmanın, yani nefsi müdafaanın gerekliliğini böyle bir olayla karşılaşıldığında sorgulatıyor öte yandan. Bir yanda çıldırmış bir adam var bir avcı gibi, çoluk çocuk ayırt etmeden avlıyor. Diğer yanda bu yalnız avcıyı avlamak için kendi marifetlerini sergileyen avcılar var.

Ve yüzümüzü kendi ülkemize çevirdiğimizde her ne kadar hiper bir medeniyete sahip olamasak da, mağara adamı felsefesine sığındığımız çokça anlar var ve bizim de şiddete aynı benzerlikte bir eğilimde olduğumuzu görüyoruz toplum olarak. Henüz bir sniper çıkıp, rastgele sağa sola ateş etmemiş olabilir ama bir sürü vandallıkla karşı karşıya geliyor insan şu dört başı mamur ülkede. Bazen bir ölüyü bile yerinden edebiliyor bazı insanlar aynı dört başı mamur ülkede.

Ve her tür terör korkunç; bu ister bireysel olsun, ister marjinal bir grup tarafından gerçekleştirilmiş olsun. Devlet terörü de buna dahil.

IMG_0586

NOCTURNAL ANIMALS

 

images-2

NOCTURNAL ANIMALS :

“Birini seversen, bir yolunu bulursun. Öylece fırlatıp atmazsın. Dikkatli olman gerekir. Bir daha yaşayamayabilirsin bunu.” Edward

Yazar, edebiyat eleştirmeni ve Cincinnati Üniversitesi’nde edebiyat profesörü, üç çocuk babası Austin Wright’ın Tony ve Susan adlı romanından, Tom Ford’un uyarladığı ve yönetmenlik kariyerinin ikinci basamağı olan filmi Gece Hayvanları’nı izleyebildim sonunda ülkenin bunca sıkıntısının ortasında ve bunca ölüm kül olmuş yağarken üstümüze başımıza; kendimi verebilip de izleyebildim ve de yazmaktayım sonunda. Yoksa çok anlamsız her şey. Biliyorum ama çaresiz kalıyorum bu coğrafyada. Gelelim romanımıza; filmin başarısının ardından yirmi üç sene sonra bu defa yeni ismi ve yeni kapağıyla basılmış olan. Sinemanın büyüsü ve yeni isminin gücü Tony ve Susan’ı ardında bırakmış adeta. 1961 doğumlu, halihazırda başarılı bir moda kariyeri olup, ikinci yönetmenlik deneyiminin de altından başarıyla kalkan Tom Ford için acaba yirmilerinde başladığı kariyeri sinema olsaydı bir dahi mi sayılırdı, yoksa olgunluktan ve hatırı sayılır bir çevre oluşturmasından ve sahip olduğu bir sürü imkandan kaynaklanan bir başarı mı bu acaba karşı karşıya olduğumuz diye düşünmeden edemezken, bu hali, yönetmeni yirmili yaşlarına döndüremeyeceğimizden hiçbir zaman öğrenemeyecek olsak da, senaryolarını bizzat uyarlamış olduğu romanlardan ve peliküle aktarıldığında kazandığı anlam derinliği ve görsel zenginliğine baktığımızda olgun dönem işlerin hayatın demini almış bir adamın elinde taçlandığını görüyoruz açık ara. Bu açıdan sevdim en çok Gece Hayvanları’nı. Tom Ford ben bu yaşta böyle iş yaparım, aşağı düşmez çıtam diyor adeta. Sanki aynı zamanda çok iyi bir seyirci var kamera arkasında, Tom Ford’u yönetmen koltuğuna oturtan. Bir demecinde bir adamın bir kadını anlayabilmesi için bir kez s.k.lmesi gerek diyebilecek kadar cüretkar yönetmenin-siz siz olun herkesin her sözünü ciddiye alıp da bir kereden bir şey olmaz deyip atlamayın hemen, biz kadınlar her zaman anlaşılmak istemeyebiliriz ve biraz gizem fena olmayabilir ve de o Teksas’lı Tom sonuçta-nezaketinin ardından çıkıveren egosu iyi filme susamış aç izleyici için bir vaha oluyor adeta. Filmine ve hikayesine sahip çıkan ve tek bir saniyesini boşa geçirmeyen, etkili bir sinema dili yakalamış bir yönetmen var karşımızda. Boşver parfümü, elbiseyi… Film yap Tom, film diyorum kimi sahneler kafamın içini istila edip durdukça. Sözlerin bittiği yerde kompozitör Abel Korzeniowski alıyor batonunu eline ve bir ruh veriyor yer aldığı her sahneye.

