DARK, İKİNCİ SEZON

C678ADB0-66A4-4335-BAEA-B64AC57A3BDE

DARK, İKİNCİ SEZON :

“Bu adam, senin kardeşinin oğlu. Benim torunum, senin yeğenin. Mikkel’in halasısın. Mikkel, Michael Kahnwald.” Katharina Nielsen

“İnsanlar tuhaf yaratıklardır. Tamamen arzularıyla hareket ederler…ve kişilikleri çektikleri acılarla şekillenir. Acılarını bastırmak isteseler de, arzularını susturmak isteseler de, kendilerini sonsuza dek duygularının esiri olmaktan kurtaramazlar. İçlerinde fırtına koptukça huzuru bulamazlar. Yaşarken de, öldükten sonra da. Bu yüzden günlerini, gerekeni yapmakla geçirirler. Acılarıyla yol alıp, arzularıyla yönlerini bulurlar. İnsanoğlunun elinden bu kadarı gelir.” Adam

“Ne kadar mücadele etmek istesek de, taşıdığımız kanla birbirimize bağlanırız. Ailelerimizden soyutlanabiliriz, onların yürüdüğü yolda yürümeyebiliriz. Ama sonunda yine de ailemiz için her şeyi yaparız. Hepimizin hayatını birbirine bağlayan ortak bir nokta işte.” Adam

“Zaman bizimmiş gibi hareket ediyoruz ama biz onun kölesiyiz.”

GİRİŞ :

Dizinin ikinci sezonunu nihayetlendirdim. Soluğu burada aldım ve de sizinim. Siz de benim. Hisler karşılıklı olunca güzel ne de olsa. Bu yüzden ikincisine kıyasla çok daha başarılı bir sezonla karşı karşıya olduğumuzun müjdesini vereyim öncelikle. Bence. Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere duyguların bilimsel olgulara kıyasla daha çok varlığını hissettirdiği, karmaşık akrabalık ilişkilerinin de daha bir netleştiği, arzunun yakıcılığını ve cezaymışçasına taraflara yaşattığı kabir azabını, acılara duyarsız kalınamayacağını, öte yandan zamanda yolculuğun yaşanan dejavular sayesinde akla yatkın hale geldiğini, yakınlarda bir mağara var mıdır acaba diyerek sevip de kaybettiğimiz ve de çok özlediğimiz dostlarımız, akrabalarımızla geçmiş bir zamanda kucaklaşma, olmadı uzaktan da olsa bir defacık olsun görmek umuduyla küçük bir seyahatin varlığının olasılığı üzerine aklımızın çelindiği, Nietzsche’nin nefesini hissettiğimiz, normal akılla düşünülmeyecek şeyler bunlar derken aslında olasılıklar üzerine akıl yürütmenin sadece derin düşünmekten geçtiğinin, kan bağının çok şey demek olduğunun, benim de olacaksa eğer Bosch ya da Siemens olsun diyerek Alman beynini taçlandırdığım, yaz sezonunda izleyecek ne var ki derken, müjdesiyle beni ziyadesiyle mesut eden diziyi hem aklımla hem de duygularımla izlemiş olmaktan duyduğum memnuniyeti tek solukta paylaşmış bulunmaktayım. İzlememiş olanlarınız varsa, ilk sezonundan başlamak suretiyle izlemeniz tavsiye olunur. Yoksa kim kimin nesi, kim kaç yaşındaki kim, biz şimdi neden eşzamanlı olarak üç farklı zamanda kıyamete doğru geriye saymaktayız diye sorar durursunuz kendi kendinize. Aldatılmış bir eş olan Katharina Nielsen’ın eşinin kendisini aldattığını öğrendiği mektep arkadaşı olan Hannah’ya olan öfkeli serzenişiyse hala kulaklarımda: “Hem kocamla hem de oğlumla yatmış olmana inanamıyorum ben asıl.” Ben de.

