A QUITE PASSION

images-3

A QUITE PASSION :

“Şiirler hepimizi çevreleyen sonsuzluk için bir tesellidir.” Emily Dickinson

“Zaaflarımız kılık değiştirmiş erdemlerimizdir.” Austin Dickinson

“Önemsiz bir hayat yaşayan ve özel bir aşktan mahrum olan bizler açlık nedir çok iyi biliriz.” Emily Dickinson

“Korktuğumuz şeylere dönüşüyoruz. Bu yüzden dünyadan nefret ediyorum.” Emily Dickinson

“Bizler insanız, bizi bununla maskara etme.” Emily Dickinson

“Güçlüyken kaybettiklerini tatlılıkla kazandı.” Emily Dickinson

-“Senin şiirlerin var Emily.”
-“Ama senin de bir hayatın var.”

Biri hiç durmadan yazmış; eline geçen her fırsatta, doğadan gelen sesler kulağında, her anını gelecek yüzyıllarda hiç tanımadığı okurları için satırlara dökmek suretiyle ölümsüzleştirdiğini bilmeden, yazmış yazmış… Kaderinden muzdarip, kelimelerin gücüne sığınmış, hayatını yaşamaktansa, şiirleriyle nefes alarak zahmetli bir hayat geçirmiş, döneminin çok çok üzerinde bir akla, yoğun duygulara ve derin düşünceye sahip bir Emily Dickinson portresi var karşımızda iki saat boyunca. Bir başkası ise uzun ve zahmetli bir sürecin meyvesi olarak, şairin bu kıymetli dizelerini serpiştirdiği filminde, dönemin ruhuna uygun mizansenler yaratıp, diyaloglar yazarak seyircisine eşzamanlı olarak ulaşabilmiş Terence Davies. Sinemanın gücü buradan geliyor. Edebiyatın okuyucu kitlesi sınırlı iken, söz konusu bir sanat filmi dahi olsa bir ölüyü geniş kitlelere ulaştırarak tekrar diriltebilmek sırrına haiz. Daha kolay değer biçiyor hayata edebiyata nazaran. Buradan anlaşıldığı üzere de yönetmen, şairimizden hem dönem açısından hem de işin içinde görsellik olduğundan çok daha şanslı. Filmde Dickinson’ın karşısına çıkan birçok engelin yanısıra en muzdarip olduğu şeydi ölmeden önce tanınmak, okuyucuya ulaşmak. Kendisi tüm bunları göremeden öldü. Ölümünden sonra basılabildi şiir kitapları yazık ki. Ben mi? Ben mi ne yapıyorum? En zahmetsizinden oturduğum yerden okuduğum şairin şiirlerinden ve izlemiş olduğum iyi bir yönetmen filminden geriye kalanları içime sindirmeye çalışıyorum, üzerine birkaç satır karalamak uğruna. Acizlik bu biraz, eğer insanın elinden gelen tek şey buysa. Birçok biyografik film izledim bugüne kadar, en az sizler kadar. Dönemin ruhunu yansıtmaktaki gerçekçiliğinin yanında, oyuncu yönetimi, istikrarlı bir senaryo ve akılcı diyaloglar, yönetmenin üslubu ve genel olarak tüm bunların uyumu bir filme nihai katkıyı sağlarken, övgü dolu yorumları ve iyi eleştirileri de taşıyordu dilden dile, tıpkı A Quite Passion’da olduğu gibi. Yönetmen Terence Davies, benim izlediğim ilk filminde Bela Tarr ve Tarkovski’yi anımsattı en çok. Bir Amerikalı’dan çok Avrupalı bir yönetmen vardı sanki karşımda. Zamanın ruhunu ve duyguları aktarmaktaki başarısı filmini özgün kılmış öte yandan. Kolay kolay zihinlerden silinmeyecek anlar yaratmış yönetmen. Hepsinden bahsedeceğim teker teker, sabrınıza sığınarak. Hem beni hem de sizi bekleyen uzuun bir metin var önümüzde. Öncesinde de ağır ağır, sindire sindire izlemeniz gereken bir film. Ama muhakkak izleyin. Bazı filmleri izlemek gerekir.

Film, şairin, genç kızlığından ölümüne kadar geçen süre içindeki yaşantısını, aile bireyleriyle olan ilişkilerini, beraber yaşlandıkları evlerinde geçirdikleri zamanları, anne babasının ölümünü, şiddetli nöbetler geçirmesine neden olan Bright hastalığını, kendi yoksunluklarını, sınırlı sayıdaki okuyucusuyla olan ilişkilerini, haksız ve seksist eleştiriler karşısındaki duyarlılığını, bastırmaya çalıştığı hıncını, bastırılmışlığını, kıstırılmışlığını ama herşeye rağmen hiç tükenmeyen üretme hırsını gözler önüne seriyor.