screen-shot-2016-09-15-at-9-49-57-am

Fena halde zengin, fena halde burjuva bir kadın Susan(Amy Adams). Şık bir sanat galerisi işletiyor. Çalışanları, kızıl saçları, kızarmış gözleri ve insomniası var. Hayalleri ve gerçekler arasında yüksek ökçeli ayakkabılarıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Yaşamın günlük, basit detaylarındaki beceriksizliği çekinik tavırlarının ve güvensizliğinin bir simgesi adeta. Sanatçı değil, sanat simsarı. Her zaman mükemmel görünmeye çalışıyor ama öyle hissetmiyor. İmkanları ve hayatı göz önüne alındığında, mutsuz olma hakkı yok. Kendini hafife alıyor hiç durmadan. Televizyonun kumandasını çalıştıramıyor, kendisine gönderilmiş dosyanın kağıdını açmayı beceremiyor. Filmin ilk dakikalarında daha, ihtişamlı malikanesinin kapısı ardından kapanırken, dış dünyaya mesafeli, sofistike bir hayat yaşayan kadının seçilmiş esaretine tanık oluyoruz. Çok az insanın bildiği, tam on dokuz yıl evvel yaşamış olduğu kısa süren evliliğinin baş aktörü aynı zamanlarda giriyor hayatına. Hem de bahar ayında yayınlayacağı ve kendisine adamış olduğu romanıyla. Beni kalpten istediğim ilhamdan mahrum bıraktın derken, Edward’ın(Jake Gyllenhaal), Susan’dan alacağı olduğunu düşündürtüyor hemen. Bu on dokuz yıl boyunca görüşmediklerini öğreniyoruz Susan’ın ağzından. Çok değil, birkaç yıl önce aramış Susan, Edward’ı. İngilizce öğretmenliği yapıyormuş  Teksas’ta ve telefonlarına çıkmamış. Tüm bunları şimdiki yakışıklı, zengin ve başarılı kocasına anlatıyor usul usul. Kocasıysa oralı değil, çünkü hem karısını hem de sevgilisini idare etmekle meşgul. Susan’la beraber aldatıldığını öğrenişine tanık oluyoruz. Bir kız çocukları var kendi hayatını yaşayan. Kocasıyla da farklı istekleri, beklentileri var. Tüm bu sanat umurumda değil diyor Susan. Çünkü üretmiyor, satıyor sadece. Yapabilecekleri de bununla sınırlı bundan böyle. Gençlikteki enejisi, işlere hemen girişivermekteki azmi yok şimdi. Çünkü o zaman yaptıkları bir anlam ifade ediyordu. Şimdiyse öyle olmadığını anlıyor. Susan tam bir orta yaş krizinde ve tam da bu krizin ortasında eline ulaşıyor Edward’ın romanı. Paralel bir hikayeye açılıyor film bu vesileyle. Susan romanı okudukça, bizler de Tony’ye dönüşen Edward ve Laura’ya dönüşen Susan ve kızları India’nın hikayesinde kayboluyoruz. Telefonların çekmediği Teksas’ın karanlık yollarında arabalarında ilerlerken üç sapığın tacizine maruz kalıyorlar. Arabalarını yoldan çıkartıyor bu üç serseri ve karanlık dakikalar başlıyor bundan sonra. Yönetmen itici karakterlerle, son derece sinir bozucu olmayı başarıyor filmde de önemli bir yer tutan yol hikayesiyle. Anne kıza göz koyan üçlü, Tony’i ekarte edip iki kadını zorla arabaya bindirip uzaklaşıyorlar. Bu esnada da bir adamın yarı ümitsiz, korkuyla çıkan cılız sesine tanıklık ediyoruz. Üçe karşı bir adam nihayetinde ve hayatı boyunca ne silah kullanmış ne de yumruk yumruğa dövüşmeyi bilmediği her halinden belli Tony’nin. Çaresiz bir adam var şimdi zorbalığın karşısında, ıssız bir gecede, tek başına. Ahmet Ümit’in Beyoğlu Rapsodisi’ndeki benzer bir olayı getiriyor akıllara. Karı koca ve bir kadın arkadaşları trekking’e gittikleri gruptan ayrılıyorlar ve benzer zorbaların zorbalıklarına maruz kalıyorlardı. Korkusundan diz çöküp yalvaran kocanın yanında karısı ve ve diğer kadın ellerine geçenlerle tecavüzü engellemeye çalışıyorlar, bereket onlar daha şanslı çıkıyor da yardımına arkadaşları yetişiyordu. Sonrasındaysa evlilikleri kocanın erkek gibi davranamamasından-her ne demekse- ve karı kocanın yaşananları aşamamalarından sessiz sedasız bitiyordu. Filmin/romanın içindeki romandaysa Tony karısının ve kızının ölüsünü buluyor ancak Şerif’in yardımıyla. Her ikisi de tecavüze uğramış. Karısı, kafatası beyzbol sopasıyla ezilmiş vaziyette, kızıysa boğularak öldürülmüş. Bir anlamda Tony, Susan’ı ve onun eğer yaşatsaydı kendisinden olacak kızını simgesel olarak öldürüyor kitapta. Bundan sonraysa intikam soğuk yenen bir yemek misali bir küçük yemle sunuluyor Susan’ın önüne Edward tarafından.