Biz şimdi gelelim diziyi izlemiş, aklı bir hayli karışmış iki kadın arkadaşın uzuuun sohbetine. K Kerime olan, H ise Handan. Buyurun bakalım önden:

K – Ufaklık olan Mikkel yani Nielsen’ların oğlu aslında Hannah’nın kocası yani Jonah’ın babasıymış, öyle mi?
H – Öyle.
K – Jonah’ın büyümüş hali de sakallı Jonah yani. O da aynı zamanda kimin nesi ola ki?
H – Buna göre dört aile var. Hepsi birbirinin şeysi oluyor kısaca bir yerlerden. Geçmişe geleceğe gide gele akrabalık münasebetlerini ilerletmişler.
K – Palu ailesinin bir benzeri desene.
H – Abarttın sen de. Bunlarda büyü yok.
K – Ama!
H – Ensest olmaları an meselesi. Senaristler bu mecralardan uzak durabilmişler. Düşünsene bir dizi yazmadan önce kırk yıl önce ve sonrasının hayat ağaçlarını çıkartman gerekiyor ki zamanda hareket eden karakterler yakın akrabalarıyla evlenip çoluk çocuğa karışmasın. Eğlenceli aslında.
K – Ne demezsin! Kasabada birini seveceksin…nerden akraba çıkarız acaba diye düşünmekten aşk biter.
H – Aşk engel tanımaz.
K – Çıldırdın mı sen? İnsan yeğenine, geçmişten gelen babasına aşık olursa feci şeyler olur.
H – Onu yapan bir baba bir başka senaryoda kendi dilini kesmişti. Çocukluk arkadaşının kocasını baştan çıkartmaktan iyidir bence. Diğeri daha masum. Bilmeden o. Buysa, bile bile.
K – Hannah çok cesurdu canım. Katharina evin kapısını ya çekiç ya balta ile kırarak salonun ortasına dalmışken tam bir baltalı ilaheydi. Onun kocasını baştan çıkartmak yürek ister doğrusu.
H – Ne düşünüyorum biliyor musun?
K – Nasıl bilebilirim?
H – Kadın kadına yapılan muhabbetler hep böyle midir?
K – Nasıl yani?
H – Böyle aşk meşk, aldatma, aldatamama, sevmek sevilememek…
K – Dur orada. Sevilememek yok.
H – Neden ki? Bak bana. Ben hiç sevilmedim ki, evlenemedim bu yüzden.
K – Evlenenler de bir türlü ki! Evlilik demek; sümüklü mendiller, kanlı pedler, karşı tarafın tuhaf davranışlarını ve türlü huysuzluklarını çekmek, bir arada durmaktan hayatın boyunca kaçınacağın türde akrabalar edinmek demek.
H – Ya bardağın dolu tarafı?
K – Yarısı çoktan içilmiş ya da içindeki sıvı zamanla buharlaşmış yarım dolu bardak demek.
H – … Biz iyisi mi, iki kadın değil de, iki erkek olalım dizi hakkında muhabbet eden.
K – Olalım demekle olsaydı keşke…bak ne diyeceğim yalnız son kez: dizide zaman yolculuğu yapan herkes kendi cinsiyetinde kaldı. Mikkel, Michael oldu mesela. Michela değil. Cinsel yönelimleri de aynıydı. Almanlar bu konuyu düşünemedi mi, düşünmek mi istemediler acaba?
H – …

Derhal K’yı Kerem, H’yı da Hakan yapıyorum:

K – Martha bir içim suydu su.
H – Ben Doppler’lerin büyük kıza hasta oldum.
K – Abi Alman olsun ama öyle sapsarı Helga istemem ben. Alman olsun ama kumral olsun.
H – Abi göldeki hali neydi öyle? Öyle popo görmedim ben.
K – Hipopotamus gibi yüzüyordu.
H – Yok be ya, hele sudan çıktığı an… o meme…
K – Okuyucu da var.
H – Anlamadım!
K – Ciddiye alınmak istiyorsan meme ve popodan sıyrılıp dizinin felsefesinden bahsetmemiz gerekecek.
H – Aman yaa kim okur ki bizi?
K – Bir kişi bile okusa ergen muhabbeti kaldıramayan bir bünyeye denk gelme ihtimalimiz var.
H – Abicim sonuçta ne sen Nietzsche’sin, ne ben Amadeus Kafka.
K – Amadeus! İyi peki.
H – Hannah iki sezondur Ulrich’le al takke ver külah. Bize mi lolo?
K -(İçinden) Abaza bir bitmemiş ergenlikle karşı karşıyayım. O gazeteci haklıydı sanırım. Erkek erkeğe muhabbet bir yere kadar. Ortamda bir kadın oldu muydu biz erkekler daha düzeyli olmaya çalışıyoruz. Gerçi karşımdaki adam önüne geçemediği hormonlarının tesirinde konuşuyor şu an çaresizce.
H – Arzu diyordu abi, şehvet filan, Berlin’e atlayıp gidelim. Sex shop’lara filan takılırız, canlı show’lar, belki Ted Light District’in bir benzerini buluruz. Helga’lar sarsın etrafımızı.
K – Ted mi? Bizi yazan kişi, sana sesleniyorum, al bu abazayı karşımdan ya da sil bizi, yok et olmadı. Aksi takdirde solucan deliğiyle 30 yıl öncesine gitmeye razıyım. Sırf bu adamı dinlememek için.

