MARY QUEEN OF SCOTS : İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

AşıkD8E5633A-11CC-491D-971A-A1DDFB332D58

MARY QUEEN OF SCOTS : İSKOÇYA KRALİÇESİ MARY

“Kadınların gözleri kör, kuvvetleri zayıflık, konseyleri aptallık, muhakemeleri de çılgınlıktır. Hem papacıya(Katolik) hem de bir kadına mı tabiyiz şimdi?” John Knox(isyana teşvik ve olası kadına şiddetin kısaca Abdurrahman Dilipak’ın İngiltere versiyonu)

“Güzellik gelip geçer, akılsa gelişir.” Kraliçe Mary 

“O bir dakika seni adam yapmaz.” Mary

“-Bütün bu gördüklerine hükmetmek nasıl bir şeydir acaba?”
 -Ben onun hizmetkarıyım.”

“Beni ben yapan her şeyden, tüm söz ve hareketlerimi kontrol eden taht için feragat ettim.” İngiltere ve Galler Kraliçesi, İskoçya Derebeyi Hükümdar Elizabeth(her şey ünvan için mi, sanırım)

GİRİŞ :

Gezmekle meşguldüm(gezmekten yoruldum), dertlerimle meşguldüm(bitmeyişlerinden yoruldum), aramakla meşguldüm(en çok da aramaktandır yorgunluğum). Pek çok bahanenin ardına sığınıyorum bu önemli filmi yazmakta geç kalışıma dair. Daha doğrusu önemsemekte geç kalışımın mazeretidir bütün bu laf kalabalığı. Büyük Britanya’nın yüzyıllar öncesinden başlayan ve kolay kolay da bitmeyen taht kavgasından bıkmadık mı diyeceksiniz ama demek ki bıkmamışız. Bıktırtmamışlar. Onlar çekmekten, bizlerse izlemekten. Filmin yönetmeni olan Josie Rourke tiyatro kökenli ve bu da onun ilk sinema filmi. İlk sinema deneyimine, tiyatro geçmişine ve kimi haksız eleştirilere pas vermeyerek başladığım filmi çok da beğendim. İyi ki izlemişim dedim. Didaktik olmayan bir anlatıma sahip filmde yer alan iki kraliçenin zaaflarını olsun, hem de mağrur ve bir o kadar da mağdur yanlarını kamerayı onların yatak odalarına kadar sokarak fakat yüzüne gözüne bulaştırmadan çıkartmasını bilen yönetmenin oyuncu yönetimindeki başarısı da haliyle ortada. Filmden, aklımdan çıkmadan kalmasını başarabilen unutulmaz kareler var. Margot Robbie’nin filmin sonundaki alçı gibi makyajdan gülünç bir hale dönmüş yüzüne  rağmen vicdan azabı çekerek ağladığı anlar mesela ya da Mary’yi canlandıran Saoirse Ronan’ın idamına, düşmanlarının ve genel olarak tüm dünyanın üzerine doğru korkusuzca yürüdüğü anlar. Kız kardeşler olarak adlandırılan ve kraliçelerine aman bir şey olmasın, olursa da eğer acilen müdahale etmek üzere yatak odalarını bile dinleme hakları olan kızların kendi kraliçelerine karşı bağlılıklarını sergiledikleri korumacı tavırlarlara ait anlar hala aklımda. Elizabeth’in makyajsız ve kostümsüz eskrim odasına dalarkenki duygusal halinin gözükmesini engellemek için deli fişek gibi içeri dalıp çıkın çıkın diye bağıra bağıra erkekleri kovalayan kız kardeşlerin olduğu sahneyse benim için filmin en unutulmaz sahnesiydi. 

Tam karar veremesem de bir film hakkında yazacağım son diyaloglu yazım bu olabilir. İki kadın karakter var bu defasında. A(nne) ve E(lizabeth) baş harfleri. Ayşe ve Emel yani. Rekabetleriyse sonsuz tıpkı bu iki kraliçe gibi. Kraliyet ailesine bağlı değiller, nereye bağlı olduklarını kendilerinin de bildiği söylenemez fakat konuşmalarından anlayacağınız üzere kolaylıkla avamlaşabilirler. Sonlarını bilemesek de sözleri zehirli; bir ok gibi saplanıyor ve kanatıyor battığı yerleri. Bu filmi ayrı ayrı izlemiş, şimdi de tesadüfen karşılaştıkları sinema çıkışında hakkında konuşmak mecburiyetinde kalmışlardır kısa bir süre boyunca. Kraliçe diyorsam kardeş çocuklarıdırlar, birbirlerine paralel sokaklarda oturmaktadırlar. E müzmin bekardır, bir kamu kuruluşunda memurdur(memur olduğundan hangi kamu kuruluşu olduğunu belirtemiyorum zaten ben de bilmek istemiyorum). A ise fındık kurdudur. Duldur. İş işte, eş eşte bulunur diyerek her iki açıdan da çok erken yola koyulmuştur. Halkla ilişkilercidir. Ayrıca da insanlarla iyi ilişkiler içindedir. Kuzeni hariç.

95520A9A-E6AF-4A35-8A85-67DB8A69C0E7

BİZDEN İKİ KRALİÇE :

