CAPTAIN FANTASTIC – KAPTAN FANTASTİK

 

images

CAPTAIN FANTASTIC – KAPTAN FANTASTİK

“Eğer hiç umut olmadığını farz edersen, hiç umut olamayacağını garantilemiş olursun. Eğer özgürlük için bir içgüdün olduğunu farz edersen, bir şeyleri değiştirme şansın olur, daha sonra da dünyayı iyi hale getirmek için katkıda bulunma olasılığın olur.” Noam Chomsky

“Bir kadınla sevişirken kibar ol ve onu dinle. 
 Onu sevmesen bile, ona karşı saygılı ve kıymet bilir ol. 
 Her zaman doğruyu söyle. 
 Her zaman anayolu kullan. 
 Her gününü son gününmüş gibi yaşa. 
 Tadını çıkar. 
 Maceracı ol, cesur ol, fakat tadını çıkar. 
Sakın ölme.” Kaptan Fantastik’in Namibya’ya gitmeden önce oğluna verdiği altın öğütler

“Uydurulmuş en tehlikeli peri masallarıdır dinler. Kör bir sadakate neden olmayı tasarlamışlardır, cahillerin ve masumların kalplerine korku salarlar.” Leslie’nin yaşarken tüm semavi dinler hakkındaki düşünceleri

Filme ismini veren Kaptan Fantastik kimdir sorusunun cevabıyla yazıma giriş yapmakla, en azından filmi izlememiş olup da ihtimali üzerinden bile hareket etmekte kararsız, kala kala bunun için arafta kalmış, izlemek için bir tık ya da bir başka filme girmek için önünde tek bir adım kalmış şaşkın izleyici için karanlıkta bir ışık misali ilk kibriti çakıyorum ve Viggo Mortensen’in bir ruh, bir de beden verdiği filmin olmazsa olmazı Ben karakteriyle çıkıyorum yola. Ben altı adet irili ufaklı, kızlı erkekli evlat sahibi bir baba ve de yıllarca uzatmış olduğu belli uzunlukta sakalları var. Son dönemlerde, filmlerde da sıkça işlenen doğaya dönüş hikayesini hayata geçirebilmiş bir adam karşımızdaki. Bir cumhuriyet kurmuşlar karısıyla beraber ormanın içinde. Birer filozof gibi eğittikleri çocuklarına uydurma isimler vermişler, dünyada eşsiz olsunlar diye. Okula göndermeyip, eğitimleriyle de bizzat ilgilenmişler. Bambaşja bir dünya kurmuşlar yepyeni bir düzen içinde, sıfırdan, içerisinde sadece kendilerinin olduğu.

Filmin başında bir geyiği izliyoruz avcısının gözünden. Ormanın içinde pervasızca geziniyor. Tek silahı olan bıçağıyla saldırıyor genç adam uysal geyiğin üzerine doğru ve boğazını kesiveriyor tek hamlede. Bu sahnenin ardından kendi gibi yüzü gözü karalara bulanmış irili ufaklı kardeşleri ve de en nihayet Ben çıkıyor saklandığı yerden ve bir nevi kutsuyor oğlunu. İnsiye olan oğlunun içindeki çocuğun öldüğünü, artık bir adam olduğunu müjdeliyor kardeşlerinin önünde. Genç adam dumanı üzerindeki geyik ciğerini içi bulanmadan ısıra ısıra yiyerek paylaşıyor bastırmaya çalıştığı coşku ve gururu eşliğinde. Mürşidine kendini ispatlamış bir mürit gibi görünüyor bu haliyle. Masallara layık bir başlangıç oluyor bu sahne film için. Ellerinden ve ayaklarından bağladıkları geyiği beraberlerinde eve getirdikten sonra, görev dağılımına göre ya da sırasına, iki kız kardeş hayvanın derisini yüzerken özenle, içlerinden bir tanesi taşları birbirine sürterek ateş yakıyor dışarıda. Nasıl bir hayatları olduğunu gözler önüne seriyor yönetmen bu esnada. Dikiş makinesinin varlığı, elektronik aletlerin yokluğu ve kitaplar göze çarpıyor ilk etapta. Sebzelerini kendileri yetiştiriyorlar, et ihtiyaçlarını avcılıkla kendileri sağlıyorlar. Komün hayatı içinde bir tek tuvaletin varlığıyla karşılaştırmıyor bizi yönetmen ya da o konulara girmiyor. Akşam tıpkı eski insanlar gibi-eski tamam ama ne kadar eski diye sorarlar adama sonra-, yıldızların altında, ateşin başında toplanarak yemeklerini pişirip yiyorlar, okuma saatleri düzenliyorlar. Işık ihtiyaçlarını da böylelikle gideriyorlar. Babaları aynı zamanda öğretmenleri oluyor. Middlemarch(henüz ve hala daha Türkçe’ye çevrilmemiş bir George Elliot eseri), Karamazov Kardeşler(neyse ki iyi kötü bir çok çevirisi mevcut) ve Tüfek, Mikrop ve Çelik(belgeseli var hiç olmazsa) okudukları kitaplar arasında. Aynı ateşin başında toplanmış doğaçlama müzik aletlerini çalıp, söylüyorlar bir yandan. Dans ediyorlar öte yandan tıpkı şamanlar gibi.