Bu formül de tutmadı anlaşılan. İyisi mi, taraflar Handan ve Kerem olsun bu defa. Bir kadın ve bir erkeğe şans verelim bu defa.

H – Bir insanın vicdan problemi varsa ne yapmalı?
K – Onu denize atmalı.
H – Şaka yapmıyorum.
K – Ben de onu denize atmalı derken şaka yapmıyorum.
H – Burası Ankara.
K – Göl var yakında, git göle at.
H – Peki ya şişip de yüzeye çıkan cesetler gibi olursa akibeti? Yani bir gün hiç istemediğin bir anda yüzeye çıkıverirse?
K – Sen önce kalbinden sök çıkar hele.
H – Üzerine filmler yapılmış, kitaplara konu olmuş hadise.
K – Dark’ta mevzu vicdan değildi ki.
H – İnsanlar ister arzunun, ister açlığın verdiği cüretle kabahat işlediklerinde-en gamsızı bile-bir süre sonra kendini suçluyor ister istemez. Ulrich kendini suçlamadı mı sanıyorsun?
K – Hannah suçlar gibi değildi ama.
H – Onun kalbi taş gibiydi de ondan.
K – Orası öyle de, dizinin genel teması vicdan meselesi değildi ki.
H – Aile meselesi peki? Vicdanın olmasa oğlunun, babanın ya da karının peşine düşer miydin? Bile bile kendini feda eder miydin? Suçluluk duygusu yakamızı bıraksın diye yapıyoruz pek çok fedakarlığı, susturmaya çalışıyoruz içimizdeki hayvanı.
K – Ben çok kötü bir şey yaptım…gençtim…bir kızla rızası olmadan birlikte oldum.
H – Yoksa tecavüz mü ettin ona?
K – Tam olarak hatırlamıyorum. Yirmi iki yaşında ve alkollüydüm. İlahi adaleti bekliyorum hala.
H – Tecavüze uğramayı mı bekliyorsun, anlamadım.
K – Layığımı bulmayı.
H – Bulmuşsun zaten.
K – Nasıl?
H – Çocuksuzsun işte.
K – Bu kadar mı ilahi adalet kısmı?
H – Tecavüze uğramak mı maksadın?
K – Ben de bilmiyorum nedir maksadım.
H – İstersen suç duyurusunda bulunayım hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına.
K – Saçmalama. Komşunun kızıydı. Son zamanlarda daha fazla düşünür oldum. Neden, bilmiyorum. Ya da pekala da biliyorum aslında.
H – Kızı bul ve özür dile.
K – Çok geç.
H – Hiçbir şey için çok geç olduğunu düşünmüyorum. Gerekirse ayaklarına kapan.
K – Çok geeç. Evlendi ve öldü. Kanserden.
H – Aaaaa…
K – Neden bu kadar sık düşünmeye başladım şu son sıralar, işte bu yüzden. Öldü. Kız.
H – Ölmeden peki…
K – Cesaret edemedim. Evine kadar gittim ama. Apartmanının kapı girişine kadar. Sonrasındaysa döndüm geri.
H – Keşke…
K – Belki gördü beni, korkudan…
H – Saçmalama kimse kimseyi o şekilde kanser edip öldüremez ama keşke özür dileyebilseydin.
K – Bu dünyada hiç iyi bir şey hak etmiyorum. Ne sevdiklerimle neşe içinde yemek yemeyi, ne dans edip eğlenmeyi.
H – Eskiden peki?
K – O zaman unutmak içindi, bir kaçıştı yaşadıklarım. Şimdiyse kendimi değersiz hissediyorum. Çünkü layığım bu, bu kadar. İnsan kendisi için büyük planlar yapadursun, ne kadar ucuz bir adam olduğunu gördüğünde ne yapacağını bilemiyor işte, tıpkı benim gibi. Dünya bana vaatlerle geldi, bense bir anlık cennet için, kendim ve başkaları için hayatı cehenneme çevirdim.
H – Sen cezanı çekmişsin.
K – Çekmiş olsaydım, içimdeki ses susardı. Vicdan üzerine yazılmış en iyi kitap, çekilmiş en iyi film, benim çektiklerimden daha ıstırap verici olamaz.