A – Hayret. Sinemadasın.
E – Gelmese miydim?
A – Yok canım dünya herkes için. İkimizin bir arada bulunması sakıncalı olabiliyor sadece.
E – Vukuatlı olan sensin. Malum…
A – Ot gibi yaşamaktansa, vukuatlar kraliçesi olmayı yeğlerim.
E – Kimsenin başını derde sokmadığım düşünülürse, vukuatsızlıklar kraliçesi olmayı tercih ederim.
A – Bana dokunan yanar. 
E – Soba mısın?
A – Şaka mısın?
E – Eski eşini gördüm bu arada, geçen gün, bizim orada. İhanetini affetmeyeceğini söyledi.
A – Spermlerini hareket ettirebilseydi böyle olmazdı.
E – Adam kısır, insafsız!
A – Peki ya benim doğurganlığım?
E – Yatacak yerin yok.
A – Senin çok…
E – Aynı kandan geldiğimize inanamıyorum.
A – Aynı yumurta ikizi değiliz ki!
E – Senin gibi bir ikizim olsun istemezdim.
A – Ben de ne dostum ne arkadaşım…
E – Bekarken yaptıklarını unutmadım hala. Haftasonları beraber çıkardık ve sen etrafımda erkek namına ne varsa baştan çıkarmaya çalışırdın. Bunu da alkole sığınarak yapardın. Hep en çabuk sen sarhoş olurdun ne hikmetse.
A – Saçmalama şimdi. Geçmişi bugüne bağlama.
E – Geçmişte olduğumuz şeyiz biz.
A – Dönüştüğümüz şeydir önemli olan. Hem madem yanındaki erkeklerden beni kıskanıyordun, sen de daha cilveli olsaydın.
E – Yetiştiriliş tarzım, terbiyem ve şimdiki çevre ve iş koşullarım izin vermiyor. Ben sen değilim.
A – Ne yani, sen dadılar eşliğinde saraylarda büyütüldün de, ben batakhanede mi yetiştim? Kardeş çocuklarıyız biz. Ben dişi doğamla barışığım, sense kibrinle.
E – Ben rahmimi sergilemekten hoşlanmıyorum diyelim.
A – Frijit! Pis frijit! İltihaplı frijit!
E – Onu kaptıysan sen kapmışsındır, partnerlerinden. Sahi bebek karında, baba nerede?
A- Evde olsaydık senin boğazına yapışmıştım. Asla bir adam tarafından sevilmeyeceksin, asla kendi çocuğu kucaklayamayacaksın.
E – Bunlar için gözüm arkada gitmeyecek, merak etme. 
A – Seni gören de, bakire Elizabeth sanır. Elinde olsa beni idama gönderirdin.
E – Elimde olsa seni yeryüzünden silerdim. Hiç var olmamışsın gibi. 
A – O kadar mı nefret ediyorsun benden?
E – O kadar…değil aslında ama seninle herhangi bir metrekareyi paylaşmaktan da çok hoşnut değilim. Adımız aynı cümlede geçmesin bundan sonra.
A – Neyse ki kraliçe değiliz. Topraklarımız yok, ülkemiz de. 
E – Hısımlarımızı hasım edip, bana karşı kışkırttığın günleri unutmadım daha.
A – Koynunda yılan beslemişsin desene.
E – Yılan çıktığı deliği biliyor bak. Şimdi hepsi yüzlerini bana döndüler teker teker. Sen kaldın yayan.
A – Bana bir daha seni sorarlarsa, ölmüş diyeceğim. Benim için öldün sen.
E – Üzüldüm desem…

159F66DA-5EE7-412C-8029-3E2E63BA3A68

6E009FF5-8770-4BCF-B14F-C56F6178BEF8

GELENEKSEL KRALİÇELER ARASI UZAKTAN TAHT, GÜZELLİK VE ERK KAYGILI MEYDAN KAVGASI :

Dönem yüzyılının ele alacağımız ilk kraliçesi olan İskoçya kraliçesi Mary, Katolik olarak doğmuş, Protestanlar İskoçya’nın kontrolünü ele almak için savaşırken Katolik Fransa’ya gönderilmiş ve henüz daha on beş yaşındayken de Fransa tahtının varisiyle başgöz edilmiştir. Bildiğimiz görücü usulüyle yapılan evlilik, anlaşıldığı üzere bir çocuk gelin ihtiva etmektedir. O da Mary’dir. Üç yıl sonra dul kalan Mary ülkesi İskoçya’ya geri dönmek zorunda kalır. Bu sırada İskoçya Protestanların kontrolü altında olup, üvey kardeşi tarafından yönetilmektedir. Elizabeth’se İngiltere’nin porselen makyajlı Protestan kraliçesidir. Sekizinci Henry ve Anne Boleyn’in de çocuğudur. Mary doğumundan itibaren İngiltere tahtı için güçlü bir hak sahibiyken, Elizabeth’in de en güçlü rakibiydi. Kısaca Mary’nin varlığı Elizabeth’in tahtı adına bir tehditti. Film, Mary’nin boynunun vurulmadan hemen önceki anlarda yaşadıklarıyla başlar. Yer İngiltere, yıl 1587’dir. Bu tarihten 26 sene önce ayak bastığı İskoçya’daki Holyrood Palace’da kalmakta olan kardeşinin yanına geldiğinde olaylar zincirini başlatmış olur. Elizabeth’e bir mektup gönderir. Filmin en feminist cümlelerine evsahipliği yapar bu mektup. Der ki; “Bizden aşağı duran erkeklerin rızasıyla değil de, iki kraliçe olarak bir anlaşma yapmaktır dileğim”. Elizabeth’se Mary’nin cesaretinden, kendine duyduğu güvenden, güzelliğinden ve kolayca koca bulma becerisinden ürkmektedir. Mary’nin karakteri bana fena halde Rüzgar Gibi Geçti’nin Scarlet O’Hara’sını hatırlatmaktadır. Uzaktan da olsa kendisi gibi kan üstünlüğü olan Mary’e karşı kadınca bir kıskançlık beslemektedir. Etrafındakilerse en çok Katolik bir kraliçenin onlarınkisinden önce doğurması endişesini taşımaktadırlar. Haklıdırlar da. Zira Elizabeth tüm taliplerinin tahtının peşinde olduğundan şüphelenmektedir. Kraliçe de olsa, koskoca İngiltere’nin başında da olsa erkek egemen bir dünyada gittikçe erkeksileşmek mecburiyetinde kalır. Korkusundan evlenemez, gıpta ettiği anneliği de tadamaz. Filmde yobaz, önyargılı, sevimsiz bir hatip kompozisyonuyla karşımıza çıkan John Knox karakterinde yine İskoç asıllı ve de aksanlı David Tennant çıkar karşımıza. Bir Protestan olarak, papa tarafından yönetilen hiçbir krallığın hoşgörülü olamayacığını, köleleştirileceklerini düşünmektedir(Hıristiyanlar arasındaki mezhep kavgasını Sultan Süleyman’ın başlattığı söylenir, yoksa yanmıştık). Halkı ve sarayı güçlü hitabetiyle Mary’e karşı kışkırtadursun, Mary tahttaki yerini sağlamlaştırmak ve Katolik çocuklar yetiştirmek adına çok daha cesur hamlelerde bulunmaktadır ve nitekim evlenir, ne yapar eder bir erkek çocuk dünyaya getirir. Onun olamadığı kadın olmak, onun kısırlığının aksine varisler yetiştirmek gayretiyle yanıp tutuşmaktadır. Sifilis hastalığı olan Elizabeth’inse taht için bir varis dünyaya getiremeyeceği git gide netlik kazanmıştır. Kraliçe ağır makyajı, vakur tavırları, hepsi erkeklerden oluşan konseyinin tenkitleriyle başa çıkabilmek için dişi kimliğinden feragat eder. Dişi bedeniniz ve kadınsı tavırlarla ülke yönetmenin mümkün olmayacağını, her yüzyılda ve her ülkede John Knox gibi halkı ve en yakınlarınızdakileri bile üzerinize kışkırtacak adamların var olacağını, kellenizin, tahtınızın ya da elinizde her ne varsa onu kaybetmenizin yüksek olasılığını kulağınıza küpe etmeden bırakın ülkeyi bir holdingi bile zor yöneteceğinizi unutmamalısınız. Tüm bunlara rağmen Elizabeth de insandır ve içindeki kadınlık parçaları sayesinde çok sevdiği Lord Dudley’in Mary ile evliliğine onay vermez. Çevresindekiler de istemezler. Çünkü iki Stuart’ın evliliği, iki Katoliğin evliliğidir aynı zamanda. 