images-4

images-3

Susan bir yandan romanı tedirginlikle okurken, diğer yandan gençliklerini anımsıyor. New York’da bir tesadüf eseri yolda karşılaşıp yemeğe çıkıyorlar beraber bundan yıllar yıllar evvel. Susan Yale mezunu ve sanat tarihi dersi alıyor Columbia Üniversitesi’nde. Edward’da Columbia Üniversitesi’nin bursu için burada bulunuyor. Teksas’ta beraber okurlarken Edward’ın büyük bir yazar olacağını düşündüğünü itiraf ediyor Susan. İkisi de birbirinin ilk aşkı aslında ve Edward’ı düşünceli ve nazik buluyor her haliyle. Yetiştiği ortamdan ve ailesinden yana yakınıyor ona. Dindar, tutucu, cinsiyetçi, ırkçı, Cumhuriyetçi, materyalist, narsist ve benzeri sıfatlarla tanımlıyor onları. En çok annesinden şikayetçi Susan. Edward’a göreyse her ikisinin de gözlerinde aynı hüzün var. Asla onun gibi olmak istemiyorum dese de yıllar sonra dönüştüğü şey annesi oluyor genç kadının. Annesinin, o gün, yemek masasında söylediği her söz tek tek gerçekleşiyor bir kehanetmişçesine: “Hepimiz eninde sonunda annelerimize dönüşürüz”. Annesi de kızının geleceğini söylüyor ona. Bu bir çeşit inatlaşma aslında. Yemek masasında kozlarını paylaşıyorlar Susan’ın evlilik planlarından bahsetmesi üzerine. Kendi ailesinden intikam alıyor bu vesileyle. Ailesinde olmayan her şey Edward’da var çünkü-kırılganlık, yetenek, sanatçı ruh, romantizm, idealistlik- ve Edward’da olmayan her şey de ailesinde var buna karşılık-para, arzu ve hırs. Susan onu kendisinden güçlü ve iradeli buluyor. Yazar olabileceğine dair inancı var; kendiniyse sanatçı olmak için fazla sabit buluyor. Annesi ki bu kısacık rolüyle Laura Linney harikalar yaratıyor kabarık saçları ve sakin sakin ama büyük kararlılıkla çizdiği acımasız gelecek tablosuyla. Edward’ın Susan’a istediği hayatı yaşatamayacağından oldukça emin. Biliyor ki üst gelir grubuna ait bir yaşantıya sahip ailenin imkanlarıyla, Edward’ın sunduğu hayat arasında uçurumlar kadar fark var ve birkaç yıl sonra şimdi adını anmak istemediği tüm bu burjuva şeyler kızı için çok önemli olacak. Üstelik artık Edward’la evli olduğu için de, babası onlara destek olmayacak. Onun hakkında sevdiği tüm şeyler nefret ettiği şeylere dönüşürken, Edward’ı kırarak sonlandıracak ilişkisini. Öyle de oluyor nitekim. Büyükler