images

images-5

downloadfile

Cadıların cadısı bir rahibenin karşısına dizilmiş bir düzine genç kız görüntüsüyle açılıyor film. Rahibe, Tanrı’ya ulaşmanın yollarını göstermek niyetiyle, Hıristiyan olup kurtarılmayı dileyenleri sağa, sadece kurtarılmayı dileyenleri ise sol tarafa alarak iki gruba ayırıyordu kızları. Aşağı yukarı eşit miktarlarda kendi özgür iradeleriyle sağa sola giden kızlardan geriye ise, Emily kalıyordu tek başına. Açık yüreklilikle Tanrı’ya dua etmenin hayatında olumlu ya da olumsuz pek fazla bir şeyi değiştirmediğinden, henüz uyandırılmadığından, günahlarının bilincinde olmadığından kısacası sanki Tanrı’nın ağzından konuşuyormuşçasına tavır takınan, kızlara dereyi görmeden paçayı sıvatmaya çalışan rahibenin tehditkar tutumuna karşılık bir parça da alayla ama dimdik durarak masumiyetinden, diğerleri gibi hissetmeyi deneyip başaramadığından bahsediyordu. Böylelikle sürüden farklı bir ruhu olduğunun sinyallerini veriyordu daha bu ilk dakikalarda, üstelik de büyük bir metanetle. Gözünde umutsuz bir vaka olan ve hem Nuh’un Gemisi’nde bulunduğunu hem de kurtarılmayı reddettiğini belirten Emily’i isyanında, isyanıyla baş başa bırakıyordu rahibe, baş edemeyeceğini anlayarak. Emily’nin de yatılı macerası sonlanıyordu bu vesileyle, hızla ilerleyen Evanjelizm sayesinde. Hayatı boyunca da temkinli yaklaşıyor Hıristiyanlığa. Asla boyun eğmiyor, dizlerinin üzerine çökmüyor. Tanrı’nın onu nasılsa her şekilde gördüğünü, onun sevgisine ihtiyacı olmadığını ve affedici olduğunu düşünüyor. Herkes böyle olmalı işte.

images-4

Bir gün kız kardeşi Vinnie ve erkek kardeşi Austin’i yanına alarak geliyor yatılı okula babaları. Sonra da hep beraber operaya gidiyorlar. Senato üyesi, aynı zamanda avukat olan babalarının muhafazakarlığına şahit oluyoruz burada. Bir kadını sahnede görmekten ve kendini bu şekilde sergilemesinden hoşlanmadığını belirtiyor kısaca. Yine de ilerleyen zamanlarda idrak ettiği gibi koca evinde asla bulamayacağı bir lüks olan gece yazma iznini babasından alabiliyor Emily ve babasının ricası sayesinde “Sic Transit Gloria Mundi” adlı şiiri bir gazetede yayınlanıyor. Yayıncının mektubuysa çok daha ilginç ve dönemin kadınlara karşı tutumunu sergiliyor başlı başına. Her dilde diyor karşı taraf, kadınlar edebiyatta kalıcı eserler yaratamazlar, gerçek klasikler erkek işidir diyor. Emily’e gelince o cinsiyetiyle barışık bir gençlik geçiriyor. Halasıyla yaptığı karşılıklı atışmada bir Robespierre değil ama bir Charlotte Corday olabileceğini söylüyor. Halalarının ziyareti esnasında toplandıkları oturma odalarında, karşılıklı atışma şeklinde başlayan ve son bulan diyaloglar birer usta işiydi öte yandan. Ailenin bütün fertlerinin karakterlerinin gün ışığına çıkmasına yardımcı oluyordu bu sahne. Baba Dickinson sofistike ve uysal çocuklar arasında seçim yapmam gerekseydi, sofistike olmalarını yeğlerdim diyerek başta Emily olmak üzere çocuklarından ötürü duyduğu memnuniyeti dile getiriyor bir anlamda. Uysallık bir nevi kölelik çünkü ona göre. Çocukları ise bir konu hakkında fikir yürütebilecek kadar akıllılar, bir o kadar da dikbaşlılar. Anne ise sessiz kalışına mazeret olarak dinlemeyi tercih ettiğini ve böylelikle önyargıların bir görüş olmaktan çıktığını düşünüyor. Hayatının bir rüya gibi gelip geçtiğini, bunun bir parçası olmayı hiçbir zaman başaramadığını, son çocuğu olan Vinnie’nin doğumundan sonra içini mutluluk sandığı melankolinin sardığını ve ömrünün sonuna dek bu histen kurtulamadığını görüyoruz. On dokuz yaşında bir gençten bahsederken gözleri doluyor, eski zamanları özlerken hissettiği içini yakan derin acıyı anlatırken gözyaşlarına boğuluyor ve kendine üzülerek geçiriyor günlerini ve gecelerini “ah bana vah bana” Emily Norcross Dickinson. Onu seven bir kocası ve hayata tutunmasını sağlayan üç cocuğuna rağmen melankolisi içinde boğuluyor adeta. Emily’nin kalemindeki melankoli, o yüzyılda böyle bir misyon edinip, şairliği bir meslek olarak seçmesinin nedeni belki de annesinden miras genleri.