03E14EEA-273E-47E4-9829-9FBD137AB16A

68758D74-8861-4E45-BB9A-BB23ABBE89C2

Mary’yi idama götüren en büyük sebeplerden birisi hırsı yüzünden çevresindeki erkeklerin birer birer kaybedişinden kaynaklanır. Barış yanlısı abisi James onun tutkularının esiri olduğunu düşünmektedir, bu yüzden de konseyiyle birlikte desteğini çeker. Yine de düşünecek olduğunuzda Mary savaş alanında abisinin ölmesine razı olmaz fakat sonunda kendisi terk edilir. Filmin birkaç yerinde yine erkeklerin Mary’e karşı kinayeli tavırlarına şahit oluruz. Gereken yerde ve zamanda sürekli tavsiye verdikleri halde, Mary tarafından önemsenmiyorlardır. Bilge adamlar kadınların heveslerine hizmet etmektedirler. Knox’a göreyse Mary şeytanın uşağı ve zinacıdır. Çocuğu ise olası bir piçtir. Bir de evliliğin kutsallığını gözardı eden Babil fahişesi ya da tek başına ölüm saçan bir fahişe ama muhakkak bir fahişedir ve bunu söyleyen Abdurrahman Dilipak pardon John Knox’tur. 

Mary ile Elizabeth, sonunda Mary’yi kurtaracak bir çözümle işin içinden çıkamayacak olsalar da, bir araya gelerek içlerini dökerler hiç olmazsa. Mary’nin tacı elinden alınmıştır, tahtının ve çocuğunun başına da dayısı geçmiştir. Mary, Elizabeth’i ikna etmek gayretindedir. İki kadın da doğursun doğurmasın, çocuğu olsun olmasın yalnız kalmışlardır köpekbalıklarının çevrelerinde yüzdüğü kocaman bir havuzda. Hayatını kısmen yaşayabilen Mary olsa da, bu ona ağır bedeller ödetir sonunda. Kendisine verilenler çöküşüne sebep olmuştur. İki kadının arasında geçen duygusal konuşmaya rağmen ölüm fermanını imzalamak zorunda kalan Elizabeth’tir. Mary son mektubunda James’in kendi başaramadıklarını başarması için duacıyım derken, bir gün tacın iki krallığı da birleştireceğinin umudu fakat kendi hayatı için düş kırıklığı içindedir. Öyle de olur. Elizabeth’in ölümüyle İngiltere ve İskoçya’yı aynı anda ve tek nefesten yöneten hükümdar oğlu James olur. Elizabeth’in taht için bırakabileceği bir varis yoktur çünkü.

C3CE3F6C-539D-4073-B0EB-4CD00051FB47

 

589E6C52-E1A9-4D75-8E49-6ABCB2805661

SON SÖZ : Mary rolünde Saoirse Ronan ne kadar iyiyse, Elizabeth rolünde Margot Robbie’yi de o kadar beğendim. Onu sarayın efendisinden çok şaklabanına çeviren makyajının altından Mary’nin idamını onaylamak zorunda kalıp, pişmanlığından gözyaşı döktüğü sahnesiyle, Judi Dench’in on dakika kadar gözüküp Oscar’ı aldığı Aşık Shakespeare’deki kısacık rolü geldi aklıma. İtiraf etmeliyim ki, riskli bir rol ve ondan da riskli bir makyajın altında dahi olsa akılda kalmayı başarabilen Robbie’yi sanırım biraz daha çok beğendim. Aynı filmde iki güçlü kadın karakter bulmak her zaman kolay olmadığı gibi, ikisi de üstelik aynı sene Oscar’a aday olmayı başarabilmiş oyuncuların cesaretine hayran kalmamak mümkün değil. Kostüm tasarımı, makyajı, güçlü uyarlama senaryosu, altından çıkan feminist okuması ve oyunculuklarıyla filmi beğendiğimi bir kez daha belirteyim istedim. Pek çok replik vardı ki inceden, insanı olduğu yere mıhlıyordu derinden. O bir dakika seni adam yapmaz en cüretkarıydı bence.

98544FE3-B1B1-4BB1-A08D-33373EBA67C0

THE TUNNEL / TÜNEL

 

images-222

THE TUNNEL / TÜNEL

“Bir kadın diğer tüm kadınların yerini tutar mı?” Elise

“Seçimlerini haklı çıkarmak için duygularının arkasına sığınıyorsun.” Elise

“Problem aldatmış olman değil, yakalanmış olman.” Elise

“Yanımda birisi varken uyuyamam. Nefes alıp verişleri beni rahatsız eder.” Elise

“İnsanlar neden internette yazan her şey için yorum yapma ihtiyacı hissediyorlar?” Karl

