NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

NEVŞEHİR, ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ÜRGÜP, AVANOS, GÖREME

ÜRGÜP :

12 02 2016 - 1

Ürgüp’teyim. Ülkenin en turistik ve dolayısıyla en kalabalık olması gereken bölgesinde hemen hemen hiç turist yok. Yollar boş, ara sokaklar ıssız, oteller kapalı. Yıllar önce bir günde kalkan balon sayısını düşünüyorum da, şimdi tek tükler. Kriz, savaş, kaos, geleceğin belirsizliği, patlayan bombalar son derece cazip fiyatlarla Türkiye’ye gelen yabancı turistin ayağını kesmiş. Eskiden de bombalar patlardı bu ülkede. Ama bu kadar sıklıkla olmazdı. Afganistan, Pakistan, Irak ve Suriye’den sonra tehlikeli olarak kabul edilen bir ülkede yaşamanın verdiği sıkıntının, hassas dengeler üzerine kurulu ülkenin can damarlarından biri olan turizmi nasıl etkilediğine kendi gözlerimle şahit oluyorum. Avrupalı turist az. Rezervasyon iptalleri var İstanbul’daki saldırıdan sonra. Çinlilerin bayramı da bitmiş. Sezonu kapatmış esnaf çaresiz. Bu sene tatil planı yapacaksanız, buralara gelin. Anadolu başkadır gene de. Kapadokya bölgesindeki enteresan doğayı bulamazsınız başka yerde. Her yeri kendine özgüdür. Her sokağından, tüm yerleşim bölgelerinden ayrı bir güzellik çıkar. Bir yere gidecekseniz, buraya gelin. Taş evlerde kalın. Atv’lere binin, at sürün kovboylar gibi, güzelim şaraplarından için. Kapadokya bölgesi ve Eski Mardin insanı allak bullak eder. Türkiye’de eşi benzeri yoktur. Mardin için, tüm GAP için-Gap turları yapardı eskiden turizm firmaları bundan çok da uzak olmayan tarihlerde, bir projeymiş cidden kolaylıkla harcanabilen- yanlış politikacılar, kötü niyetler, misillemeler… Şu geldiğimiz noktaya bak! Gel de şu halimize bak!

20160113_153038

20160113_144516

20160113_151205

20160113_144408

20160113_151459

Ürgüp Öğretmenevi’ne giriyorum. Güzel, eski bir taş bina. İçerisi bomboş. Kimsecikler yok. Çay var mı diyorum usülden çalışanlara. Demleriz diyorlar kibarlıktan. Düşünün. Lokantalar boş. Öğle arasını da geçtiğinden memur ya da banka personelinin gelme ihtimali de yok. Kalamayacak olsam da gece hayatı olduğunu bildiğimden soruyorum esnafa, nasıl acaba gece hayatı diye. Kayserililer bitirdi diyor bir tanesi. Kayserililer buraya gece hayatına mı geliyorlarmış diyorum. Olanca ciddiyetleriyle kafalarını sallıyorlar. Kayserililerin bu bitirme işi hakkında bir fikrim olamıyor yazık ki. Ayrıntıları duymak istediğimi de sanmıyorum zaten.

20160113_153629

20160113_145019

Elinde bir büyük Divan-ı Kebir misali kitap olan İngiliz bir kadın ve ben yabancısıyız buraların. Dışarıdan şaşkın ve bakımsız görünüyoruz. İkimizin de botları toz içinde. Saçlarımız papaz gibi. Onun yüzü sapsarı, benimkisiyse kirece bulanmış gibi. Kadın benimle ilgilenmiyor. Ben onunla ilgileniyorum ya! Yine de garipseyerek bakıyor bana. Hiç alışılageldik bir durum değil sanırım buralarda son günlerde bir başına dolaşan turist kadınlar.

AVANOS :