Erkek kardeşi Austin baba ve dede mesleği olan hukuğu seçiyor ve hayata babasının yanında çalışarak atılıyor. İç savaş çıktığında askere gitmek için çok yalvarıyor. Fakat bu nafile çaba, babasının biricik oğlunu askere göndermektense 500 dolarlık bir tahvil ödemesiyle beraber kesiliyor. Dünyadaki tek oğlunu riske atmayacak kadar bilinçli olan babasının karşısında, Austin korkaklıkla yaftalanmaktan korkuyor içinde bulunduğu çevre ve arkadaşları ne der diye. Evlendikten sonra karısını aldattığını gözleriyle gören Emily’le olan çekişmeleri bitmiyor. Emily agresifleştikçe, Austin daha da kırıcı oluyor. Ancak kayda değer bir okuyucu kitlesine ulaştığında, itibarının artabileceğini söylüyor yüzüne. Gazetede hakkında çıkmış eleştiriyi okuyor acımasızca. Fakat yine de son nefesinde kendisinden sadece bir yaş küçük kız kardeşinin baş ucundan ayrılmıyor. Vinnie’yle beraber temizliyorlar onu, nöbet geçirirken kendine zarar vermesin diye sıkıca tutuyor kollarından. Yine de kardeş. Birlikte uğurluyorlar onu son yolculuğuna. Mayıs ayının ortasında, doğduğu evden çıkıyor cenazesi Emily’nin. ”Mezarda bir çukur, o korkunç yeri bir yuva yapar.” Evin küçüğü Vinnie de hiç evlenmiyor, tıpkı Emily gibi. Ev işlerini ve evin idaresini üstleniyor, bir de kavgasız gürültüsüz yaşamak en büyük gayesi. Haklıyı haksızdan ayıracak kadar muhakeme gücü yüksek, mantıklı ve bilinçli. Görünür bir başarı yakalayamadığını düşünüp öfkeyle dolan Emily’nin yanında sakin kalmayı başarabiliyor. Emily kendini ailesinin ötesinde, yabancılar arasında hayal edemezken, Vinnie yani Lavinia’nın evliliğin eşiğinden dönmüşlüğü var pek çok kez. Emily çok daha hırslı, kızkardeşine nazaran. Eleştiriler karşısında güceniyor hemen. Basit bir ekmek yapma yarışmasında dahi ikinci olduğunu duymak onu memnun etmiyor. Birinci olmak varken.

images-6

downloadfile

Erkek kardeşinin eşiyle yaptığı sohbet esnasında, eviçi kurallarla yetiştirilmiş birer hanımefendi olduklarından, evlilik hakkında ve erkeklerin eşlerinden beklentileri hakkında konuşurlarken bile son derece edepliler. Öyle ki neredeyse konuşamıyorlar bile. Gelinlerinin bir eşten beklenenleri bir görevmişçesine yerine getirdiğini anlıyoruz sadece. Ruhsal cefa çektiği ve halen daha çekmekte olduğu çok belli olan Emily ise, cefadan sefa doğmadığını idrak etmiş durumda ve aradan geçen bir tam yüz yıla rağmen, aynı zamanda hayranı olduğu Bronte Kardeşler’in yaşadığı çağdan beri çok da fazla bir şey değişmemiş olduğunu görüyoruz. Kadınların edep çağı uzadıkça uzuyor sanki. Filmde adı geçen yazarlar arasında Bronte kardeşler dışında George Elliot, Elizabeth Gaskell da var bu arada.

Birbirlerinin dilinden anlayıp, sohbet edebilen Emily ve Vryling Buffam sık sık bir araya geliyorlar. Buffam ona öğütler veriyor her fırsatta. Topluma uyum sağlaması gerektiğini, radikallerin ülkede barınamadıklarından dem vuruyor. Buffam en nihayet evlilik kararını verebildiğinde, bu durumdan bir çeşit ayrılık, hatta hatta ölümmüş gibi bahsediyor Emily. Çünkü biliyor ki artık eskisi kadar çok beraber vakit geçirip, her şeylerini paylaşamayacaklar. Evlilik ona bir dost kaybettiriyor. Buffam’a göreyse dünyada ölümü bile kişisel bir başarısızlık olarak algılayan tek ülke A-B-C, pardon A-B-D.