Biri orjinal olmak üzere üç alternatif arasından bir tanesini seçmem ve izlemem icap ettiğinde, hem Fransızca hem de İngilizce duymak istediğimden İngiltere Fransa ortak yapımı The Tunnel’ı seçtim. Dizinin orijinali olan Bron/Broen’un IMDB puanının yüksekliği ve ilk oluşu ve kuzey ülkelerinin krimi’deki başarısını bilmeme rağmen birkaç kelime Fransızca işitme isteğime yenik düştüm. Ve hayattaki birçok şey gibi bu tercihimin de-adı üzerinde tercih, kişisel olduğunu şahitsiz bir kez daha deneyimlemiş oldum. Ahh çok pardon benim şahitlerim sizlerdiniz… Bir an aklımdan çıktıysa da tekrar varlığınızı hissettim hem de hiç pişmanlık duymadan ve varlığınızın hiç de fena olmadığını anladığım şu anlarda bu çok gereksiz düşüncelerimi uzun uzadıya sizlerle paylaşma dürtümden vazgeçirmeye zorluyorum kendimi zihnimden geldiğince. Ha bu arada orada olmaya devam ediniz, etmeniz temennimdir aynı zamanda. Gelelim dizinin bu versiyonunun isminin neden “Köprü” olmadığına. Olayların fitilini ateşleyen parçalı ceset İngiltere ve Fransa’yı denizin altından birleştiren Manş Tüneli’nin iki ülkeyi ayıran ortak noktasına bırakılıyor ve olay mahalline gelen İngiliz ve Fransız dedektifler de kararsız kalıyorlar cinayeti üstlenmekte. Sofia Helin’in canlandırdığı İsveçli dedektif Saga orijinal dizide Danimarkalıları pasifize ediyordu. Amerikan versiyonundaysa Diana Kruger, El Paso yani Teksas ve dolayısıyla Amerika adına sahipleniyordu cinayeti Chihuahua’lı dedektife posta koyarak. Öncelikle cesedin ait olduğu milliyet ve başının olduğu taraf yani Fransa ve sonrasındaysa biz kadınların tırnakları ve dişleri, güçlü tarafın kim olduğunu gösteriyordu daha ilk dakikalardan itibaren, yani Fransa. Karşı tarafın dedektifleriyse bıkkınlıkla ve kuyruklarını kıstırarak yarıda kalmış uykularını kovalamak üzere tam da kuş tüyünden yataklarına kavuşacaklarken, olay mahallinde daha önce bir mezbahada ya da ameliyat masasında özenle ikiye bölünmüş, bağırsakları temizlenmiş olan ceset olay yeri ekibi tarafından taşınmak üzere kaldırılırken dağılıyordu bir anda. İtinalı bir şekilde tam da cenaze töreni için hazırlanmış gibi duran ve çizginin üzerine yerleştirilmiş cesede giydirilmiş pantolonun içindeki bir çift bacak bir tarafta, gömleğin içinde kalmış üst gövde diğer tarafta kalırken, vücut bütünlüğü bozulmuş cesedin bir buz parçası gibi sessizce ayrılışına tanık oluyordu şaşkınlıkla dedektifler de.

downloadfile-47

Dizinin yıldızı olmayı başaran kadın oyunculukları üstünkörü bir karşılaştırmayla değerlendirdiğimdeyse The Tunnel’daki Elise rolündeki Clemence Poesy’nin, Saga’dan aşağı kalmadığını ve yavaş yavaş diziye oturmak yerine, dizinin kendisine oturduğunu hissettirttiği anda donuk yüzü, soluk makyajı ve Asperger’in verdiği hiç bitmeyen dürüstlüğü ve olayları ve kelimeleri dolaysız algılayıp, kinayesiz ve acımasız bir şekilde yorumlaması sayesinde kendini yavaş ama derinden kabul ettirebildiğini hissediyorsunuz. Poesy’i hakkını yemeden sevdim ben de işte bu yüzden. Çok hırçınlaşmadan oynadı üzerine düşen rolü. Normalde insanların en kırılgan ve acılı anlarında bile yalan söylemeyi redderken, finalde Karl için yalan söyledi ilk defa. Dokunulmaktan ve dokunmaktan hoşlanmasa da ilk Karl’a sarıldı teselli vermek için donuk bakışlarıyla kurumsal hapishanesinde yaşamaktan memnun görünen ve kimsenin kendisine sadık kalabileceğini düşünmeyen kuralcı Elise. Çocukları daha küçük insanlar olarak görüp, insanların onları kalplerine dokundukları için sevdiklerini söylerken ve dünyada yeterince çocuk var derken, kısaca kendi dünya görüşünü özetliyordu dolaysız yollarla. Tensel ihtiyaçlarını, içgüdülerine göre doyurup yoluna devam edebiliyordu kolaylıkla. Tüm bunlarsa genç kadını itici yapmaktan çok kendine has bir aura oluşturuyor ve bu haliyle de sevdiriyor kendini.

Cesedin bir yarısının Fransız kadın milletvekiline, diğer yarısının bir İngiliz fahişeye ait olduğu anlaşıldığında cinayeti diplomatik açıdan beraber yürütmeye başlıyor iki ülkenin dedektifleri. Maktül diyelim-bu sefer, üzerinde kontrollü, titiz ve temiz çalışılmış olduğuysa bağırsakların bir başka yerde temizlenmiş olmasından anlaşılıyor. Dedektifler düğümü çözmeye çalışırken beraber geçirdikleri uzun mesai saatleri yüzünden yavaş yavaş birbirlerinin hayatına karışmaya ve birbirlerini tanımaya başlıyorlar. Elise’ın boğularak ölmüş bir ikizi olduğunu öğreniyoruz. Babaları denizde boğulmakta olan diğer kızına ulaşmayı başaramamış ve hayatta kalan ikizlerin teki Elise olmuş. Hep aynı acabayla yaşamış bu yüzden genç kadın. Acaba babasının bir seçme şansı olsa kimi kurtarırdı bir büyük soru işareti olarak kalmış hayatında. Dizinin en anlamlı sözünü söyleyen Karl’ın bunu kendi hayatında uygulayıp uygulamadığını bilmesek de bir acaba’nın, bir keşke’nin maalesef ki göksel anlamda kayıtdışı kaldığını ifade etti aslında kendince. İşler, hayat, kendi hayatlarımız ya da yakınlarımızın hayatları bir başka olasılık üzerinden yürümüyor nedense. Tek bir gerçek ve gerçeklik var ve o anda bunu kavramak, o an önemliyse eğer bunu idrak etmek çok mümkün gözükmüyor. Hayatımız her zaman seçimlerimiz olmuyor. Hayatımız böyle oluyor işte. Biliyorum stoacılara benzedim bu günlerde. Memento mori! Çünkü işler sadece bu şekilde yürüyor. O şekilde değil. Öteki şekilde de değil.