bilir lafı, annesinin söyledikleri bir bir gerçekleştiğinde çınlıyor kulaklarımızda. Susan Edward’ın kalbini paramparça ettiği gibi, üzerine basıp geçip gidiyor ve hayatına kaldığı yerden devam ediyor yakışıklı Hutton’la. Edward’sa öğretmenlikle geçinip, yeterli seviyeye ulaştıktan sonra ancak yıllar önce yazmaya başladığı ve o zamanki haliyle Susan’ın hiç beğenmediği romanını en sert şekilde tamamlıyor nihayet. Bir eserin yaratım aşamasına tanıklık ediyoruz bu arada. Terk edilmenin, zayıf bulunmanın acısını çıkartıyor Edward. Susan’ın hayatı hiç istemediği bir şeye dönüşürken, Edward her anlamda zafer kazanıyor. Gerçek sanatçı olan o, yaratıcı olan o çünkü. Olgunluk döneminde en iyi eserini veriyor sonunda, basamakları tırmanacak bundan böyle ve hayattan beklentisi daha pek çok. Susan’sa en tepede ve bakmakla yetiniyor sadece. Kimse kendinden başka şeylerde daha iyi yazamaz dedikten yıllar sonra, bir sürü acıyla hayatta pişmişken, eserinin esin kaynağı bir sürü düş kırıklığından beslenerek başarılı bir roman ortaya çıkartıyor nihayet. Ve evet kimse kendinden başka şeylerde daha iyi yazamaz ve görünmez dili vardır kelimelerin… bir kitabın, bir şiirin hemen hemen her satırına nüfuz etmiş olan.

Filmin bir sahnesinde, yağmurlu bir günde cama çarpan ve ölen serçeden sonra canlanan anılarında müstakbel kocası Hutton ile Edward’dan olma bebeğine kürtaj yaptırıp döndükten sonraki pişman Susan’a geçişin melankolisi hakim tondur film boyunca. Yağmurun altında ıslanmış bir başka serçe vardı arabanın önünde ve Edward hiç olmadığı kadar perişan görünüyordu bu haliyle. Onun ölümü ve yeniden doğuşu bu anlara tekabül ediyordu belki de. Romandaysa tecavüzcülerden teker teker intikam aldıktan sonra en nihayet içindeki yaralı Edward’ı öldürüyordu Susan’ın gözleri önünde. Öldürdüğü serçesinden pişmanlık duyan Susan’sa, hayatı boyunca bunun vicdan azabıyla yaşayacağını düşünüyordu. Katolik bir ailenin kızı ve kürtaj olması yasakken, kocasından gizli giriştiği bu olay yüzünden acı çekmiş durmuştu belki de gizliden. Filmin sonunda, boş bir masada tek başına içkisini yudumlarken, yıllar yıllar önce seninle mutsuzum dedikten hemen sonra panikleyerek bırakıp kaçtığı Edward’a yaptıklarının cezasını çekiyordu şimdi içten içe.