Emily memnun edilmesi son derece zor bir kişilik ve kendine karşı da bir o kadar acımasız. İsyanını içinde yaşıyor. Başarız ve zavallı olduğunu düşünüyor. İğneyi de, çuvaldızı da kendisine batırabiliyor. Hem dış görünüşünden muzdarip hem de çirkin olmaktaki iyimserliğin güzel olanların fikri olduğunu düşünüyor. Hayranının karşısına çirkinim diye çıkmıyor. Ona fazla yaklaşılması, kendini kötü hissetmesine neden oluyor. Bir şeye özlem duyuyor ama bu fikir onu korkutuyor da aynı zamanda. Evli bir rahipten hoşlansa da, adamın bir başka şehre taşınacak olması Vinnie ile aralarında krize neden oluyor. Kimse ona acısın istemiyor çünkü. Fakat içindeki duygusal boşluk da kapanacakmış gibi görünmüyor. Üzerine babasını, birkaç yıl arayla da annesini kaybediyor. Annesi felç geçirdiğinde, o da kendisine şiddetli ataklar geçirten hastalığıyla boğuşmakta. İki kızkardeş serçeler gibi bakıyorlar annelerine. Onu siliyor, temizliyor ve besliyorlar. Anneleri onların elinde can veriyor. Son nefesini vermeden “neden ben” kelimeleri dökülüyor melankolisini yenememiş kadının ağzından. Bana göre filmin en dramatik anı, benim en beğendiğim sahneydi. Bir insanın son nefesini verişi bu kadar gerçekçi bir şekilde çok ender aktarılmıştır perdeye. Terence Davies’in hakkını vermek gerek bir kez daha.

Güvenilir bir baba ve sevilen bir anneyi kaybetmiş olmanın verdiği bilinçle yaşıyor Emily bundan böyle. Öte yandan etrafa saldırıyor her fırsatta. Çünkü incinmiş ve öfkesi dünyaya karşı bir çeşit savunma mekanizması olan bir kadın var. Üstelik çalışmalarının meyvesini almaktan çok çok uzakta. Bir an geliyor hayatını yaşayamadığını düşünüyor bu uğurda. Hakkında çıkan eleştiriler yalnız, mutsuz ve perişan bir kadının çabaları olarak küçümseniyor. Bu halse onu delirtiyor. Hayatla mücadelesi hiç bitmeyen, erken doğmuş, çileli bir hayat yaşamış, kendini güvende hissettiği evinde doğmuş, büyümüş ve ölmüş Dickinson’ın doğayı, ölümü, savaşı, insanın insanla, insanın kendiyle mücadelesini anlattığı kimi dizelerinin ve pek çok şiirinin çağının ne kadar üzerinde olduğunu görmüş olduk filmi izledikçe, merak ettiğiniz takdirde de okuduğunuz ya da okuyacağınız şiir kitaplarında. Gençlik ve yetişkin hallerini iki ayrı oyuncunun canlandırdığı Emma Bell ve Cynthia Nixon var bu rolde. Hours’da Virginia Woolf’u canlandıran Nicole Kidman neyse, Emily Dickinson rolündeki Cynthia Nixon da o benim gözümde. Ayrıca tüm oyunculuklar başarılı olmakla birlikte, çok enteresan bir anne kompozisyonu ve baba rolünde de Keith Carradine’ı izleyeceksiniz. Şefkatle yargılanmayı dileyen bu önemli şair kadının hayatını es geçmeyin son kez ve bir kez daha. Hem senaryosuyla hem de görselliğiyle aynı oranda başarılı, duygulara hitap edebilen çok fazla film çıkmıyor maalesef artık karşımıza.

Şefkatle Yargılayın Beni :

Bu benim mektubumdur Dünyaya
Hiçbir zaman yazmamış olan Bana–
Basit Haberleri Doğanın söylediği–
Şefkatli İhtişamla

Teslim edilmiştir Onun Mesajı
Benim göremediğim Ellere-
Onun aşkı için benim –Tatlı—hemşerilerim—
Şefkatle yargılayın – Beni

Emily Dickinson

5

 

BIG LITTLE LIES

images-4

BIG LITTLE LIES :

“Kinlerimi severim. Evcil hayvanlarım gibidirler.” Madeline Martha Mackenzie

“Tutku ve öfkenin arasında bir çizgi vardır. Bazen bu çizgiyi geçiyoruz.” Perry

“Altı yıldır sadece sümüklü burunları silip oyun buluşmaları ayarlayıp iyi bir anne olmak için gereken şeyleri yapıyordum. Bugün kendimi canlı ve iyi hissettim. Bunu söylemekten utanç duyuyorum ama bir anne olmak benim için yeterli değil. Yakınından bile geçmiyor.” Celeste

“Yaşadığımız şeyler yüzünden birbirimize bağlandık. Ondan ayrılmak fikri eti yırtmak gibi.” Celeste

“Paran var diye bu şehir senin mi sanıyorsun kendine yetki vermiş zengin sürtük?” Joseph

“Mükemmel değilsin. Kulübe hoş geldin. Hepimiz batırdık.” Jane Mükemmeldeğil

Çekim aşamasındaki fotoğraflarını basında gördüğüm ilk anda mini bir dizi olduğunu kavrayamadığım, fakat sonra sonra ülkesinde ve Amerika başta olmak üzere birçok ülkede çok satanlar listesine giren Avustralyalı yazar Liane Moriarty’nin romanından uyarlama dizinin Amerika ile eşzamanlı olarak yayınlanan ilk bölümünü izledikten sonra büyük bir merakla bekler olduğum yedi bölümün nihayet sonuna ermiş bulunmaktayım. Bu projede yer alma şansını yakalayabilmiş tanınmış ya da bu diziden sonra tanınacak olan bütün oyuncular için büyük bir şans olduğunu da düşünmekteyim. Herkes üzerine düşeni layıkıyla yerine getirebilmiş. Dizinin yaratıcısı ve uyarlama senaryosunun yazarı David E. Kelly yapımcı olarak imza attığı birçok işin ardından akıllıca bir yatırım daha yapmış oluyor nazarımda. Wild’dan sonra beraber çalışma şansını tekrar yakalayan Jean-Marc Vallee ile Reese Witherspoon ve Laura Dern’ün arasına katılan Nicole Kidman ise uzun zamandır hiç bu kadar güzel, sade ve de cüretkar bir rolle çıkmamıştı karşımıza. Çocuk oyuncular ve diğer roller de uygun, uygun olmasına da, ne yapacağız bakalım bu enerjisi yüksek çılgın kadınlarla? Liane Moriarty’nin başarıyla gözlemlediği, başka türlü yazmasının mümkün olmadığı evli ve çocuklu kadınların dışarıdan nefes kesen, içeriden yürek burkan çeşit çeşit hayatlarının California’nın insanlarının birbirini nezaketleriyle dövdükleri, kimsenin kimseyi beğenmediği Monterey-Monerey okunuyor bir havayla- kentine uyarlanmış halinde, dizi karakterlerinin hayatlarına ev sahipliği yapan okyanus manzaralı evlerse başrolde. Zenginliğin tanımı yapılmış adeta evler, arabalar, mobilyalar, kıyafetler, aksesuarlar, yardım geceleri aracılığıyla. Bir HBO güzellemesi var karşımızda. HBO neylerse güzel eyler, zaten çaresi de yok başka onca rekabetin ortasında. İnsanın gözü gönlü açılıyor bu ihtişamın arasında. Bütün Amerika insanın gözünde bu şekilde canlanıyor ister istemez ama tüm Türkiye nasılsa, tüm Amerika’da öyle kanımca. Sebastiao Salgado’nun sözleri geliyor aklıma “Dünya ikiye bölünmüş durumda. Bir yanda her şeye sahip olanlar için özgürlük, diğer yanda hiçbir şeyi olmayanlar için tam bir mahrumiyet.” Sınırsız özgürlük lafının yerine sınırsız konfor ve rahatlık tabirlerini koymak gerekiyor aslında. Zira sınırsız özgürlük yok hiçbir canlı türü için doğada ya da şehirde. Nefes almayı saymazsanız eğer. Bu kadınlar da özgür değiller aslında. Şiddet görenler dışında mutluluklarının kaynağını bildikleri halde bunu yıkmak için çabalayanlar var aralarında. Bir tanesinin tek derdi sevilmemek mesela. Bunun karşılığında servetini sunacak ona kalsa. Çeşit çeşit kadınlar var tanıyacağımız dizi boyunca. Uzun zamandır yapmadığım bir şekilde karakterleri ele alarak yazacağım yazımı, özellikle de dizideki önem sıralarına göre.

1487163601218

MADELINE MARTHA MACKENZIE :

Dizinin ilk dakikaları etrafı bantlarla çevrilmiş olay yeri ve polis soruşturması ile başlıyor. Bir cinayet işlenmiş fakat maktülün kim olduğu sürpriz finale kadar gizemini koruyor. Ebeveynlerin katılmış olduğu okul bağış kampanyası esnasında işlenen cinayet çerçevesinde olay esnasında orada olmayan görgü tanıkları olan öğretmenler, okul müdürü ve diğer anne babalar sorguya çekilirken birikmiş öfkenin ve zengin velilere duyulan tepkinin boyutlarını görüyoruz okul çalışanlarının ifadesinde. Ortada iki taraf ve aynı zamanda lider ruhlu iki güçlü kadın karakterin rekabeti var olaylara damgasını vuran. İşte bu taraflardan ilki,  ufak tefek bir kadın olan Madeline’i tanımlayan hiç kapanmayan çenesinin boyutu ve yoğunluğu oluyor. İkinci kocası ve biri ilk eşinden olmak suretiyle aynı evi paylaştıkları kızlarıyla dahil olduğumuz hayatlarında yolunda gitmeyen şeyin kaynağının, potansiyelini hiçbir zaman tam manasıyla değerlendiremediği tek yönlü ev kadınlığından kaynaklandığını anlıyoruz yavaş yavaş. Ama bir kez hariç hiçbir zaman altta kaldığına da şahit olmuyoruz diğerlerinin karşısında. Jane’le tesadüfi karşılaşmalarının ardından bindiği arabasında, bir ev kadını olarak başka bir ev kadınıyla tanıştığıma sevindim diyor. Kariyerli kadınlarla zıttız derken tarafını belirlemiş oluyor, daha doğrusu bir taraf yaratmış oluyor kendi kendine.

Hiçbir şey üzerine çok şey söyleyebilme potansiyeline sahip, aktif konuşmacı, gerektiğinde edepsiz, halk tiyatrosunda gönüllü patron, büyüyünce büyük bir markayı yönetmek isteyen herkesin sorununu çözelim geninden gelme ilkokula başlayacak olan bir küçük kıza ve bekaretini ulvi bir amaç yani seks kölelerini protesto etmek uğruna internet üzerinden satışa çıkarmış on altı yaşında bir başka kız çocuğuna sahip, eski eşinin yeni eşini ara ara kıskanmaktan kendini alamayan, herkesin avukatı, “sadece bir köy yeter”in ateşli aleyhtarı, güce karşı takıntılı, ağzını bozmaktan çekinmeyen ve yine ağzına gelen her fırsatta enteresan küfür dağarcığını sergilemekten kaçınmayan, uysal ve evden çalışan bir kocaya sahip, facebook kullanan, Renata ve takımına karşılık Madeline ve takımının baş aktristi olan ve bu rolde çok çok iyi bir oyun vermiş Reese Witherspoon var karşımızda.

Öte yandan eski kocasının acısını tam manasıyla atlattığı da söylenemez. Bir amaç ve hayat çizgisi olarak gördüğü oyuna sıkı sıkıya sarılıyor. Aynı oyunun rejisini yapan yakışıklı Joseph’la bir yıl önce yaşadığı ateşli kaçamaklarından da vicdan azabı duyuyor. Aşk denen illet her daim insanlığın başını ağrıtıyor, Madeline’inkini ağrıttığı gibi. Bir bela, bir çeşit veba, bir hastalık bu! Kızı annesinin yeni evliliğinde tam olarak konumlanamadığından, üvey annesi Bonnie’yi seçiyor kendisine dert ortağı olarak. Hal böyle olunca da Madeline kurmuş olduğu annelik odaklı eksenin büyük kızının üvey annesiyle takılmasından ötürü dağıldığını, ve eski kocasının kazandığını düşünüyor. Bu ve benzeri düşünceler onu yiyip bitiriyor. Kendi kendine konuşuyor yolda bir hırs bir hırs yürürken. Bu haldeki bir kadını şeytanlaştırmaktan çok uzak bu anlar. Renata’nın aksine sempati besliyorsunuz ona ve evcil hayvanları gibi beslediği kinlerine. Neden her şeyi bir kavgaya dönüştürmek zorundasın diyor ona eski eşi. Madeline’inse en nihayet süngüsü düşüyor Joseph’ın hakaretleriyle tetiklenen pişmanlığı iyice artıp özgüvenini yitirdiği yardım gecesinde alkolü fazla kaçırınca. Renata’ya sarf ettiği sözler karşısında korku içindeki Celeste bile şaşkınlığa düşüyor. Jane biraz sarhoş diyor onun için. Günah çıkartıyor Madeline. Hayatta böyle bir şeye dönüşmek istemezdi belki o da ama şartlar ve olaylar insanları başkalaştırabiliyor kimi zaman.

downloadfile-4

images-1

CELESTE :

Oyunculuk ek olarak şöyle de bir şey olsa gerek: Televizyonda, en çok izlenen saatlerde, seni izleyen insanların gözleri önünde çırılçıplak kalabilmeyi göze alabilmek; hem de birden çok kez. İlkel toplumlarda normal karşılanabilecek bu durum milyonların önünde, hele de kıçını servis tabağı gibi gösteren geniş ekranlarda izleyiciyle buluştuğunda, bu sanatın bir parçası ve bedenim benim tuvalim, üstelik bu benim ekmek param gibi düşüncelere önyargıyla yaklaşan milyonlarca gözün karşısında durmak çok da kolay değil. Oyunculuk için bir tanım ve saygınlık akla getirebilecek kadar önemli bir rolü üstleniyor Nicole Kidman burada, Celeste rolüyle. Kocası tarafından fiziksel ve dolayısıyla duygusal şiddete maruz kalmış bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Toplum karşısındaki konumunu çok önemseyen kocası Perry ise, ikizlerinin görmemesi için elinden gelen tüm gayreti gösteriyor bu şiddet dolu anlarda. Sevgi dolu, saygılı, ilgili bir kocayı oynuyor ilk önce de olayların en yakın tanığı olan bakıcının önünde. Dışarıdan rüya çift ya da kusursuz ikili imajı çizerlerken, içeride sadist bir kocayla yaşama gayretine düşmüş, kırılgan bir kadın var aslında. Kendisinden bir hayli genç, yakışıklı ve bakımlı kocası tarihlerini bilmediğimiz bir zamandan itibaren her fırsatta canını yakıyor Celeste’in. Bütün o morluklar, çürükler fondötenlerle kapatılıyor özenle. Uzun kollu ya da boğazlı kazaklar giyiyor dışarıya çıkarken. En yakınları bile anlamıyor onun gizli yarasını. Kızgınlıkla başlayan biraz karışık seks olarak tanımlıyor Perry psikoloğa yaşadıklarını. Dizinin ikinci bölümde karı koca arasında yaşanan sahnede edilgen taraf olan Celeste’in yaşadıklarına maruz kalan bir kadının yapacağı şey en yakın karakola gidip bir manyakla yaşıyorum ve şikayetçiyim demek olacakken bir noktadan sonra alışkanlıktan belki de, olayı normalize ettiğine tanık oluyoruz. Tutku ve öfkenin arasındaki çizgiyi geçtiğini düşünen Perry sapkınlıkta zirve yapıyor aslında. Karısının güzelliğindeki kusursuzluk ve bir gün onu kaybetme korkusuyla yanıp tutuşuyor. Kendisine duyduğu sevgiden şüphe duyuyor. Onunla yetinmeyip, ona sığınmayacağından korkuyor. Karısının her şeyiyle sadece onun olmasını istiyor. Onun tek kocası, ikizlerinin yegane babası, evinin biricik süs objesi, üzerinde her tür manyaklığı deneyebileceği, hıncını alabileceği, yeri geldiğinde fırlatıp atabileceği, duvarlara çarpacağı, nefessiz bırakacağı etten kemikten olan oyuncağı. Ve en önemlisi kavga edip, delice ve öfkeyle seviştikten sonra karısına bu kirli sırlarını kendilerine saklamaktan başka çare bırakmaması. Bir de ağlıyor sonrasında pişmanlıktan bebekler gibi. Ve Perry gibi sosyopatlar(aslında manyak, hatta hasta-manyak daha doğru olacak, sosyopat kibar bir kelime ve konuşmalarımızda ona buna atfen kullandığımız manyak sıfatının en çok yakıştığı kimse de Perry bence) coğrafya, ülke, dil, din ayırdetmeksizin her yerde varlar.