CDXR70TLNlvPlHYkm_cKwMf1qjEThXdGeUO0RezQ6zI9qvylpvj9YiPLP3sNEBJHuYDpZpPza6QhBL0SJW9O1tT-1iBhvy8fTUAZhLKNgjpd=w489-h301-nc

images-193

Karl’sa daha yeni ameliyat masasından kalkmış da gelmiş. Üç eş ve beş çocuk sığdırdığı hayatının bundan sonrasına iki çocuk daha sığdıracağını öğreniyor dizinin ilerleyen bölümlerinde hamile olan karısından. Ceketini atsa eşlerini hamile bırakan Karl için varoluşun sonsuz döngüsü, tatlı çapkın bakışlarının altına gizlediği libidosuyla birleştiğinde bum bum etkisi yapıyor ve bir Yunan tragedyasından fırlamış da gelmiş gibi duran intikamcı tanrılar yine intikamcı bir adamın kılığına girip sinsice hayatına süzülüyorlar Karl’ın. Karl hamile karısını aldatıyor ve evden kovuluyor. Hayatının kontrolünü kaybediyor. Ailesinin kontrolünü kaybediyor. Kuzuların başında olmadığından kurt sürüyü dağıtıyor. Kader çarkları Karl’a ceza kesiyor. O geçmişi bıraksa, geçmiş onu bırakmıyor. Bir baba acı çekmeden ölen oğlu adına teselli bulmaya çalışıyor. Zamanında hesap edilmeyenler bir sürü keşke’ye dönüşüyor. Acı insanı suskunlaştırıyor. Sen susuyorsun, iç sesin konuşuyor her fırsatta. Her tür müzikle dans etmeyi seven adam içine kapanıyor böylelikle. Sevdiği biricik oğlunu onun sevdiği şeylerde arıyor. Oğlunun çocukken en sevdiği kitabı onun yatağına uzanarak okuyor. Karl suskunlaştıkça, içine kapanıyor. İlk sezonun başlangıcında merak uyandıran Elise olurken, son bölümlerde çekim merkezi Karl ve ailesi oluyor. Bu ise tam da bir klişeye sürüklendiğimizi düşünürken ve bu aslında tam da bir klişe iken, bir parça daha etkileyici bir sonla nihayetlendiriliyor dizinin ilk sezon finali. Bir fahişenin kendisine sosyetik demesi üzerine, ben sosyetik değilim, iyi eğitimliyim diyen Karl,boyalı basın yani tabloid gazetecisi olan ve aslında piçin teki olan Danny Hillier’i sıradan kişiler hakkında yazan-ki bu sıradan insanlar göçmenlerdi onun gözünde, kafiyeli argo kullanan, kitap okumayan ve emirleri yüksek yerden alan bir adam olarak tanımlarken gizli kibrini gözler önüne seriyordu bir kez daha. Yaşaması için kendi hayatını feda edebilecek oğluna kızıp odasına gittiğinde ona gerçek teröristinin yaptıklarını neden küçük kızkardeşlerine gösterdiğini sorduğunda en güzel cevabı alıyordu oğlundan. Magazin haberlerini izlemenin daha kötü bir şey olduğunu söylüyordu Adam. Dizinin ermişi Adam bu ve benzer sözleriyle ayrıldı babasının hayatından. Bazen anlamsız gibi gelen sözler vardır. O an kıymetsiz gelir, telaştan, anın sıcaklığından… Kendinden yaşça küçük ve deneyimsiz bir oğlun sözleri çınlar durur bundan sonra bir babanın kulaklarında.

TheTunnel-S01E01-Gallery-08-16x9-1

tumblr_nsbdy6QH2v1tqumkpo2_1280

Snapshot+4+(9-02-2016+2-48+p.m.)

Kendisine “Gerçek Teröristi” dedirten adam, telefonun ucundan bazen Danny Hillier aracılığıyla mesajlarını iletiyor ve nihai sonucuna ulaşıp intikamını almak için hedefler gösterip, amacı doğrultusunda insanları öldürmekten, isteklerini sıralayıp eğer gerçekleştirilmezse rehineleri öldürmekle tehdit etmekten, bir parça beyaz fosforla insanların tutuşmasına kadar bir dizi eyleme imza atıyor. İnsanları terörize ederek, sesini duyurmayı başarıyor. Kaybedecek bir şeyi olmadığından, başkalarının kaybını umursamıyor. Bir adamın elinden ailesini aldığında, intikam duygusuyla karışan hastalıklı ruh halinin yapabileceklerinin ulaştığı uç noktaları izliyoruz. On bölüm boyunca masum katli yaşanıyor. Çocukların masumiyetleri alınıyor ellerinden. Yeri geldiğinde insanların tutuşmasını planlayan bir adam, cehennemi seriyor insanların gözlerinin önüne. Eski bir Ahit tanrısı gibi meydan okuyor ve kendi dünya düzenini kurmaya ve dikte ettirmeye çalışıyor insanlığa. Kendine yaşatılanlardan hoşnut kalmadığından olacak, şimdi o yazıyor kendi el yazısıyla başka başka sonlar dizginleri eline aldığı ilk andan son anına kadar.