Bu da fazla ağır gelmiş olabilir. Ben iyisi mi diziyi anlatmaya geçeyim. Çok dağıldım, toplayamayacakmışım gibi geliyor.

Ama bir şekilde toplayabiliyorum sonunda. Nasıl oluyor bilmiyorum ama plansız programsız başlıyor ve öyle de bitiriyorum.

8207C4D5-5E48-4F8C-B4FB-DAA2B22A7CD8

DARK :

“Uçuruma uzun süre gözlerini dikersen, o da senin içini görür.” Friedrich Nietzsche

Efes Dark’tan başka Dark bilmem diyenleriniz için tam bira kafası diyorum. Hem Alman yapımı, hem bir bira türü, hem Nietzsche’ci, hem de başarılı. Peki Zerdüşt nasıl buyuracak bu sezon? Adam-ki bir nevi Zerdüşt’tür kendisi, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği görmüş, uzun bir ömür yaşamış ve ölmemekten belki de yanmaktan ötürü bir kaplumbağanınkini andıran kafası fakat dinç bedeniyle, tok da bir sesle, karanlık sırlarımızı fısıldayacak bizlere. Nereden bildiğine gelirsek, hepimizin aslında fena halde evrensel olan sırlarımızı kişisel algılamaktan kaynaklı olarak düştüğümüz kahreden utancı çok iyi görüp, bir nevi tarikat lideri ya da koloni şefi gibi konuşmakta ve hareket etmekte. Bir noktaya kadar da bir bilge, belki de kahin.

0F28D871-F396-4672-9549-1F4EEB6AEECE

A9C5C05A-FE5F-43C6-9D5B-91E63986A12E

A845A051-101B-4C80-B624-FB7B6FA12FFB

Dizinin ikinci sezonunun ilk bölümü 1921 yılında başlıyor. Başlangıç ve son aslında tek bir kapıya çıkıyor. Noah nasıl Noah olmuş görüyoruz. Adam için cinayet işliyor gözünü kırpmadan. Son döngünün başlangıcı olan 2020 yılına geldiğimizdeyse, halen daha dört genç, bir yaşlı ve bir polis memurunun kayıp olduğunu görüyoruz. Aslında pek çok insan yıllara yayılı bir şekilde kaybolmuş durmuş Winden kasabasında. İlk sezondan da hatırlanacağı üzere aynı kayıp vakaları, ormanlık alanda bulunan mağaradaki solucan deliği sayesinde zaman içinde gezinip duran birer gezgine dönüşmüşler. Dizideki en can alıcı sorulardan biri olan neyin ne kadar tesadüf olduğuna dair verilen cevapsa çok net: tesadüf diye bir şey yok, her şey olması gerektiği zaman olmuş ve de olmakta. Her şey birbirine bağlı. Geçmiş, şu an ve gelecek. Dolayısıyla bahsi geçen kıyamete doğru eşzamanlı bir geriye doğru sayım yaşanmakta. Ve tüm bu yaşananlar yazgı paradoksuna çıkartıyor bizi. Adam üçüncü bölümde hiç üşenmeden yazgı paradoksunu anlatıyor sabırla ve diyor ki; bir obje ya da bilgi gelecekten geçmişe geri gönderilir. Bu yolculuk sonsuz bir döngü yaratır. Ve obje artık bu döngüde hiçbir yere ait değildir. Vardır ama aslında hiç yaratılmamıştır. Tüm mesele objenin doğuşudur. Başlangıç ne zaman ve nerede? Başlangıç diye bir şey var mı? Dünya paradokslarla doludur. Ama çoğu zaman onları görmezden gelmeyi seçeriz.