images-2

İnsiye olan Bo(devan) zamanında başvurmuş olduğu önemli üniversitelerin hepsinden olumlu cevaplar alıyor kabul edildiğine dair, fakat bunu babasıyla paylaşamıyor bir türlü. Bir süre sonra da özledik ama çok özledik dedikleri ve yokluğunda anmadan geçemedikleri hastanede olduğunu bildikleri annelerinin, bileklerini kesmek suretiyle hem hiç geçmeyen depresyonundan ve dolayısıyla hayatından kurtulduğunu öğrendikten sonra gözyaşlarına boğuluyorlar. Kayınbabasıyla arasının nahoş olduğunu anlamakta güçlük çekmeyeceğimiz bir telefon görüşmesinin ardından Ben ve kalabalık ailesinin kaderini değiştirecek olaylar zinciri başlıyor. Cenaze töreni düzenleneceğinden ve gömüleceğinden bahsediyor ona telefonun ucundaki ses. Oysa ki Leslie gömülmek değil yakılmak istiyor, üç semavi din gibi uydurulduğunu düşünmediği Budizme inanıyor, hem de küllerinin halka açık, nüfusu fazla olan bir yerin tuvaletine dökülüp, üzerine sifon çekilmesi son vasiyeti. Bunun üzerine Ben, aile fertlerini içinde kütüphane barındıran otobüse koyduğu gibi yola koyuluyor. Leslie’ nin vasiyetini yerine getirmek oluyor bundan böyle tek gayeleri çoluk çocuk.

downloadfile

Dışarıdaki hayatla yüz yüze gelen aile bireylerinin yaşadıkları filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan ve aynı zamanda oyunculuk kariyerine sahip Matt Ross’un tercihiyle son derece yumuşak geçişlerle aktarılıyor izleyiciye. Yönetmen koltuğunda Wes Anderson olsa ne olurdu diye düşündürtüyor insana ister istemez. Captain America’ysa bu haliyle Little Miss Sunshine’a yakın duruyor. Bir parça da Hair’e. Tercih diyor saygı duyuyoruz ama genel olarak komedi yönü ağır basan bir kalabalık aile komedisi(sinemada böyle bir tür var mı “kalabalık aile komedisi diye” yoksa da “var”sayıyoruz bundan böyle) önümüzdeki iki saatimizi işgal eden. Halbuki Noam Chomsky, Nabokov, semavi dinlere taş(lar), faşizmin bir çocuk tarafından tanımı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi önemli adamlar ve bir o kadar önemli konular var her fırsatta dile getirilen.