Özellikle Clemence Poesy’nin oyunculuğu için, Asperger’in aslında bir sendrom değil olması gereken ideal insanın belki de bir aspergerli olmasının hiç fena bir fikir olmayacağını ve kimi zaman seksin ve aşkın birbirinden ayrılması gerektiğine dair Elise’in bakış açısı ve davranışlarının yaşamı kolaylaştırabildiğini gösterdiği için, baba oğul hikayelerinin en acıklısı olabileceğini hatırlattığı ve  suçluluk, aile, sadakat, aldatma ve kayıplar üzerine  de söyleyecek pek çok sözü olduğu için 2013 yılı yapımlı “The Tunnel”ı izlemenizi tavsiye ederim.

downloadfile-3

 

İNANÇ MESELESİ/REV

DOĞAL OLMAYAN ÖLÜM:

Seni bir şişe suda boğmak istedim
Sonra da şişenin kapağını kapamak
Hemen şimdi
Seni koltuk altımda boğmak istedim
Hiç vaktim yok bekleyemezdim
Bir sefer
Seni kendi ellerimle boğmak istedim
Seni artık sevmemek istedim
Seni artık yok saymak istedim
Öl istedim
Susuz kalarak
Kuru istedim
Diz kapaklarına şiddetle vurmak istedim
Diz çökmen için
Sordular bana, mutlu oldum mu diye
Hayır dedim
Hepsi benim eserim
Kendi gelmedi
Kendi çökmedi
Kendi ölmedi.
Belki de seni artık eskisinden de çok sevdiğimdendir
Teslim oldum
Kabullendim
Razıyım
Seni severim
Hep sevdim
Bilirsin
Benden çok yaşa
Benden uzun yaşa
Ben ne yapacağım
Hiç bilmiyorum.
Nefes alıyorum
Biraz
Yaşıyorum
Biraz
Günler geçiyor
Onlar hep geçer zaten
Gün işte
Genellikle kötü geçer.
Tanrım günleri döndür
Geceyi sabah
Okyanusu kara
Dağları ova
Kurtları kuzu
Kadını erkek
Efendiyi köle
Beni sen yap.
Bir ona inandım
Bir sana.
O bana inanır mı
Sen bana inanır mısın
Emin değilim.
Kimse bilmez.

—-.—-

Genel olarak yalnız olduğumu düşündüğüm dünyada/dünyamda bir iz arıyorum bana yol gösterecek. Bir kimse değil aradığım, bir şey ya da bir his. Güzel düşler bir yere kadar, asıl kabuslar yol gösteriyor bana. Sense kötüde saklanıyorsun sanki. Hatırlatmak için. Trajediler elbiselerin. Kısa mutluluklarımızda seni hissetmemiz mümkün değildi, sevinçle doluyduk çünkü. Biz seni acıyla tesadüf edince andık. Pardon tesadüf yoktu hayatta. En azından buradakinde. Hiç doğmamış olmayı dilemek için çok geç artık. Olduk biz. İznin olmadan ayrılırsak gazabından korkarız. Arada kalmak en zoru. İki tarafı idare etmek cambazların işi. Ama biz senden ve suretlerinden beslendik. Kötüm de sensin iyim de, acım da sensin tatlım da. Yönlendirmen için beklemekten yoruldum. Yörüngemde döndüm durdum. Güneş bozuldu bu işe. Ay da. Tüm gezegenlerle aram bozuk son günlerde. Tesellim tek sen kaldın, o da nafile..
—-.—-

Çok yaş aramızda. Kaç milyon ışık yılı. Nasıl ulaşırım ki ben sana? Farklı coğrafyalarda..

—-.—-

REV:

rev-large[1]

Künyesi:

Adı: Adam(Adem)

Soyadı: Smallbone(Küçükkemik)

Mesleği: Rahip

Yaratıcısı: Tanrı ve BBC ortak yapımı

Memleketi: İngiltere

İkameti: Doğu Londra

Medeni Hali: Evli ve köpekli

Aksesuarları: Rahip kıyafeti ve yakalık

Zaafları: İçki, sigara, olumsuz eleştiri(ilk ikisini baş etmek için kullanıyor, üçüncüsü hemen depresyona sokabiliyor)

Bir papaz düşünün; Tanrı’ya inanan ama onun kendisine inandığından emin olamayan. Bir papaz ve bir koca düşünün; geleneksel olmayan karısının türlü çeşitli fantezilerini dinleyip kendinde olmadığı için kendi kendine hayıflansa da gerçekleştirmek için çırpınan ve boş zamanında tüm bunların gerçek olması ve karısını mutlu edebilmesi için kilisede Tanrı’ya yakaran. Bir papaz ve bir erkek düşünün; her gün işyeri olan kiliseye girerken inşaat işçilerinin tacizlerini yutmak zorunda kalan. Bir papaz ve bir insan düşünün; Facebook ‘u olmayan ve dolayısıyla hiç arkadaşı olmadığını sanan ve tüm bunlar için hayıflanan ama sonunda zaten onların çok boş olduğunu anlayıp evrendeki tek dostuna sığınan. Bir papaz düşünün bir muhasebeci ya da işletmeci değil; finans sorunlarıyla uğraşmayıp, kendini  işine ve cemaatine adamak ve üstlerinden uyarı almamak için yakaran. Ve son bir kez bir papaz ve bir insan düşünün; internetteki bir vaazına düşük puan verildiği için depresyona girip kendine ters psikolojiyle yaklaşan ve tüm bunlar için hayatı kendine kahreden. Ama en nihayetinde ölmekte olan bir kadının yanında olması için polis eşliğinde hastanın yanına götürülen ve onun son saniyelerinde elini tutan, duasını eden ve onu  sakinleştirirken kendi yaralarını saran. Ölürken başınızı beklemekte olan çocuklarınız olmayabilir, bu herkes için geçerli değil zaten ve bazen çocukların varlığı da yetmeyebilir. İnsan olmak, yaşlı olmak, ölmek üzere olmak bunu gerektiriyor. Korkmayı. Bir insana teselli olabilmekse, bir hayatı yani kendi hayatınızı kurtarmak demek. Kurtardığınız hayat size karşı nankör olabilir, hiç olabilir, piç olabilir, köstek olabilir hiç mühim değil. Hiç denememiş olmaktan bin kez, milyon kez iyidir.