“Büyüyüşünü izledim. Adam oluşunu. Hayatının tüm döngüsünü. Zaman seni seçti. Tanrı seni seçti. Zaman hep yanında. Nereye gidersen git. Onu beraberinde götürüyorsun. O da seni yanına alıyor. Yaptığın ve söylediğin her şeyi görüyor ve duyuyor. Tik tak tik tak…” Noah

Noah bu sözleri 1953 senesinde Helge Doppler için sarf etmekte. Tedirginlik içindeki çocuğu koyduğu zaman makinesi içinde gönderiyor zamanın bir köşesine. Rahip kıyafetli, peygamber isimli bir karakter olan Noah Tanrı kavramını zamanla ilişkilendiredursun, Adam’a nazaran daha dindar görünmekle birlikte, duyguları da yabana atmıyor. Öte yandan çocukları kaçırıp, onları öldürebiliyor da. Helge’yi deneysel bir şekilde kullanıyor. Charlotte’u da gelecek planları için bir engel olarak görüp öldürebiliyor. Karakteri üzerindeki gizemse öyle kolay kalkacağa benzemiyor.

İlk sezondan kalan diğer karakterlerin gelişimine gelecek olursak, aralanan bir sır perdesi yok gibi görünüyor. Sarı yağmurluğun anlamından ve Adam’ın kimden dönüşeceği dışında. Karakterler aynı çizgide ilerlemekte. Alıntılarsa cuk oturmakta ve kasabada yaşanan olaylara ışık tutmakta. Benim aklımdan çıkmayan sahneyse, üçüncü bölümün sonunda zamanda yolculuğa kalkışan genç Jonah’ın kendini 1921 yılında saman biçen çiftçilerin arasında bulduğu anlardı. Tedirginlik ve açlıkla yiyordu önüne konan tabaktan. Bu sahnenin nesi vardı diyeceksiniz! Kendinizi zamanda dolaşıp dururken düşünün. Bir bakmışsınız bundan 100 yıl öncesine gitmişsiniz. Size ne verirlerse yiyor, etrafınızdaki kimseyi tanımıyor, dolayısıyla da güvenmiyorsunuz. Artık bir aileniz yok. Olsa da 100 yıl sonrasında bırakmışsınız. Yetişmeniz mümkün değil. Onların da size. Cebinizde paranız da yok. olsa bile geçmiyor. Internet görmüşsünüz ama artık yok. Derede çamaşır yıkanan yıllar bunlar ve söz konusu yer Almanya,  Ganj civarı da değil. Korkudan ölmemek mümkün değil. Sonra bir bakmışsınız gelecektesiniz. Gelecekte dönüşeceğiniz şey karşınızda oturmuş size hayat dersi vermekte. Yaş almış halinizle bıraktığınız noktaya geldiğinizdeyse, fazladan görmüş geçirmiş olmaktan kaynaklı bir bıkkınlık var üzerinizde. Siz adam olmuşsunuz geçen yirmi otuz yıl içinde. Herkesse bıraktığınız yerde.

SON SÖZ: Spoiler vermemek gayretiyle fakat ara ara kaçırarak yazımı temiz temiz bitirmeye çalışıyorum. Çernobil’e çok da uzak olmayan bir bölgede gerçekleşen olayların merkezinde bulunan nükleer santral, özellikle de üçüncü ve son sezonda başrolde olacağa benziyor. Final nasıl bağlanacak diye meraklanıp tahminlerle yetinsek de, incelikli gidişata yaraşır bir son hayaliyle bekleyeceğiz bakalım. Öncelikle iyi seyirler hepinize.

images.jpeg-3

3D133E5E-BDC2-4838-8EB3-01C326D63D8E

Dark-Season-2

 

 

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON

IMG_0355

UNFORGOTTEN, İKİNCİ SEZON :

“Bir kadın ya bir erkek için ya da bir erkek yüzünden öldürür.” Aileen Wournos

“Kadınların doğasında öldürmek yok.” Shakespeare

“Bir adamın yapabilecekleri sizi şaşırtır mı?” David Walker’ın karısı

“Sonraki alt ay boyunca ailem dışarıdayken evimize gelip bana hayat boyu fiziksel olarak zarar veren şeyler yaptı. Çünkü 48 yaşında bir adam 9 yaşında bir adamın içinde olmamalı.” Colin Osborne