images-3

Leslie’nin varlıklı ve nüfuzlu bir aileden geldiğini öğreniyoruz cenaze merasimi aşamasında. Çalışmadıkları halde ihtiyacımız kadar harcadığımızdan yetiyor diyen Ben inandırıcılığını yitiriyor sanki. Gerçek dünyaya açılmalarından itibaren Ben kendi yarattığı dünyayla çatışıyor hiç durmadan. Bo(devan) bir kitaptan çıkmadığı takdirde hiçbir şey bilmediğini keşfediyor. Adidas ve Nike’ın ne olduğundan habersiz çocuklara hiç yalan söylememek için her şeyi söyleyen Ben, otoriteye karşı sıkıştığı zamanlarda yuvarlak cevaplar verebiliyor. Gerçek dünyaya en hazırlıksız olan kendisi belki de. Çocuklarının üzerinde güce sahip, disiplin kurabilmiş bir babayken, çırılçıplak kalıyor bir anda. Önce otoritesini sonra da çocuklarını kaybeden Ben ilk iş sakallarını kesiyor yeni bir başlangıç için. Ormanın derinliklerinde insiye olacakları günü bekleyen çocuklar için de, babaları için de çok farklı duyguları kısa sürede tatma imkanı buldukları bir yol ve kilometrelerle birlikte akan bir dönüşüm hikayesi mevcut. Film nispeten sert ve hızlı bir giriş yaptığı Sineklerin Tanrısı’nı anımsatan ilk dakikalardan sonra, bir başka hayatın olasılığını gösteriyor onlara ister istemez ve neticede ne yardan ne serden misali hem okullu olan gençlerimiz bir yandan da organik yumurtalarını topluyorlar gdo’suz tavuklarının altından aldıkları. Hem baba, hem çocukları, hem yakınları, hem de izleyici rahat bir nefes alıyor ve hep beraber “Sweet Child O’Mine”ı söylüyoruz oturduğumuz yerden “Nereye gidiyoruz?” diye defalarca haykırarak.

Kalabalık kadrosu, başarılı ve çoğu pek sevimli çocuk kompozisyonları, bir garip Pol Pot sevgisi, Mortensen’ın otobüsün kapısında bu dünyanın bir hayvanı olarak çırılçıplak vücudunu paylaşmaktan çekinmediği cüretkar sahnesi(Viggo bu hususta paylaşımcı olduğunu filmografisiyle ispat etmiştir)  ve vazgeçemediği kırmızı damatlığı, son olarak otobüste geçen baba kız arasındaki Lolita çözümlemesiyle aklımda yer etmiştir en fazla.

images-1

 

 

FAS’IN ARDINDAN

IŞIK DOĞUDAN YÜKSELİR/KENDİNİ BİLMEK/DOSTOYEVSKI

Şimdi, şu an daha kıymetli olurdu eğer anında okuyabilseydin yazdıklarımı; ama bir gün okuyacaksın biliyorum. O zaman satır aralarında çıkacağım karşına. Her yazan kendinden yazmış, her yazar kendini yazmış. Sende beni okuyorsun aslında. O ben değildim dediğimde bile sakın inanma bana. Çünkü ben buyum. Tam da okuduğunum. Beni böyle kabul et. Herkes öyle yaptı çünkü, ben kendime kabul ettiremesem de. Beni böyle sev, ben beni inkar etsem bile. Beni iyi an, hatırına geldiğimde. Ve beni şunlarla kabul et; günahlarımla. En sevdiğin olsun günahkarlar. Çünkü onlar bir doğrunun üzerinde duramazlar. Ve iyi kuluna Tanrı duyurmazmış, onlar sağırmışlar çünkü.

—-.—-

Tanrım sen lütfet bana ve sen mani ol şerre. Sensin adil olan. Sarıyer’de oturduğum kafeden yazıyorum kafamın içindeki türlü çeşitli düşünceleri. Tanrı’nın sıfatları dolaşıyor kafamda, ama ben en son Karamazov Kardeşler’i okumaktaydım ve sanmayın ki Dostoyevski farklı bir şey söylemiş kutsal kitaplardakinden farklı. Süslemiş sadece etkin ve yetkin bir kalemle Tanrı’nın sözlerini, Tanrı’nın bir kulu olarak. Yıllar önce “Konken Partisi” adında bir piyes izlemiştim. Rahmetli Şükran Güngör ve Müşfik Kenter’in sahnesiyle açılıyordu oyun. Allah korusun’u andıran bir cümle ile başlıyordu sözlerine ve sanıyorum Müşfik Kenter’in repliğiydi. Bunun üzerine Şükran Güngör “Eski ateist, inanç sahibi mi oldu?” deyince, karşı taraf “Serde yaşlılık var, bir ayağımız çukurda, insan korkuyor haliyle.” diyordu. Ben de yaşlandım. Galiba. Yahut bunca Allah’ın adını anıyorsam sonum yaklaşmış demektir. Bir seçenek daha var ama o bana kalsın lütfen. Belki içimden gelirse yazımın sonuna doğru çıtlatabilirim sizlere.