—-.—-

Bungee jumping yapacak gücü kendimde bulduğum yazdı.
-Amacım neydi? Ayaklarımdan bağlanıp, aşağı itildikten sonra çığlık çığlığa kan beynime sıçramışken dünyaya bir de buradan, böyle bakabilmek mi?
-Hayır.
-Yaptım deyip, herkese böbürlenmek mi?
-Hayır. Aklımdan çıkmıştı çoktan. Sonunda kendimi bunu gerçekleştirebilecek kadar güçlü hissedebildim sadece. O cesareti kendimde bulabildim sonunda. Kendinizi bir kuş gibi boşluğa bıraktığınızda kanatlarınızın olmadığını idrak edip de yukarı çıkamazken ve hep düşerken-o an/larda hep yukarı çıkmak istiyorsunuz engel olunamaz bir dürtüyle bağlı olduğunuz ipin sonuna geliyorsunuz ve o an bir şey, bir töz sanki- kesinlikle mideden gelen safra değil- boğazınıza geliyor dışarıya çıkmak için. Ölümden tek farkı bu bungee jumping’in; ölmüyorsun ve 21 gram seni terk etmiyor. Ölüm çok şiddetli geliyor bazen. Herkes uykusunda ölmüyor. O kadar kolay değil. Zor zor ölmek var. Çığlık çığlığa bağıranlar vardı atladıktan sonra. Deşarj olmak için yaptıklarından bu şekilde rahatlamışlar. Bana öyle söylediler. Benimse nefesim kesildi. Ağzımı açamadım. Geriye doğru onlar saydılar ve beni boşluğa bırakmak için ittiler. Kendi yapacak gücüm yoktu. Ben sadece kollarımı açtım, onlar kanatlarımmışçasına. Gözlerimi yumdum-ne gelecek bilemiyorsun çünkü ve sanırım kötü bir şey görmek istemedim-. Ölürsem elbet bir açan olacaktır diye düşünmüş olabilirim. Bir battaniye olmasını istedim beni saracak bir şey, güven verecek-örtecek herhangi bir şey. Üşüdüm. Sonsuz bir şeyler var belki ama bu dünyada sonsuzluk bana ait değil. Bir yalan bile olsa inanmak istedim bir an ve inanmaya başladım. “I need something to cover me.” “Beni örtecek bir şeye ihtiyacım var.” Bütün mesele bu. Bu kadar. Tanrı burada başlar. Hadiseyi büyütüp, kendine yontup, yozlaştırmadan inanmalı. Peygamberler bungee jumping yaparak girmediler tabi bu yola.-O bana mahsus bir şeydi-. Daha derin hissetmişlerdir ve hep dediğim gibi ben seçilmişlerden değilim, ben ermiş de değilim.

der-himmel-uber-berlin-original[1]

Gün boyunca sesim kısıktı ve az konuştum, pek çok az. Yükseklik korkum vardır, aklımın ucuna gelmedi kaç metrede asılı olduğum zaten fazla gözlerimi açamadım, dudaklarım ince birer çizgi gibiydi sıkmaktan. Bütün gün bembeyaz bir suratla gezdim. Bir daha dener miyim? Evet. Bir gün tekrar her şeyi boş verdiğimde gene yaparım, ne olursa olsun. Çünkü geri dönüyorsun hayata. Ama bu yaz yaptığım bir çok şeyi bir daha yapmam. Kimisi gereksizmiş, çok.

—-.—-

Rev, Birinci Sezon Bölüm Özetleri:

Birinci Bölüm: Adam Smallbone/Tom Hollander-soyadı ve fiziksel özellikleri bire bir örtüşmekte-Doğu Londra’nın St. Saviour Kilisesi’ne tayin olmuştur. Evlidir ve karısı bir papaz eşi olmak dışında avukattır ve bu sıradışı bir konumdur bir papaz eşi olarak; İngiltere’de bile. Kendisini papazla özdeşleştiren Colin’le ve yeni mesleki aynı zamanda zoraki sosyal çevresiyle tanışırız: sosyal statü kazanmak için kiliseye gelenler, bağımlılar ve kendisini bar çıkışından toplayacağının duyumunu alan Başdiyakoz gibi.. Adam, kilisesine çocuklarını İngiliz Kilisesi Okulu’na kayıt ettirmek için gelen ikiyüzlüleri ayırt etmek için yardımcısıyla çalışmalara başlar. İlk eleyecekleri geç vaftiz olanlardır. Yedi yaşındaki bir çocuğun geç vaftizini daha çok bir şeytan çıkartmaya benzetirler(geç sünnetin bir başka türlüsü sanki. Çocuklar bayılana ve acıdan çıldırana kadar ritüelleri yerine getirmek için çabalayan anne babalar dünyanın her yerinde varlar tüyler ürpertici bir şekilde). Adam, Colin’le oturduğu bankta İngiliz zoolog, bilim adamı, yazar ve Ateist Richard Dawkins’i ve “Tanrı Yanılgısı”nı eleştirir. Bir salyangozun kabuğundaki matematiksel olarak mükemmellik ve olmuş olmasının gerekliliği ya da gereksizliğidir Adam’ın bir yaratanın varlığını açıklarkenki referansı. Dawkins’i çok severim bu arada. Şöminenin başına oturmuş, elinde bilgisayarı nefret mesajlarını okumakta olduğu bir de videosu vardır. Eski ateist olarak hala ateist adamlardan hoşlanan bir tarafım var. Tanrı’ya muhalefet alelade bir insana baş kaldırandan daha çekici geliyor sanki. Ve biyografisinde ateist ve hümanist diyor. Sanki Tanrı’ya çok ama çok inananlar insanı es geçiyorlar çoğu zaman ve hani bizler  surettik..

http://www.youtube.com/watch?v=Oxm8PKhzNW0&app=desktop

İkinci Bölüm: Adam, Tanrı’ya yakarıyor kendisine yatakta biraz enerji vermesi ve kilisesi için finans bulması için. Ve ben de Adams’a katılıyorum ve soruyorum: Neden finans bizim için devamlı günlük bir sorun?  Eşzamanlı olarak yardım gökten değil bir başka popülist ama Protestan bir rahibin desteğiyle geliyor.
Baştan çıkarılmak isteyen karısının beklentilerini karşılamak Adam için çok daha güç: Asansörde seks, halka açık yerde seks, insanlar varken yaramazlaşma, striptizci veya fahişe gibi giyinme, ünlü biriyle beraber olma, yüzsüz iki adam, hükmedilmek, bağlanmak… Liste o kadar uzun ki Adam’ın dimağsı da almıyor kısa bir süreliğine. Bakar mısınız evdeki bir kadınla uğraşmak bir adam için tüm cemaatle uğraşmaktan daha zor olabiliyor zaman zaman. Adam’ın Colin’i fiziksel aşk yerine İlahi aşkla avutmaya çalıştığı diyalogsa şahane.

rev-2[1]

Üçüncü Bölüm: Müslüman çocuk grubuna kiliseyi açıyor Adam, kullanmaları için. Ve genel olarak Hıristiyanların Müslüman korkusunu dinliyoruz kendi ağızlarından. Aşırı tutucu ve peçeli insanlar olacaklarını düşünüp, çocuklarını ırkçı yetiştirip bomba yapmayı öğrettiklerini, Batı’yı nasıl yok edeceklerini anlattıklarına dair önyargıları; dinleriyle ne kadar rahat olduklarını görüp, İslam’ı günlük hayatlarıyla birleştirdiklerini idrak etmeleri ve kendi pazar günkü ayinleriyle kısıtlı kalan kendi cemaatleriyle karşılaştırıldıklarında yıkılıyor. Adam şunu unutuyor sadece. İslamiyet’teki teslimiyet ve itaat, Batı medeniyetlerinde kolaylıkla sindirilemez. Sormaya, sorgulamaya, araştırmaya dayalı temel eğitim kayıtsız şartsız boyun eğişi baştan reddeder. Ve zavallı Adam ilkokula her gittiğinde küçüklerin soruları karşısında müşkil duruma düşmekten kurtulamaz.