İlk sezonu, ikincisine nazaran bir parça daha sönük olduğundan ve dizinin iki sezonunu üst üste izlemiş olduğumdan, ikinci sezonu ele almayı daha doğru buldum. İlk sezon neler yaşandı, yarım kalan bir şeyler var mıydı endişesi duymanızın gereksizliğiyse her sezonda ele alınan tek bir vakanın diğer sezondan bağımsız olarak işleniyor olması ve bunun da işleri kolaylaştırıyor olmasıdır. İzleyenlerin River’dan hatırlayacağı Nicola Walker bu defa başrolde çıkıyor karşımıza. River’da ruhu ve de nazik yaralı başı bizimle ve River’la idi, burada ise ortağı Dedektif Sunny ile birlikte vakaları çözmeye çalışan aklıyla var. Oğlu ve yıllar yıllar sonra kendisini aldattığını öğrenen karısının sevgilisiyle yüzleşme cesareti gösteren babası ile beraber yaşıyor Cassie Stuart olarak. Dizinin ilk bölümü Kuzey Londra’da bulunan Lea Nehri’nde bir valizin içinden çıkan ve sabunlaşma sayesinde aradan geçen yaklaşık yirmi yıla rağmen korunmuş olan cesedin üzerinden çıkan çağrı cihazı ve bir erkek saatinin Cassie ve ekibini yavaş yavaş ipuçlarının izinde, öncelikle kimlik tespiti yapmak suretiyle, akabindeyse maktülün bağlantılı olduğu kişileri, herkesten önce ailesine haber vererek, sonra da mahkemeye gitmeden olası zanlı ya da zanlıları bulmak üzere ilk temkinli ama hevesli adımların atılmasıyla başlıyor.

IMG_0349

Göğsüne aldığı tek bıçak darbesiyle öldürülen maktül David Warner’ın eğlence sektöründe çalıştığını, geride beş yaşında bir erkek çocuğu bıraktığını ve ondan sonra eşinin polis olmaya karar verdiğini öğreniyoruz. Meslekten olunca da kendi ağzıyla söylüyor cinayet kurbanlarının % 63’ünün eşleri tarafından öldürüldüğüne dair yapılmış olan genel bir istatistiği. Kocasını öldürmeyi en az bir kez, en çok kim bilir kaç kez düşündüğünü hissettiriyor bu düşüncesiyle. 1989 yılında piyasaya sürülmüş olan çağrı cihazı çözülmeye başladıkça isimler de netleşmeye başlıyorlar yavaş yavaş. Marion Kelsey, Sara Mahmoud ve Colin Osborne’a dolaylı dolaysız yollardan ulaşan Cassie ve Sunny çoktan unutulmuş fakat hiç affedilmemiş insanlarla yüzleşen bu üç insanın acı anılarıyla dolu havuzlarında yüzmeye başlıyorlar. İlk olası şüpheli olan Marion, ablası ve annesiyle geçinmemekte ısrarcı, hemşirelik yapan, kocası tarafından sevilen ama iş kendi sevgisine ve duygularına geldiğinde çok fazla paylaşımcı olmamayı yeğleyen, yardımsever fakat mesafeli, çocuksuz bir kadın. Geçmişinde öfke sorunu yaşamış ve bir dönem IRA’yla dolaylı yollardan bağlantısı olmuş. İkinci olası şüpheli Sara Mahmoud astım hastası, Müslüman cemaate bağlı, evli ve üç oğullu bir kadın. Edebiyat dersi veren kadının geçmişinde çocuk fahişe olduğunu ve David Walker’ın onu içki ve uyuşturucuyla yatıştırıp her şekilde kullandığını öğreniyoruz. Şimdiyse ailesinin ve kendisinin de bir parçası olduğu tutucu çevresinin, onun bu saklı geçmişini öğrenmesinden korkuyor en çok. Saçlarını örten ve geçmişini unutmaya çalışan kadının çabalarına karşılık solgun ve ısrarcı bir hayalet izin vermiyor ona adeta. Son olarak Colin Osborne’sa eski bir bankacı iken, doksanlı yıllardan itibaren sektör değiştirerek kendi kurmuş olduğu hukuk firmasında avukatlık yapmaya başlamış gay bir erkek. Hayat arkadaşı ile beraber evlat edinmek üzere başvurdukları ve yanlarında yaşamaya başlayan kızlarının velayetini alma savaşını veriyorlar bir yandan da. Bir de kızın üvey babası ve bağımlı annesi tarafından maruz kaldıkları şantaj var. Birbirinden farklı pozisyonlarda bulunan, farklı işlerde çalışıp çok başka işler yapan bu üç insanın üçü de aslında doksanlı yılların başında değişiklik yapıyorlar hayatlarında. Ve dizi bu üç insanın arasındaki bağlantının ve ortak sırlarının çözülmesi için uğraşan dedektiflerin gayretleri ve yıpranmalarını anlatıyor nihayetinde altıncı bölümün sonuna gelindiğinde. Ve yine üçünün de birilerine duydukları minnet duygusundan belki de toplum yararına işler yaptıklarını görüyoruz. Marion’un Hodgkin lenfoma hastası Zoe’ye iyiniyetli yaklaşımında, Colin’in üstlendiği ücretsiz davalarda ve son olarak Sara’nın öğrencilerine bir şeyler kazandırmaktaki gayretinde bu minnetin etkilerini görmek pekala da mümkün aslında.