Varoluş, inanç, sevinç, hüzün, kayıp, gayb, ölüm, tabiatın düzeni, adalet, ibadet, iyi kalp, fitne, vicdan, sahiplenme, aile bağları, karı-koca, usta-çırak ilişkisi üzerine kalbini esneterek yazmış tüm düşüncelerini hayatının son yıllarında kaleme alıp tamamlayabildiği eserinde Dostoyevski.(“Bir adam için karısı ne demektir bilir misiniz?” diye sorar ve cevap vermez. Her evli erkeğin bu soruyu sorması gerekir hayatının bir döneminde ve içtenlikle cevap aramalıdır kendince ne demektir acaba diye, o zaman öfkeyle bile dolu olsa kabaran yürek, yumuşayıverir kendiliğinden ve bir kadın kırk küsur yerinden bıçaklanmaz şehrin orta yerinde ya da mahalle arasında ve başka kadınların kocaları böylesi bir sahne karşısında sessiz kalmazlar kanımca). Her satır içten, her satır evlat acısı çeken bir yazar peygamberin görkemli kalemiyle kutsanmış. Neden-sonuç ilişkisi üzerine ders verir nitelikte. İnsan kalbini açmazsa eğer art niyetli oluyor sanki yazdıklarında. Saklıyorsun kendini, ilişmesinler ve üstüne gelmesinler diye(haksız da sayılmazsın, kör korku bunun adı). İnsanlar korku uyandırabiliyor ve hiçbirimiz yaşarken neyle karşılaşacağımızı bilemiyoruz ve ürküyoruz bunca nüfustan, bilmemekten, çok bilinmekten, düşüncelerden, hayatı mahveden şeylerden. “Öteki Renkler”in başından alıntıdır: “Her renge boyan da renk verme.” Şeyh Galip’ten yaptığı alıntıyı destekler Orhan Pamuk  kendimi en çok açık ettiğim kitabım budur derken. Freud’un da araştırma konularından biriydi dehanın yazdıkları(deha dehayı..). Hastalığına da bağlıyordu kaleminin olağanüstülüğünü. Dostoyevski ise mütevaziydi yaratıları konusunda, hepimiz Gogol’ün “Palto”sundan düştük/çıktık derken. Herkes bir yerlerden düşüyor/çıkıyor işte ama seçilmiş olmak gerek bazı şeyler için, özellikle güçlü bir idrak yeteneği için. Kazablanka’daki otelde Samsun’lu bir adam vardı(bu yazdıklarımı asla okuyamayacak ve bilmemeye devam edecek ve Samsun sen beni gene sev, ama böyle bir olayınız varmış bilin istedim, kendileri geri dönecek evine elbet). Fırlamış gelmiş memleketinden. Atlamış uçağa, inmiş Kazablanka’da. Tur şirketlerinin üçkağıtçı olduğundan bahsediyordu. Kendisi kabaca bir hesap yaptığında hep beraber idrak etmiş olduk zararlı çıktığını. Yalnız gelmiş, hanımı istemiş ama onu getirmemiş. Hac’da tanıştığı birilerinin peşine takılıp gelmiş. Mardin’li bir teyze var yanımda. Onun yanında başlıyor atıp tutmaya. Bedava verseler gitmezmiş Güneydoğu’ya. “Deli miyim?” ben diyor, bizse kendi aramızda konuşuyoruz delilik ayrı bir şey, manyaklık ayrı bir şey diye ve bu deliliğin ötesinde bir şey sanıyoruz(Avrupa’nın vize uygulamasını sonuna kadar destekliyorum, zira vizesiz ülkelerde dolaşımda olan bir sürü yarı kaçık Türk var ve bu hem bizim ülkemiz hem de o ülke vatandaşları ve devleti için ciddi bir tehlike arz ediyor, Tanrım sen akıl fikir ver). Sen Mardin’e gitme, ama Afrika’ya gel daha az tehlikeli diye, her şeyi garipti. Bir çeşit depresyon geçiriyordu belki ve bizler anlayamadık ama dilinin cüretkarlığı inanılmazdı. Kürt kötü, Avrupalı hin, Arap paracı, Amerikalı en kötü filan derken maazallah konuşacak insan bırakmadı dünyada. Her milletin iyisi de var kötüsüde, sana iyi gelen bana fenalık etmiştir, senin sevdiğin beni sevmez, nereden bilir insan, yaşamadan bilinmez ki, bunca önyargıyla da yollara düşülmez ki. Bir genç kendisine acımış, zira damla Arapçası yok. Uçaktan almış bunu, kalmakta olduğu otele taşımış. Adam bu otelden de memnun değil. Yer değiştirmek istiyor. Çok üçkağıtçılarmış(tüm Kazablanka, hatta tüm dünya üçkağıtçı sanki, anlattıklarından çıkardıklarım bunlar). Lobide esir aldı hepimizi, oturduk dinledik adamı, anlattıkları pek mühim şeylermiş gibi, kısaca o kötü bu kötü dedi durdu, Riga dışında. Nam saldığından olsa gerek, tanıyan gençler bir musibet gelmeden akıllanmayacağını söyleselerde, Mardin’li teyzenin içinde merhamet duygusu olduğundan, Allah akıl fikir versin deyip durdu ardından(uçakta da yandaki üçlü koltuk boş kalsın diye dua etmişti aynı teyze ve tutmuştu, gitti orada uyudu; ilk karşılaştığımda pırpırpır dudakları oynuyordu, dua ediyormuş, sonradan alıştım, hep içmek istedim bir kadeh çok değil, hep dua etti masaya içki gelmesin diye, bir yudum içemedim; gel de duaların gücüne inanma, hepimiz ya çay ya kahve, ya portakal suyu içtik durduk, bir Kazablanka birası içmek istemiştim halbuki, içki lafı geçtiği anda duaya başlıyordu ve suya teslim oluyorduk. Hepimiz senelik perhizde gibiyiz ve şu Ramazan geçsin, bayram namazımızı kılalım, ilk iş likör içelim der gibiyiz, bebekler kadar temizim bebeğim, arındım). Aynı hanım 30 sene önce dul kalmış 3 çocukla. Şimdi 60 yaşında. Tek kocası olmuş, sonra çocukları. Ben duramazdım, bekleyemezdim, sizin yerinizde olsam bir daha evlenirdim dedim. Hiç sesini çıkarmadı, mahçup oldu sadece. Kendini dualara teslim etmiş, sakinleşmiş, öyle var olmuş, öyle dayanmış, kaçık adamın bile iyi hallerde eve dönmesi için dua edebildi. Dediğim gibi ben bekleyemeyebilirdim sanki yerinde olsaydım.. Otuz yıl çok uzun bir zaman aşksız ve yalnız.