Mesleğini, kariyerini, ailesini ve yaşadığı şehri uğruna bıraktığı kocası ona bunları yaşatırken, mesleğini icra etmek için yakaladığı ilk fırsat bir kaçamak kadar tatlı geliyor Celeste’e. Ne olursa olsun iyi bir anne olmak yetmiyor ona. Celeste başarılı bir avukatmış geride bıraktığı hayatında. Şimdiyse suistimale uğrayan ve bunu örtbas ve normalize etmek zorunda kalan çaresiz ve yalnız bir kadın. Bir yanıyla da çok güçlü, mağrur ve gururlu bir kadın. Psikoloğun karşısında sürekli savunma yapıyor. Kurban olduğunu kabul etmiyor. Şiddetin normal olduğunu kabul etmesi de bundan. Çünkü özsaygısı diğer insanların onu nasıl gördüğüyle şekilleniyor ve farkına varamasak da bu, insanlar için çok tehlikeli bir durum aslında. Bir ebevyn sorununa, zamanla da savaşa dönüşmüş zorbalık olayında zorbanın Ziggy değil de, Celeste’in ikizlerinden biri olan Max çıkınca şiddetin çocuğun DNA’sında olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyor Celeste. Perry’i göz önüne aldığında, büyüdüğünde geçip geçmeyeceğini de bilemiyor tam olarak.

Son söz olarak Hours’tan ve Virginia Woolf’un ağırlığından sonra kocası tarafından şiddete maruz kalan Celeste rolünde Nicole Kidman kariyerinin son on yılında karşısına çıkmış fırsatın hakkını veriyor her şekilde.

tumblr_ojp0odlTi41rkkyz2o3_1280

images-2

JANE -orta isimsiz- CHAPMAN :

Oğlunun okula başladığı ilk gün tanıştığı Madeline sayesinde yeni tanıştığı lüks muhitte çevre edinebilen, Renata’nın onu dadı sanıp kendi Fransız dadısıyla tanıştırdığı, kendi halinde muhasebeci ve bekar bir anne olan Jane’in sakladığı büyük sırrını ilk paylaştığı isim yine Madeline oluyor. Zamanında yaşadığı bir gecelik ilişkisi tecavüze dönüşüyor ve bu birliktelikten Ziggy dünyaya geliyor. Monterey’e taşınma nedeni ise ailesinden uzaklaşarak hem yaşadığı travmayı atlatmak hem de tek başına ayakta kalabildiğini hem kendisine hem ailesine kanıtlamak. Bir de geçmişi unutmak. Fakat daha okulun ilk gününde oğlu Ziggy, Renata’nın kızına zorbalık yapmakla suçlandığından eski defterler açılıyor teker teker. Meselenin herhangi bir kızın boğazını sıkmak olmadığını, yanlış kızın boğazını sıkmak olduğunu görüyoruz ve kısa sürede kutuplarının belli olduğu ufak çapta bir savaş başlıyor taraflar ve taraftarları arasında. Belli bir hayatın hayali, oğlu için iyi bir okul ve gelecek için buraya gelen Jane bu anlamsız yarış gibi savaşın içinde buluyor kendini ve de oğlunu. Öte yandan ona tüm bunları yaşatan adamın bir yerlerde var olduğu, nefes aldığı fikriyle kendini ve oğlunu güvence altına alabilmek için evde silah bulunduruyor ve sık sık atış talimi yapıyor. Koşuyor hiç durmadan. Kadınlığını gizleyecek kıyafetler seçiyor. Özensiz giyiniyor da diyebiliriz. Madeline ve Celeste’in kusursuz giyimleri, kusursuz saçları ve kusursuz makyajları karşısında uzaydan yanlışlıkla Monterey’e düşmüş bir başka dünyalı gibi görüyor kendisini. Fakat başta vefalı Madeline ve onun uzun ve bilmiş kol ve kanatları sayesinde adapte olması çok zamanını almıyor yeni girdiği ortama. Öte yandan kabusu olan adamı asla unutmuyor, asla affetmiyor. Okulda verilen soy ağacı ödevinde baba kısmına ne diyeceğini bir türlü bilemiyor Jane. Çocuksa genlerine rağmen iyi kalpli bir çocuk ve yetimliğine rağmen olaylara iyimser yaklaşabiliyor.

Jane silahı elimde tutmanın bile duygusal travmayı yenmek için psikolojik destek sağladığını ve onu kendi yoğun ve ağır gelen duygularından kurtardığını düşünüyor. Böylelikle kendini güçlü hissediyor. Kimi zaman kendini Ziggy’nin babasının iyi bir adam olduğuna inandırmaya çalışıyor. Bunun altında oğlunun ruhsal durumuyla ilgili endişeleri yatıyor. Bir yandan da toplumun çocuğunu kurban etmesine karşı koymaya çalışıyor var gücüyle. Bekar bir anne olmak öyle kolay bir şey değil anlaşıldığı üzere, Amerika’da…Türkiye’de… Nereye gidersen git, bu böyle.

images-3

RENATA KLEIN :

En güzel okyanus manzaralı, en şahane iç dekorasyonlu ev denemeyecek kadar büyük bir malikaneye sahip, aynı zamanda CEO, finansal açıdan başarılı, buldog lakaplı, hırçın, evli ve bir kız annesi ama sevilmeyen Renata Klein rolünde ipincecik Laura Dern arz-ı endam ediyor. Madeline’in grubuna karşılık bir başına durabiliyor. Narin ve nazik kızının okulda uğradığı zorbalık karşısında tüm kesici organlarıyla etinden et koparmaya çalışıyor karşı tarafın. Saydığım kesici organlar arasında tırnak ve dil başrolde. Fakat mevzu dönüp dolaşıp kızına geldiğinde süngüsü düşüyor kolaylıkla. Madeline’le bile Madeline’e rağmen uzlaşmaya çalışıyor, vaatlerde bulunuyor ona kızının yaşgünü partisinde boynu bükülmesin diye. Reddedildiğindeyse telefonunu havuza fırlatıp atıyor. En büyük eserleri, kanları, zaafları, bir parçaları olan çocukları için anne babaların yapabilecekleri şeyler karşısında insan şaşkına dönüyor. Mevzu çocukları olunca birer atmacaya dönüşen annelerin koruma güdüleri inanılmaz. Renata ısırmaya hazır bir köpeğe dönüşüyor gözümüzün önünde. Kızı uğruna kocasını harcıyor gerektiğinde. Kısaca o da kolay lokma değil. Wild’da Reese Witherspoon’la bir anne kızı canlandıran ikili burada ezeli birer rakip olarak çıkıyorlar karşımıza. Vallee’nin yönettiği Wild’da bir roman uyarlamasıydı ve yine bir kadın yazarın aklından çıkan müthiş bir içsel yolculuğu anlatıyordu. Favorilerimdendir tüm iddiasızlığıyla. Aslında çok da iddialıdır kendi çapında.

downloadfile-2

downloadfile-3

BONNIE :

Madeline’in eski eşinin karısı ve bir kız çocuğu annesi, özgür ruhlu, bohem ve sevgi dolu, sportif, aynı zamanda esnek bir vücuda ve seksi bir duruşa sahip, erkeklerin bayıldığı bir melez olan Bonnie, dizinin sonunda kadın dayanışmasının kraliçesi oluveriyor tek bir hamlesiyle. İzleyin ve görün diyeceğim ama yaşanan kavga esnasında Perry’nin çektiği çile anlatılmaz yaşanır cinsten ve bir mikrop daha kalkıyor yeryüzünden. Feminist okumalara açık olduğunu tahmin ettiğim kitabından sonra, öyle de bir sonla bitiveren diziye bu beş kadının zaferi damgasını vuruyor aslında. Annelik, çocuklar gibi ortak noktalara sahip rekabet içindeki kadınlar arasındaki düşmanlık yerini kadın dayanışmasına bırakıyor son anda.

downloadfile-1

wenn_biglittlelies_premiere_lauradern_nicolekidman_reesewitherspoon_zoekravitz_shailenewoodley_020817_1800x1200_4

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