IMG_0352
Sara
IMG_0360
Colin
IMG_0361
Marion

Maktül David Walker’ın gerçeğiyse ilkokuldayken uğradığı taciz ve tecavüz/ler oluyor. Bunu yapan öğretmeni ise teknesiyle açılmış, bir daha da geri dönmemiş. David’in tek sırdaşından öğreniyoruz bu gerçeği. Sık sık depresyona giren, iyi bağlantıları, içki ve uyuşturucu sorunu olan ve çocuk yaştaki kızlarla beraber olan adamın bir yetişkin olduğunda kendisini iyi yöne kanalize edip etmediğine gelirsek eğer, bir hayli kirletildiğini ve bu yaşadıklarının intikamını alırcasına başka çocukları kirlettiğini, darp ettiğini görüyoruz. Tam da bu yüzden tartışıyor Cassie ve Sunny. Cassie’ye göre insanlığı mahvolmuş biri ancak küçükken cinsel tacize uğradığında büyüdüğünde bir çocuğa aynısını yapar, yaptığının korkunç olduğunu bile bile. Sunny ise bir pedofili bu açıdan anlayamayacağını ve bunun onlara başka çocukları istismar etme hakkını vermeyeceğini söylüyor. Bir süre sonra da Walker’ın 30 sene önce cinsel istismara uğradığı için değil, kendisi cinsel istismarda bulunduğu için öldürüldüğünü keşfediyoruz dedektiflerimizle birlikte.

IMG_0353

IMG_0362

Hayatlarında çocukluk travmasına bağlı belirgin bozukluklar gösteren Marion, Sara ve Colin’le Walker’ın arasındaki bağı çözmeye çalışıyor dedektifler. Bölge hastanesi ve ıslah yurdunda çalışan Walker 1981-1983 yılları arasında bir evde düzenlediği partilerde değişik yaş gruplarından erkeklerle birlikte bakımevinden, ıslahevinden ve sokaktan topladığı çocuklara içki ve uyuşturucu verip cinsel istismarda bulunurken, yıllar sonra kendiliğinden ortaya çıkan ve ağlaya ağlaya yaşadıklarını anlatan bir tanık Sara’yı bir parti esnasında gördüğünü söylüyor. Daha fazla bu sırrı taşıyamayacağını düşünen Sara kocasına anlatıyor sır gençliğini. Neden on altı yaşından yirmi beş yaşına kadar eğitimine ara verdiğini ve neler çektiğini. Şantajlardan yılan Colin’de evlat edinmeden sorumlu sosyal danışmana anlatıyor cinayet soruşturması geçirdiğini ve olası şüpheli olduğunu. En nihayet Marion’un da gerçeği çıkıyor ortaya: Profesör olan ve elli yedi yaşında kendini astığını öğrendiğimiz babası tarafından on bir yaşında uğramaya başladığı tacizler, on iki yaşında tecavüze dönüşüyor. Üstelik annesi biliyor ve susuyor. Bunlarıysa güzel bir ev ve yurtdışı seyahatleri için yaptığı çıkıyor ortaya yıllar sonra. Hiçbir sır gizli kalmıyor. Marion’un neden hep asabi olduğunu en nihayet öğreniyor ablası. Neden psikiyatri kliniğine yattığını da. Üç olası şüphelinin akıl hastanesinde başlayan sessiz ortaklıkları ve benzer geçmişleri, onların hayatlarını mahveden adamları birbirlerine öldürtmek ekseninde şekillenmiş adeta. Belki de yıllara yayılı bir şekilde süren ortak intikam planlarını gerçekleştirdiklerinde, bir gün gelip de cesetlerden birinin ortaya çıkıp diğer olayları tetikleyeceğini düşünmemişlerdi. Gelelim Cassie’nin azimle üstüne gittiği olayların sonunda karşı karşıya geldiği Colin’in itirafından sonra karşılaştığı kendi vicdanına.