Nihayet gitti adam, yeni oteline yerleşmek üzere(daha az üçkağıtçı olan). Gençse çilesini dile getiriyor o gider gitmez. Kahvaltıya yedi buçukta iner olmuş sırf adamın çenesinden kaçmak için. Her yere onunla gitmek istiyormuş, çocuksa ben çalışıyorum diyor. Bu arada amcanın gitmediği vizesiz ülke kalmamış. Favorileri ise Rusya ve Ukrayna(iç çekişinden belliydi). Nedense Riga’da kalmış kalbi(gel de kurtlanma ve Riga’lı Liza’yı anma)! Yoldayken bizim genci arıyor gene. Resepsiyondan pasaportunu istemişler, bizimkisi vermek istememiş ve oteli birbirine katmış(bar bar bağırıyormuş, Türkçe), şimdi otel arıyormuş tekrar. Kendisine söyleyeceğimiz sözler tükendi hepçek. Dönüş gününe kadar daha 4 gün vardı ve cezalı bilet alalım dön memleketine uyarılarına da kulak asmadı 150 dolar ödemek istemediğinden, halbuki daha masraflı olacak kalışı ama maceracı ya, bulur gene gariban bir Türk, ekşir başına, cebelleşir durur tüm dünyayla. Kazablanka’nın kendisinden çekeceği vardı kendisini son bıraktığımızda(geldiğin ülkenin kanunları hakkında bir fikrin olmadan, kafanda bir sürü manyaklıkla yollara düşmenin başına açabileceği olası felaketleri hiç hesaba katmadan ortalıkta serseri mayın gibi dolaşabilme cesaretine haiz insan modeli, şeriat kanunları geçerlidir belki, senin yasak ya da suç bilmediğin orada suç ihtiva eder, öyle değil mi yani? Ondan diyorum, Avrupa kendi iyiliği için vizeye devam etmeli, bizde bunlardan daha çok var çünkü, Avrupa Birliği’ne girebilseydik bizim için iyi olurdu kabul ediyorum, bir üst ligde oynamayı kim istemez ama Avrupa ne yapsın, Kazablanka bile başa çıkamazken..).