Dördüncü Bölüm: Reggae müziğine kaynaklık etmiş bir dinle tanışıyoruz: “Rastafaryanizm”. Colin’e göreyse, Hıristiyanlık gibi ve bolca kutsal dumandan tüttürüp kafa bulabiliyorsun. Sorunu yalnızlık olan adam Katolik Kilise’sinden keskin bir dönüş yaparak Rastafaryanizm’e geçiyor.
Adam’ın televizyondaki gay esprisi başına bir sürü iş açar ve televizyonda ve radyoda soğukkanlılıkla konuşmak hususunda çok haz etmediği bir arkadaşından nasihatler alır. Arkadaşınınsa tek yaptığı şudur: mikrofona bakmak ve onu dinleyen tüm insanları küçümsemek. Onların ne kadar aptal, cahil, eğitimsiz, görgüsüz, bilgisiz, mutsuz, UFAK, başarısız, ömürlerinde umutsuzca yol gösterecek birini aramakta olan ayak takımı sürüsü olduklarını hayal etmek, tıpkı seremoni yaparken ki gibi.. Bizde  da var bunlardan sanırım, ahkam kesen bir sürü kibirli, gıcık adam hemen hemen her konuda. Ben de şu an farklı bir şey yapmıyorum ve size ahkam kesiyorum Türkiye’de az izlenen bir dizi hakkında. Az izlendiğini bile bile ve milyon tane dizi varken..

Beşinci Bölüm: Herkesin bir gün bir şekilde bulaştığı sosyal medya çılgınlığı yüzünden kendini yalnız ve tecrit edilmiş hisseden Adam ilk bulduğu çıkışa atılıyor çaresizce. Bu derin düşünceleriyse, insanın en derin düşünebildiği yerde geliyor aklına. Etrafımızda çok insan var gibi gelir ve daha çok olsun isteriz hani. Çok insan, daha çok insan, yüzlerce-binlerce insan, seni sevdiklerini sandığın çok az gördüğün, belki de hiç görmediğin yüzler. Hey modern insan, bu yüzyılda öyle büyük sevgiler yok ve her insanın egoları var zamanla yoktan var ettiği ya da beraber doğduğu ve zamanla besleyip büyüttüğü. Nietzsche’nin”Will to Power”ı. Yani, kısaca ne iki ne üç ne yüz “cambazın” bir ipte oynamasının resmen değilse bile bireysel olarak mümkün olmadığı. Hayatının tanığı olmayan insanın senin dostun olamayacağı gerçeği öte yandan. Zayıfları sevmemiz ve seçmemizin nedeni. Onların zayıflığının seni tek kılacağı ve lider yapacağının gerçeği. Bilginle, zenginliğinle, yeteneğinle ya da  çalışkanlığınla bindiğin dalı kesmemeyi de başarabilirsen eğer doğal seleksiyon ve var ise eğer şansın da yardımıyla zirveye çıkarken üzerinden geçeceğin, topuk izlerini yüzlerinde bırakacağın insanlar bunlar. Buradan bakıldığında Naziler, Nietzsche’nin bu fikrini mükemmelen uygulamışlar. Ticarette bu kadar başarılı bir milletten ve yapabileceklerinden korkmuşlar. Kimse sebebli ya da sebepsiz zenginleşeni sevmez, kendinden başka. Ve insanların işine yaradığın sürece var olursun, bunu sonsuz kılmak için umutsuzca çabalarsın ama bir gün bir yerde pilin biter ve azar azar unutulursun. Hayat adil değil. Kimse için.

446_rev[1]

Altıncı Bölüm: Hıristiyan Din Adamları’nın internetteki sayfasında kendisi hakkında yapılan olumsuz bir eleştiriyi kafasına takan ve dijital dinin kurbanı olan Adam umutsuzca içiyor, dünyadaki tüm umutsuzlukları kafasına takıyor, daha daha çok umutsuzca içiyor, televizyon karşısında şahane saatler geçiriyor, hırsızlık yapıyor, yüksek miktarda ontolojik ümitsizlik deneyimliyor ve Tanrı’yı sorguluyor, kendini iyi hissetmek için aklına geleni söylüyor, okul müdürüne asılıyor ama kilisede düzenlenen “papazlar ve fahişeler” konulu kostümlü baloda harika dans ediyor. İngilizlerin mizah anlayışına hayran olmamak elde değil.

Rev size bunları düşündürtecektir eğer İslamcı bir fundamentalist değilseniz-hayır sizi aptal yerine koyup akıl vermiyorum, yol açıyorum ve ikisi arasında fark var-. Ve her zaman bir taraf vardır ve ne tarafta durduğunuz değil, ne kadar olduğunuz önemli sanki. Babil Kulesi’yle doğdu taraflar ve taraftarlar.

—-.—-

İngiliz oyuncular çok iyi aktörler ama her nedense Amerikalılar onlardan rol çalıyor her zaman.  Bakınız “12 Yıllık Esaret”te Paul Giamatti ve Benedict Cumberbatch’in köle pazarlığı yaptığı evin salonundaki sahneye. Giamatti İtalyan ve İngiliz kanı taşımakla birlikte Amerikan “Endüstrisi” için çalışmaktan ezip geçiyor içinden doğmuş olduğu sistemin verdiği özgüvenle. Amerika beşyüz yıl daha baş aktörler çıkaracak, daha büyük bir güç yok dünyada.

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