Susan: “Neden yazmak için bu kadar acelecisin?”
Edward: “Bizi hayatta tutsun diye. Eninde sonunda öleceğimiz için bir şeyler biriktiriyorum. Yazarsam eğer, sonsuza dek süreriz.”

a7al8hs5lx5td4fvth5jojqr_iidfefjtvkfzcgdk5zqrgaqz5kcc6pih0sfrq5tdow1uifer4roar7lnf7jynpclid7njqw597-h246-nc

HELL OR HIGH WATER 

hell-or-high-water

HELL OR HIGH WATER :

“Zekanla yeneceğin biri olmadan nasıl hayatta kalırsın?” Alberto

“Yangının beni küle çevirip acizliğimden çıkarmasına izin verebilirsiniz. Yirmi birinci yüzyıldayız. Bense bir sürüyle bir yangını dereye kovalıyorum. Bir de çocuklarımın neden bir bok yapmadıklarını merak ediyorum.” At üzerinde umutsuz ama bilinçli bir Kovboy; Taylor Sheridan

“Başkasını bana inandırmam gerek.” Cilveli Jenny Ann

“Oğullarının hayatında kara bir leke olmak istemiyorsan, aslanlar gibi olmalısın.”  Tanner

“Futbolu Aztekler mi keşfetti? Kurukafa filan tekmeliyorlardır.”  Marcus

“Ne olursa olsun”, “iki eli kanda”, “bütün zorluklara rağmen” gibi anlamları var filme ismini veren deyimin güzel türkçemizdeki karşılığında ve her ne olursa olsun, iki eliniz kanda olursa da olsun, son zamanların en akılcı ve akıcı diyaloglara sahip David Mackenzie filmine en azından başlayın, çünkü gerisi gelecektir; siz farkına varamadansa sona erecektir bir nefeste. Nick Cave ve Warren Ellis ortak çalışması olan başarılı film müzikleri Teksas’tan başlayıp Oklahoma’ya doğru annelerinden kalan çiftliğin üzerindeki haczi kaldırmak için banka soymak üzere yollara düşen iki beyaz kardeşin hazin macerasında kuvvetli bir fon oluşturuyor. Filmin başındaki iki dakikalık plan sekans boyunca duyulan müziğin hüznü, genel olarak filme hakim olan umutsuz atmosferi ve gidişatı da yansıtıyor. Aynı dakikalarda karşımıza çıkan duvar yazısı bu umutsuzluğun sessiz sesi oluyor sanki. “Irak’ta üç tura rağmen bizim gibiler için kurtuluş yok” diyor o ses, o duvar yazısında. Film boyunca kapitalizme, üzerine basa basa ırk ayrımcılığına ağır göndermeler var. Amerikan Anadolusunda sert adamların ayakta kalma savaşını izliyoruz bankaların ve silahların gölgesinde.