—-.—-

Parmaklarım tuşlarda gezinirken rengi iyiden iyiye solmuş sağ elimdeki kınama gidiyor gözüm ister istemez. Daha tam atamamışım kalbimden Fas’ı, elimdense kınayı ama solmaya başladı artık ve anılar da solacaklar bir gün eskimiş fotoğraflar gibi. Hatırladıkça gülümseyebiliyorum güzel anlara. Hani film şeridi gibi gözünün önünden geçer ya. Ara ara akıyor benim filmimde. Beşinci Muhammed Havaalanı’nda başlamış ve bitmiş bir kısa metraj. Bir yaşamdan çalınmış dört hırsız gün. Onca hayıflandığım ve küçük gördüğüm fakirlik, sefalet, ilkellik ufkumu açmış, ben farkına yeni yeni varıyorum. Derin düşünme şansım olmuş. Çünkü medeniyette düşünmeye fırsatınız olmuyor, yapılacak her şey yapılmış ve ayarlanmış oluyor sizin yerinize. Siz üzerine tecrübe denen taşları koyuyorsunuz sadece, duvarlar çoktan örülmüş bile. Herkes her şeyi sizin yerinize düşünmüş, icat etmiş, yazmış, çizmiş, resmetmiş. Tüm asil cümleler söylendi birilerince. En iyi yazarlar ürettiler ve öldüler çoktan. Aradığın hiçbir derin his medeniyetten çıkmayacak artık. Işık doğudan yükselecek, İsa doğudan doğacak tekrar, İslamiyet bu topraklara indi zamanında. Hayrında, şerrinde bir nedeni var dedik biz bu topraklarda. İtaat etmeyi, yenilgiyi, baş eğmeyi umutla kabullendik gelecekteki büyük zaferler için. Hayat bu, böyle bir şey, hayat bu kadar böyle coğrafyalarda. Ama kan damlam, sen beni gene de iyi an aklına düştüğüm zamanlarda.

—-.—-

Soğuk bir kış günü Sarıyer Merkez’de İskele Can restoran ve kafede(restaurant & cafe) oturuyorum. Dışarısı çok soğuk olduğundan çepeçevre naylonla kaplanmış ve havadan ısıtılmaya çalışılan bölümde, denize nazır en köşedeyim. Yüzüm Tarabya’ya dönük. Denize iki ya da üç kere bakabildim çünkü deniz benimle konuşmuyor. Önüme bir baba oğul oturdu ve kalktılar çayları bitince. Sonra orta yaşlı bir çift geldi, sonra iki hanım oturdu ön masada, sonra da ben kalktım zaten. Güler yüzlü bir kadın ve adam bana servis yaptılar. Her zamankinden söyledim, orta türk kahvesi. İki lokum getirdiler yanında, ikramdı, bir bardak da su. Soğuktu, suyu içemedim. Sonra bir kapuçino(capuccino) istedim. Kırmızı paltom var daha hala üzerimde. Otururken bile çıkartamadım. Başımdaysa kuzenimin beresi. Siyah rengi. Fena olmadı, yakıştı sanki. Ama bazen gözümün önüne düşüyor ve ben görmekte zorlanıyorum etrafımı. Tuvalete gidiyorum. Hesabı ödüyorum. Çıkıyorum. Ayaz var. Çarşıda biraz turlayıp, eve dönmem gerek. Bugün cuma, yarın cumartesi. Bugün yirmidokuzu, yarın otuzu. Sonra aralık var. Soğuk biraz kırılmış sanki dışarıda. Sabahkinden iyi gibi. Pek fenaydı dün. Aynı anda hem yağmur, hem ayaz. Ellerimi ovuşturuyorum. Üşümesinler diye. Eldivensizim. Onlar da konuşmuyor benimle. Refleks sadece. Yanaklarıma değdirince hissediyorum. Çok üşümüşler. İstanbul çok soğuk bu günlerde. Sakın gelme.

—-.—-

Söylemeyeceğim.
Sus-tum.
Merak et istedim, merak edin istedim.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