20160113_165338

Her defasında en az ya da hiç miktarlarda gezi programıma dahil ettiğim Avanos’tayım nihayet. Galiba şu çanak çömlek meselesi hiç ilgimi çekmediğinden böyle. Hiç ama. Avanos’a hava kararmak üzereyken geliyorum ve hava buz gibi. Ayaz mı çıktı ne? Köprüden geçiyorum önce sallana sallana, Kızılırmak’ın üzerinden. Karşı taraftaki pastaneler bomboş. Otursam iyice geç olacak, dükkanlar kapanacak. Gözümün önünden şuruplu ağdalı hamur tatlıları ve üzerinden çikolatalı soslar akan, karnı kremalı yuvarlak pastalar geçiyor. Soğukta insanın canı hep tatlı istiyor. Hevesimi sonraya saklıyorum. Çarşının içine yöneliyorum. Chez Galip’in önünde buluyorum kendimi. Yıllar önce atölyesine gitmiştim Malezyalı bir çiftle. Şimdi onun yeğeni olduğunu söyleyen Mustafa var dükkanda. Saç müzesini gezdiriyor bana. Odalar odalar içinde tavanlara, duvarlara asılı rakamla on altı bin olduğu söylenen ve her geçen gün bu rakamı geçen saç uzantıları ve üzerlerine yapıştırılmış notlar çıkıyorlar karşıma. Adını, soyadını, uyruğunu, telefonunu, mail’lerini bırakmış kadınlar. Alt katlarda yer alan ruhsuz odalara ruhundan bir tutam katmış dünyanın dört bir yanından gelmiş kadınlar. Bir yandan ürkütücü görünüyor yıllanmış saçlar, bir mağaranın içinde yıllar yıllar içinde oluşmuş sarkıtları andırıyorlar bu halleriyle. Her saç bir hayat ve üzgün bir kadınla, ileriyi gören bir adamın aklı, burada, kadınlardan olma sessiz bir dünya yaratmış. Ben de bırakıyorum bir tutam saçımı Avanos’ta Chez Galip’e. Pittsburgh’da Kuzuların Sessizliği’ndeki Buffalo Bill’in yaşadığı yeri anımsatan ama aslında hiç var olmamış ünlü bodrum katını andırıyor burası her haliyle.

20160113_170958

20160113_172748

Karanlık çöküyor iyice ve insan ürküyor bir anda sokaklarda bir başına. Bir kadın sesleniyor arkamdan. Sonra daha yüksek sesle, derken daha da yüksek sesle. Durak çıkıyor karşıma. Orada da bir adam. Mahallenin delisine çatmışsın diyor. Gelme diyor kadına. Kadın geliyor daha hala arkamdan. Beni bir arabaya bindiriyorlar. Kadın arabanın arkasından da geliyor, hala daha nereye gidiyorsun diye diye. Avanos’un delisiymiş. Deli sever beni diyorum kendi kendime. Unutmuşum çoktan.

19 02 2016 - 1

GÖREME :

Sabahın çok da erken olmayan ama erken bir saatinde buradayım. Saat dokuz buçuk. Ben buradayım da, herkes nerede? Koreli bir çift var hemen önümde. Başka da bakıyorum da hani sağıma soluma, kimsecikler yok. Kimi esnaf daha dükkanını açmamış bile. Üç tane yavruluktan çıkmış, büyümüş kocaman olmuş kedi var bir dükkanın önünde aynı paspası barış içinde paylaşan. Çok ciciler. Pek şekerler. Sadece bakıyorlar gelene geçene hiç istiflerini bozmadan. Gelen geçen de fazla olmadığından, bana da poz veriyorlar iki arada bir derede. Teşekkürler.

2016-01-31 20.08.54
Aynı Paspas’ın Çocukları
20160114_111231
Koreli Çift

Koreli çiftle rastlaşıp, birbirimizi anlamadan konuşuyoruz. Bu genellikle şöyle olur: sen bir şey söylersin, karşı taraf başka bir şey anlatır ve hoşça kal diyerek vedalaştığınızda aklınızda kalan bir şey yoktur. Ne aydınlanmışsınızdır ne de karşı tarafı aydınlatabilmiş. Suretleri silinir kolaylıkla gözünüzün önünden. İşte öyle bir ayrılış oluyor bizimkisi de.

Bugün Cuma ve Cuma hutbesi veriliyor. Ağzım bir karış açık, dinleye söylene yürüyorum kendimi kaptırıp. Hayır bugün cuma değil, verilen de cuma hutbesi değil. İmam almış eline mikrofonu konuşuyor. Mevzusu ise şu: “Müminler, inananlar vazgeçin şu zinadan”. Sonra da uzuun uzuun Allah-u Teala’ya bağlıyor mevzuyu. Yatay bir soruna dikey bir çözüm getiriyor kendince. Çok başarılı bir hatip ama saçmalıyor. Her yerden şehit haberleri gelirken, canlı olduğunu sanan cansız bombalar ülkende cirit atarken, insanlar birbirine düşmüş, mezhep ve etnik kimlik ayrımı yapılırken, millet gırtlağına kadar borç içinde yüzerken, ne zinası? Kime ne milletin yattığı yerden? Her yer çok ağır bir mutsuzluk ve belirsizlikle horlandıkları topraklarda zencinin zencisi olarak yaşamaya çalışan mültecilerle dolmuşken, ne zinası böyle bir günde söyle akılsız adam. Alan razı, veren razıysa Hocaefendi, sen fazla fazla takılma bu mevzulara. Pompei değil burası, Caligula değil bu halk, bu insanlar. Ne kadar boş tüm bu yobazlıklar. Tecavüzlere, kadınlara dayağa sesiniz çıkmaz ama kolay kolay.

Göreme Açık Hava Müzesi’ne gelmeden kafelerin ve hediyelik eşyaların olduğu dükkanların arasından geçiyorum. Bir anda bir dükkan sahibi çıkıyor karşıma. Adam bana duyup duymadığımı soruyor. Duydum diyorum. Meğer Nevşehir Merkez Camisine bağlanıp, oradan da hoparlörlerle naklen yayın yapıyorlarmış tüm ilçelere, köylere. Allah’tan bu saçmalıklardan anlamıyor turistler. Yerli halkın damarına basıyorlar ancak. Böyle günde olur mu böyle vaaz diyor. Milletin oğlu ölmüş gitmiş, ölüsünü yıkamak cenazesini kaldırmak peşindeyken nedir bütün bu saçmalık? Sıcak şarabım var diyor. Dönüşte uğrarım diyorum ben de.

20160114_110557

20160114_112140
Manşet girin

20160114_114120

28 01 2016 - 1
Göreme Açık Hava Müzesi

Açık hava müzesindeki her bir kiliseyi ziyaret ediyorum tekrar tekrar. Kültür Bakanlığına bağlı görevliler var her yerde, olası fotoğraf çekimlerini engellemek için kendi paylarına düşen kiliseyi bekliyorlar. Kimi görevli yasak bizim bilgi vermemiz, audio alsaydınız diyor. Haklısın ama teorik bilgi her yerde varken, senin kelimelerin kaçıyor, bir bilsen. Unesco Dünya Miras Listesi’nde yer alan açık hava müzesinde manastır hayatına şahitlik ediyorsunuz gezdikçe. Vadi manzaralı kiliseler ve şapellerle bezeli alanda erken dönem Ortodoks Hıristiyanların hayatına tanıklık ediyorum yüzyıllar sonra. Kullandıkları boyalar her nasılsa bozulmamış, gelmiş bugünlere kadar. Görevli günümüzün plastik duvar boyalarıyla karşılaştırıyor zamanın malzemelerini, beni de bir gülmedir alıyor. Plastik satenlerle boyanmış fresklerin halini düşünüyor insan. Olmayacaklardı o zaman şimdiye tüm bunlar. Müze kapsamında, Kültür Bakanlığına bağlı harika hediyelik eşyalar satılan bir mağaza var burada. Onu da gezip ayrılıyorum müzeden. Çıkışta fotoğraflar çekiyorum. Aşırı soğuktan ne yaptığımı bilmez halde çektiğim rastgele karelerden birine takılan, cinsiyeti belirsiz bir insanın soğuğa karşı aldığı önlemlerle objektifime yansımış haline bakıp da korkmayın sakın. Mevsim normallerinde seyreden havalarda ben de objektiflere yansımasam da aşağı yukarı bu hallerde dolaştım durdum. Hayatımda yemediğim tatlıyı da bu bölgede yemişliğim var.

20160114_124253 (2)

20160114_113521
Doğal Kapalı Otopark

Geldiğim yoldan dönüyorum tekrar. Beş tane tur otobüsü var araç yerinde park edilmiş olan. Müzeye gelmeden konuştuğum cafe sahibiyle karşılaşıyorum. Giderken masada bıraktığım biracı ve tembel Alman’ı buluyorum içeride. Soğuktan buraya sığınmış turistler, divanlarda büzüşmüş oturuyorlar. Biracı, tembel ve tombiğin yanakları al al olmuş alkolden, hem de sobanın sıcağından. Biraya devam. Bense sıcak şarap söylüyorum. O kadar iyi geliyor ki, içim ısınıyor. Dünyayı kurtarmaya hazırım diyorum kendi kendime. Dünyanın hele de benim tarafımdan kurtarılmak konusunda çekimser kaldığını düşünüyorum. Hiç ses etmiyor bana.

Kafeyi işleten iki kişiyle Almanya ve Hindistan’dan gelmiş turlar gidince konuşabiliyoruz nihayet. Onlara şarap on beş bana beşmiş. Malum euro şu kadar, dolar bu kadar, sosyal devlet onlarda, bizim olay bambaşka. Ödesin bakalım canlar. Doksan dokuz euro’ya geliyorlarmış buraya adam başına, tur kapsamında-söyleyenlerin yalancısıyım. Hava bedava, su bedava. Arada canlı bombaların hedefi olsalar da, biz her gün yaşıyoruz aynı korkuları kalabalıklara karıştığımızda.

YUNANİSTAN – 2: ATiNA

“Nereyi gezsem Yunanistan yaralar beni,
dağ perdeleri, takımadalar, çıplak granitler…” Yorgo Seferis

“Mayıs ayında solan
Çiçeklere soruyorum
Yanıtlarından anlaşılan
Sevmiyorsun sen beni” Dionisios Solomos

image image

PROLOG:

“Yazmak Üzerine(On Writing)”de Hemingway; “Bence temelde iki kişi için yazarsın. Öncelikle tamamen mükemmelleştirmek amacıyla kendin için, ki durum bu değilse ne ala sonra da okuma yazma bilsin bilmesin, hayatta olsun olmasın sevdiğin kadın için.” Yazar, kitabında aynı zamanda “Düzyazı mimarlıktır, dekorasyon değil.” diye de buyurmuştur. Bana gelirsek eğer, ismim Ernest değil, erkek değilim, savaş muhabirliği yapmadım, denizle, savaşla, silahlarla çok fazla haşır neşir olmadım, denizi yüzmek, savaş’ı kınamak, silahları ise amatörce atışlarda bulunmak(şarjörü yerleştirmem bile hiç kolay olmamıştı) için kullandım. Üçünün de içindeki ne derinliğin, ne de sığlığın çok fazla bilincindeyim. Deniz sonsuz, savaş anlamsız, silahsa ağır metal. Bir parça süsünse kimselere zararı olmadığını düşünenlerdenim. Duvarlarda birkaç Leonardo hiç fena olmayabilirdi, mesela. Mona tek bana baksaydı ya da “Son Yemek” salon masasının hemen solunda olsaydı, mesela. Girişler ücrete tabi olurdu o zaman. Ne derler? Ticaret olsun da..

Ve bir şey var ki; kendileri hemcinsim olmayabilir, aynı yüzyılda, aynı coğrafyada, aynı şartlarda yaşamış  olmayabiliriz; hiç fark etmez. “Hayatta olsun ya da olmasın, aynı şehirde olun ya da olmayın, aynı lisanı konuşun ya da konuşmayın sevdiğin için yazarsın”.

Ben hep öyle yaptım.

ATİNA:

Kalambaka’dan sabah kalkan 05:45 otobüsüyle Trikala’ya geliyorum. Bir başka otobüsle saat yedi’de Atina’ya doğru yola çıkıyoruz. Sekiz’e kadar hava aydınlanmak bilmiyor. Yollar bomboş. Bir kazaya rastlıyoruz. Eski bir kamyonet yoldan çıkmış ve yan yatmış. Şoförü olan yaşlı ve derbeder görünümlü adam şaşkınlıkla polise derdini anlatıyor, bir yandan da zararının ne kadar olduğunu çıkarmaya çalışırcasına gözlerini olası ekmek kapısından alamıyor sanki. Olay yerinden geçerken tutuk davranan şoförümüzse, ilk ışıklardan sonra hızlanıyor tekrar. Hayat devam ediyor kaldığı yerden, bir an için durmuş olsa da.

Yaklaşık altı saat süren bir yolculuk esnasında yeşil alanlardan, boş tarlalardan ve geçtiğimiz bakımsız köylerden başka bir şey yok görünürde. Tek bir fabrika yok yol boyunca. Turizme bel bağlamış bir ülke Yunanistan. Hiç yatırım yapılmamış. Dolayısıyla gençler Avrupa’ya kaçmışlar çaresizlikten ve işsizlikten. Tanışmış olduğum tüm emekliler ya bir başka ülkeden emekli idi ve parasızlıktan şikayetçiydi yahut Yunanistan’dan emekliydi ve parasızlıktan şikayetçiydi. Bunu da açık yüreklilikle dile getirebildiler. Yerli halk ise sürekli fiyatlarla uğraşıyordu. Halbuki Atina Avrupa’nın en cazip fiyatlara sahip başkentlerinden biri. Karşılaştırıldığında otel fiyatları, restoran menüleri ve ulaşım son derece makul düzeydeki fiyatlarla sunuluyor. Fakat insanların alım gücü çok düşük. Ne yaparlarsa yapsınlar düşük maaşlarıyla çarşıyla baş edemiyorlar. Adalar’la karşılaştırınca refah seviyesinin çok düşük olduğunu görüyorsunuz. Çünkü ticaret yapmayan, dükkanı olmayan, turizme yönelik çalışmayan, kurum ve kuruluşlarda da çalışmıyorsa eğer, şehirde hemen hemen hiç şansı yok gibi. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, ortalıkta pek fazla polis yok ve asayiş sorunları minimum seviyede. Monastiraki’den, Plaka’ya doğru bir parça yol kat ettiğinizde yani Atina’nın en işlek ve popüler caddelerinin sokaklarında(ara sokaklar, kuytu köşeler değil kastettiğim) evsizler kendi evlerini kurmuşlar bile ve fakat kimselere zararları da yok. Pastanelerden aldıkları kumanyalar, gündüz saatlerinde durumlarının vehametini çoktan kabullenmiş oldukları belli olan vakur edaları ve sessiz tutumlarıyla uzattıkları naylon bardaklarının içlerine bırakılan bozukluklarla yaşamaya çalışıyorlar. Hepsi birer Yunan tragedya karakterlerine benziyor. Ya da evsiz barksız sokaklarda yata kalka böyle bir dönüşüm geçirmişler. Akşam hava kararıp da gecenin çökmesine yakın saatler geldiğinde sokağın nispeten kuytu köşelerinde hazırladıkları yataklarının içine iki kişi yan yatacak şekilde ayaklarındaki ayakkabıları, gözlerindeki gözlükleri çıkarıp giriveriyorlar. Sanki bizler onların yatak odalarına girmiş gibi kendimizi mahçup hissediyoruz(ben şahsen). Bu adamlar belki iyi eğitimler aldılar ve evlerinin kredisini ödeyebildikleri bir de işleri vardı zamanında, kim bilir?

Matt Barrett’a sorduğumda lokasyon, uygun fiyatlar ve güvenilirlik açısından Otel Attalos’u önermişti diğer tüm oteller bir tarafa. Metroya, Merkez’e, çarşıya yürüme mesafesinde altıncı katında minicik bir barı olan ve bir o kadar da minik bir resepsiyona sahip, güleryüzlü personelin ve müzminleşmiş otel sakinlerinin varlığıyla lüksten uzak, temiz bir sunum vaat eden odalarıyla müşterilerine tatillerini zehir etmeden huzur içinde geçirebildikleri bir otel Attalos ve özellikle konumu için şiddetle tavsiye edilir. Dünyanın her yerinden çeşitli ülkelerin sakinlerini de tatlı bir mütevazilikle karşılamaktalar her daim. Kimler yok ki sakinler arasında? Rahipler, rahibeler, gay’ler, öğrenciler, Ruslar, diğer Avrupa Birliği vatandaşları, Amerikalılar, Japonlar, Koreliler, Ben, Ioannis(Yannis diye okunmakta olup kendisinden yazımın ileriki bölümlerinde bahsedeceğim uzun uzun), bekar kızlar, bekar beyler.. Hepimiz altıncı katındaki barında oturduk durduk akşamlar boyunca bir parça tanışıklığın hatrına.

http://www.greektravel.com

image image

image image

image image

image image

Aynı gün gittiğim pardon çıktığım Akropolis’in giriş ücreti 12 euro. Akropolis ve Likavitos Dağı(Mount Lycabettus) en iyi iki Atina manzarası sunan noktalar ve uzaktan uzağa birbirlerine göz kırpmayı ihmal etmiyorlar. Likavitos, Parthenon’a bakıyor. Akropolis’se bu hüzünlü dağdan aldığı kuvvetle bekliyor sanki tüm Atina’yı. Akropol’ün genelinde yapılmakta olan restorasyon ve kazı çalışmalarından nasibini alan fotoğraf karelerinin her birinden çıkmış olan vinç askılarına rağmen vakur görünmekteler. Tevellütleri eski ne de olsa.

Şehrin içinde oradan oraya koşturmaktan yorulduğum bir anda Plaka’da, mis gibi bir güneşin altında tatlı bir kafede oturuyorum biramı yudumlayarak. Aslında susuzluğumu gidermek için içtiğim bira ve açlığımı bastırmak için söylediğim salata garsonun “Enjoy your meal(yemeğinin tadını çıkar!) tavsiyesiyle bir anda önem kazanıyor. Bugün buraya kadarmış diyorum. İkinci Heineken’imi söylerken buluyorum kendimi. Hayat bir an güzel görünür gözünüze, alkollü ya da alkolsüz, yalnız ve kalabalıkların ortasında. Bu o anlardan biri hiç kuşkusuz.

image image

image image

image image

Roma’dakiler kadar güzel olmasa da Monastiraki’den aldığım dondurmayı otel yolum boyunca bitirmeye çabalıyorum. Hepi topu iki top bitmek bilmiyor. Dondurmamla olan sevgi dolu ilişkimin arasına giriyor Ionnis(Yannis). “Arkadaş, ben gavur diyor.” Eskiler çok kullanırdı bu kelimeyi. Ionnis buralı ama Belçika’dan emekli. Ve ’33 doğumlu. Çok çapkın. Babamdan yaşlısınız diyorum. Dilimi tutamıyorum. Kalbini kırmışım. Öyle söylüyor. Ama hemen de unutuyor. Otelde kalan herkesle ve bekar tüm kadınlarla arası çok çok iyi. Kim hangi memlekettense derhal o lisana geçiyor. Benim ve barmen kızın şaşkın bakışları altında beş dakikalığına bizi bırakıp derhal onların yanına gidip tatlı tatlı kur yapıyor. Geri döndüğünde ise benim kırılmış olabileceğimi düşünerek “Benim tipim aslında sensin” gibisinden bir şeyler söylüyor. Ionnis’in enerjisi bende olmadığından oturduğum yerden sakin sakin onun kovalamaya ve yakalamaya çalıştığı hayatının peşinden koşuşturmasını izliyorum. Nazik ve bonkör. “Keşke 20 yaş genç olsaydınız.” diyorum. Hoşuna gidiyor. Kekini yiyor ve Lipton çayını içiyor yanımda. Barın tek ilgi odağı o. Çılgınlar gibi anlatıyor. Anlattıklarını burada yazmam imkansız. Üç gezi, üç de anı yazısı çıkar anlattıklarından. Bekar olmama bir sürü anlam yüklüyor kendince. Midilli Adası’na gittim mi hiç, Ada’nın ismi nereden geliyor biliyor muyum acaba, erkek mi sevmiyorum acaba, gizli bir kocam, bir sürü çocuğum ya da gizli bir sürü kocam ve bir tane çocuğum mu var geride bıraktığım. Bir limanda bir elinde mendil kucağında bir çocukla gözleri yaşlı orta yaşlı ve kasketli bir adam hayal ediyorum ama kendi hayal gücüme bile inandırıcı gelmiyor. Herşeye rağmen Ionnis(Yannis) Türk olsaydı ve biz Türkiye’de olsaydık-Yahya olsaydı ismi mesela; kendisini ellerimle boğabilirdim. Türkiye’de bir hırtlık gelir ya, insanın üzerine hiç(!) sebepsiz, Ionnis’e dayanıyorum ben de bir şekilde. Bar taburesinin hafifliğinden midir yüksek tolerans gösteriyorum kendisine kanımın son damlasına kadar, hiç bilemiyorum.  “Yok değilim, koca yok, ne çocuğu, en çok Patmos’u sevdim, dini içerikli adalar tercihim” gibisinden cevaplar veriyorum(kendime de şaşmıyor değilim). Onun için esrarengiz bir şey oldum kaldım koskoca Atina’da. Ne yaparsın Arkadaş?

BİR SONRAKİ GÜN VE ESMEKTE OLAN TSiPRAS RÜZGARI:

Öncelikle tatlı esen bir rüzgar bu ve batı komşumuz tarafından hafif hafif bize de sirayet etmekte etkileri ister istemez. Az sonra madde madde sıralayacağım gezmiş ve hem hoş görmüş hem de hoş bulmuş olduğum ören yeri ve müze ziyaretlerimi şimdilik bir kenara bırakıp, şehir turunda hoş bir tesadüf olarak karşıma çıkan Tsipras’dan bahsedeceğim bir parça. Söyledikleri kadar varmış ve kendisi Atina’da son derece mütevazi bir bölgede yaşıyor. Hiçbir olağanüstü tarafı yok yaşadığı yerin. Apartmanının önünde bekleşen gazeteciler hareketlenip, koşarak kapısına yığılınca ancak anlayabiliyorum neler olduğunu. Sanıyorum Tsipras seçilmiş. Pırıl pırıl, aydınlık bir yüzü var. Ne kibir, ne politikacı sahtekarlığı, ne maske, ne rol; neyse o. Hala daha aklımda olansa temiz yüzü, aydınlık profili. Birkaç saniye boyunca ama net olarak görerek elde ettiğim izlenimlerdi bunlar. Obama, Erdoğan, Sarkozy hepsi seçilmiş ki en tepede bu adamlar dediğinizi duyar gibi olsam da, yanılmaktasınız bence çok fena. Tsipras’daki çok başka bir şeydi. Korunmuş bir seçilmişlik bahsettiğim ve varolan düzeni korumak ya da beter etmek yahut halkı heder etmek için değil de, halkının makus kaderini değiştirecek umudu taşıyan bir yüzü vardı sanki. Umarım yanılmam. Hiç böyle güzel bir adamı politikacı olarak hele de başbakan olarak hayal edemiyor insan.

Başbakanlık iyi bir kariyer olarak düşünülse de, öyle kolay değil. Former Prime Minister yani tekaüt olmuş emekli bir başbakan olarak başka bir iş bulmak hiç kolay olmayabilir mesela. Durduk yere karşıt görüşte bir sürü öfkeli kalabalığın tek muhatabı  haline gelebiliyorsun. Okyanus aşırı ya da değil havarilerini iyi seçmiş olmalısın. Ekonomi, içtihat, milisler, komşular hep senden sorulacak. Üstüne üstlük herkes çapkınken ve büyük kısmı fiilen bunu gerçekleştirirken çatır çatır, sen yapınca olay/kabahat(bkz. Clinton, bkz. Hollande, bkz. Beyonce) olacak.

image image

Gelelim halkın düşüncelerine. Koyu Ortodoks’lardan benim konuştuklarım, eşcinsel evliliklere olumlu bakmasından pek hoşlanmasa da, ekonomi konusunda çok umutlular kendisinden. Yunan gay’ler eşcinsel evliliğe karşı olmadığı için kendisini desteklemekle beraber, eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olması konusunda olumsuz-kararsız da diyebiliriz- düşündüğü için bir parça da kızgınlar ama ekonomi konusunda onlar da çok umutlular. İki radikal sayılabilecek uçtan örnek vermek istedim. Çünkü bundan sonra İncil’e el basarak yemin etmeyi reddeden ateist ve komünist ve evlenmeden bir birliktelik yaşadığı kadından( yüksek özgüven sahibi Peristas) iki çocuk sahibi olan kırk bir yaşındaki bir parça asi başbakan hususunda farklı kanılar var haliyle. Tsipras mümin ve orta yaş üzeri Ortodoks’ların pek tipi değil ama ekonomileri.. Derler ya ticaret olsun da.. Bir sürü borç yükü altında ezilen, kredi borçlarını ödeyemeyen, sanayisizlikten iş bulma imkanı da olmayan halk, gençleri için her şeye razı aslında. Ateist, komünist, yeter ki kurtarsın bizi diye bakıyorlar olaya. Önce mantık konuşuyor ister istemez Avrupa’da. Etnik sorunlarda da hassasiyet var. İskender’in şimdiki Makedonya sınırları içinde doğmuş olmasına rağmen Yunan asıllı olduğunu söylüyorlar. Eski hükümetin vetolarına rağmen en nihayet Avrupa Birliği üyesi olabilmiş Makedonya ise bayrağıyla, ismiyle hep sorun teşkil etmiş komşusu için. Gizli milliyetçilikleri bir anda ortalığa dökülebiliyor. Dindar kesimden bana “İsa’ya inanıyor, onu seviyor musun?” diye sorduklarında, “Evet” diye karşılık verdim. Sonra Tanrı’ya inanıp inanmadığımı da öğrendiler merakla(ona da evet dedim) Nihayet bütün hislerini dürüstlükle serdiler ortaya. Burada bir parça saflık vardı ve beni rahatsız etmedi tavırları. Allah var mı? Var. İsa var mı? Var. Tamam o zaman, seniniz. Ben Işid’den sonra Müslümanlık’tan(Kur’an’dan bahsetmiyorum) ve Müslüman’lardan soğumuşum zaten. Bizdeyse benzer tohumlar Madımak’la atılmıştı Sivas ellerinde çook önceden.

Merkel’in ikinci Thatcher olduğunu söylüyorlar. Onları tam bir Avrupalı olarak görmüyormuş, Asya’ya daha yakınmışlar. Yani bize. Bizse Ortadoğu’ya. Turizm için gerektiği kadarı haricinde İngilizce öğrenmeye karşılar. İngilizler’i kibirli, Amerika’yı uzak durulması gereken bir oluşum olarak betimliyorlar. Ama New York’la ilgili bir örnek verdiğimde gözlerinde gördüğüm ani pırıltıyla eş zamanlı olarak “Hiç gittin mi?” sorusu taçlandırıyor anımızı. Amerika’da insanların kanını tutuşturan bir şey var sanki. Herkes bir farklılık yaratmak peşinde ve Amerika’da bulunmuş olmak bile ayrıcalık gibi geliyor.

Yunanistan’ın on tane zengini olduğunu, tüm paranın onlarda olduğunu, bunun dışında kalan halkın aşağı yukarı aynı durumda olduğunu-yani parasız-söylüyor birisi. Aşağıdaki link ufak çapta bir fikir verecektir bu kimseler hakkında. Parasızlık ve alım güçlerinin düşük olduğunu dillendirmenin bir marifet yahut meziyet ya da ajitasyon amaçlı olarak kullanmadığını bildiğim Yunan halkını ve sade yaşantılarını birkaç orta üstü mağaza dışında bizim alışık olduğumuz türde on sekiz bin katlı alışveriş merkezine bir kez bile rastlamayışımdan anlıyorum. Çok lüks arabalar da yok. Bizdeki pırnakıl türemiş zenginler hiç yok. Türkiye’de çökmeden, batmadan vaziyeti idare ediyor yahut günü kurtarıyoruz. Borcu borçla, olmadı kredi kartlarıyla, faizleri şimdi şimdi düşen tüketici kredileriyle kapatmaya çalışıyoruz. Bizim durumumuz parlak mıdır? Tartışılır. Sarayın borcu, mebus zamları, eski dost düşman oldu dolar euro uçtu gibi bir takım ek masraflara her gün bir yenisi ekleniyor haliyle. Ama artık kimseler bilmez oldu bizi bu noktalara hangi hatalarımızın getirdiğini ve üzerine konuşmaz olduk dertlerimize yenilerini eklememek için.

http://www.businessinsider.com/the-wealthiest-greeks-2010-5?op=1

ATİNA’DA BİR GÜN DAHA:

Plaka, Gazi, Ernou ve Kolonaki caddelerini iyice içinize sindirmeden, her yolun ya Monastiraki ya da Syntagma Meydanı’na çıktığını idrak etmeden, Flea Market(bit pazarı)’inin içindeki sağlı sollu dükkanlarını, ilerisindeki ikinci el kitapçıları, Hindistan mutfağının da içinde bulunduğu dünya mutfaklarının olduğu restoranları bir kez olsun şenlendirmeden, Akropolis’i ve Müzesi’ni gezmeden, beyaz külotlu çorap ve uçları ponponlu ayakkabılarını giyip her saat başı nöbet değişimi yapan Efsun askerlerinin görev bilinciyle gerçekleştirdikleri ritüellerini görmeden, Zappeton’un içine göz atmadan ve gelmişken yakınındaki Milli Park’ında tertemiz havayı ciğerlerinize çekmeden, Parlamento binasının içindeki kütüphaneye(pasaport yeterli) -Pera’nınki gibi bir asansörü var- çıkmadan(akademik çalışma için yetersiz kaynakları var, çoğu da Yunanca), Yunanistan’ın ilk başkenti Nafplion/Mora’ya küçük bir seyahat organize etmeden, halkıyla, esnafıyla durum değerlendirmesi yapmadan ve konuştuğunuz her insanın ya Ada’lardan yahut İstanbul’dan nostaljik bir anısını dinlemeden dönmemenizi etmekteyim tavsiye, şiddetle.

20150129_174106

image

image

image
Ioannis(Yannis) balığını yemiş olarak geliyor bara ve çayını yudumluyor günlük kekiyle beraber. Vanilyalı iki dilim kek her gün bu saatlerde hiç aksatmadan tükettiği. Yarın gideceğimi söylüyorum. “Ne yapayım, yarın on kadınla gelirim buraya.” diyor gülerek. Beni özleyeceğini düşünüyorum çok fena. “Atina’daki tek dostumsun.” diyorum. Hoşuna gidiyor. Sağdan soldan konuşuyoruz birkaç saat. Sayısız defalar beni çileden çıkartıyor. Bense misilleme olarak sayısız defalar onun kalbini kırıyorum. Böylelikle ödeşiyoruz. Atina’daki tek dostumu özleyeceğim. Başımı çok şişiriyordu, susmak nedir bilmiyordu ama kendimi yanında hep güvende hissettim. Elimde değildi ve hisler insanın elinde olan şeyler değiller. Bir güç onları içinize koyuveriyor bir anda.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