images-1

hell-or-high-water-film-clip-blaze-of-glory-15749-large

Köken olarak olmasa da misal vermek gerektiğinde istedikleri yeri yağmalayan Komançi kardeşlere benzetilen Howard kardeşlerden büyüğü olan abi Tanner, otuz dokuz yaşında ve bekar. Hayatının son on yılını babalarını kazara vurmak suçundan hapishanede geçirmiş. Babasına karşı koydukça maruz kaldığı dayağın sertleştiğinden bihaber, ailenin problemli, serseri ruhlu, gözü kara ve yer yer acımasız karakterine dönüşmüş zamanla. Böbürlenmekten,  büyüklenmekten ve yer yer ona kendini iyi hissettirdiğinden adam öldürmekten zevk alıyor. Bu rolüyle Ben Foster’sa harikalar yaratıyor. Annelerinin hastalığında kendisi hapisteyken, diğer kardeş bakımını üstlenmiş yaşlı ve hasta kadının. Tanner her zamanki gibi dışarıdaki içerideyken, Trevor evlerini, çiftliklerini, annelerinin başını beklemiş. Evlenmiş, barklanmış, iki çocuk, bir de mutsuz ettiği bir eş sahibi olmuş. Önceden sabıka kaydı olmamasına rağmen, beraber soygun yapma fikri daha uysal mizaçlı bu kardeşten çıkıyor. Ama beyin eyleme geçmek hususunda o kadar cesur hareket edemeyeceğini bildiğinden tetikçi olarak abisi olmadan bu işi pratikte halledemeyeceğini de biliyor. Tüm hayatı boyunca salgın bir hastalık gibi tanıdığı herkese bulaşarak ilerleyen, jenerasyondan jenerasyona geçen, hem kendisinin hem ailesinin hem de ailesinin ailesinin çektiği fakirliğin bir son bulması için, iki oğlunun bundan muzdarip olmaması için girişiyor tüm bunlara ve; kederli, düşünceli, kararlı aile babası rolünde Chris Pine’da rolü el verdiği ölçüde çok iyi bir oyunculuk veriyor. Vücut dilini ve mimiklerini çok doğru kullanıyor. İki kardeş beraber ve ayrı ayrı boy gösterdikleri her sahnede göz dolduruyorlar.

images

downloadfile-1

images-4

images-5

Sabah sabah birimlerine ulaşan iki soygun haberiyle olay yerine gelen iki korucudan Marcus Hamilton(sanırsın Romalı kumandan) rolünde Jeff Bridges emekiliği için gün sayarken ortağı Katolik Kızılderili Alberto Parker(o da Pi’nin Hayatı’ndaki Bengal kaplanı sanki) ile karşılıklı atışarak, kimi zaman birbirlerinin damarına basarak, en çok da uğradıkları kasabalardaki halkın garipliklerine katlanmaya çalışarak  çözmeye çalışıyorlar soygunların üzerindeki sis perdesini. Yüzlük banknotları almayan soyguncularınsa, gerekli miktara ulaşana dek yeni soygunlar gerçekleştireceğini tahmin ediyorlar. Çok garip kasabalardan geçiyoruz bu sürek avı dahilinde. Miskin sokaklara evsahipliği yapıyor bu kasabalar. Yaşadıkları yerden hiç ayrılmamış olduğu izlenimi yaratıyor içindekilerle. Köhneleşmiş dükkanlarda yıllarca aynı işi yapıp bunca zaman zarfında bedenleri yaşlansa da, aynı zemine yaslanmaktan sabit fikirli kimselere dönüşmüş aynı insanlar. T-Bone adındaki restoranda kırk dört yıl boyunca garsonluk yapmaktan bıkmış ve yaşından beklenmeyecek kadar şirret, nine olmuş garson “Ne istemiyorsunuz?” derken alternatifsizliği sunuyor merkezinde kendisinin olduğu. Hem T-Bone isimli restoranda T-Bone biftek yenir. Yanında da en fazla haşlanmış patates servis edilir. Ama kesinlikle bir alabalık değil. O sipariş bir kez verilmiştir, yıllardan da 1887’dir. Bir daha da aksi gerçekleşmemiştir. Yani, kısaca, yemekte ya mısır ya da yeşil bezelye istemezsiniz. Dolayısıyla da böyle bir kadının çalıştığı bu yer tarihi boyunca kimse tarafından soyulamayacaktır. Aksiyse sabır ve cesaret istemektedir. Alberto’nun dediği gibi çıngıraklı yılan gibi bir garsonu bünyesinde barındıran, kasabanın muhtemelen tek restoranını da gördükten sonra burada insanların yaşamak istemeyeceğini düşünseniz de, 150 bin yıl boyunca mağarada yaşayan insanlar da insandı ve onlar o mağaralarda biz artık çok sıkıldık, usandık bu lanet mağara hayatından demeden yaşadı. Bu topraklar uzun zaman önce Alberto’nun Atalarınındı. Bir gün beyaz adam geldi, soylarını kurutana dek onları öldürdü ve onları kendilerinden biri yaptı. Bunu yapansa bir ordu değildi, karşılarındaki bankaydı diyor Alberto. Diğer yandan kardeşler soygunu gerçekleştirirken yaşlı, beyaz bir adam onlara bunun delilik olduğunu, Meksikalı bile olmadıklarını söylüyor hayretle. Beyaz adam beyaz adamdan çalıyor bu kez de. Olamaz mı yani?

