A QUITE PASSION

images-3

A QUITE PASSION :

“Şiirler hepimizi çevreleyen sonsuzluk için bir tesellidir.” Emily Dickinson

“Zaaflarımız kılık değiştirmiş erdemlerimizdir.” Austin Dickinson

“Önemsiz bir hayat yaşayan ve özel bir aşktan mahrum olan bizler açlık nedir çok iyi biliriz.” Emily Dickinson

“Korktuğumuz şeylere dönüşüyoruz. Bu yüzden dünyadan nefret ediyorum.” Emily Dickinson

“Bizler insanız, bizi bununla maskara etme.” Emily Dickinson

“Güçlüyken kaybettiklerini tatlılıkla kazandı.” Emily Dickinson

-“Senin şiirlerin var Emily.”
-“Ama senin de bir hayatın var.”

Biri hiç durmadan yazmış; eline geçen her fırsatta, doğadan gelen sesler kulağında, her anını gelecek yüzyıllarda hiç tanımadığı okurları için satırlara dökmek suretiyle ölümsüzleştirdiğini bilmeden, yazmış yazmış… Kaderinden muzdarip, kelimelerin gücüne sığınmış, hayatını yaşamaktansa, şiirleriyle nefes alarak zahmetli bir hayat geçirmiş, döneminin çok çok üzerinde bir akla, yoğun duygulara ve derin düşünceye sahip bir Emily Dickinson portresi var karşımızda iki saat boyunca. Bir başkası ise uzun ve zahmetli bir sürecin meyvesi olarak, şairin bu kıymetli dizelerini serpiştirdiği filminde, dönemin ruhuna uygun mizansenler yaratıp, diyaloglar yazarak seyircisine eşzamanlı olarak ulaşabilmiş Terence Davies. Sinemanın gücü buradan geliyor. Edebiyatın okuyucu kitlesi sınırlı iken, söz konusu bir sanat filmi dahi olsa bir ölüyü geniş kitlelere ulaştırarak tekrar diriltebilmek sırrına haiz. Daha kolay değer biçiyor hayata edebiyata nazaran. Buradan anlaşıldığı üzere de yönetmen, şairimizden hem dönem açısından hem de işin içinde görsellik olduğundan çok daha şanslı. Filmde Dickinson’ın karşısına çıkan birçok engelin yanısıra en muzdarip olduğu şeydi ölmeden önce tanınmak, okuyucuya ulaşmak. Kendisi tüm bunları göremeden öldü. Ölümünden sonra basılabildi şiir kitapları yazık ki. Ben mi? Ben mi ne yapıyorum? En zahmetsizinden oturduğum yerden okuduğum şairin şiirlerinden ve izlemiş olduğum iyi bir yönetmen filminden geriye kalanları içime sindirmeye çalışıyorum, üzerine birkaç satır karalamak uğruna. Acizlik bu biraz, eğer insanın elinden gelen tek şey buysa. Birçok biyografik film izledim bugüne kadar, en az sizler kadar. Dönemin ruhunu yansıtmaktaki gerçekçiliğinin yanında, oyuncu yönetimi, istikrarlı bir senaryo ve akılcı diyaloglar, yönetmenin üslubu ve genel olarak tüm bunların uyumu bir filme nihai katkıyı sağlarken, övgü dolu yorumları ve iyi eleştirileri de taşıyordu dilden dile, tıpkı A Quite Passion’da olduğu gibi. Yönetmen Terence Davies, benim izlediğim ilk filminde Bela Tarr ve Tarkovski’yi anımsattı en çok. Bir Amerikalı’dan çok Avrupalı bir yönetmen vardı sanki karşımda. Zamanın ruhunu ve duyguları aktarmaktaki başarısı filmini özgün kılmış öte yandan. Kolay kolay zihinlerden silinmeyecek anlar yaratmış yönetmen. Hepsinden bahsedeceğim teker teker, sabrınıza sığınarak. Hem beni hem de sizi bekleyen uzuun bir metin var önümüzde. Öncesinde de ağır ağır, sindire sindire izlemeniz gereken bir film. Ama muhakkak izleyin. Bazı filmleri izlemek gerekir.

Film, şairin, genç kızlığından ölümüne kadar geçen süre içindeki yaşantısını, aile bireyleriyle olan ilişkilerini, beraber yaşlandıkları evlerinde geçirdikleri zamanları, anne babasının ölümünü, şiddetli nöbetler geçirmesine neden olan Bright hastalığını, kendi yoksunluklarını, sınırlı sayıdaki okuyucusuyla olan ilişkilerini, haksız ve seksist eleştiriler karşısındaki duyarlılığını, bastırmaya çalıştığı hıncını, bastırılmışlığını, kıstırılmışlığını ama herşeye rağmen hiç tükenmeyen üretme hırsını gözler önüne seriyor.

images

images-5

downloadfile

Cadıların cadısı bir rahibenin karşısına dizilmiş bir düzine genç kız görüntüsüyle açılıyor film. Rahibe, Tanrı’ya ulaşmanın yollarını göstermek niyetiyle, Hıristiyan olup kurtarılmayı dileyenleri sağa, sadece kurtarılmayı dileyenleri ise sol tarafa alarak iki gruba ayırıyordu kızları. Aşağı yukarı eşit miktarlarda kendi özgür iradeleriyle sağa sola giden kızlardan geriye ise, Emily kalıyordu tek başına. Açık yüreklilikle Tanrı’ya dua etmenin hayatında olumlu ya da olumsuz pek fazla bir şeyi değiştirmediğinden, henüz uyandırılmadığından, günahlarının bilincinde olmadığından kısacası sanki Tanrı’nın ağzından konuşuyormuşçasına tavır takınan, kızlara dereyi görmeden paçayı sıvatmaya çalışan rahibenin tehditkar tutumuna karşılık bir parça da alayla ama dimdik durarak masumiyetinden, diğerleri gibi hissetmeyi deneyip başaramadığından bahsediyordu. Böylelikle sürüden farklı bir ruhu olduğunun sinyallerini veriyordu daha bu ilk dakikalarda, üstelik de büyük bir metanetle. Gözünde umutsuz bir vaka olan ve hem Nuh’un Gemisi’nde bulunduğunu hem de kurtarılmayı reddettiğini belirten Emily’i isyanında, isyanıyla baş başa bırakıyordu rahibe, baş edemeyeceğini anlayarak. Emily’nin de yatılı macerası sonlanıyordu bu vesileyle, hızla ilerleyen Evanjelizm sayesinde. Hayatı boyunca da temkinli yaklaşıyor Hıristiyanlığa. Asla boyun eğmiyor, dizlerinin üzerine çökmüyor. Tanrı’nın onu nasılsa her şekilde gördüğünü, onun sevgisine ihtiyacı olmadığını ve affedici olduğunu düşünüyor. Herkes böyle olmalı işte.

images-4

Bir gün kız kardeşi Vinnie ve erkek kardeşi Austin’i yanına alarak geliyor yatılı okula babaları. Sonra da hep beraber operaya gidiyorlar. Senato üyesi, aynı zamanda avukat olan babalarının muhafazakarlığına şahit oluyoruz burada. Bir kadını sahnede görmekten ve kendini bu şekilde sergilemesinden hoşlanmadığını belirtiyor kısaca. Yine de ilerleyen zamanlarda idrak ettiği gibi koca evinde asla bulamayacağı bir lüks olan gece yazma iznini babasından alabiliyor Emily ve babasının ricası sayesinde “Sic Transit Gloria Mundi” adlı şiiri bir gazetede yayınlanıyor. Yayıncının mektubuysa çok daha ilginç ve dönemin kadınlara karşı tutumunu sergiliyor başlı başına. Her dilde diyor karşı taraf, kadınlar edebiyatta kalıcı eserler yaratamazlar, gerçek klasikler erkek işidir diyor. Emily’e gelince o cinsiyetiyle barışık bir gençlik geçiriyor. Halasıyla yaptığı karşılıklı atışmada bir Robespierre değil ama bir Charlotte Corday olabileceğini söylüyor. Halalarının ziyareti esnasında toplandıkları oturma odalarında, karşılıklı atışma şeklinde başlayan ve son bulan diyaloglar birer usta işiydi öte yandan. Ailenin bütün fertlerinin karakterlerinin gün ışığına çıkmasına yardımcı oluyordu bu sahne. Baba Dickinson sofistike ve uysal çocuklar arasında seçim yapmam gerekseydi, sofistike olmalarını yeğlerdim diyerek başta Emily olmak üzere çocuklarından ötürü duyduğu memnuniyeti dile getiriyor bir anlamda. Uysallık bir nevi kölelik çünkü ona göre. Çocukları ise bir konu hakkında fikir yürütebilecek kadar akıllılar, bir o kadar da dikbaşlılar. Anne ise sessiz kalışına mazeret olarak dinlemeyi tercih ettiğini ve böylelikle önyargıların bir görüş olmaktan çıktığını düşünüyor. Hayatının bir rüya gibi gelip geçtiğini, bunun bir parçası olmayı hiçbir zaman başaramadığını, son çocuğu olan Vinnie’nin doğumundan sonra içini mutluluk sandığı melankolinin sardığını ve ömrünün sonuna dek bu histen kurtulamadığını görüyoruz. On dokuz yaşında bir gençten bahsederken gözleri doluyor, eski zamanları özlerken hissettiği içini yakan derin acıyı anlatırken gözyaşlarına boğuluyor ve kendine üzülerek geçiriyor günlerini ve gecelerini “ah bana vah bana” Emily Norcross Dickinson. Onu seven bir kocası ve hayata tutunmasını sağlayan üç cocuğuna rağmen melankolisi içinde boğuluyor adeta. Emily’nin kalemindeki melankoli, o yüzyılda böyle bir misyon edinip, şairliği bir meslek olarak seçmesinin nedeni belki de annesinden miras genleri.

Erkek kardeşi Austin baba ve dede mesleği olan hukuğu seçiyor ve hayata babasının yanında çalışarak atılıyor. İç savaş çıktığında askere gitmek için çok yalvarıyor. Fakat bu nafile çaba, babasının biricik oğlunu askere göndermektense 500 dolarlık bir tahvil ödemesiyle beraber kesiliyor. Dünyadaki tek oğlunu riske atmayacak kadar bilinçli olan babasının karşısında, Austin korkaklıkla yaftalanmaktan korkuyor içinde bulunduğu çevre ve arkadaşları ne der diye. Evlendikten sonra karısını aldattığını gözleriyle gören Emily’le olan çekişmeleri bitmiyor. Emily agresifleştikçe, Austin daha da kırıcı oluyor. Ancak kayda değer bir okuyucu kitlesine ulaştığında, itibarının artabileceğini söylüyor yüzüne. Gazetede hakkında çıkmış eleştiriyi okuyor acımasızca. Fakat yine de son nefesinde kendisinden sadece bir yaş küçük kız kardeşinin baş ucundan ayrılmıyor. Vinnie’yle beraber temizliyorlar onu, nöbet geçirirken kendine zarar vermesin diye sıkıca tutuyor kollarından. Yine de kardeş. Birlikte uğurluyorlar onu son yolculuğuna. Mayıs ayının ortasında, doğduğu evden çıkıyor cenazesi Emily’nin. ”Mezarda bir çukur, o korkunç yeri bir yuva yapar.” Evin küçüğü Vinnie de hiç evlenmiyor, tıpkı Emily gibi. Ev işlerini ve evin idaresini üstleniyor, bir de kavgasız gürültüsüz yaşamak en büyük gayesi. Haklıyı haksızdan ayıracak kadar muhakeme gücü yüksek, mantıklı ve bilinçli. Görünür bir başarı yakalayamadığını düşünüp öfkeyle dolan Emily’nin yanında sakin kalmayı başarabiliyor. Emily kendini ailesinin ötesinde, yabancılar arasında hayal edemezken, Vinnie yani Lavinia’nın evliliğin eşiğinden dönmüşlüğü var pek çok kez. Emily çok daha hırslı, kızkardeşine nazaran. Eleştiriler karşısında güceniyor hemen. Basit bir ekmek yapma yarışmasında dahi ikinci olduğunu duymak onu memnun etmiyor. Birinci olmak varken.

images-6

downloadfile

Erkek kardeşinin eşiyle yaptığı sohbet esnasında, eviçi kurallarla yetiştirilmiş birer hanımefendi olduklarından, evlilik hakkında ve erkeklerin eşlerinden beklentileri hakkında konuşurlarken bile son derece edepliler. Öyle ki neredeyse konuşamıyorlar bile. Gelinlerinin bir eşten beklenenleri bir görevmişçesine yerine getirdiğini anlıyoruz sadece. Ruhsal cefa çektiği ve halen daha çekmekte olduğu çok belli olan Emily ise, cefadan sefa doğmadığını idrak etmiş durumda ve aradan geçen bir tam yüz yıla rağmen, aynı zamanda hayranı olduğu Bronte Kardeşler’in yaşadığı çağdan beri çok da fazla bir şey değişmemiş olduğunu görüyoruz. Kadınların edep çağı uzadıkça uzuyor sanki. Filmde adı geçen yazarlar arasında Bronte kardeşler dışında George Elliot, Elizabeth Gaskell da var bu arada.

Birbirlerinin dilinden anlayıp, sohbet edebilen Emily ve Vryling Buffam sık sık bir araya geliyorlar. Buffam ona öğütler veriyor her fırsatta. Topluma uyum sağlaması gerektiğini, radikallerin ülkede barınamadıklarından dem vuruyor. Buffam en nihayet evlilik kararını verebildiğinde, bu durumdan bir çeşit ayrılık, hatta hatta ölümmüş gibi bahsediyor Emily. Çünkü biliyor ki artık eskisi kadar çok beraber vakit geçirip, her şeylerini paylaşamayacaklar. Evlilik ona bir dost kaybettiriyor. Buffam’a göreyse dünyada ölümü bile kişisel bir başarısızlık olarak algılayan tek ülke A-B-C, pardon A-B-D.

Emily memnun edilmesi son derece zor bir kişilik ve kendine karşı da bir o kadar acımasız. İsyanını içinde yaşıyor. Başarız ve zavallı olduğunu düşünüyor. İğneyi de, çuvaldızı da kendisine batırabiliyor. Hem dış görünüşünden muzdarip hem de çirkin olmaktaki iyimserliğin güzel olanların fikri olduğunu düşünüyor. Hayranının karşısına çirkinim diye çıkmıyor. Ona fazla yaklaşılması, kendini kötü hissetmesine neden oluyor. Bir şeye özlem duyuyor ama bu fikir onu korkutuyor da aynı zamanda. Evli bir rahipten hoşlansa da, adamın bir başka şehre taşınacak olması Vinnie ile aralarında krize neden oluyor. Kimse ona acısın istemiyor çünkü. Fakat içindeki duygusal boşluk da kapanacakmış gibi görünmüyor. Üzerine babasını, birkaç yıl arayla da annesini kaybediyor. Annesi felç geçirdiğinde, o da kendisine şiddetli ataklar geçirten hastalığıyla boğuşmakta. İki kızkardeş serçeler gibi bakıyorlar annelerine. Onu siliyor, temizliyor ve besliyorlar. Anneleri onların elinde can veriyor. Son nefesini vermeden “neden ben” kelimeleri dökülüyor melankolisini yenememiş kadının ağzından. Bana göre filmin en dramatik anı, benim en beğendiğim sahneydi. Bir insanın son nefesini verişi bu kadar gerçekçi bir şekilde çok ender aktarılmıştır perdeye. Terence Davies’in hakkını vermek gerek bir kez daha.

Güvenilir bir baba ve sevilen bir anneyi kaybetmiş olmanın verdiği bilinçle yaşıyor Emily bundan böyle. Öte yandan etrafa saldırıyor her fırsatta. Çünkü incinmiş ve öfkesi dünyaya karşı bir çeşit savunma mekanizması olan bir kadın var. Üstelik çalışmalarının meyvesini almaktan çok çok uzakta. Bir an geliyor hayatını yaşayamadığını düşünüyor bu uğurda. Hakkında çıkan eleştiriler yalnız, mutsuz ve perişan bir kadının çabaları olarak küçümseniyor. Bu halse onu delirtiyor. Hayatla mücadelesi hiç bitmeyen, erken doğmuş, çileli bir hayat yaşamış, kendini güvende hissettiği evinde doğmuş, büyümüş ve ölmüş Dickinson’ın doğayı, ölümü, savaşı, insanın insanla, insanın kendiyle mücadelesini anlattığı kimi dizelerinin ve pek çok şiirinin çağının ne kadar üzerinde olduğunu görmüş olduk filmi izledikçe, merak ettiğiniz takdirde de okuduğunuz ya da okuyacağınız şiir kitaplarında. Gençlik ve yetişkin hallerini iki ayrı oyuncunun canlandırdığı Emma Bell ve Cynthia Nixon var bu rolde. Hours’da Virginia Woolf’u canlandıran Nicole Kidman neyse, Emily Dickinson rolündeki Cynthia Nixon da o benim gözümde. Ayrıca tüm oyunculuklar başarılı olmakla birlikte, çok enteresan bir anne kompozisyonu ve baba rolünde de Keith Carradine’ı izleyeceksiniz. Şefkatle yargılanmayı dileyen bu önemli şair kadının hayatını es geçmeyin son kez ve bir kez daha. Hem senaryosuyla hem de görselliğiyle aynı oranda başarılı, duygulara hitap edebilen çok fazla film çıkmıyor maalesef artık karşımıza.

Şefkatle Yargılayın Beni :

Bu benim mektubumdur Dünyaya
Hiçbir zaman yazmamış olan Bana–
Basit Haberleri Doğanın söylediği–
Şefkatli İhtişamla

Teslim edilmiştir Onun Mesajı
Benim göremediğim Ellere-
Onun aşkı için benim –Tatlı—hemşerilerim—
Şefkatle yargılayın – Beni

Emily Dickinson

5

 

CAPTAIN FANTASTIC – KAPTAN FANTASTİK

 

images

CAPTAIN FANTASTIC – KAPTAN FANTASTİK

“Eğer hiç umut olmadığını farz edersen, hiç umut olamayacağını garantilemiş olursun. Eğer özgürlük için bir içgüdün olduğunu farz edersen, bir şeyleri değiştirme şansın olur, daha sonra da dünyayı iyi hale getirmek için katkıda bulunma olasılığın olur.” Noam Chomsky

“Bir kadınla sevişirken kibar ol ve onu dinle. 
 Onu sevmesen bile, ona karşı saygılı ve kıymet bilir ol. 
 Her zaman doğruyu söyle. 
 Her zaman anayolu kullan. 
 Her gününü son gününmüş gibi yaşa. 
 Tadını çıkar. 
 Maceracı ol, cesur ol, fakat tadını çıkar. 
Sakın ölme.” Kaptan Fantastik’in Namibya’ya gitmeden önce oğluna verdiği altın öğütler

“Uydurulmuş en tehlikeli peri masallarıdır dinler. Kör bir sadakate neden olmayı tasarlamışlardır, cahillerin ve masumların kalplerine korku salarlar.” Leslie’nin yaşarken tüm semavi dinler hakkındaki düşünceleri

Filme ismini veren Kaptan Fantastik kimdir sorusunun cevabıyla yazıma giriş yapmakla, en azından filmi izlememiş olup da ihtimali üzerinden bile hareket etmekte kararsız, kala kala bunun için arafta kalmış, izlemek için bir tık ya da bir başka filme girmek için önünde tek bir adım kalmış şaşkın izleyici için karanlıkta bir ışık misali ilk kibriti çakıyorum ve Viggo Mortensen’in bir ruh, bir de beden verdiği filmin olmazsa olmazı Ben karakteriyle çıkıyorum yola. Ben altı adet irili ufaklı, kızlı erkekli evlat sahibi bir baba ve de yıllarca uzatmış olduğu belli uzunlukta sakalları var. Son dönemlerde, filmlerde da sıkça işlenen doğaya dönüş hikayesini hayata geçirebilmiş bir adam karşımızdaki. Bir cumhuriyet kurmuşlar karısıyla beraber ormanın içinde. Birer filozof gibi eğittikleri çocuklarına uydurma isimler vermişler, dünyada eşsiz olsunlar diye. Okula göndermeyip, eğitimleriyle de bizzat ilgilenmişler. Bambaşja bir dünya kurmuşlar yepyeni bir düzen içinde, sıfırdan, içerisinde sadece kendilerinin olduğu.

Filmin başında bir geyiği izliyoruz avcısının gözünden. Ormanın içinde pervasızca geziniyor. Tek silahı olan bıçağıyla saldırıyor genç adam uysal geyiğin üzerine doğru ve boğazını kesiveriyor tek hamlede. Bu sahnenin ardından kendi gibi yüzü gözü karalara bulanmış irili ufaklı kardeşleri ve de en nihayet Ben çıkıyor saklandığı yerden ve bir nevi kutsuyor oğlunu. İnsiye olan oğlunun içindeki çocuğun öldüğünü, artık bir adam olduğunu müjdeliyor kardeşlerinin önünde. Genç adam dumanı üzerindeki geyik ciğerini içi bulanmadan ısıra ısıra yiyerek paylaşıyor bastırmaya çalıştığı coşku ve gururu eşliğinde. Mürşidine kendini ispatlamış bir mürit gibi görünüyor bu haliyle. Masallara layık bir başlangıç oluyor bu sahne film için. Ellerinden ve ayaklarından bağladıkları geyiği beraberlerinde eve getirdikten sonra, görev dağılımına göre ya da sırasına, iki kız kardeş hayvanın derisini yüzerken özenle, içlerinden bir tanesi taşları birbirine sürterek ateş yakıyor dışarıda. Nasıl bir hayatları olduğunu gözler önüne seriyor yönetmen bu esnada. Dikiş makinesinin varlığı, elektronik aletlerin yokluğu ve kitaplar göze çarpıyor ilk etapta. Sebzelerini kendileri yetiştiriyorlar, et ihtiyaçlarını avcılıkla kendileri sağlıyorlar. Komün hayatı içinde bir tek tuvaletin varlığıyla karşılaştırmıyor bizi yönetmen ya da o konulara girmiyor. Akşam tıpkı eski insanlar gibi-eski tamam ama ne kadar eski diye sorarlar adama sonra-, yıldızların altında, ateşin başında toplanarak yemeklerini pişirip yiyorlar, okuma saatleri düzenliyorlar. Işık ihtiyaçlarını da böylelikle gideriyorlar. Babaları aynı zamanda öğretmenleri oluyor. Middlemarch(henüz ve hala daha Türkçe’ye çevrilmemiş bir George Elliot eseri), Karamazov Kardeşler(neyse ki iyi kötü bir çok çevirisi mevcut) ve Tüfek, Mikrop ve Çelik(belgeseli var hiç olmazsa) okudukları kitaplar arasında. Aynı ateşin başında toplanmış doğaçlama müzik aletlerini çalıp, söylüyorlar bir yandan. Dans ediyorlar öte yandan tıpkı şamanlar gibi.

images-2

İnsiye olan Bo(devan) zamanında başvurmuş olduğu önemli üniversitelerin hepsinden olumlu cevaplar alıyor kabul edildiğine dair, fakat bunu babasıyla paylaşamıyor bir türlü. Bir süre sonra da özledik ama çok özledik dedikleri ve yokluğunda anmadan geçemedikleri hastanede olduğunu bildikleri annelerinin, bileklerini kesmek suretiyle hem hiç geçmeyen depresyonundan ve dolayısıyla hayatından kurtulduğunu öğrendikten sonra gözyaşlarına boğuluyorlar. Kayınbabasıyla arasının nahoş olduğunu anlamakta güçlük çekmeyeceğimiz bir telefon görüşmesinin ardından Ben ve kalabalık ailesinin kaderini değiştirecek olaylar zinciri başlıyor. Cenaze töreni düzenleneceğinden ve gömüleceğinden bahsediyor ona telefonun ucundaki ses. Oysa ki Leslie gömülmek değil yakılmak istiyor, üç semavi din gibi uydurulduğunu düşünmediği Budizme inanıyor, hem de küllerinin halka açık, nüfusu fazla olan bir yerin tuvaletine dökülüp, üzerine sifon çekilmesi son vasiyeti. Bunun üzerine Ben, aile fertlerini içinde kütüphane barındıran otobüse koyduğu gibi yola koyuluyor. Leslie’ nin vasiyetini yerine getirmek oluyor bundan böyle tek gayeleri çoluk çocuk.

downloadfile

Dışarıdaki hayatla yüz yüze gelen aile bireylerinin yaşadıkları filmin hem yönetmeni hem de senaristi olan ve aynı zamanda oyunculuk kariyerine sahip Matt Ross’un tercihiyle son derece yumuşak geçişlerle aktarılıyor izleyiciye. Yönetmen koltuğunda Wes Anderson olsa ne olurdu diye düşündürtüyor insana ister istemez. Captain America’ysa bu haliyle Little Miss Sunshine’a yakın duruyor. Bir parça da Hair’e. Tercih diyor saygı duyuyoruz ama genel olarak komedi yönü ağır basan bir kalabalık aile komedisi(sinemada böyle bir tür var mı “kalabalık aile komedisi diye” yoksa da “var”sayıyoruz bundan böyle) önümüzdeki iki saatimizi işgal eden. Halbuki Noam Chomsky, Nabokov, semavi dinlere taş(lar), faşizmin bir çocuk tarafından tanımı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi önemli adamlar ve bir o kadar önemli konular var her fırsatta dile getirilen.

images-3

Leslie’nin varlıklı ve nüfuzlu bir aileden geldiğini öğreniyoruz cenaze merasimi aşamasında. Çalışmadıkları halde ihtiyacımız kadar harcadığımızdan yetiyor diyen Ben inandırıcılığını yitiriyor sanki. Gerçek dünyaya açılmalarından itibaren Ben kendi yarattığı dünyayla çatışıyor hiç durmadan. Bo(devan) bir kitaptan çıkmadığı takdirde hiçbir şey bilmediğini keşfediyor. Adidas ve Nike’ın ne olduğundan habersiz çocuklara hiç yalan söylememek için her şeyi söyleyen Ben, otoriteye karşı sıkıştığı zamanlarda yuvarlak cevaplar verebiliyor. Gerçek dünyaya en hazırlıksız olan kendisi belki de. Çocuklarının üzerinde güce sahip, disiplin kurabilmiş bir babayken, çırılçıplak kalıyor bir anda. Önce otoritesini sonra da çocuklarını kaybeden Ben ilk iş sakallarını kesiyor yeni bir başlangıç için. Ormanın derinliklerinde insiye olacakları günü bekleyen çocuklar için de, babaları için de çok farklı duyguları kısa sürede tatma imkanı buldukları bir yol ve kilometrelerle birlikte akan bir dönüşüm hikayesi mevcut. Film nispeten sert ve hızlı bir giriş yaptığı Sineklerin Tanrısı’nı anımsatan ilk dakikalardan sonra, bir başka hayatın olasılığını gösteriyor onlara ister istemez ve neticede ne yardan ne serden misali hem okullu olan gençlerimiz bir yandan da organik yumurtalarını topluyorlar gdo’suz tavuklarının altından aldıkları. Hem baba, hem çocukları, hem yakınları, hem de izleyici rahat bir nefes alıyor ve hep beraber “Sweet Child O’Mine”ı söylüyoruz oturduğumuz yerden “Nereye gidiyoruz?” diye defalarca haykırarak.

Kalabalık kadrosu, başarılı ve çoğu pek sevimli çocuk kompozisyonları, bir garip Pol Pot sevgisi, Mortensen’ın otobüsün kapısında bu dünyanın bir hayvanı olarak çırılçıplak vücudunu paylaşmaktan çekinmediği cüretkar sahnesi(Viggo bu hususta paylaşımcı olduğunu filmografisiyle ispat etmiştir)  ve vazgeçemediği kırmızı damatlığı, son olarak otobüste geçen baba kız arasındaki Lolita çözümlemesiyle aklımda yer etmiştir en fazla.

images-1

 

 

WordPress.com'da Bir Blog Açın.

Yukarı ↑