IMG_0356

IMG_0364

Benzer bir vaka vardı geçmişte kendi topraklarımızda yaşanan. Olay farklı şekillerde cereyan etmiş ve sonu mağdurun katliyle biten vakada, olay sonrası yakalanan zanlı ve babası beraber gönderildikleri cezaevinde saldırıya uğramış ve katil olan oğul öldürülmüştü. Ceza içerden kesilmiş ve bir kişi de çıkıp yazık oldu dememişti. Sessizce kabullenmiştik olayı. Cassie de benzer şekilde sessiz kalmayı tercih ediyor. Tıpkı bizler gibi. Bir de eğer cezalandırılmadıkları takdirde bu tip insanların bir zincirin halkası misali tacizlerine ve olası edimlerine devam edeceklerini düşünmeden edemiyor insan. Hepimizin yoluna devam edebilmesi için ilahi ya da hukuken adalete ihtiyacı var herşeyden önce. Affetmemiz gerekmiyor, adalete inanmamız gerekiyor sadece. Var olduğuna ve bizi terk etmediğine ve de hiçbir zaman etmeyeceğine. Zedelenen toplumsal onurumuzu yeniden kazanmamız, yaşanılanları sineye çekmekle mümkün görünmüyor. Öfkemiz büyüyor sadece. Yıllar öncesinden benzer temaları işlemiş olan Sleepers ve Yılmaz Güney’in Duvar filmlerini karşılaştırdığımızda ilkinde bir rahatlama duygusuyla ayrıldığımı hatırlıyorum sinema salonundan. İkincisindeyse işler öyle gelişmez, hadise bizim beklediğimiz gibi sonlanmaz. Kötü adam/lar cezalandırılmaz. Yılmaz Güney hiçbir çıkış kapısı, kurtuluş umudu bırakmaz geride. Kötüler bile Amerikan filmlerinde cezalandırılıyormuş gibi gelir adeta. Güney’e gelince kapıları kapatmayı tercih ediyordu teker teker, ta ki son bir kurtuluş umudu kalmayana dek. Gelelim dizimize, burada hedef ve yumuşak karnımız olan çocuk yani korunması ve kollanması gereken bir varlık olduğundan insanın en çok kanına dokunan kişi Marion’un bilir de bilmez annesi oluyor. Bile bile susmuş, göre göre gözlerini kaçırmış başka yerlere. Patates doğramış sakin bir şekilde, kızı ona çaresizce geldiğinde. Sonra da bu sırrı saklamış yaşadığı sürece.

IMG_0358

Colin, Cassie’ye itirafı esnasında çok önemli fakat çok acı bir şey söylüyor aslında. İlk seferinde bir anda sonsuza dek değişen ve içki, öfke, intihara teşebbüs, kavga, aşırı çalışma, bitmeyen ve tüketen, derinden gelen bir öfke ile baş etmekle bu zamana gelmiş olsa da, Sara ve Marion’un yaşadıklarının kendisine yapılanlardan çok daha beter olduğunu söylüyor. Özellikle Marion’un yaşadıkları en korkunç olanı. Babanın öz kızına tecavüzünden daha korkunç bir şey ne olabilir ki bu dünyada? Sapıklar çocuk yapmamalı bu dünyada.

Cassie geçerli kanıt, delil, itiraf olmadığı bahanesinin arkasına sığınarak etik bir karar veriyor aslında. Neden insanları hapse yolladıklarını sorguluyor. Ne Colin ne Marion ne de Sara’nın bir kez daha cinayet işlemek gibi bir gayeleri olmadığı gibi, bu vesileyle onları  caydırmanın da gerekmediğini düşünüyor. Yardım etmek değil, davayı çözmeye çalışan hırslı bir dedektif konumuna düşmekten kurtuluyor. Hayatları tarifsiz  acılar çekerek geçmiş insanların yıllar sonra düzenlerini bozmanın, onları cezalandırmanın çok gereksiz olduğuna, kimseye bir fayda sağlamayacağına karar veriyor. Çok da iyi yapıyor. Son olaraksa, şu İngilizler harika senaryolar yazıyor, harika da diziler çekiyorlar. Doğal oyunculuklarsa yok başka yeryüzünde. Ben bu kadar anlattıktan sonra, sizler okuya okuya şu satırlara ulaştıysanız eğer, azminizden ve sabrınızdan ötürü sizi kutlar ama yine de izlemenizi salık veririm naçizane.

IMG_0363

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