images-6

downloadfile-2

hell-or-high-water-still

v1

Çekirge iki kez sıçrıyor yazık ki. Üçüncü soygun esnasında iki kişi vuruluyor. Trevor’sa yaralanıyor. Silahlanmış kasaba halkı tarafından kovalanıyorlar. Oysa ki karşılarında Lord of the Plains/ Plains’in Lord’u var. Yani Tanner. Tabancasını bırakıp makineliyi alıyor eline ve başlıyor taramaya. Tek başına ilerliyor arabaların ve insanların üzerine doğru. Kimse ona karşı koyamıyor. Ters esen rüzgara karşı dönüyor yüzünü. Onlara karşı tek de olsa, püskürtmeyi başarıyor hepsini. Tıpkı çaldıkları paraları aklamak için gittikleri kumarhanede rulet masasının başına geçtiğinde güneş gözlüğü takmış bir Kızılderiliye durduk yere çatıp, karşısına dikildiği gibi. Aynı kararlılıkla duruyor fiziksel olarak kendisinden güçlü görünen adamın karşısında, korkusuzca. Meydan okuyor hayata. Uzun zamandır sinemalarda karşılaştığım en başarılı anti kahramanlardan biri Tanner. Kardeşi Trevor’ınsa kahramanı. Sonunu bile bile bu işe giriştiği anlaşılıyor. Kardeşi “bir” işten şimdiye kadar paçayı sıyıranı görmedim dediğinde, Trevor o zaman neden bunu yapmayı kabul ettin diye soruyor. “Çünkü sen istedin kardeşim” diyor Tanner. Ölerek, kendini feda ederek, tüm dünyayı karşısına almayı göze alarak ama geride kendisine inanmış tek insan olan kardeşini bırakarak yok oluyor genç adam. Tek adamın kurtarıcısı, ilahı oluyor. Sadece bir kişinin her şeyini borçlu olduğu adam olarak ölüyor. Öldüğünde ayaklarının altında dolaşan bir yılan var. Çocuklarımız için yaptığımız şeyler diyordu Marcus filmin sonunda… Ailemiz için yaptığımız şeyler, kardeşlerimiz, annemiz babamız için yaptığımız şeyler… Aile bütünlüğünü korumak için yaptıklarımız… Çok şey üzerine çok şey anlatan ama amacından şaşmamayı başarabilen filmin en büyük başarısı tüm bu akılcı diyalogları, doğru ana ve yan karakterler üzerinden dillendirmeyi başarabilen aynı zamanda aktör olan ve Sicario’nun da senaristi Taylor Sheridan’sa at üzerinde, yangından sürüsünü kaçırmak için uğraşan, tek başına bırakılmış kovboy rolünde boy gösteriyor tek seferlik. Ana karakterlerin dışında film boyunca bir görünüp bir kaybolan ve bu esnada vurucu cümlelerin efendileri olan oyuncular da harikalar yaratıyorlar rol aldıkları kısacık anlar boyunca.

-Komançi misin? Plains’in Lordu?
-Artık hiçim… Komançi ne demek bilir misin? Sonsuza dek düşman demek.
-Kimle düşman?
-Herkesle.
-Bu beni ne yapar biliyor musun?
-Düşman.
-Hayır. Komançi yapar.

Texas Red Carpet Screening Of

chris-pine-ben-foster-gil-birmingham-and-jeff-bridges-attend-a-of-picture-id588332546                       ”Harika Dörtlü”

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: